Saint Paul “ Görünmeyeni anlayabilmek için görünene başvurmak gerekir.” demiştir. Nedir insanlar için görünmeyen? Eski çağlarda yaşayan canlılar mı, yoksa tanrı ve melekleri mi? İnsan görünmeye bir başka özlem duyar. Meraktan mı, özlemden mi, onu imgesinde çok değişik düşünür. Bir kitapta okumuştum; “Tanrı’nın evi yeryüzünde olsaydı, insanlar onu görebilmek için penceresinin camlarını kırardı.” diyordu. Görünmeyen, her zaman için giz bizlere. İlerleyen çağımızda yeryüzündeki varlıklar görünmeyen olmaktan çıkmıştır artık. Özlemimiz gerçek görünmeyenleredir.
Görünmeyeni nasıl görünür yapabiliriz? Saint Paul’ e göre “Görüneni anlayarak”. Eski Yunanlılar, evreni tanrının yarattığına inanmazlardı. Onlara göre, evren tanrıları yaratmıştı. Acaba, giz bu düşüncede mi saklıydı? Bilinmeyeni öğrenmek, evreni tanımakla mı başlıyordu? Çocukluğumda sürekli düşünürdüm. “Tanrı nerede? Evrenin sonu nereye ulaşıyor?” Pencerenin önüne otururdum. Gözüm yıldızlarda; “Bu sonsuzluk nereye dek gidiyor, sonu var mı acaba?” Karşımda oturan babaannem; “Yeter kızım bu konuları böyle çok düşünme. Senin küçücük aklın yeter mi hiç bunları kavramaya. Çözemezsin evrenin sırlarını.” derdi. Çocukluktan gelen meraktan mıdır nedir lisede Astronomi dersini çok severdim. Öğretmenimizin gösterdiği filmleri ilgiyle izlerdim. Her fizik yasasını eleştiriyle incelerdim. Beni en çok etkileyen de Fuco’nun sarkacı deneyi idi.
Bilimin tüm dalları insanların gereksiniminden doğmuştur. İlk ateşi bulan insan, onu söndürmemek için sürekli yanık tutmuştur. Bu sırada rastlantısal olarak ateşte pişen kilin sertleştiğini gören kadınlar çanak, çömlek yapımını gerçekleştirmişlerdir. Fizik yasalarına göre doğada ilk hareket çok önemlidir. Bu ilk hareketi veren güç ise en büyük güçtür. İşte bu gücü araştıran insan zekası asırlar geçtikçe yeni buluşlara, doğayı fethetmeye yönelmiştir. Doğanın gizlerini keşfettikçe, yenilerini bulmaya çalışmıştır. Bazen de basit olaylar, büyük buluşların başlangıcı olmuştur. Örneğin Arşimed prensibi, yer çekimi yasası gibi.
Mitolojiye göre, yeryüzünün altın çağı salt erkeklerin yaşadığı yıllardır. Zeus, Prometheus’a inat kadınları yaratmıştır. Çünkü, Prometheus tanrıların geri aldığı ateşi çalmıştı. Bunun sonucunda Zeus Pandora’yı yarattı. O günden sonra kadın, erkeklerin en büyük düşmanı oldu. Acaba diyorum, tanrı yarattıklarının sonunda birbirlerine düşman olmalarını istemiş miydi? O, aranan, düşlenen bilinmeyeni biliyordu mutlak hepsini. UMUT. Pandora’nın kutunun içinde bıraktığı, tüm gizler bunda mıydı yoksa?
Tekerlek bulunmadan önce insanlar daha mı mutluydu? Yoksa arayış umut muydu? Ah bu kadınlar, altın çağını karanlık çağa nasıl çevirmişlerdi? Kötülüğün mitolojide olduğu gibi kadınla başladığı ne denli doğrudur? Gizler, sorular, umutsuz yanıtlar. Öyleyse bütün suç Pandora’da. Kutuyu açmakla en büyük gafı yapmıştı. Ne gerği vardı hastalıkların, kederlerin, acıların kötülüklerin ve daha birçoklarının yeryüzüne çıkarılmasına. Böylece Zeus kadını yaratarak dünyaya kötülük tohumunu atıyordu. Acaba, gerçek kötülük kadının yaratılmasında mı yatıyordu. İşte bir bilinmeyen daha. Ama dünya erkeklerin dünyasıydı. Tevrat’a göre tanrı önce erkeği topraktan yarattı. Sonra kadını onun kaburga kemiğinden yaratarak kötülüğü erkeğin vücudundan oluşturdu. Giz bu muydu yoksa?
Oysa, evrende çözümlenmesi gereken öyle çok olay var ki, insanın ilk ortaya çıkışı değil salt aranan, asıl arayış yeryüzüne ilk hareketi verendir. İlk güçtür.
http://mat.dunyasi.tripod.com
Bu yazıyı paylaştıktan sonra soruyorum...
dua ederken, Tanrı' dan birşey dilerken eller gökyüzüne doğru açılır, yukarılara bakılır.... bilinçaltımıza yerleşmiş bir alışkanlık mıdır? yoksa özümüzde var olan bir bilgi mi? ulaşılması en zor, uçsuz bucaksız bir yer olduğu için midir gökyüzüne dalışımız? yada bize şah damarımız kadar yakın mıdır, içimizde midir? ne içimizde ne dışımızda, bizimle bütünleşmiş bir halde midir?
![]()


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

?ozofo :9 :9


