• Reklam
7 sonuçtan 1 --- 7 arası gösteriliyor
  1. #1
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    alişan satılmış

    21. Yüzyılın ilkel faşistleri

    Bu ülkede at izini it izine karıştıran bulanık suda balık avlamaya bayılan ne idüğü belirsiz o kadar fır döndü kalem erbabı var ki her şeyi bunlar bilir.
    Hukukçu bunlar, sosyolog bunlar, psikolog bunlar, teolog bunlar, demokrat bunlar, özgürlükçü bunlar, yöncü, pusulacı gündemci her şey bunlar.
    Bunlar var ya bunlar hıyar bile olamayacak tam salatalık bunlar.
    Otuz bin kişinin katili Apo denen caniye ve onun akrabasına, anasına, kardeşine, avukatına tek laf etmeden Ağca'nın kardeşine bırak ağabeyliği kardeşliği "onunla utan" diye yazı yazacak kadar fıtrat düşmanı bilmem ne kepçesiyle bilmem ne yiyen aile hukukuna burnunu sokan fır döndü bunlar.
    Bu fır döndünün dünkü misyoncusu "Örsan Öymen" diye bir yazar vardı Ağca ilk yakalandığında "Ağca konuşmaz, ama onun zaafları vardır, mesela anasını bacısını alıp sorguya baskı yapıp konuşturun" diye polislere yol gösteren bir demokrattı.
    İşte dünün böylesi ispiyon izinde aklını peynir ekmekle yiyen yeni yetmelerde aynı yoldan popülerlik yakalamaya çalışıyorlar.
    Ağca bir olay faili olarak yakalanıp yargılanıp cezasını çekmiş bağımsız yargı organlarınca cezasının bitiminde tahliye edilmiş Türkiye cumhuriyeti vatandaşıdır.
    Ona milli katil yaftası yapıştıranlar bu sıfat yükleminde başkalarınca da başka sıfat yüklemine layık görülürler bunu başlatanlar bu yüklemi de hak ederler. Birilerini bir takım kavramların bir takım kutsalların istismarıyla suçlayanlar asıl gerçekleri ters yüz eden edepsiz hayasız ölçüsüz dediğim dedik çaldığım düdük diyenlerdir. Bu düdükçülerin feveranına kulak vererek kendince hukuk yorumu yapan Ağca dosyasını yeniden inceletmek için özel emir veren sayın Adalet Bakanı daha dünlerde medyayı lüzumsuz işleri kaşımakla karıştırmakla suçlamıyor muydu?
    Acaba bu gün ne değişti de birden oda koroya dahil olup "mahkemelerin verdiği kararlarda yanlış hesaplar olabilir" lafzanlığıyla resmen suç işlemiştir.
    Artık yeter, bu yanlış hesaplamalar sadece belli fikir etrafında resmedilen insanlarla mı alakalanır hep. Haluk Kırcı içinde malum basın çart-curt bağırıp çağırdı, falan filan yorumu yaptı bu gürültüyü dikkate alıp sinen, pısan birileri verilen kararları "pardon" muhabbetine konu edip baskılara boyun eğerek Kırcı'yı tekrar haksız yere cezaevine koydu. Aslında böyle baskılarla dediklerini yaptıranlar bir nevi tuzun kokmasına sebep olmuşlardır. Bu tür bağırtılar çağırtılar ne demokratlık ne özgürlük nede hukukçuluk adına falan bir karşı duruş değil resmen bir azınlık dayatmasıdır. Etnik temelli bir azınlık iştigaliyeti olarak sakın anlamayın bunlar post modern kimlikli tuzu kurulardır.
    Resimleri imajlı kimlikleri kolajlı cüzdanları kabarık kuleleri ise şatafatlı neidüğü belirsiz bir yerli olmayan ama bir çok yerle irtibatlı entel dantel takımıdır.
    Papa'ya yönelik eylemi okuyup yorumlarlarken uluslar arası demokrat ama "Şeyh Yasin" katledilirken Şaron vari şarıl şurul gafildirler. Abdi İpekçi cinayetinde hukukçu, hesap uzmanı, demokrat, gazeteci İsmail Gerçeksöz, İlhan Darendelioğlu cinayetinde çifte standartlı es geçişli mankurtturlar.
    Son söz olarak kendini demokrat çağdaş özgürlükçü sayanlara soralım bakalım 12 eylül öncesinde katledilmiş üç bin seküzyüz ülkücünün katillerinden kaç tanesi bu gün hapistedir? Dev yol merkez komitesinin en üst yöneticisi durumunda olup en az bin tane ülkücünün öldürülmesi emrini bizzat veren Oguzhan Müftüoglu, Tayfur Mater şimdi ne yapmaktadırlar? Hangi gazetenin hangi şirketin yöneticiliğini deruhte etmektedirler?
    Adı aydın olan bu ikiliden hangisi sayın başbakan tarafından Diyarbakır ziyareti öncesi bizzat kabul edilerek görüşülüp danışılmıştır? Velhasıl kelam milli katillik yaftası çok daha önce çok farklı bir şekilde taltif edilerek bir çok ülkücüyü katledenlere en yetkili, etkili beyler tarafından sunulmuştur. İşte bu katiller bu gün baskı gurubu olarak gündemi meşgul edip kendilerince dün kaldıkları yerden mücadeleye devam etmektedirler. Ağca olayında feveran edenlerin psikolojik baskıya boyun eğerek "dosyasını yeniden incelemek için özel talimat verdim" diyen Adalet Bakanı hukukun siyasallaşmasını gözler önüne bir kere daha sermiştir. Haluk Kırcı'nın hangi baskılarla yeniden tutuklanıp cezaevinde haksız ve hukuksuz bir şekilde ekstradan ceza çektirildiği de böylece anlaşılmıştır.
    Orhan Pamuk, Hırank Dink, Ermeni konferanslarıyla ilgili yandaşlık taslamaktan yargılananların bizi falan parti yandaşları ihbar etti hezeyanları aslında bu zihniyetin koordinatlarını net adresliyor.
    İşte 21. yüzyılın ilkel faşistleri bunlardır.

  2. #2
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: alişan satılmış

    Altı ülkücüyü öldürenin itirafı

    Kara kış bastırmış durumda.
    Ortalık zemheri ayaz bir buz mevsimi.
    Herkes kendince konuşup bir şeyler söylüyor.
    Ben bu kış mevsimi bir eski yaranın acısıyla sızılanıp kederlendikçe sokakların ayazında kendimi bulmak istiyorum.
    Kendim kayıpmıyım ki,kendimi arıyorum?
    Bedenen kayıp olmasam da hafızamda dünler,karşılığı olmayan bir şeyleri bu günle eşitleyince varmıyım yokmuyum tereddüt hasıl oluyor.
    "Hiç ölmediysek niye bu kadar çok gömüldük?" nakaratı, dünler adına vebal bir geçmişi benle alakalandırıp yakama yapışıyor.
    Kendimi vebalde hissetme sebebim, vurulmuş arkadaşlarımın katline ferman buyruklardaki "piyonların" ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyor olmalarıdır.
    Üstelik bu katillerin yandaşlık ettikleriyle de aynı meçhulde nikahsız bir izdivaç yakıştırmasıyla insafsızca aynı karelerde adreslenme iftirasıyla da yüz yüze kalmak işin ayrı bir garabetidir.
    Ülkücüyü ülkücüleri Kontur gerillayla özdeşleştiren maskeli şerefsizlerin garabet yakıştırmasıdır bu.
    Derin, serin, steril, e-p-yada bilmem ne meçhul derin karanlıklarda yarasalaşan sol kışkırtıcılar, her fırsatta Ülkücüleri bu bumerang'ın içine taşıyıp olmadık yakıştırmalarda bulunmayı artık adet görme gününün hayız hali kılmışlardır.
    Olmadık adamları olmadık işleri meçhul karanlığın kör noktası kılıp salyası akan itler gibi Ülkücüleri her işin faili kılan bu madrabazlar suçüstü yakalanınca süt dökmüş kedi gibi oluyorlar.
    Gözlerinin içine giren bu ifşaatları görmezden gelen tek yazı kaleme almayanlar aslında gerçek maskelerini indirmiş oluyorlar ama tabi bunları bir şey sananların yağdanlı gıda devam ediyor her şeye rağmen. Bakın Musa Anter denen birinin öldürülme hikayesinde ne gariplikler ne garabetler çıkıyor ortaya.
    Renkli adam yeşilin yanında yani ekibinde bulunan birisi övünerek "6 tane ülkücü öldürdüm" diyor.
    Kimsenin 6 Ülkücüyü önemsediği yok. Onlar kayda değer insan değilde sanki mahluk.
    Koskoca Medya yılın olayı gibi bir görüşmeyi yani bir katille buluşmayı sayfa sayfa en ince ayrıntısına kadar aktarıyor ama iş gelip dolaşıp kem küm bilmem ne adı etrafında odaklaşıp derin serin konuda asıl boyut oluyor.
    İşin serini derini kimi beni hiçmi hiç alakadar etmiyor. Beni alakadar eden konu böyle bir katilin 6 tane ülkücüyü öldürdüğünü söylemesi, çok kısa bir süre hapis yatıp elini kolunu sallayarak birleriyle çete oluşturması.
    Üstelik bu çete üyelerinin adları nedense hep ülkücülerle anılmakta.
    İşte katilin ve yandaşlarının söyledikleri:
    Kim bu adam?

    Öcalan'da akraba dedeleri amca çocuğu

    1958'de Urfa'nın Suruç İlçesi'nin Uzunhıdır Köyü'nde doğdum. Adana Motor Meslek Lisesi'ndeyken Akdeniz bölge atletizm takımına girdim. Bir sürü madalya almıştım. CHP sempatizanıydım. "Karaoğlan Geliyor" afişleri asarken ülkücüler ateş etti, sırtımdan ve sağ böbreğimin üzerinden yaralandım. Adana'da hastanede yatarken akrabamız olan Abdullah Öcalan, ziyarete gelmişti. Öcalan'la dedelerimiz amca çocuğudur.

    Altı ülkücüyü öldürmüştüm

    1977'de PKK'lılarla tanıştım ve örgüte katıldım. Silahlı çatışmalara katıldım. Okulu bırakıp örgüt için çalışmaya başladım. 1980'de yakalandım. 1.5 yıl hapis yatıp çıktım. 1982'de Kıbrıs'ta askerlik yaparken Türkiye'de yakalanan PKK'lıların çözüldüğünü, ülkücülerin de aleyhime ifade verdiklerini öğrendim. İş kötüye gidiyordu. Korkmaya başladım. 12 Eylül'den önce girdiğim silahlı çatışmalarda altı ülkücüyü öldürmüştüm. Kıbrıs'ta askerlik yaparken bunları duyunca üniformam ve silahımla Rum kesimine iltica ettim. Oradan önce Yunanistan, ardından Viyana ve Almanya'ya gittim. Sonunda Lübnan'da PKK'ya katıldım, kamplarda eğitim gördüm.
    Abdülkadir Aygan isimli katilin söyledikleri sür manşet Hürriyet gazetesinde gündeme oturdu. Malum adamlar nedense 6 Ülkücüyü öldürdüğünü itiraf etmesine rağmen konuyu sulandırıp, savsaklayıp öldürülen Musa Arter'de döndürüp durdular. Bir tek onların anası ağlar bir tek onların çocukları üzülüp yetim kalırmışçasına kör sağır bir vicdanda trajedi okunup es geçildi.
    Bütün bunlar ortadayken buna rağmen tekrarcı itler ülkücüleri suçlamaya onların ölümlerini katledilmelerini görmezden gelerek onları olmaz işlerle suçlamaya devam edecekler.


