• Reklam
10 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    eroluz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-06-2005
    Mesajlar
    14,476
    Karizma Gücü
    9

    mehmed niyazi

    Şekil ve medeniyet

    Cahilliğin değişik tarifleri yapılmıştır; ama bence en önemli iki özelliği putçuluk ve şekilciliktir.


    Bir fikre inanmak zordur, araştırmak, düşünmek ister. Bir insanı idealize etmek, onun her şeyi bildiğini vehmetmek ise kolaydır. Çünkü insan müşahhastır, idraki emek gerektirmez. Arkasına takılmakla iş biter. Sorumluluk, gayret her şey ona havale edilir. Ucuzcu olan cahil, putsuz yaşayamaz. Eldeki tükenirse, yenisini üretmekte güçlük çekmez.

    Aklı gözlerinde olan cahil gördüklerini şekillerinden tanır. Muhteva onun için önemli değildir. Yeni bir şekille karşılaşınca ürker, elini silahına uzatır.

    Avusturya tebaası bazı gençlerin Fransız İhtilali’nin üç renkli kurdelalarını fötrlerine takarak İstanbul’da gezmeleri üzerine Avusturya elçisi Türk hükümetine müracaat edip fötr giyenlerin ihtilal fikri taşıdıklarından bahsedip Devlet-i Aliye’nin topraklarına girmelerinin yasaklanmasını ister. O dönemde fötr Fransız İhtilali’nin sembolü idi. İhtilali benimseyen bu insanlar, ihtilal fikirleri taşıyorlar diye diğer ülkelere sokulmazlardı. Fakat bunlar İstanbul’a gelir, rahat rahat alışveriş yaparlardı. Konuyu inceleten sadrazamlık ona şu cevabı verir: “Bir kimsenin başına oturak takmasını veya fötr giymesini kontrol etmek Devlet-i Aliye’nin görevleri cümlesinden değildir.” Bu cevap, sürüp gelen medeniyetimizin ürünüydü. Hoca’nın, “Keramet kavukta ise al sen oku” dediğini bilmeyen yoktur.

    Medeniyetimiz şekle dayanmıyordu. Bunun için canlı ve renkliydi. Giyim kuşamımızda insanımızın anlayışını, inancını, zevkini görmek mümkündü. Batı’ya ise şekiller hakimdi. Elbise bir anlamda üniformaydı. Herhangi bir şekle istinad eden medeniyet büyük olmadığı gibi, o zamanlarda Batı da büyük değildi. Büyüdükçe şekli zorladı veya şekli zorladıkça büyüdü. Bugün ona hâlâ formlar hakimdir; fakat bu formlar eskisi kadar tavizsiz değildir.

    Gün geldi kıyafetimizden korkmaya başladık. Memurlarımızı, devlet adamlarımızı Batılılar gibi giyinmeye zorladık. En büyük düşmanımız da başımızdaki sarık oldu. Bizi batıranın o olduğuna inandık. Avrupa’nın güneyinde erkekler fes giyerlerdi. Sarığı çıkarıp fesi giyersek geriliğimiz ortadan kalkacak, ordularımız küffara galip gelecekti. Millet muhafazakardı, babasını sarıklı görmüş, hatıraları onunla dokunmuş, mezar başlıklarını onunla süslemişti. Milletin muhafazakarlığı ile devletin devrimciliği karşı karşıya geldi. Devlet güçlüydü, onun dediği olacaktı. Sarığı çıkartıp fesi giydirdi. Ne yazık ki sınırlarımızdan bir türlü arzu edilen haberler alınamadı, devletimiz her gün biraz daha çalkantılara sürüklendi.

    Batı’nın muhayyilesi durmuyor, moda değişiyordu. İnsanın kültürü, zenginliği arttıkça zevki de farklılaşıyordu. Batı kendi kendisini değiştirdiği için onun bakımından mesele olmuyordu. Biz dışarıdan aldığımızdan devletin her yeniliğe başvurması milletin alışkanlığına çarpıyor, yeni bir mücadeleye sebep oluyordu. İki yüz yılımız bu mücadelenin içinde eriyip gitti.

    Toplumun değerlerini zedelemeden bir insan nasıl istiyorsa öyle giyinmelidir. Hele inancına uygun giyiniyorsa ona saygı duyulmalıdır. Bu, insan olmanın en ilkel şartıdır. Bir ülkede başörtüsünden dolayı bir kıza herhangi bir yerde müşkülat çıkarılıyorsa, orada insana saygıdan söz edilemez. Demokrasi, anayasa, vicdan hürriyeti insanın şahsiyet kazanmasından sonra başlar. İnsanın şahsiyet kazanmadığı yerde bunlardan söz etmek mantığa aykırıdır. Vicdanî bir konuda zora başvurmak, insanı katletmektir.

    Ne hikmetse en çok maymun Cebelitarık Boğazı’nda yakalanırmış. Avcılar bir yere bir fötr, bir çift çizme, bir ayna koyup gizlenirlermiş. Maymun gelip fötrü başına, çizmeleri ayaklarına geçirir, aynaya bakarken gizlendikleri yerden avcılar koşar, aynayı, başındaki fötrünü, çizmeleri çıkarıp atıncaya kadar onu yakalarlarmış.

    İki yüzyıldan beri bizleri birbirimize boğazlattıran bu kıyafetleri önümüze birisi mi koyuyor? Yoksa en büyük düşmanımız beynimizde mi?



    30.01.2006

  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Bir kitabın düşündürdükleri

    İlk gençlik yıllarımızda Peyami Safa’yı, Nurettin Topçu’yu, Necip Fazıl’ı, daha birkaç kişiyi zevkle okurduk. Said Nursi Hazretleri’nin adı bizlere ürkütücü gelirdi; ancak kulaktan kulağa fısıldanırdı. Radyo ölüm haberini verince, mahallemizin imamının yüzünü avuçlarının içine alıp gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalışarak evinin yolunu tuttuğunu hatırlıyorum.


    Nasıl bir zamanlar sözüm ona aydınlarımız kurtuluşu İngilizlerden bekliyorlardıysa, üniversite yıllarımızda da sosyalist olmak, sorunlarımızın çözümünü kuzey rüzgârlarından beklemek moda idi. Dinimize saygılı, amelini ifa edeni seven, ecdadımıza bağlı bir avuç gençtik; hepimiz de birbirimizi tanıyorduk. Milletimize şahsiyet üniformasını giydiren neyimiz varsa ayaklar altına almak hırsıyla sosyalist, güya ilerici gençler sık sık gösteri yapıyorlardı. Zaman zaman biz de varlığımızı ortaya koymak istiyorduk. Ne çare ki gösteri yapabilecek kalabalığa sahip değildik; ama yine de bir şeyler yapmanın lüzumunu duyuyorduk. Her hareketimizde Hasan Ağa adında, elli beş-altmış yaşlarında, fötrlü, kısık sesli bir adam da yer alır, en önümüzde yürürdü. Öğrenci olup olmadığına bakmaz, onu kendimizden sayardık. Arada bir Bayezid’de dolaşırken rastlardık; satın aldığı eski elbiseleri temizletir, tersyüz ettirir, omzunda gezdirip satardı. Bununla geçinir, artan paracıklarını fakir arkadaşlarımıza dağıtırdı. Bu Hasan Ağa kimdi? Niçin bizi destekliyordu? Bunları bilmiyorduk. Sonradan onu tanıyanlarla karşılaştık. Meğer bizim Hasan Ağa’mız, zamanında çok büyük bir dolandırıcıymış. Hatta İstanbul’a, yabancı ünlü bir zengin gelince, onu dolandırmaması için emniyet, güvenlik bakımından Hasan Ağa’mızı içeriye alırmış. Nasıl olmuşsa, Kastamonu Cezaevi’nde Said Nursi Hazretleri’yle aynı koğuşta yatmış, tövbe edip yepyeni bir insan olmuş. Dolandırıcı Hasan’ı, bizim Hasan Ağa’mız yapan bir din aliminin adını, kulaktan kulağa ürpererek fısıldamayı bir türlü anlamıyordum. Hâlâ da anlamış değilim.

    Nihal Atsız’ın eşi Bedriye Hanım lisede tarih öğretmenimizdi. Herhalde onun etkisiyle kendimi başka bir ortamda buldum. Fakat yaşadığım şehirde bazı ağabeylerimiz devamlı Said Nursi Hazretleri’nin kitaplarını okurlardı. Hepsi de en eblehin bile dikkatini çekecek kadar yüksek ahlaklı, nur yüzlü insanlardı. Sık sık başlarına, okudukları kitaplardan dolayı hoş olmayan olaylar gelirdi. Bunları yakından tanıyıp da saygıda kusur eden bir kişi hatırlamıyorum. Peki ne isterlerdi bu insanlardan? Adeta namuslu, dürüst olmalarının ceremesini ödemeye mecbur kalırlardı.

    Said Nursi Hazretleri’ni okuyup anlamak mutlaka bir seviye ister; aksi takdirde zaman ve mekân itibarıyla bu kadar etkili olamazdı. Çalışkanlığına gıpta ettiğim, eserlerini severek okuduğum değerli dostum Vehbi Vakkasoğlu, “Başkasının Günahına Ağlayan Adam” adında bir kitap yazdı. Eseri, bilgi ve konuya vâkıf olması bakımından değerlendirmek boyumu aşar. Vakkasoğlu’nun üslubu akıcı, lirik, insanı yormayan cinstendir. Kitabını hastanede yatarken Cem Sökmen kardeşim getirmişti; satırları şurup tadıyla damağımda eridi. Gecenin sessizliğinde sancılarım alevlenince, yanımda benim için bir yüreğin çarptığını, bana acıyan, günahlarımın affını dileyen bir şefkatli eli hissettim.

    Kim ne derse desin, dünyada sadece bizim kültürümüzün belkemiğini hümanizm teşkil etmiştir. Diğer kültürlerin mihveri ya ırk, ya ümmettir. Hangi hümanist filozof Hz. Ebubekir’in şu sözünü söyleyebilmiştir: “Ya Rabbi, vücudumu büyüt büyüt ve beni cehennemine koy. Orada bütün günahkârların adına ben yanayım.” Müslümanların, Arapların demiyor; “Bütün günahkârların” diyor; o günahkâr Mecusi de, İngiliz de olabilir. Hz. Ebubekir’in izinden giden Said Nursi Hazretleri de elbette başkaları için ağlayacaktır.

    NOT: Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi İkinci Cerrahi Kliniği’nde geçirdiğim ameliyatta azami ihtimamı gösteren Opr. Dr. İbrahim Dinçer’e, Opr. Dr. Mehmed Zeki Günlüoğlu’na ve mesai arkadaşlarına şükranlarımı sunarım.



    06.02.2006

  3. #3
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Devletin gaye ve temeli

    Hukuk, en basit hükmi şahsiyette bir gaye arar. Devlet ise içinde sayısız hükmi şahsiyet bulunduran, onlara hayatiyet veren hukuki varlıktır. Gayesini de kurucusu olan milletin vicdanında bulur.


    Millet vicdanının hakim olmadığı devletlerle istilacı güçlerin pek farkı yoktur. Belki de bunun için Montesquieu, “Az gelişmiş ülkeler, ordularının işgali altındadır.” demiştir. Hukuk şuuru doğmamış geri kalmış toplumlarda, silahı ele geçiren, gücüne dayanarak kendi üstünde otorite tanımamaktadır. Bu da o mazlum milletleri felaket bataklığına olabildiğince saplamaktadır.

    İngilizler tarihî tekamüllerini bir adada tamamladılar. İngilizlerin de diğer milletler gibi ihtiyaçları sonsuzdur; adanın imkanları ise sınırlıdır. Bunun için İngilizler sömürgeciliği vazgeçilmez bir özellik haline getirdiler. Bu özellikleri devletlerine yansıdığından devlet ve millet bütünleşmesi husule geldi; ada devleti İngiltere güneş batmayan imparatorluğa dönüştü. Neylersin ki dünyanın şartları dinamiktir; devletin yapısı statikleşirse, dünyanın şartlarıyla çelişkili duruma gelir. Bu durumda devletin kaderi tarih sahnesinden silinmektir.

    Amerika Birleşik Devletleri’ni Avrupa’dan gelen, kısa zamanda zengin olmak isteyen insanlar kurdular. Bunlar zengin olurlarken de herhangi bir hakkaniyet endişesi taşımıyorlardı. Dolayısıyla pragmatik felsefeye sahip ABD ortaya çıktı. Her Amerikan vatandaşı devletini benimsemekte, hatta onunla iftihar etmektedir. Pragmatizmin dışındaki değerlerin fark edilmesiyle ABD’nin sarsılacağı muhakkaktır.

    Ruslar devletlerini komünizme göre organize ettiler. Tarihlerini de ideolojilerine uygun şekilde yorumlamak zorunda kaldılar. Vatandaşlarının büyük çoğunluğu bu yeni dünya görüşünü benimsemedi. Uçsuz bucaksız yerüstü ve yeraltı zenginliklerinin üzerine kurulan Sovyetler Birliği, halkın vicdanında yer bulamadığı için “Kartondan Kaplan” olmaktan kurtulamadı. Yönetimde bulunanlar, devlete hizmet etmeyi düşünmedi; ondan neler aşırabileceğinin yollarını aradı.

    Söğüt kasabasında vücut bulan Osmanlı Devleti’nin şartları çok elverişsizdi. Anadolu beyliklerinin en küçüklerinden biriydi; kendisinden kat be kat güçlü Bizans’ın dizi dibindeydi. Fakat devletin teb’ası Müslüman’dı ve kurucusu Osman Gazi, oğlu Orhan’a vasiyet ederken “Kuru cihangirlik davası bize yakışmaz” diyordu. Devletin gayesinin İlay-ı Kelimetullah olduğuna işaret ediyordu. Halkının nabzı da bu gaye ile çarpıyordu. Başka ülkede yaşayıp da aynı ideali taşıyanlar Osmanlı’yı kendi devleti görüyorlar, bir fırsatını bularak hizmetine koşuyorlardı. Bu iştiyak çok kısa zamanda Osmanlı’yı ciddi kadrolara kavuşturdu. Vatandaşın günlük ihtiyaçları görülürken, büyük idealin ilk taşlarını koymanın şuuru ile hizmet veriliyordu. Ve devletin bütün çarkları bir saat gibi işliyordu. Aynı ideal ordumuzda “Kızıl Elma” olarak telaffuz edildi. Kimi yorumcular, “Kızıl Elma”yı Ayasofya’nın kubbesi, kimileri de Vatikan anladılar. Bazıları da “padişahın emrettiği yer” şeklinde manalandırdılar. Tabii “padişah”tan kasıt, devletti. Devlet için ideal, realite haline gelince yeni bir ideal beliriyordu. Bu da milletin dinamizmini devamlı ayakta tutuyordu.

    Siyasilerimize ve bürokratlarımıza “Bugünkü devletimizin gayesi nedir? Milletimizin idealiyle ilgisi var mıdır?” diye sorulsa, çoğundan tutarlı cevap almak zordur. Zira her gün gazete sütunlarında suiistimal haberleriyle karşılaşıyoruz. Devletimizi ideallerini gerçekleştiren bir unsur olarak görseler, elleri hakkı olamayana uzanır mı? Her millet gibi milletimiz de devletinin gayesini vicdanında arar; bulamazsa, görevlerini ancak müeyyide karşılığında yerine getirir. Ne müeyyide karşılığında yapılan işten hayır çıkar ne de her zaman müeyyide uygulamak mümkündür. Siyasiler ve bürokratlar devletin imkanlarını ihtiraslarına göre kullanınca da sade vatandaşlara “yiyin efendiler, yiyin” demek düşer. Bizde bir tane devlet adamı varsa, onun gayesi, devletimizin temellerini milletimizin değerlerine oturtmak olmalıdır. Millet, devletine sahip çıkarsa, “yiyin efendiler, yiyin” demekle kalmaz, vicdanının sesini duyar ve gereğini yapar.



    13.02.2006

  4. #4
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0

    Hastahane romanı


    Halk arasında doktor ve hastahane için; “Allah eksikliğini vermesin, muhtaç da etmesin.” cümlesi sık söyleniyor. Hastahane, ameliyat kelimeleri insana soğuk geliyor. Fakat insan öyle doktor ve hemşirelerle karşılaşıyor ki, ne hastahanenin ne de ameliyatın soğukluğu kalıyor.


    İster istemez günün birinde yolumuzun düşeceği hastahaneyi, en azından sanat eserlerinden tanırsak, kendimizi çok farklı bir dünyada hissetmeyiz. Maalesef bizde doktor ve hastahane ile ilgili fazla kitap yok. İlk akla gelenlerden birisi dilimize de çevrilmiş bulunan Soljenitsin’in “Kanser Koğuşu”dur. Bu kitabı okurken Soljenitsin’in hayatı hakkında herhangi bir bilgim yoktu. Fakat öyle canlı anlatmış ki, bunu yaşamayanın yazmasına ihtimal vermek mümkün değildi. Hastahane köşelerinde sürünenin derdi kanserse, durumu hiçbir kelimenin anlatamayacağı kadar dramatikleşir. Böyle bir kimsenin, güneşli bir bahar günü camdan dışarıya baktığını düşünelim. Ağaçların çiçeklerle donanması, tabiatın silkinip canlanması, zor nefes alıp verenin dudaklarından şöyle bir cümle dökülmesine sebep olursa, insanın ilikleri elbette titrer: “İlkbaharın nefesi benimle alay etme!”

    İki türlü romancı vardır; bir kısmı fildişi kulesine çekilir; Valery, Flaubert gibi hayatlarını sır perdesinin altına gömerler. Okuyucuları, kendileriyle değil, kahramanlarıyla karşı karşıya gelirler. Genellikle bu tip romanların kurgu olduğu sezildiğinden okuyucusunu yüreğinden yakalayanlar istisna kabilindendir. İkinci tip romancılar ise hayatlarını okuyucudan gizlemeyi gereksiz bulurlar; bunların eserleri hayatla yoğrularak gün ışığına çıkarlar. Biz onları sıcak bulur, kendimize ait renkli bir dünyayı keşfedercesine okuruz. İşte bizde “hasta” veya “hastahane” denince akla gelen Peyami Safa’nın “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” bu cinstendir.

    Mutlaka hayatını eserine koymak yeterli değildir. Gerçek değer, yazarın kendi hayatıyla cemiyetin hayatını bütünleştirip romanını dokumasıdır. Biz onun hayatında devrin bütün sıkıntılarını, endişelerini, biganeliklerini duymalıyız. Dolayısıyla böyle bir romancı, cemiyetle bütünleşip karşımıza çıkar.

    “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”, Peyami Safa’nın kendi hayatıdır. Henüz dokuz yaşındayken bütün ömründe etkileri görünen bir hastalığa yakalanır. O güzelim eserlerinin nasıl ortaya çıktığını şöyle açıklar: “Romanımın konusu insandır. Ben onun ruhunu olduğu kadar vücudunu da tanımak zorundayım. İnsan ruhu, buhran anlarında kendini bize daha çok verdiği gibi insan vücudu da, hastalıklarda sırlarını bize sezdirir. Belki böyle düşündüğüm için romanlarımda ruh ve beden hastalıklarına çok sık rastlanır.”

    Hastalık kadar bizlere insanları, hayatı hiçbir şey tanıtmaz; biraz derin düşünürsek, hastalıklara şükran borçlu olduğumuzu idrak ederiz. Peyami Safa, o acıları yaşamasaydı, şu cümleleri yazamazdı: “Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir; fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş (çarpılmış) olur; çocukların felaketini iki kat şekilde hisseden anneler, bu ızdıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler. Böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür.”

    Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda, hastahanedeki çocukların ruh halini anlatan; “Beklemesini onlar kadar bilen yoktur”, “Ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürüdüm” ve benzeri olgun cümleleri yazmak sıradan bir faninin işi değildir. Bir sabah acil servisten gelen hıçkırıklar, ölümün, ebedi ayrılığın ne olduğunu bana duyurmuştu. O gün bu dramatik sahneden habersiz olan bir dostum, telefon edip sormuştu: “Yeni bir Dokuzuncu Hariciye Koğuşu geliyor diyebilir miyiz?” Böyle bir iddianın sahibi olmak için, önce Peyami Safa olmak gerekir. Ama şunu söylemeliyim ki Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastahanesi İkinci Cerrahi Kliniği’nin bütün kadrosu böyle bir romana fazlasıyla layıktır. Hiçbir gece gencecik doktorların, hemşirelerin asık yüzleri, “Ne çekilmez insansın!” der gibi ifadeleriyle karşılaşmadım. Hepsi müşfik, dosttular. Adlarını, yaşadıklarımı not ettim. Elbette hepsini psikolojik derinlikleriyle resmetmek isterim. Ama unutmamak gerekir ki hatıratla roman farklı şeylerdir. Birisi hatırlama, diğeri ise olayları estetik anlayışla yoğurmadır. Bu da her kula nasip olmaz; heveslisi çoktur; ama maalesef başaranı azdır.



    20.02.2006

  5. #5
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Kubbealtı Lügati

    Ansiklopediler için ağaç benzetmesi yapılarak ‘yeni yapraklara kavuşurken, bazı yapraklarını döker’ denilmiştir. Zamanla önemi azalanlar çıkarılır; önem kazanmış yeni kişiler konulur.


    Dökülenlerden çok yeni simalara kavuştukları için ansiklopediler giderek büyürler. Dünyanın en ciddi ansiklopedilerinden biri olan Almanların Brokhaus’unun ilk baskısı 1802 yılında sadece iki cilt halinde yapılmıştı. Şimdi ise koca koca ciltlerden oluşan genel kültür bölümünün yanı sıra teknik, tıp, din gibi değişik türleri vardır. Herhalde lügat için de havuz benzetmesi yapılmalıdır. Bir kelime eskidi gerekçesiyle lügatten çıkarılamaz, çünkü o kelimenin geçtiği metinleri okuyanlar onu bilmezlerse nereye bakacaklar? Lügat geçmişe dönük olduğu gibi geleceğe de bigane kalamaz. Dil canlı bir organizmayı andırır; her gün yeni bir kelimeyi bünyesine katar. Mükemmel hazırlanmış bir lügate bu son şeklidir gözüyle bakılmamalı, belli periyotlarla ele alınmalıdır.

    Kubbealtı Akademisi ilk gençlik yıllarımızda konferanslarına gittiğimiz kültür yuvalarından birisiydi. O zamandan beri hiçbir nümayişkar tavır göstermedi, devamlı vakarını korudu; kendisine ilke edindiği kültür ve ilmimize hizmeti sürdürdü. Batı’da devletler kültür ve ilim adamlarının unutulmaması için çok şeye başvururlar; mesela adlarına enstitü kurarlar; onları hatırlatan ödüller koyarlar. Kubbealtı Akademisi olmasaydı, büyük Yahya Kemal’imizin eserleri böyle derli toplu yayınlanamazdı. Günümüzde görme imkanına sahip olduğumuz eşyalarından, el yazılarından mahrum kalırdık.

    Dil bir milletin şah damarıdır. Bunun için her devlet üniversiteler gibi bilim kurumlarıyla dilinin üzerinde hassasiyetle durur. Ne çare ki resmi makamlarımız dilin öneminin pek farkında değildirler. Zaten resmi merciler görevlerini yapmadığından idealistler büyük yüklerin altına girmek zorunda kalıyorlar. İlhan Ayverdi Hanımefendi’nin imzasıyla yayınlanan “Misalli Büyük Türkçe Sözlük”ü hazırlamak bizim gibi bir toplumda sivil bir kurumun altına gireceği bir iş olabilir mi? Emeği geçen bilim adamlarımıza, danışma kuruluna, özel alan danışmanlarına bakınca ülkemizin en ciddi bilim insanlarının uzun yıllar gayretleriyle bu muhteşem eserin günışığına çıktığını görüyoruz. Kubbealtı Akademisi imzasıyla değil de “İlhan Ayverdi”nin adıyla yayınlanması herhalde bir kadirşinaslık ifadesidir. Rahmetli Samiha Ayverdi, Ekrem Hakkı Ayverdi, Kubbealtı Akademisi’nin kurulmasında çok önemli rol oynadıkları gibi, diğer çalışmalarıyla da kültür ve bilim hayatımızda unutulmaz hizmetler yapmışlardır. İlhan Ayverdi de onları hatırlatması bakımından çok isabetli seçilmiş bir isimdir. Şu satırlar da seviyesini güzel sergilemektedir: “On sekiz yaşından itibaren ömrünü büyük mürebbi Ken’an Büyükaksoy’un yolunda sırasıyla Mehmet Örtenoğlu, Samiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi gibi seçkin büyüklerle yaşamıştır. Bir hizmet aşkı ve gayreti varsa hepsi onlardandır. Gerektiği ölçüde muvaffak ve semereli olamamışsa, sadece bu kendisine aittir. Affola!..”

    Enfes şekilde hazırlanmış ve basılmış üç kalın ciltten oluşan Kubbealtı Lügati’ni biraz karıştıran ne önemli boşluğu doldurduğunu hemen kavrar. Bu değerli insanların böyle yorucu bir işi niçin omuzladıkları lügate yazdıkları önsözden anlaşılmaktadır: “Dil taşıyıcıdır; bir milletin kültürünü, sanatını, imanını, düşünüş sistemini, yaşayış özelliklerini, sahip olduğu değerleri asırlar boyunca dünden bugüne taşıyan kutsal bir nehir gibidir. Bu sözlük Türk dilinin bir nehirden alınan bir dökümü, bir nevi envanteridir.” Şeyhname’yi yazıp bitirince, Firdevsi’nin “Artık Acem dili kıyamete kadar bakidir.” dediği rivayet edilir. Kubbealtı Lügati’ni inceleyince de insanın “Dilimizden rahatsız olanlar, artık onu yıkamazlar.” diyeceği geliyor.

    Kubbealtı Lügati’yle ilgili olarak Mehmet Nuri Yardım kardeşimi bir televizyon programında dinlemiştim. Eserin günışığına çıkması için yapılan çalışmaları anlatmıştı. Her aydınımızın elinin altında bulunması gereken bu muhteşem eseri görünce, Mehmet Nuri Yardım’ın çok mütevazı şeyler söylediği anlaşılıyordu. Zira kendisi de o bünyede çalışıyor; elbette pazarlamacı görünmemeye gayret etmesi de Kubbealtı Akademisi’ne yakışan bir tavırdı.

    Bu toprağın çocuğu olarak, varlığımıza temel çivisi çakan bu esere zerre kadar emeği geçenlere şükranlarımı sunuyorum.



    27.02.2006

  6. #6
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Bize hazine sunulmuş

    Sokaktaki sıradan bir vatandaşı çevirip “En önemli meselemiz nedir?” diye sorsak, büyük bir ihtimalle “Milli eğitim” diyecektir. İki yüz yıldan beri modernleşme veya Batılılaşma gündemimizdedir.


    Azıcık idraki olan ise bizim her şeyden önce kendimiz olmamız gerektiğinin farkındadır. Bu iki şıkkın hangisini benimsersek benimseyelim, bize ekmek kadar eğitim ve öğretim kurumlarının da lazım olduğunu biliriz. Kütüphanelerin altını üstüne getirsek, böylesine hayati bir konu ile ilgili kitapların adedinin iki elin parmaklarını geçmediğini görürüz.

    Milli eğitim hiçbir zaman bizi yönetenlerin ciddi ele aldıkları bir iş olmamıştır. Ne zaman ideolojik dayatmaya ihtiyaç duymuşlarsa, o zaman milli eğitimimizi gündeme getirmişlerdir. Böyle olunca da aydınlanmamızı sağlayacak müesseseler, bizi körleştiren kurumlara dönüşmüşlerdir. Eğitim ve öğretimimiz nasıl milli olur, nelere dikkat edersek çağdaş dünyada ciddi bir yere geliriz gibi konuları günümüzde, önemine layık bir şekilde “Maarif Meseleleri” adlı kitabıyla Prof. Dr. Ferruh Müftüoğlu ele almıştır. Önsözünde bugüne dek maarif konusuna ilgi duyan Nureddin Topçu, Mümtaz Turhan, Nuri Karahöyüklü hocalarımıza şükranlarını sunmuştur. Adlarını zikrettiği muhterem insanlar devletimizde icrai bir mevkie gelmemişler, sadece birer muzdarip olarak çırpınmışlardır. Kendisi de onların devamıdır. Onlardan aldıklarına günün meselelerini ve ilmi gelişmeleri katarak, az da olsa milli endişe taşıyan, herkesin okuması gereken bir eser gün ışığına çıkardığını söylersek, aziz dostumuza kesinlikle iltifat etmiş olmayız.

    Müftüoğlu giriş bölümüne hayatın nabzını ifade eden bir cümle ile başlamış: “İnsan halde yaşar, maziden öğrenerek istikbali planlar.” Demek ki öğrenebilmek için geçmişimizi bilmemiz gerekmektedir. Geçmişimizi bildiğimizi iddia edebilecek bir Allah’ın kulu var mıdır? O halde geleceğe dair yaptığımız planların hiçbir anlamı yoktur. Önce tarihimizi öğreneceğiz, yani kendimizi tanıyacağız; nerede niçin bulunduğumuzu bileceğiz ve nereye gitmemiz gerektiğini tespit edeceğiz.

    Kitapta öyle çarpıcı yerler bulunmaktadır ki, mutlaka milletçe var olmamızı ciddiye alanlara duyurulmalıdır. Ne yazık ki hayati önem arz eden hususlar o kadar çok ki bir gazete makalesine sığdırılmaları mümkün değildir. Mesela şu cümleler bizdeki sözüm ona aydınların telakkilerine indirilmiş öldürücü yumruklardır: “Bizim Batıcıların öteden beri tekrarladıkları bir nakarat var: ‘Bizde bilim ve teknoloji yapma geleneği yok; onun için bu işleri beceremeyiz.’ Aslında ‘Biz kalkınamayız, ikinci sınıf bir toplum olmaktan kurtulamayız’ demek olan bu iddia, Batılıların diğer toplumları uşaklaştırmak için telkin ettikleri ve bizim Batıcıların da irdelemeden kabul ettikleri ve sürekli tekrarlayarak Batıcı olmayan bazılarını bile inandırdıkları mesnetsiz bir iddiadır. Gelenekler, toplumda önceki nesillerden görülüp tekrarlanan icralarla öğrenilerek yaşatılan sosyal alışkanlıklardır. Çoğu gayri iradi ve şuursuz şekilde yaşatılır. Halbuki toplumda gelenek oluşmamış herhangi bir sahadaki faaliyetler tam bir şuur ve icra bilgisini gerektirir. Bilim ve teknoloji yapma ve yaşatma da böyledir.”

    Müftüoğlu, öğretimin ilk, orta, yüksek kademelerini bir bütün olarak ele alıyor. Dilimizin fonksiyonunu da vurgulamayı ihmal etmiyor. Pek çokları gibi YÖK’ün başında bulunan güya bir bilim adamı da Türkçe’nin bir “bilim dili” olamayacağını söylemişti. Bu iddia sahipleri kitaptaki “İlim dili olarak Türkçe” bölümünü behemehal okumalıdır. “İlim dili olarak Türkçe’ye baktığımız zaman, gramer yapısının, kelime hazinesinin, genel ifade gücünün, ilim dili kabul edilen Batı dillerininkilerden pek de aşağı kalmadığı görülür. Tabii ‘Ne mutlu İngilizce’ye ki onda bütün dünya dillerinden kelime vardır.’ diye öğünülen İngilizce ile altmış beş yıldır sadeleştirme ile sürekli örselenen Türkçe’nin aynı seviyede olması beklenemez. Ama biraz dikkat ve itina gösterilirse, Türkçe’nin uyduruk bir dil olan İngilizce’yi geçmesi zor değildir.”

    Seviyeli olan bu kitaba Müftüoğlu anekdotlar serpiştirerek hem mücerredin nasıl müşahhaslaştığını göstermiş, hem de okunmasını kolaylaştırmıştır. Kitabı kapayınca şu gerçek idrakimde yer etti: “Okusun da benim adamım olsun” demeyi bırakır, “Okusun, adam olsun” diyebilirsek, gerçek kurtuluşa adım atmış oluruz. Ferruh Müftüoğlu’nun “Maarif Meseleleri” kitabı kelimenin tam anlamıyla bir hazinedir; ilim ve irfan hayatımızda hak ettiği yeri bulmazsa yazık olur.



    06.03.2006

  7. #7
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Zorba

    Yunanlıların iftihar ettikleri Nikos Kazancakis’in en ünlü romanı “Zorba”dır. Hukuk doktoru olan Kazancakis; eserlerini Yunancaya tercüme ettiği Goethe, Dante gibi insanlığın yüz akı kabul edilen pek çok aydını tanımasına rağmen, yetişmesini şöyle özetliyor:


    “Ruhumda en çok iz bırakan insanları tespit etmek isteseydim, herhalde üç dört ad sayabilirdim: Homeros, Buddha, Bergson, Nietzsche ve Zorba.” Diğer dördü dünyaca ünlüdür; ama Zorba ne şair ne de mütefekkirdir. Olayların yoğurup gün ışığına çıkardığı, okuyup yazması yok denecek kadar kıt bir insandır. Fakat onun için Kazancakis şunları yazıyor: “Eğer bugün, dünyada bir ruh kılavuzu, Hintlilerin dediği gibi bir “guru” seçmem gerekseydi; kesinlikle Zorba’yı seçerdim.” Bu cümle Kazancakis nezdinde koca devlerin arasında Zorba’yı bir adım öne çıkarmıyor mu?

    Üsküp’te bulunan kızıyla bir Alman televizyonunun yaptığı röportajdan da bildiğimiz üzere, Zorba, yaşamış bir kimsedir. Kazancakis, “Böyle bir insan yaşamamıştır, roman kahramanıdır.” dese dahi inanmak mümkün değildir. Çünkü hayattan kuvvet almayan eser bu kadar güzel yazılamaz; çok yakından tanınmayan bir insan böylesine etkileyici anlatılamaz.

    Girit’e linyit madeni işletmek niyetiyle gitmek için Pire’den gemiye binerken limanda yaşı geçkin bir adamla karşılaşır. Adam, “Beni de yanına al” deyince Kazancakis sebebini öğrenmek ister. Cevabı onu şaşırtır; “İnsan nedensiz bir iş yapamaz mı? Şöyle keyfin için! Beni yanına aşçı olarak al.” Kazancakis karar vermekte gecikince Zorba onu hafife alır; “Senin de terazin var, ha? Dirhemle ölçüyorsun demek?”

    Zor da olsa Kazancakis kararını verir; onu yanına alır. Beraber linyit çıkarmak için çalışırlar, çok ciddi eğitimlerden geçmiş, Bergson gibi bir köşe taşından felsefe öğrenmiş Kazancakis’in, bazı akşamlar santur çalıp rakseden Zorba’nın tavır ve davranışları, olayları değerlendirişi dikkatini çeker. Gün geçtikçe Kazancakis bir an önce akşam olmasını, işçileri gönderip, deniz kenarında Zorba ile konuşmayı ister. Yüzeysel bakınca Zorba hergele bir tiptir; içer, gittiği yerde dul arar; hiçbir şeyi önemsemez. Hatta bir konuşmasında şu şaşırtıcı cümleyi söyler: “Türkler Atina’yı alsa veya Yunanlılar İstanbul’u alsa benim için hiç önemi yoktur.” Vatan ve millet anlayışlarından nefret eder; ama bir akşam bir Bulgar köyünü nasıl yaktığını, onu saklayan Bulgar hanımının da alevler içinde ne feci şekilde can verdiğini anlatır. Buradan onun derin bir vicdan azabı çektiğini, kendisini unutmak için içe dönük değil de, dışa dönük yaşamak istediğini anlıyoruz.

    Mal almaya gittiği şehirden gönderdiği mektupta kendisine de selam yazıp yazmadığını merak eden dul Madam Ortans, Kazancakis’e sorar. O gün neşesi ve muzipliği üzerinde olan Kazancakis, mektupta Ortans’la ilgili bir şey bulunmamasına rağmen; “Selam bir yana, gelince sizinle evleneceğini söylüyor” der. Bu yalana inanan kadıncağız havalara uçar. Kadın, yaşlı, limanda unutulmuş bir sevgilidir. Kazancakis, dönen Zorba’ya durumu anlatınca, o kabına sığmaz serseri üzülür; “Niçin bu yalanı söyleyip onu umutlandırdın?” der. Sarhoş artığı gördüğü kadını hüsrana uğratmamak için onunla evlenmeyi kabul eder. Zorba’nın bu insan sevgisi karşısında Kazancakis şoke olur. Yine bir akşam Zorba, hayatına yön veren olayı şöyle anlatır: “Komşumuz ihtiyar bir Türk olan Hüseyin Aga çok yoksuldu, hanımı, çocukları da yoktu. Akşam eve geldi mi, avluda diğer ihtiyarlarla oturur, çorap örerdi. Ermiş bir adamdı Hüseyin Aga. Bir gün beni dizlerine aldı; hayır duası eder gibi elini başıma koydu; “Aleksi” dedi, “Bak sana bir şey söyleyeceğim, küçük olduğun için anlamayacaksın, büyüyünce anlarsın. Dinle oğlum, Tanrı’yı yedi kat gökler ve yedi kat yerler almaz; ama insanın kalbi alır, onun için aklını başına topla Aleksi, hiçbir zaman insan yüreğini yaralama.” Bunları dinleyen Kazancakis şöyle hayıflanır: “Ah ben de soyut düşünce doruk noktasına ulaştığı, masal olduğu zaman ağzımı açmayı becerebilseydim. Ama bunu yalnız büyük bir ozan ya da bir halk, yüzyıllarca süren sessiz bir işleyişten sonra sonra başarabilir.”

    Aleksi Zorba, Hüseyin Aga’nın eseridir. Kazancakis’in “Zorba” romanı ise diğer kitaplarıyla mukayese edilemeyecek kadar üstün bir sanat abidesidir. Bu büyüleyici romandan Hüseyin Aga’mızı çıkarırsak, milyonların yüreğini coşturan o fırtınalı güzellikten çok şey kalır mı?



    13.03.2006

  8. #8
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Centilmenler savaşı imiş(!)

    Her savaştan önce barış teklif etmek, teslim olana savaş hukuku uygulamamak, esirlere kötü davranmamak geleneğimizin icabıdır. Bunlara riayet etmeyen er ve subaylarımız cezalandırılmışlardır. Orduların cephelerde çarpışmaları herhangi bir sebeple sona erip barış yapılırsa, kin gütmek adetimiz değildir.


    Bizimle boğuşan milletlerin dillerinde aleyhimize sayılamayacak kadar deyim, atasözü oluşmasına rağmen dilimizde onları horlayan pek az ifadenin yer alması, bu konudaki milli mantalitemizi göstermektedir. Bizim kadar acılardan gelen bir başka millet yoktur; fakat gelecek nesillerin okumaları, ibret almaları amacıyla diktiğimiz herhangi bir abidede düşmanlarımıza karşı nefrete sebep olabilecek bir cümleye rastlanmaz. “Azı çoğalttım, açı doyurdum, çıplağı giydirdim” gibi hizmetler ifade edilerek, yetişen nesillere ne yapmaları gerektiğine dair mesajlar verilmiştir. Onun için biz Çanakkale Savaşı’nın üzerinde kin, nefret oluşsun diye değil, bugünlere nerelerden geldiğimizi, ceddimize neler borçlu olduğumuzu bilmek ve milli hafızamızın teşekkülünü sağlamak için dururuz. Bunları elde edebilmemiz de ancak olayları doğru bilmemize bağlıdır.

    Yıldızlı bir mayıs gecesinde Mehmetçik Burnu önlerine demir atmış ünlü Queen Elizabeth zırhlısında Müttefik Orduları Başkomutanı Hamilton, Boğaz’ı geçmek için başka ne yapabileceklerini düşünüyordu. Bir ara zırhlının projektörü dikkatini çekti; taradığı sahillerde tek canlı görünmüyordu. Tepelerde, vadilerde derin bir sessizlik hakimdi. Birden gök gürültüsünü andıran uğultu koptu. Bu, Türk topçusuydu; aksi halde haberi olurdu. Seddülbahir’de ne olup bittiğini telsizle öğrenen Hamilton, Cephe Kumandanı General Hunter Weston’u buldurttu. İhtiyattaki Kraliyet Tümeni’ni, Fransız Hint birliklerini ileri hatlara sevk ettirdi.

    Sabaha kadar kulağı cephede olan Hamilton hiç uyuyamadı. Gün doğarken kurmay heyetiyle askerlere moral vermek için Seddülbahir’e hareket etti. Onları karşılayan Hunter Weston tepelere doğru çıkarken bilgi veriyordu: “Türkler süngü hücumu ile zayıf noktamızdan saldırdılar. Saflarımızda iki yerden gedik açmaya başladılar. Yirmi Dokuzuncu Hint Tümeni, bilhassa Kraliyet Tümeni’nin İskoç Taburu büyük kayıplara uğradılar. Bereket versin ki komutanı Dövüşçü Auld Reckie, ele geçirdiği perakende birlikleri de yanına alarak bir duvar meydana getirip gecenin çöküşünü atlattı.” Bir taraftan Hunter Weston’u dinleyen Hamilton diğer taraftan da gittikçe sıklaşan ölü ve yaralılardan gözlerini alamıyordu.

    Cephenin durumunu inceleyen, askerlerle konuşup moral veren Hamilton, kurmay heyetiyle Hunter Weston’a veda ederken kıyıda dikilen esir alınmış yirmi iki asker dikkatini çekti. Giyimleri, bakımlı olup olmadıkları onu ilgilendirdi; fena değillerdi.

    Başkomutan oradan ayrılıp Hunter Weston da ileri hatlara gidince, Yüzbaşı John Weistock, Seddülbahir’in en uç kısmında tahtadan bir baraka yaptırdı. Yirmi iki esirin yirmisi Türk, ikisi Alman’dı. Onları bu barakanın içine doldurttu; benzin döktürdü, paçavraları yaktırarak attırdı. Anadolu tarafındaki Kumkale’den Arıburnu’ndan, Seddülbahir’in tepelerinden görünen baraka tutuştu. Yirmi iki esir sağa sola kaçışmaya çalıştılar. Alev ağaç boyunca yükselip baraka çöktü. Feryat figan arasında yirmi ikisi de can verdi. Çevreyi feci bir insan eti kokusu sardı.

    Değişik yerlerden bakan Türk askerlerinin gözünü yıldırmak için Yüzbaşı Weistock’un yaptığı bu vahşetten General Hunter Weston’un, Başkomutan Hamilton’un haberi yok mu idi? Haberleri olmasaydı, işlenilen bu cinayetten dolayı Yüzbaşı Weistock hakkında soruşturma açmazlar mıydı?

    Bu olay görgü şahidi olan pek çok müttefik askerinin hatıralarında yer aldı; kimisinin “Bize kesinlikle yakışmadı” diye eleştirdikleri vahşeti bizim tarih profesörümüz televizyonun bir kanalında “Böyle bir şey olmadı, sadece ateşle korkuttular.” diye ısrar etti. Program yapımcısının “Nasıl korkuttular hocam?” sorusuna cevap veremedi, fakat Çanakkale Savaşı’nın centilmenler savaşı olduğunu, yani iki tarafın da savaş kurallarına uyduğunu her fırsatta vurguladı. Program boyunca zihnimi hep aynı soru kurcaladı; bizdeki Batıcılar kadar Avrupa’da Batıcı var mıdır?



    20.03.2006

  9. #9
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Ziya Nur’un tarih anlayışı

    Bilim bakımından son dört yüz yıllık geçmişimizi; “Yeni fikir üretemediler, sadece haşiye yazdılar.” diye eleştiririz. Bu kolaycı hükmü verirken Batı dünyasında da ne yapıldığını hiç düşünmeyiz.


    Onlar da hep daha eskilerini yorumlayarak gelişmediler mi? Machievelli’nin “Prens” adlı eseri hakkında yazılanlar nedir? Goethe’ye, Nietszche’ye dair kaleme alınan binlerce eseri bir başka türlü değerlendirebilir miyiz? Fakat Batı ile farkımız bu dönemde tabii bilimlerde karşımıza çıkmaktadır. “Bunlar bilim sevabı vermez” gerekçesiyle medreselerin müfredatından kaldırılmaları, hem eski üstatları yorumlamamızda, hem de yeni düşünceler, ilmi disiplinler ileriye sürmemizde bizi kısırlaştırmış, dolayısıyla felaketimize sebep olmuştur.

    Hemen belirtmemiz gerekir ki, bilim ve fikir hayatımızdaki bu eksikliğin geçmişimizi süpürüp atmamıza sebep olması, bizi kimliksizleştirir; uzun vadede de coğrafyadan silinmemiz sonucunu doğurur. Kaldı ki bu zaman zarfında dünyadaki ilmi ve fikri gelişmelerin farkında olup, eserlerini veren kalem erbabımız da yok değil; bunlardan birisi Ahmed Cevdet Paşa’dır. 19. yüzyılda Ahmet Cevdet Paşa neyse kanaatimce 20. yüzyılda ve günümüzde Ziya Nur Aksun odur. Yorumlarla Ahmed Cevdet Paşa geniş çevrelere tanıtılabilseydi, kültürümüz insanımızı farklı yoğurabileceği gibi aydınlarımız da milli ve daha insicamlı düşünebilirdi. Bu durum önümüze bilimsel eksikliğimizi koyacak, ne yapmamız gerektiğini bize gösterecekti. Şimdi de Ziya Nur Aksun’u yeterince değerlendiremiyoruz.

    Darulfünun’da felsefe hocası olan Ahmed Hilmi Efendi “İslam Tarihi” adlı kitabında pek çok konuyu filozofça ele almış, hükümler vermiştir. Bir milletin tarih şuuru, tarihi konularda verilen hükümlerin yanlışlığının tarih şuurunu çarpıtması tabiidir. Hukuk realist bir bilimdir; devleti kuran iradeyle olayları ele aldığından tarih için felsefeden çok daha önemlidir. Hukukçu olan Ziya Nur Aksun meseleleri o günün şartları ve zaruretleri açısından değerlendirdiğinden, Ahmed Hilmi’nin eserinde düzeltmeler yapmış, farklı yorumlarla da düşüncesine engin boyutlar kazandırmıştır.

    Bugünkü toplumumuz gökten zembille inmedi; dünün bir muhassalasıdır. Elbette sosyal konularda mükemmellik yoktur; tekamül vardır. Şimdiki toplumumuzu daha ileri taşımak istiyorsak, ona gerektiği şekilde nüfuz etmeli, zayıf ve güçlü yanlarını tespit etmeliyiz; bu da ancak tarihi iyi bilmekle mümkündür. Yarınlara ray döşemek bilim ve fikir adamlarımız, milletimizin geleceğinde rol oynamak isteyen gençlerimiz Ahmed Hilmi’nin yazdığı, Ziya Nur Aksun’un kapsamlı hale getirdiği, Ötüken Yayınevi’nin üç cilt halinde yayınladığı “İslam Tarihi”ni mutlaka başucu kitabı telakki etmeli ve döne döne okumalıdırlar.

    Tarih sosyal bilimlerin belkemiğidir; gerekli olduğu ölçüde de zordur. Tarihçilerimizi ikiye ayırmak mümkündür; Hammerciler, Hammerci olmayanlar. Modern bilim anlayışıyla tarihimizi ilk ele alan Hammer’dir; ama bir Hıristiyan ve Cermen olarak meselelerimize yaklaştı. Tarihçi olmayan, duygu ve düşünce adamı Namık Kemal bile Hammer’in pek çok yanlışının altını çizdi. Fakat bizim tarihçilerimizin ezici ekseriyeti gözü kapalı ardından gitmektedir. Bunlara karşı tarihimizi milli bir idrakle ele almak isteyenler çok azdır. Bir elin parmaklarını geçmeyen bu bilim adamlarının başında Ziya Nur Aksun gelmektedir.

    Bilimler insanın problemlerini çözmek için gün ışığına çıkarlar. Zaman zaman otoriteyi elinde bulunduranlar, problemi çözdüklerini iddia edebilirler; bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini olaylar test eder, özgür insanın zekası sorgular. Bu olay tabii ve sosyal bilimler için aynıdır; yalnız tabii bilimlerde yanlışı görmek ve göstermek daha kolaydır. Sosyal bilimlerin zorluğu, toplumla ilgili olayların çok dağınık ve uzun zaman dilimlerinde sonuçlarını ortaya koymasından kaynaklanmaktadır.

    Tarihçi, “hamaset” gerekçesiyle duyguyu bir tarafa itip sadece olayların soğuk gerçek yüzüyle ilgilenemez; çünkü olayların altında bu duygu dünyasının yattığını bilir; ama duygunun coşkun seline kapılıp olayları da göz ardı edemez. İşte Ziya Nur Aksun’un tarih anlayışını bu iki temel unsur örmektedir.



    27.03.2006

  10. #10
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    19-01-2005
    Mesajlar
    5,532
    Karizma Gücü
    0
    Yıllar nasıl geçmiş!

    Sayın Rasim Özdenören’i hukuk fakültesinde okuduğum ilk yıllarda tanımıştım. Elindeki dergilere, yakınlık kurduğu insanlara bakınca, gününü gün etmek isteyen gençlerden değil de, çilesi bulunduğu anlaşılıyordu.


    Her karşılaşmamızda ağırbaşlı, ölçülü olduğu da dikkatimi çekiyordu. Bir gün dostum Nevzat Kösoğlu, onun “Varlık Dergisi”nde hikayesinin yayınlandığını söyledi. Sancılı bir gencin, henüz yirmi yaşına ayak bastığı dönemde, bileğinin hakkıyla bir edebiyat dergisinde hikayesinin yayınlanması benim için olağanüstü bir olaydı. Zamanla Özdenören’i biraz daha yakından tanıyınca, onun karakter olarak rahmetli Erol Güngör ağabeyimize benzediğini fark ettim; hindistancevizi gibi, dışı durgun, içi derin ve özlü.

    Yazarlığının ellinci yılı münasebetiyle tertip edilen toplantıdaki konuşmasında şöyle diyor: “Elli yıldır yazdığım söyleniyor, ama elli yıldır pek konuşan biri değilim. Ağrı konuşmayı önler; insanın kendi içine yönelmesini sonuçlar. Ben buna ruhun ağrısı diyorum. İnsanoğlu kutsalla olan ilişkisinden dolayı acı çeker.” Öyle zannediyorum ki Özdenören’in gözünde kutsalla olan ilişki, bizler yönünden sadece öte dünya bakımından önemli değildir. İnsana ciddiyet, ağırbaşlılık, sorumluluk verir; dejenerasyondan koruduğu gibi vicdanımızın oluşmasını sağlar. Beynimiz bize nasıl kendimizi düşündürürse, vicdanımız da bize başkalarını düşündürür. Beyin ve vicdan dengesini kurabilen, bir başka söyleyişle metafizik ve bilimle dünyalarını dokuyabilen milletler göz kamaştırıcı medeniyet kurarlar.

    Rasim Özdenören’in yazdıklarını okuyan şu gerçekle karşı karşıya gelir: Değerlerimizin çözülmesi onu rahatsız ediyor, modern olamamak, başkalarından geri kalmak da onu yaralıyor. Gelenekle modernliği meczetmek, yani zoru başarmak onun sanat anlayışını oluşturuyor. Maziden kopmak bizi kimliksizleştirir; kimliksiz bir toplumun coğrafyadan silinmesi mukadderdir. Yeni nesiller maziden özellikler taşımalıdırlar; ama Camus’yu, Nietsczhe’yi, Goethe’yi de okumalılar ki idrakleriyle dünya meselelerinin dışında kalmasınlar.

    Rasim Özdenören denince aklımıza günümüzde yaşayan, seviyeli bir hikayeci geliyor. Bir hikaye sadece olaya oturursa, kahramanları silik kalır. Olaylara tipler canlılık, tiplere de olaylar hayat verir. Özdenören sanatında bu iki faktörü de ihmal etmez. Projektörünü iç alemlerine tutar; kahramanlarının nasıl oluştuklarını görürüz; o kahramanların da kendilerina nasıl bir dünya kurduklarının farkına varırız.

    “Çok Sesli Bir Ölüm”, “Çözülme” ve daha pek çok hikayeleri bulunan Özdenören’i sadece hikayeci olarak değerlendirmek haksızlıktır; onun tefekkür tarafını görmezlikten gelmek kültürümüze de ihanet olur. Zaten hikayelerindeki derinlik bu tefekkür tarafından gelmektedir. “Müslümanca Düşünme Üzerinde Denemeler”, “Ruhun Malzemeleri”, “Red Yazıları”, “Köpekçe Düşünceler” ve benzeri eserleri onun fikir hayatımızda ciddi bir yeri olduğunu göstermektedir.

    Almanya’da lisan okulunda bir öğretmen Kafka’yı çok severdi; bize hep ondan hikayeler okurdu. Dolayısıyla Kafka’nın kendi ana dilinde yazdığı eserlere pek yabancı sayılmam. Özdenören’in hikayeleri onunkilerle rahatça mukayese edilebilir; hatta farklı insani yönüne de işaret etmek gerekir. Kafka’nın hikayeleri kendilerini kolay ele vermezler; çünkü şıp diye yakalanan güzellik uzun ömürlü olmaz; ama onun yazdıklarındaki derinlik bunalımın eserleridir. Özdenören’in hikayeleri de kabak gibi açık değildir; derinlikleri ise ruhlardan gelmektedir. Bunalım insanın mayasında vardır; fakat bizatihi insanî bir faktör değildir; şartların ortaya çıkardığı bir durumdur. Evrensellik şansı azdır; zira bir yerin şartlarıyla diğer bir yerin şartları bir değildir. Rasim Özdenören de kahramanlarını etkileyen şartları görmezlikten gelmez; onları hem de güzel, yerli yerinde işler; hayattaki etkilerini de es geçmez, ama o asıl, ruhun insan üzerindeki önemini vurgular. Ruh insani bir fenomendir; doğal olduğu için okuyucuya sıcaklıkla yol gösterir; aynı zamanda evrenselliğin kapısını açar. Niçin dünyada Rasim Özdenören’in Kafka kadar meşhur olmadığını anlayabilmiş değilim. Herhalde bunu sanattan ziyade başka faktörlerde aramalıyız.



    03.04.2006

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •