Şekil ve medeniyet
Cahilliğin değişik tarifleri yapılmıştır; ama bence en önemli iki özelliği putçuluk ve şekilciliktir.
Bir fikre inanmak zordur, araştırmak, düşünmek ister. Bir insanı idealize etmek, onun her şeyi bildiğini vehmetmek ise kolaydır. Çünkü insan müşahhastır, idraki emek gerektirmez. Arkasına takılmakla iş biter. Sorumluluk, gayret her şey ona havale edilir. Ucuzcu olan cahil, putsuz yaşayamaz. Eldeki tükenirse, yenisini üretmekte güçlük çekmez.
Aklı gözlerinde olan cahil gördüklerini şekillerinden tanır. Muhteva onun için önemli değildir. Yeni bir şekille karşılaşınca ürker, elini silahına uzatır.
Avusturya tebaası bazı gençlerin Fransız İhtilali’nin üç renkli kurdelalarını fötrlerine takarak İstanbul’da gezmeleri üzerine Avusturya elçisi Türk hükümetine müracaat edip fötr giyenlerin ihtilal fikri taşıdıklarından bahsedip Devlet-i Aliye’nin topraklarına girmelerinin yasaklanmasını ister. O dönemde fötr Fransız İhtilali’nin sembolü idi. İhtilali benimseyen bu insanlar, ihtilal fikirleri taşıyorlar diye diğer ülkelere sokulmazlardı. Fakat bunlar İstanbul’a gelir, rahat rahat alışveriş yaparlardı. Konuyu inceleten sadrazamlık ona şu cevabı verir: “Bir kimsenin başına oturak takmasını veya fötr giymesini kontrol etmek Devlet-i Aliye’nin görevleri cümlesinden değildir.” Bu cevap, sürüp gelen medeniyetimizin ürünüydü. Hoca’nın, “Keramet kavukta ise al sen oku” dediğini bilmeyen yoktur.
Medeniyetimiz şekle dayanmıyordu. Bunun için canlı ve renkliydi. Giyim kuşamımızda insanımızın anlayışını, inancını, zevkini görmek mümkündü. Batı’ya ise şekiller hakimdi. Elbise bir anlamda üniformaydı. Herhangi bir şekle istinad eden medeniyet büyük olmadığı gibi, o zamanlarda Batı da büyük değildi. Büyüdükçe şekli zorladı veya şekli zorladıkça büyüdü. Bugün ona hâlâ formlar hakimdir; fakat bu formlar eskisi kadar tavizsiz değildir.
Gün geldi kıyafetimizden korkmaya başladık. Memurlarımızı, devlet adamlarımızı Batılılar gibi giyinmeye zorladık. En büyük düşmanımız da başımızdaki sarık oldu. Bizi batıranın o olduğuna inandık. Avrupa’nın güneyinde erkekler fes giyerlerdi. Sarığı çıkarıp fesi giyersek geriliğimiz ortadan kalkacak, ordularımız küffara galip gelecekti. Millet muhafazakardı, babasını sarıklı görmüş, hatıraları onunla dokunmuş, mezar başlıklarını onunla süslemişti. Milletin muhafazakarlığı ile devletin devrimciliği karşı karşıya geldi. Devlet güçlüydü, onun dediği olacaktı. Sarığı çıkartıp fesi giydirdi. Ne yazık ki sınırlarımızdan bir türlü arzu edilen haberler alınamadı, devletimiz her gün biraz daha çalkantılara sürüklendi.
Batı’nın muhayyilesi durmuyor, moda değişiyordu. İnsanın kültürü, zenginliği arttıkça zevki de farklılaşıyordu. Batı kendi kendisini değiştirdiği için onun bakımından mesele olmuyordu. Biz dışarıdan aldığımızdan devletin her yeniliğe başvurması milletin alışkanlığına çarpıyor, yeni bir mücadeleye sebep oluyordu. İki yüz yılımız bu mücadelenin içinde eriyip gitti.
Toplumun değerlerini zedelemeden bir insan nasıl istiyorsa öyle giyinmelidir. Hele inancına uygun giyiniyorsa ona saygı duyulmalıdır. Bu, insan olmanın en ilkel şartıdır. Bir ülkede başörtüsünden dolayı bir kıza herhangi bir yerde müşkülat çıkarılıyorsa, orada insana saygıdan söz edilemez. Demokrasi, anayasa, vicdan hürriyeti insanın şahsiyet kazanmasından sonra başlar. İnsanın şahsiyet kazanmadığı yerde bunlardan söz etmek mantığa aykırıdır. Vicdanî bir konuda zora başvurmak, insanı katletmektir.
Ne hikmetse en çok maymun Cebelitarık Boğazı’nda yakalanırmış. Avcılar bir yere bir fötr, bir çift çizme, bir ayna koyup gizlenirlermiş. Maymun gelip fötrü başına, çizmeleri ayaklarına geçirir, aynaya bakarken gizlendikleri yerden avcılar koşar, aynayı, başındaki fötrünü, çizmeleri çıkarıp atıncaya kadar onu yakalarlarmış.
İki yüzyıldan beri bizleri birbirimize boğazlattıran bu kıyafetleri önümüze birisi mi koyuyor? Yoksa en büyük düşmanımız beynimizde mi?
30.01.2006


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