  3. #3
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: alişan satılmış

    Ama'cılar lütfen beni sevmeyin

    İnanç ve kültür kodlarımıza bulaşan virüs ciddi manada bir karakter aşınmasına sebebiyet vermiştir.
    Aşınmanın ortaya çıkardıklarını okumada referans kaynakları yittiğinden "ama" larla bahanelere mantık üreterek akıllılar konbezonunda kolesterollü durumlara çare olamayan çarelerle içeriksiz tedaviler üretiyoruz.
    Malumunuz "ama" bir sırat köprüsüdür.
    Doğruyla - yanlış arasında iyi ile kötü arasında çirkin ile güzel arasında şeref ile şerefsizlik arasında karakter ile karaktersizlik arasında farkı fark ettiren olmazsa olmaz kılan ayrımın arasıdır.
    İşte bu sırat köprüsü bence en büyük buluştur hani "kıldan ince kılıçtan Keskin" dir yol hali varya yürü yürüyebilirsen düşmeden sağa yada sola savrulmadan.
    Düşüp kalkmayı sağa sola yalpa yapmayı "ama" ların mantık üretiminde muhakemesiz bırakanlar bahaneler kılıfında kendilerine bir açık kapı bırakmak için böyle bir aldatmanın kandırma maskesinde hükümran buyrukların gerçekliğinde bolca silgi kullanınca kalem hep nalıncı keseri olup çıkıyor.
    Eline nalıncı keserini geçirenler paslı mıhları olmazsa olmazların üstüne hınçla ve intikam duygusuyla çakıp gerisin geri kanırta kanırta çıkararak oluşturdukları aşınmayla öyle tahribatlar yapıyorlar ki, adam gibi adamların yarası iflah olmaz bir halde tampon tutmaz vaziyette oyuk oyuk olup yaralı geçmiş halini tek işaret olarak resmettiriyor.
    "Sukut neyi halleder yaran oyuk oyuksa" muhabbeti aczin tevilsiz tefsirsiz yoruma acık olan bir paroks işaretidir.
    Aslında öyle olmayan "ama" sonuç kabulü öyle okunan durum hali.
    Gitme vaziyetinin paradoksunda fili işaretleyen yerin hiçbir yer olması gibi.
    "Gittim" diyorsun "nereye?" hiç bir yere.
    "Geldim" diyorsun "nereye?" hiç bir yere.
    Hüznün fokurdama hali bu olsa gerek.
    Giden ve gelen o kadar çokken,gidilen ve gelinen yerin aslında hiç olmaması ne melen bir vaziyettir, adresler hep çıkmaz sokakken.
    Elinde bir adres dön dolaş ara tara bir türlü adresi bulama.
    Bıkkın yorgun dargın hal vaziyetinde bir çıkmaz sokakta dur elindeki adresle karşılaştır bir geldiğin yere birde durduğun yere bak sonunda yorgun ordunun yada yenik ordunun muvazzaf subayı psikolojisinde adresin durduğun yer olduğuna kendini kandırarak inan.
    "Yalanla beslenen bir neslin ızdıraplarıyla karşı karşıyasınız;ızdırapları, isyanları ve arayışlarıyla. Uzunca yıllar her toplumsal sınavda çaka çaka başımız döndü" diyor şair.
    Sonra intelijansiyamızı Baytekin'in uşağı Kolu'ya benzeterek bir faciayı bir mizahla beşerileştiriyor.
    Asırlık bir faciayı üç kelimeye hapsetmiş; "Uşaklaşmayı uygarlaşmak sanmak. "
    Hangimiz bu gün " ama " mantık kurgusunda bir yaman Baytekin'in sağ kolu değiliz?
    Ama'ların tesciliyetinde araf kalan karakter fukaraları gelip-gitme medcezirinde her sahilde yalama duruşların çok yüzlülüğüyle o masadan bu masaya kons yaparak gönül eğlendirme misyonunda pavyon karılarının mesleğine göz dikerek onları ikinci sınıf bir fonksiyonellikle sollamış oluyorlar.
    Tüm tasavvuru bu ahvalin halinde çıvık referansla " ama "lar malzemesi olanların sevdasıda sevgiliside hep yalan üzerine bina ediliyor.
    Kısaca kahpelerin her meşguliyeti de kahpece oluyor.
    Severlerken, sayarlarken,konuşurken, susarlarken,yürürlerken,dururlarken,yemin billah ederlerken hep çıkınlarında bir " ama "lar savunması mantık hali barındırıyorlar.
    " Bizim millet,cümlenin arasına "ama" koydumu oradan tüyeceksin.
    Ama bağlayıcı bana göre şerefle şerefsizlik dürüstlükle sahtekarlık,cesaretle korkaklık arasında sırat köprüsü.
    Cümleler güzel başlar, çoğunlukla "ama" dan sonra cıvıtır anlam kayıp gider.
    Anlamın kaybolup gittiği yer işte hiçbir yerdir.
    Bundan böyle hiçbir yerliyim ben çünkü o İsmet paşaya atfedilen " bir memlekette namuslular namussuzlar kadar cesur olamazsa" o memlekette namussuzlar kazanmış demektir.
    Küçük adamların gölgelerin yükseldiği ve güneşin batmak üzere olduğu memlekette karanlığın adı elbet "ama" larla kapkaranlık olacaktır.
    Ama'lar karakterin üzerine çöreklenen kara deliklerdir.
    "Seni seviyorum,inan çokta takdir ediyorum zor zamanlarda sen hep yanımızdaydın" ama diyenler lütfen beni sevmeyin.

  4. #4
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: alişan satılmış

    Azınlık olmayan azınlıkcılar

    "Bilmeyen ve bilmediğini bilen Çocuktur,ona öğretin.
    Bilen ve bildiğini bilmeyen uykudadır,onu uyandırın.
    Bilmeyen bilmediğini bilmeyen abdaldır,ondan sakının.
    Bilen ve bildiğini bilen irade sahibidir,onu izleyin.
    Hürriyete en büyük tehlike,iyi niyetli olup,ne yaptığını bilmeyen insanlardan gelir."
    İradenin olmadığı yerde sebep tartışarak vakit öldürenler nedensiz sonuç okumalarında karşılaştıklarını anlayıp idrak edemediklerinden salaklaşırlar ve şaşırırlar.
    Salaklar ve şaşkınlar " sürüleşerek sürümden kazanmaya" dönüştürülmüş olduklarından duruş okumaları her zaman yönlendirmeye bağlı bir konum alakasında başka tasarımların tasarrufunda anlamlanır…
    Duruşları bu anlam koordinatlarıyla formatlananların hali vaziyeti "yanlış pin kart bloke" sinyal algısı kararmış bir ekran resmidir.
    Bu vaziyetten kurtulmak için fabrika ayarlarına dönmek gerekir.
    Fabrika ayarları kurcalamayla yada başka tasarruflarla mecrasından sapıp başkalaştığı için istikamet ters yüz edilmiştir.
    Ters yüz edilen gerçeklik okumalarında olgu mecrasından saptırılarak başka alana kanalize edildiğinden maniplasyon(tesirsiz kılma)algı kanallarını ele geçirir.
    Çünkü maniplasyonun hedefi insan beynini hedef alarak orada hakimiyet sağlamaktır.
    Buraları ele geçirenler iradeler üzerinde ipotekler inşa etmişlerdir.
    İpotekli beyinlerin tasarım ve tasarrufları kısıtlı olduğundan fiil ve davranışları hür ve serbest iradeyle mecrasına akmaz ve sapmış yönlendirilmiş mecralarda debelenmekten kendini kurtaramaz.
    Sapmış mecralarda ortaya çıkan olay ve olgular işte bu gerçeğin ters yüz edilmiş hali dediğimiz "O, olmayan O, şeyleri… O, şey gibi"bilmemiz netice-i kelamından neşet etmektedir. "Anlamlama, bir nesneyi, bir varlığı, bir kavramı, bir olayı, bunları anladığımızda canlandırabilecek bir göstergeye bağlayan oluştur : Bir bulut, yağmur göstergesidir, yukarı doğru kalkan kaşlar şaşkınlığın, bir köpeğin havlaması kızgınlığın, at sözcüğü bir hayvanın göstergesidir."
    Şurası çok önemli ki, anlamın ortaya çıkması için bir değil, iki gösterge gerekli. Sürdürelim okumayı : "Demek ki, gösterge uyarıcı bir şey.
    Ruhbilimciler uyaran diyor buna.
    Uyaranın organizma üzerindeki etkisi bir başka uyaran'ın bilmek imgesini algıda canlandırır; bulut yağmurun, sözcükse nesne ya da varlığın imgesini uyandırır."
    Durum aşağıda biraz değişecek. Biz şimdi sözcüğün bir gösterge olduğuna gelmiş olduk. Onun bildirişim aracı olma niteliği de buradan doğuyor. Ancak "gösterge, algı imgesini uyandırdığı bir başka uyaran'a bağlı bir uyarandır." Demek ki, alğımızda birbirini çağıran nesnelerin algısal imgeleri ile bunlara ilişkin olarak bizde uyanan kavramlardır. Saussure' ün şu sözü üzerinde önemle duralım : "Dil göstergesi, bir nesne ile bir adı birleştirmez, bir kavramla bir işitim imgesini birleştirir."
    Saussure' ün sözündeki yenilik şurdadır : Sözgelişi "ağaç" sözcüğünün kulağımda uyanan işitim imgesi, anlığımda ağaç kavramını uyandırır, ağacı değil.
    Nesne aradan çekildi gitti. Her şey iki imge arasında olup bitiyor.
    Böylece "anladım" dediğim zaman, işitimsel gösterge ile algımdaki kavramın birliğini söylemiş oluyorum. Fakat, "saf, arı diye nitelendirilen sanatlar diyor Pierre Guiraud, " bir başka uyaran'a bağlı olmayan uyaranlardır.
    Gerçeği göstermezler, kendileri bir gerçek oluştururlar.
    Gösterge değildirler, nesnedirler."
    Böylece tek göstergeli anlam diye bir anlama gelmiş olduk."
    Şimdi tek göstergeli anlamları birden çok anlamla alakalandırarak okuduğumuz zaman;"O,olmayan şeyleri…O,şey gibi…" algılayarak tanımlama çelişkisine düşeriz.
    Gelelim meramımızı ifade etmeye şimdi dünyanın bir çok yerinde azınlık tanımı ve azınlık hakları anayasayla tanımlanıp hukukla güvence altına alındığından yeni bir azınlık tanımı ve buna bağlı gelişen yeni bir hukuki güvence yapılmaz.
    Ondan dolayıdır ki,başka ülkelerde ortaya çıkan problemler genellikle hakların eksikliği ve yetersizliği üzerinedir.
    Bu hak talepleri de asla bağımsızlık istekleri doğrultusunda algılanıp tanımlanarak kabul görmez.
    Peki bizim ülkemizde neden böyle abes bir durum söz konusu edilmektedir?
    Gerçek ters yüz edildiğinden olgu başka bir mecraya sapar ve beraberinde olay başka bir istikamette seyreder.
    Bu yönlendirmeye bağlı maniplasyon( yani tesirsiz kılma)sanatıdır.
    Oldukça maharet sahibi olan emperyalistler,işe zihinleri bulandırarak bulaşıcı niyetleri her tarafa taşımak için önce kavram kargaşasını temellendirirler.
    Farkındaysanız azınlık olmayanların psikolojileri bu istikamette yönlenirken talepler ve muhataplıkları bunun tam tersi herkesin ve herkesimin meselesiyle birden örtüşü vermektedir.
    İşte işin bu püf noktası can alıcı bir mecrada birden bire ters yüz edilmiş gerçeklikte fotoğraflanarak yoruma işaret olur.
    Son günlerde doğuda meydana gelen pravakasyonlar bu saptırılmış ters yüz edilmiş gerçekliğin tesciliyetiyle fazlaca alakalanmaktadır.
    Azınlık olmayan ama azınlık psikolojisinde muhataplaşanlar bir ayrışmayla kalkışmanın olgusunu olay'da devlete fatura ederek haklar ve özgürlüklere yönelik olmaması gereken şeyleri toplumsallaştırarak genelin gündeminde herkes ve herkesimle ilişkilendirmektedirler.
    Demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve hürriyetleri tanımda herkesin sahiplenip koruyup kollaması ve buna riayet etmesi gereken bir hassasiyetken birden bire olgu mecrasından saptırılıyor.
    Olumsuzlukta asli fail unutulup failsiz tanım herkesin ve herkesimin önceliği kılınıyor böylece yırtılan " hacı bekirin yakası" özdeyişinde kanunsuzluk tartışılırken kanunsuzluk meşrulaşıyor.
    Devlet ve hukuk bir anda kaos ve kargaşanın aymazlarınca tek taraflı bir taşlanan alan olarak şeytanın adresi kılınıyor.
    Kim tarafından? tabi günahkarların içinde bulunduğu psikolojik cinnet müdavimlerince.
    Bir anda herkes günahkarların " şeytanın yandaşı" oldukları anlamını unutup anlamsızlık maskesinde yöneldikleri alanı kendi rastlantılarıyla kıyaslayarak kendi muhataplıklarının özdeşliğiyle faillerin fiillerini kendileştirme çelişkisine düşerek merhamet marazlığıyla başka bir yandaş olup çıkıyorlar.
    Merhamet marazlığı öyle bir handikap'a dönüşüyor ki,suçluların cinnet haliyle bağırıp- çağırıp yalan,yanlış iftiralarından etkilenenler yargıcı hukuku kolluk kuvvetini azılı katillerin müsebbibi kılarak sesi soluğu çıkmaz eli kolu kalkmaz kıpırdamaya derman bulmazca kan revan içinde bırakıyor…
    Son zamanlarda bir şey ters yüz edilip "O, olmayan O, şey" kılınmak isteniyorsa metot;mecrasından ve asliyetinden uzaklaştırılarak genellemenin soyut figürleşmesinde
    O, şeyi "toplumsallaştırmak" niyeti sonuça kanalize etmeye yetiyor.
    Bu metot toplumu "deve kuşulaştırma" takdiğinin uygulama modelidir!
    Deve kuşunun gözü beyninden büyük olduğundan gördükleri fotoğrafı büyüttükçe büyütüyor, beraberinde fotoğraf iyice dağılıyor,algı kapasitesi ve hafıza buna mukabil çok çok küçük olduğundan çıktı soyut resim oluyor…
    Malumunuz soyut resim herkesin ve herkesimin karşılaşma tasnifinde tasarımlaşıp anlamlanan resimdir.
    Ne kadar çok rastlarsanız o kadar çok kıyaslarsınız, bu kıyaslama resmi büyütür resim büyüdükçe "O olmayan o şeyler o şeyler algısıyla tanımlanır" hafızanıza kaydedilen faili meçhuller, yargısız infazlar, köy boşaltmalar, haksız kanunsuz uygulamalar hak ihlalleri,Jitemler,yüksek ova çeteleri, olmadık işler yapan korucular ve susurluk temcidi, yoksulluklar, yolsuzluklar, işsizlikler, vs…
    Toplumsal alanla herkesi alakalandıran konular bir anda perde, duvar, kapı oluverip evin içindeki asıl iştigaliyeti gizlemede mazlumla zalimi, namussuzla namusluyu, katille masumu, suçluyla suçsuzu, Askerle, terörüstü,polisle kapkaççıyı, bölücüyle birleştiriciyi, azınlıkla çoğunluğu, azınlık olanla azınlık olmayanı kısaca sapla samanı yada elmayla armudu karıştırmak için nitelik ve nicelik farkını harmanlayarak bir hormonlulaştırmak mevzusunda "o olmayan o şeyleştirme" durumu uygulamaktır.
    Oysa "en büyük eşitsizlik eşit olmayanlara eşit davranmaktır" diyenlerde bu günkü eşitleştirme misyoncularıdır.
    Çünkü herkes olmak her şey olmaktır her şey olmaksa kalabalıklaşmaktır kalabalıklaşmaysa güruh olmaktır güruh olmaksa gaflet ve delaletin handikap'ında iradesizleşmedir.
    Sonuç olarak bu günkü tüm taktikler devlet otorite ve iradesini geçersiz kılmaya yönelik basit ve ucuz oyunlardır.
    Devlet iradesini ve idaresini "üç keçi beş koyun gütmek" olarak görüp tüm ufkunu ve tecrübesini İstanbul belediyesini idare etmekle referanslaştıranlar elbet koskoca Türk devletini yönetmek durumunda kalınca irade ve otorite kavramları himayecilik olarak lafzılaşıyor. "Sürünün içinde her şey ters işler: Mesela siz karşınızdakine değer verdikçe, o sizi boş verir. Siz alçakgönüllü oldukça, o alçaklaşır. İster edebiyatta olsun, ister günlük hayatta; dışarıdan gelen, ithal edilen, her zaman daha değerli olur. Takip etmek, tahrip etmeye dönüşür. Sürüden ayrılmak, bir insanın yapabileceği en akıllı ikinci iştir. Sürüden ayrılmak, beraberinde " ve diğerleri " olmamayı getirir; insanın ufkunu, zihnini açar. Kristof Kolomb sürüden ayrılmasaydı yeni bir kıta bulamayacak, sıradan bir denizci ya da balıkçı olarak ölecek, haliyle unutulup gidecekti."
    Siz siz olun bu sürüleştirerek sürümden kazanmak isteyenlerin işaret ettikleri yada konuştuklarını söyleyip ettiklerine aldırmadan kafanızı kaldırın ve kendiniz bakıp kendiniz görün böylece okuyup yorumlayın.
    Valla gerçek oralarda bir yerde değil irade meşruiyetiyle duruş kazandığınız kendi hakikatinizde kendi gerçekliğiniz de bu cenabetlerin bilgisiyle olayları okuyup anlamlandırısanız sizde beyninizden cenabetleşirsiniz.
    " İstiklal otobüs değil ki birini kaçırdın mı öbürüne binersin.
    İstiklal sevdiğiniz gibidir aldattı mı bir kere bir daha zor döner."

  5. #5
    FENERBAHCE GOL11 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    06-01-2005
    Mesajlar
    6,189
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: alişan satılmış

    katkıların için teşekkürler arkadaşım :A
    bu güzel yazıları bizle paylaştığın için :A

  6. #6
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    Cevap: alişan satılmış

    İmam Maturidi

    Türkün dünyayı kordinatlama referansı olan Maturidilik, fıtri ve ruhi temayüllerin sosyal pratik inşasında kültür kodlaması olarak tasavvurun anlam haritasını içerikleştirip yol güzergahındaki işaretleri manalandırmada belirleyici olan disiplindir…
    Yani bireyin hakikat bağını illiyetle alakalandıran iradi tercihtir.
    "İradenin olmadığı yerde sebebi tartışmanın anlamı yoktur"diyen İmam Maturidi irade illiyetiyle kurulan bağı misyon şuuruyla alakalandırır…
    İradi tercihin şuuruyla alakalanan varlık misyonunu muhataplıkta dünyada olmanın mücadelesiyle ilişkilendirince yaratılış gayesinin nedenselliğinde bakmaktan öte görmekle kendini alakalandıracağından başı boş bir gayesizlik içinde değil disipline bir gaye ile hayatını anlamlandırmanın metot ve yöntemini bu temel referansla alakalandırarak hedef sahibi olmanın düsturunda hayatını idame eder…
    Bu hedefi ilahı kelimetullah bilen Türk Ülkücüleri yollarını aydınlatmada referans olan bu abide şahsiyeti tanıyıp bilmek zorundadırlar.
    Yeryüzünde Allah'ın askerleri olma sıfatını kazanmış ecdatlarını misyonunu varisi olmak onları tanıyıp anlamaktan geçer.
    Anlamın bu referansında dava şuuru misyonu netleştirir.
    Hakikatin disipline edici yükümlülügüyle varlıgını tanımlayanlar kavram kargaşasından kurtulup net bir yolun hedefinde amaç araç ilişkisini de çözümlerler.
    Yüksek Türk kültürünün farkına varıp, ona aşk derecesinde bir bağlılıkla, geleneğin billur pınarlarından kana kana içmek... "Edeb Ya Hu"da ki hikmete mutabakat etmek...
    "Ehl-i diller arasında aradım kıldım talep Her hüner makbul imiş illa edeb illa edeb" düsturuna ram olmak...
    Kısaca Ebu Mansur el-Matüridî diye bilinen Ebu Mansur Muhammed bin Mahmud el-Matüridî, Maveraünnehir'deki Semerkant şehrinin Matürid köyünde doğmuştur. Doğum tarihi konusunda kaynaklarda pek net bilgi bulunmamakla birlikte, tüm tarihçilerin ittifak ettikleri vefat tarihi 333/944'e ve hocalarından Muhammed bin Mukatil er-Razi'nin vefat tarihi olan 248/862 tarihine bakarak tahminen 238/853 yılı kabul edilmektedir. Özbe öz bir Türktür.
    Matüridî'nin yasadığı devirde, İslâm dünyasında merkezi otoriteyi temsil eden Abbasi devleti bu gücünü kaybettiğinden birçok İslâm devletinin ortaya çıktığı görülmektedir. Bunlardan birisi olan Samaniler Devleti Maveraünnehir bölgesinde hâkim olmuştur. İslâm dünyasında hicri ikinci asırdan itibaren bir taraftan akla dayanan felsefî ilimler tercüme ve te'lif yoluyla yayılırken, diğer yandan yine akla ehemmiyet veren Mu'tezile ortaya çıkmış ve akaid görüş ve kanaatlerini yaymaya başlamıştı.
    Nakle bağlılığı ve teslimiyeti siar edinen selef akidesi bu yeni cereyana karşı pek başarılı olamıyordu. Halife Memun Mutezileyi resmi devlet görüşü yapması ile bu mezhep yaygınlasmaya baslamıştı.(218/833) Buna karşılık İslâm dünyasında usül-üddin konusunda yeni izah tarzlarına ihtiyaç vardı.
    Bu yeni izah tarzları nakle bağlı kalmakla birlikte akla da ehemmiyet verecek selef metodu ile Mu'tezile mezhebinin iyi yanlarını birleştirmeliydi. Bu yeni ihtiyaci karşılayan "ehl-i sünnet ilmi kelâmi" ni olusturan, Maveraünnehir'de Ebu Mansur el-Matüridi ve Irak'ta Ebu Hasan el-Esari (324/946) olmuştur. Matüridî'nin yetiştiği cografya ve bu cografyaya hakim Samaniler hakkında el-Makdisi (389/990) "Bu bölge ilim ve âlimler yönünden zirveye ulasmis bir bölgedir.
    İlim ve hayrın hazinesidir. İslâmın aşılmaz muhkem kalesidir. Bu ülkede fakihler alimler, krallar seviyesine ulasmışlardır" demiştir. Samaniler devleti (389/999) yıkılıncaya kadar ilim adamlarını korumuş ve onlara destek olmuştur. Iste böyle bir ortamda yaşayan İmam el-Matüridî'nin de ilmi münakasalardan ve ilimden uzak kalması düşünülemezdi. Matüridî'nin hocaları imam Ebu Hanifi'nin talebelerinden olan Şeyh Ebu Bekr Ahmed bin İshak, Fakihü' l-Semerkandî lakabıyla bilinen Ebu Nasr Ahmed bin El-Abbas, Nuseyr bin Yahya el-Belhî ve Rey kadısı olan Muhammed bin Mukatil er-Razi'dir.
    Mensuplari tarafindan alemü'l-Hüdâ (Hidayet sancağı), İmamü-l Hüda (Hidayet önderi), İmamü-l Mütekellimin (Kelamcıların lideri) gibi lakaplarla anılmasına ve çevresinde çok ün yapıp sevilmesine rağmen ne tuhaftır ki pek çok tabakat ve mezhep tarihi kitaplarında isminden bahsedilmemiştir. İmam el-Matüridî tahsilindeki ilmi silsile itibariyle İmam-i Azam Ebu Hanifi'nin görüşlerine ve onun mezhebine uyarak nakil yanında akla da büyük önem veren tutumunu benimsemiştir.
    Gerek Semerkant'ta ve gerekse civarinda muhtelif firka ve mezhep ricaliyle giriştiği münazara ve mücadelelerde büyük başarılar elde etmiştir. Matüridî, Karamitiler, Şiiler ve Mu'tezile mezhebiyle mücadele etmiştir. Mücadelenin en büyük bölümünü Mu'tezile'ye karşı yaptığı münazaralar teşkil etmiştir. Çağdaşlarından Ebu'l-Kasım Abdullah el-Ka'bi (vefati: 317/929) Bağdat'ta Mu'tezile akımının başıydı. Matüridî Kitap el-Tevhid adlı eserinde Ka'bi'nin görüşleriyle mücadele etmiştir.
    Ayrıca üç kitabına karşı da üç kitapla cevap vermiştir. Bu sıralarda doğuda Matüridî genel olarak Mu'tezililerle ve özel olarak da onların Bağdat grubuyla mücadele ederken, çagdaslarından el-Esari'nin de Irak'ta Mu'tezililerin Basra koluna karşı aynı görevi üstlendiğini görüyoruz Kelam tarihi boyunca yazılan eserlerde, Matüridî'nin eserlerinin tamamının listesi yer almamıştır. Ancak biz İstanbul Yüksel İslâm Enstitüsü'nde 1971 yılında 'Ebu Masur el-Matüridî' ve 'Tevilatü'l-Kur'ân' konusunda öğretim tezi hazırlayan Muhammed Eroğlu'nun taksim ve sırasına göre aktarmayı uygun buluyoruz: Matüridî''in kelam, cedel ve firkalar hakkındaki eserleri: Kitap et-tevhid, Risâle fi'l-âkaid, Serh'ül fil-ekber, Reddü evaili'l-edille li'l-Kâ'bî, Reddü tekzîbi'l cedel li'lKâbî, Reddü usuli'l-hamse li'lBâhilî, Reddü kitabi'l-imame li ba'di'r-ravafid, er-Redd 'ale'l-karâmita, Reddü kitabi'l-Kâ'bî fi va'îdi'l-füssâk, Beyanü vehmi'l Mu'tezile, Kitab el-makâlât, Kitâbu tefsiri'l-esma ve's-sifat Matüridî'nin usule dair eserleri: Me'ahizü'serai' fî usûli'l-fikh, el-Cedel fi usûlil-fikh, Ed-Dürer fi usû'lid-din, el-Usûl. Matüridî'nin tefsir ve Kuran ilimlerine dair eserleri: Te'vilatü'l-Kur'ân, Risâle fi mâ la yecûzü'l vakfu aleyhi fi'l Kur'ân Matüridî'nin vasâya ve münâcâta dair eseri: Vasaya ve münacaat.
    Bunların dışında bir takım eserler de Matüridî'ye nisbet edilmektedir. Fakat bunların müellife nispetini değerlendirecek belgeler mevcut değildir. Es'ari ile Matüridî'nin ihtilafları Matüridî, Es'ari ile birlikte ehli sünneti temsil etmesi ve Mu'tezililerle mücadelelerinden dolayı fikirlerinde paralellik gözükmesine rağmen aralarında ihtilaf mevcuttur. Bu ihtilafların sayısı bazi kaynaklarda 13 olarak telaffuz edilirken, bazılarında 40, hatta 73'e varan sayılarla ifade edilmektedir. Matüridî ile Es'ari arasındaki başlıca fikir ayrılıkları şunlardır: Cüz'i irade: Es'arilere göre cüz'i iradeyi Allah yaratır. Matüridîlere göre ise cüz'i iradeyi Allah yaratmaz Hüsün ve kubuh: Es'arilere göre hüsün ve kubuh, yani bir şeyin iyi veya kötü olduğu aklen bilinemez.
    Hüsün ve kubuh , Allah'ın emir ve nehiyleriyle bilinir. Allah bir şeyi emrettiyse o şey iyidir. Allah bir şeyi yasak etti ise o şey kötüdür. Matüridîlere göre ise hüsün ve kubuh akıl ile idrak olunur. Emir ve nehiy bir şeyin iyi veya kötü olduğuna delalet eder. Herhangi bir şey iyi ise Allah onu emretmiştir. Kötü ise Allah onu yasak etmiştir. Allah'ı tanıma: Es'ariler, Allah'ı tanımanın ser'an vacip olduğunu söylerler. Matüridîler ise Allah'ı tanımanın aklen vacip olduğu fikrindedirler.
    Tekvin: Es'ariler tekvini itibarî bir sıfat olarak kabul ederler. Hakikî sıfat olarak kabul etmezler. Matüridîler ise tekvinin, kudret ve irade gibi hakiki bir sıfat olduğunu söylerler. Kula gücü yetmeyecek şeyleri teklif: Es'arilere göre Allah'ın kula gücü yetmeyecek seyleri teklif etmesi caizdir. Mesela cisimleri yaratmak gibi. Matüridîlere göre ise Allah'ın kulun gücü yetmeyecegi seyleri ona teklif etmesi caiz değildir. İlliyet ve hikmet: Es'ariler 'Allah'ın fiileri için sebep aranamaz' der. Onun fiileri hikmet ile bağlı da değildir.
    Çünkü Allah yaptığından sorumlu degildir. Sorumlu olan kullardır. Matüridîlere göre Allah abesten münezzehtir. Allah'ın fiilleri hikmeti icabi meydana gelir. Çünkü Allah Hakîm'dir, Alîm'dir. Allah tekvinî fiilerinde ve teklifî hükümlerinde hikmetini gösterdi ve irade etti. Hasili Allah'in fiileri hikmeti ile bağlıdır ve fiiller bir sebebe bağlıdır.
    Bu Allah'ın abesle meşgul olmasının icabidir. Allah yaptiklarindan sorumlu degildir. Ezelde ma'duma hitap: Esariye'ye göre ma'duma ezelde ilahî hitap taalluk eder. Buna göre Allah ezelde Mükellim'dir. Matüridîye'ye göre Allah ezelde Mükellim değildir. Çünkü ma'duma ezelde ilahi hitap taalluk etmez. Es'arilere göre nübüvvet için erkeklik şart değildir, kadınlar da nebi olabilirler.
    Nitekim Meryem, Asiye, Sare, Hacer, Havva ve Hz. Musa'nın annesi nebidirler. Matüridîlere göre ise nübüvvetin şartlarından birisi erkek olmaktır. Kadınlar nebi olamazlar. 9. Ibadetin ifası: Es'ariler müslim olmayanın ibadetle mükellef olduğu reyindedir. Onlara göre gayri müslimler bu sebeple de ceza görürler. Matüridîler ise, müslim olmayanların ibadeti ifa ile mükellef almadıkları reyindedirler. Onlar küfürden dolayı ceza görürler ve fakat ibadeti ifa etmedikleri için cezaya çarptırılmazlar. İrtidat: Es'arilerce mürted yeniden imana dönerse amelleri de avdet eder.
    Matüridîlere göre ise mürted imana dönse de amelleri avdet etmez. Tevbe-i ye's: Es'arilerce tevbe-i ye's makbüldür. Maturilerce makbul değildir. Kur'ân: Es'arilerce Kur'ân'in bazı âyetleri, bazılarından büyüktür. Matüridîlere göre ise, büyük olamaz. Mensupları tarafından 'Hidayet sancağı', 'Hidayet önderi', 'Kelamcıların lideri' gibi övgülere mazhar olan ve ve buna ragmen tabakat ve mezhep tarihi kitaplarında isminden bahsedilmeyen Matüridî, hayatı boyunca ehl-i sünnet akidesini öğretmek ve müdafaa etmek için çaba göstermiştir. Gerek tamamen akla dayanan Mu'tezile ile, gerekse nakle dayanan selef akidelerinin iyi yönlerini birleştirmiş ve ehl-i sünnet çizgisini muhafaza etmiştir.

  7. #7
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9
    MademTürksün göster ürksün

    BaşıIığa bakıp hemen birileri estetik kaygıyla ayıp-günah muhabbetinde üslup yadırgayıcılığına soyunacaklardır.
    "Üslubuyla beyan haliyle insan" düsturu elbet muhataplığın tescil markasıdır.insanla insan arası muhataplıkta, ifadeyi meram sanatı, dil köprüsü olarak karşılık bulur.
    Hayvanla insan arası muhataplıkta tek taraflı bakışın algılayışı karşındakini idrakte yanıltıcı bir tasavvur fotoğrafı okursa bu yanılmanın bedeli neyle sonuçlanır bir düşünün.
    Söz gelimi dik yürüyen bir omurgalıya varlık fıtratı tezahüründen öte bir anlamla, yaklaşma tarzıyla bir yabaniye, olmadık güzel laflar sözler edin, istediğiniz kadar iyi niyetli yaklaşımlar, sergileyin, kendini ifade tarzını farklılaştırabilecekmisiniz?
    Bir teste tabi tutun bakalım ne kadar uğraşırsanız, uğraşınız asla istediğinizi sizin ölçüm kıstasınızla örtüştürmeyecektir.
    Ayıları bilirsiniz birde ayı oğlu ayılar vardır.
    Ayıya, "ayı oğlu ayı" demek ne kaba bir tarz degilmi?
    Bölgesinde ayılar yada "ayı oğlu ayılar" la haşır neşir olan ,onlarla ilgili hatırası muhataplıkla şekillenen tanıdıklarınız varsa, çekinmeyin bir sorup soruşturun bakalım.
    Zaman, zaman dik yürüyen bu omurgalıların insanları, nasıl görüp, kızınca, karşılaşınca, neler yaptığını bir dinleyin hele.
    Fırsat bulup insanı yakalayınca nasıl altına alıp,tekme tokat iflahını kesinceye kadar nasıl tokat delisi yaptığını kaburgalarını un ufak ettiğini,insanın elinden kurtulmak için bayılıp öldü numarası yapmasıyla bu dik yürüyen omurgalının nasıl kulak verip kalbi dinleyip öldüğüne kanaat getirmeden asla bırakmadığına nasıl afallayacaksınız? Derisi kalın bu dik yürüyen omurgalıya ne silah kar eder nede iyi niyetli laf söz etmek.
    Bir tek şey, sizi bunların fıtratıyla muhataplıktan azade eder ki,oda yapıp ettiğine karışmamak ondan uzak durmak.
    İşte başlık üslubumuz, bu tecrübeyi bilginin içerik anlamını idraksizliğin faturasına kefaret, telafisi imkansız bir yanılmanın uyarıcılığına yönelik sorumluluk bilincidir.
    "Alçakların arasında, alçak, gönüllü davranma, yoksa senide alçak sanırlar" uyarıcı lambasını idrak ışığı olarak beyinlerde yakmaktır.
    "Oha vardır öküz durdurur, oha vardır, boynuz kırdırır" Ohaa'yı anlayacak dil ve üslupta sarsıcı bir dille çekmezseniz ayı oğlu ayılar öyle patavatsız öyle hadsiz öyle arsız bir duruş sergilerler ki valla at izi it izine karışır. Bakın, bakalım şu Koskoca Mevlana'ya; gerçekten öyle batılı hümanist kandırıcıların aktardığı gibi kem küm eden estetik laf sözcüsümüdür yoksa hak hukuk adalet gibi duruşlarda kaş çatan, tokat atan bir irade sahibimidir?
    Malumunuz bir zaman önce onu böyle estetize ederek,hümaniter demagojilerle hafızalarımıza "yumuşak" kayıt düşürenler gündem meşguliyetinde niyetlerini ortaya dökerek asıl gayelerini ortaya sermişlerdir.
    "Ne mozaiği ulan" Bozkurt sesine estetik şerhler düşenler, bu gün ayı oğlu ayı İmralı sakinin hayvanlığında pervasızlığa adeta "ama, len,ülen,ay valla" soft bir kayıtsızlık behtbahlıgıyla kekeme bir dilin yutkunmasıyla "dandili dandili destana danalar girmiş bostana" ırakta polisin aracı bulucuyla al gelsene tekerlemesi dillendirmektedirler.
    Devlet baba devlet ana olunca tabi ortaya şefkatli şefaatin erkek egemen düsturuda işaret anlamını "Nene hatunlar ,kara Fatmalar" andında feraset değil, kapalı çarşı bombacısı "Pınar selek'de" Sosyo psikolojik tahlilinin çağdaşlığında izdüşümleşir.
    İzdüşümün yol haritası; çiğeri, çayır, cayır yanan Kınalı kuzu Mehmedini; elsiz, kolsuz, gözsüz, bacaksız, Paramparça, yitik, esir, ölü bulan, ağıdı şivanı yanık bağırda haykırış olan Anadolu kadını, eli öpülesi, analar resminde sese seda olmaz elbet.
    Onların cumartesi Anneleri, Pazar veletleri vardır.
    Bak, Yine, pot kırıp, üslupta, ayrımcılığa düştük değilmi?
    Ayı oğlu ayının bitlenmiş it gibi karnını kaşıyarak küçümseyip tanımladığı "bir tas çorba için yedi köyü birbirine kırdırırlar" dediği bir cadı kazanı cellatlarının örgütleyerek ortaya saldığı, ellerine taş sopa, silah verdiği etrafa taş savuran çocuklara velet demek üslup ayıbı oldu herhalde.
    Yeter ulan yeter, o kadar çok öldük ki, hatırlamayacağınız kadar, çok gömüldük.
    Yine biz katil, yine biz ayıplı, yine biz faşist, yine biz öteki, Yine biz borçlu.
    Üstüne üstlük birde sarışın zenci, yani tapulu arazimiz üzerinde gece kondu kurmak isteyene "lan, ulan" demekten illallah bir kardeşlik bezgini...
    Evet onlar bu dilden anlar; "Dalımızı kıranın ağacını sökeriz."
    Türk, Sudur! elbet sudan kuduzlar ürker, aklını peynir ekmekle yiyen delilerde suyla çok oynar.
    Madem, Türksün göster ürksün dediysek hemen yanlış anlamayın suyu gösterin ki ürksünler demektir maksadımız.
    Yanlış anladığınız şeyleri, Türke kemlik eden'lerin anası gayet iyi tanır zaten!

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Tapu kayıtlarına göre yabancıya 71 yılda 272 bin dönüm toprak satılmış
    2005 Konuları bölümünde VELET tarafından açılmış
    Yanıt: 2
    Son Mesaj: 26.04.05, 11:57

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •