• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Ecinniler/Albert Camus...

    Ecinniler/Albert Camus...

    Gerek 'Albert Camus'yü, gerekse 'Dostoyevski'yi en iyi belirleyen yapıt, kuşkusuz 'Ecinniler'dir. Dostoyevski'nin 1870/71'de yazdığı bu ünlü romanını ('Cinler' adıyla Can Yayınları arasında bu roman yayınlanmıştır) 'Albert Camus' 1959'da oyunlaştırmış ve ilk kendisi sahneye koymuştur. 'Albert Camus', varoluşçuluk hümanizmi'nin ilginç bir örneği olan 'Ecinniler'de, kendi varoluşçuluk anlayışının siyasal, felsefi ve etik sınırlarını zorlamakta; 'Sisyphos Söylencesi' ve 'Başkaldıran İnsan' gibi en etkili ve önemli yapıtlarında ele aldığı varoluş sorunsalını 'Dostoyevski'nin yaşadığı olaylar dünyası içinde vermektedir.

    (Arka Kapak)

    Çev: Aziz Çalışlar...
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  2. #2
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Cevap: Ecinniler/Albert Camus...

    Dostoyevski'nin Cinleri Camus'un Hayalleri

    Ecinniler Dostoyevski’nin 1871’de tamamladığı Cinler adlı romanının ünlü Fransız Albert Camus tarafından oyunlaştırılmış versiyonudur. O halde bu iki eser tek elde incelenmek durumundadır, çünkü Camus felsefi çılgınlığın doruğa vardığı Ecinniler’i Dostoyevski’nin yarı deli karakterler yaratmaktaki eşsizliği üzerine inşa etmiştir.

    Dostoyevski’nin Cinler’i net bir şekilde Batı’dan gelen akımların Rus gençliğini nasıl bozduğunu, Rusya gibi köklü ve kendine has bir kültürün evlatlarının Avrupa menşeli fikirler sonucunda ne tür uçurumlara yuvarlandıklarını göstermek amacı ile yazılmış didaktik bir eserdir. Rusya’nın bir devrim yerine Çarlık ve Ortodoksluk reformları ile kurtulacağını uman Dostoyevski’nin yola çıkış amacı tutarlı ve masumdur. Fakat kendisinin de bir Ecinni olduğu su götürmez bir gerçek olan Dostoyevski yapacağını yapmış ve akıldan çıkmayacak denli uğursuz, dahi, titrek, suçlu ve kaçık karakterleri öylesine korkutucu ve kabus bir şekilde romanına yerleştirmiştir ki, hareketle, Albert Camus gibi 20nci yüzyılın en büyük avangartlarından biri romanın içindeki bin bir çılgınlığın çekimine kapılıvermiştir.

    Peki ala Cinler’de Camus gibi bir düşünürü çeken faktörler nelerdir? Roman yukarıda da değindiğim üzere Camus’nun pek de oralı olmayacağı öz kültürün ve has çocukların bozulmasını okuyucuya anlatmaya çalışırken bu çocukların her birinin içine yuvarlanıp gittiği felsefi ve politik delilikleri inanılmaz bir canlılıkla ve etkileyicilikle vermeyi başarmıştır. Baş karakter Stavrogin’in etrafında yarattığı korku ve saygınlık onun olağanüstü zekasından, en inanılmaz denilebilecek işleri yapma cesaretinden, deliliğinden ve bu tarz özellikleri her zaman pek güzel desteklemiş olan yakışıklılığından kaynaklanmaktadır. Stavrogin Avrupa’da geçirdiği akıl almaz çürümüşlüklerle dolu yıllar boyunca orada etrafında bulunan diğer Rus gençlerinin lideri sıfatı ile ve geçmişten gelen tüm dini/kültürel Rus mirasını (geleneğini) reddeder tavırları ile bir efsane haline gelmiştir. Fakat Stavrogin aynı zamanda olağanüstü zekası ile girdikleri yolun yanlış bir patika olduğunu hissedip bunun acılarını ruhunda hissetmektedir. Ayrıca çevresindeki daha saf insanlara yaptığı sonu olmayan etkilemeler de ona acı vermektedir. Stavrogin romanda sapma ve vicdan kavramlarının arasında çırpınan bir deli dahidir. Stavrogin ekinsel genlerden ani bir hamle ile kurtulmanın bir nevi intihar olduğunu adım adım kanıtlayan bir kara karakterdir. Romanın diğer kaçıklarından biri olan Peter Verhovenski ise basitliğin ve içgüdünün temsilidir. Peter Verhovenski Stavrogin’in etrafında geçirdiği yıllar boyunca asla onun kavrayışına ve etkileyiciliğine sahip olamayacağını anlamış basit bir yaratıktır ve bu yüzden deliliğin dağlarında tek şansının sarsılmaz bir kararlılık olduğunu bilmektedir. Stavrogin felsefi olarak ulaşılmaz ve sonu olmayan bir yola girildiğinin farkında olmakla acı çekerken, Verhovenski felsefeyi anlayamayacağını idrak etmekle kendi dünyevi (maddi) amaçlarına kilitlenmekte ve bunlara ulaşamamak anlamında acı çekmektedir. Bu noktada Verhovenski’nin basitliği uçsuz bucaksız bir kötü ruhluluk ve bayağılık olarak dönüşmektedir. (Okurlar Verhovenski’nin Rus nihilisti Neçayev’i temsil eder niteliklerinin de olduğunu Cinler kitabının başındaki ön açıklamalardan görebilirler- bu da Dostoyevski’nin dönemin politik ortamına da ışık tutma çabasının bir sonucudur) . Bir diğer karakter olan Kirillov, Dostoyevski’nin acıdığı Camus’un ise büyük merakla incelediği bir adamdır. Kirillov intiharı nihai bir eylem olarak görmekte ve özgürlüğe bu yöntemle ulaşacağını düşünmektedir. Bir nevi derviştir Kirillov ve kendi deliliği/tutarlılığı ile ördüğü bir duvarın ardında yaşamaktadır. Kirillov'un Verhovenski ile ilişkisi ve ortaya çıkan sonuçlar iki karakterin de kusursuz birer tasviri olarak anlaşılacaktır (Verhovenski Kirillov'un intihar üzerine düşüncelerini ve kararlılığını bildiğinden bir cinayeti üzerine alıp öylece kendini öldürmesini ister ondan. Kirillov da gerçekleştirir bunu. Fakat bu işin anlatıldığı bölüm öylece korkutucudur ki tavsiyem korku/gerilim romanı yazmak isteyen arkadaşların hemen bir göz atmasıdır o sayfalara.) Şatov ise Peter Verhovenski’nin emri ile katledilen bir diğer Ecinnidir. Tam bir kurbandır. Verhovenski’nin ideal topluma ulaşma yöntemlerine karşı çıktığı için öldürülür… Stavrogin ile dinin ve Tanrının mevcudiyetine dair tartışmaya giren papaz ile Stavrogin'in çarpıştığı bölüm de çok kayda değer... Burada Stavrogin inanmak istemekte ama inanamamaktadır. İstemeye istemeye papazı yalancı çıkarmak durumundadır. Verhovenski ile Stavrogin'in diyalogları ise... İşte bu ana karakterler ve onları saran nice diğerleri Avrupa’da geçirdikleri öğrenim yılları boyunca Rusya’yı nasıl değiştireceklerine dair dışarıdan ve hastalıklı fikirler altında yoğrulmuşlar, şimdi Rusya Anne’ye geri dönmüşler; geçmişleri, birbirleri ve kendileri ile hesaplaşmaya girişmişlerdir. Romanda çocuklarının aldıkları eğitimle kendilerini gururlandırmalarını bekleyen Rus ebeveynlerin gelen çocukların acayipliği karşısında düştükleri çaresizlik de etkili ama yardımcı bir koldan dile getirilmiştir. Sanırım Dostoyevski de işe başladıktan sonra yarattıklarının dehşetengizliği karşısında ilk didaktik amaçlarından biraz uzaklaşmıştır, olabilir.

    O halde artık net bir şekilde koyabiliriz ki Dostoyevski romanında kendine has uğursuzları tasvir yeteneği ile Batı’nın Rus gençliğini ne hale koyduğunu gösterirken Albert Camus oyununda dönemine ve gene kendine has merak konuları ile sonsuz deliliğe adım atmış insanların hal ve tavırlarını incelemektedir. Burada çok kısa olarak değinirsem, Camus kendi karamsar felsefesi olan 'hayatın ölüm ile sonuçlanması gerçeğinin sonucunda hayatın anlamsızlığı,saçmalığı ('Camus Saçması' olarak bilinir) kuramının' uygulayıcılarını, örneklerini ya da türevlerini arayıp durmuştur. Gerçekten de Cinler romanındaki karakterler gerek nihilizmleri gerek akla hayale sığmayan tavırları gerekse de dayandıkları kendi iç tutarlılığı olan ama sıradan kişiler için çok çok uzak felsefi yorumları ile Camus için bulunmaz birer Hint kumaşıdırlar. Camus için Rusya’nın o dönemdeki panoramasının pek önemi yoktur. Onu daha çok Dostoyevski’nin bu panoramanın içine oturttuğu karakterlerin çekiciliği ilgilendirmektedir. Benim kanaatimi sorarsanız Dostoyevski’nin romanı tabi ki daha etkindir; ayrıca Dostoyevski’nin tanımlamalarını ve yorumlarını anlamadan oyun gerçekten de çok zor anlaşılacaktır. Ama bu iki eserin ve iki yazarın etkileşimli üretimi sanırım burada bu kısalıkta verilebilir. (Ayrıca Camus'nun ölümüne sebep olan kazayı geçirmeden önce bu karamsarlığın üstesinde geldiğine dair sinyaller vermeye başladığını da eklemeden geçemeyeceğim. Gerçi bunu da bulmayana gülünür ya, neyse Camus abimize ayıp etmeyelim şimdi.)

    Son olarak roman ve oyunla ilgili bana özel bir anekdot geçmek isterim. Üniversite yıllarımda Dokuz Eylül Üniversitesi “İktisat Oyuncuları” başkanı ve rejisörü ile aynı evi paylaşmıştım. Çelikcan ile uzun süren tartışmalarımız ve değerlendirmelerimiz sonucunda Ecinniler sahneye konuldu. Oyun teknik ve dramatik olarak son derece başarılı olmasına rağmen Dostoyevski’nin eleştirel teması tamamen göz ardı edildi (aslında kabul etmeliyim ki oyun sahneye konuyordu roman değil. Ama gene de Camus ve varoluşçu felsefenin karamsar kanadına pek de aşina olmayan seyirci için çok zor bir durum oluşturuyordu bu) ve oyunun etkisi bilhassa oyuncuları üzerinde anormaliye açılan kapılar şeklinde oldu. Bu da pek hoş sonuçlar vermedi tabi. O kadrodan birçok kişi aklını yitirdi. Peki ala burası biraz yalandı, ama gerçekten de Ecinniler oyunu Cinler romanının vereceği altyapı olmadan okunursa, Dövüş Kulübü filminin sıradan izleyiciye verdiğinden daha fazlasını vermeyecektir okura. Böyle düşünüyorum. İyi okumalar. (Artık bu denli ciddi iki eseri bu kerre cıvıklıkla yorumlayan bir kitap incelemecisi olarak da belli yorumlarınızı hak ettiğimi bildiğimi de bilmelisiniz diyeyim.)

    Not: Oyunu sahneye koymak hevesine kapılanlar için, en büyük zorluğun ardı arkası kesilmeyen sahneler olduğu bilinmelidir. Yönetmen illa ki bunun üstesinden gelmek, nasıl yapar bilmem artık ama, zorundadır.

    Murat Mutlu...
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •