• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Amcanın Rüyası/Fyodor Mihailoviç Dostoyevski...

    Amcanın Rüyası/Fyodor Mihailoviç Dostoyevski...

    Uysallığa çok alışmış ve bir aralık öfkelenip, karşı koymaya, kararlı ve tutarlı davranmaya kalkışan zayıf ve basit karakterli insanlar için, kararlılıklarının ve tutarlılıklarının asla aşamayacağı bir ara çizgi, bir sınır vardır. Karşı çıkmaları önce çok şiddetli olur. Hatta şiddet, çılgınlık derecesine kadar varır. Gözlerini sımsıkı kapatıp, karşılarına çıkan engellere saldırırlar ve kaldıramayacakları yükleri omuzlarlar. Ama belli bir noktaya gelince, kendi kendilerine şaşarlar ve yıldırım çarpmış gibi durup kendilerine o korkunç soruyu sorarlar: "Ne yaptım ben?" Sonra hemen gevşerler, sızlanmaya başlarlar, açıklamak isterler, diz çöküp bağışlanmayı dilerler, her şeyin eskisi gibi olmasını isterler!..

    Arka Kapak

    Çev: Serpil Demirci

  2. #2
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    BİRİNCİ BOLUM

    Marya Aleksandrovna Moskaleva, hiç kuşkusuz Mordasov'un bir numaralı kadınıdır -bu hiç tartışılmaz. Kadın, sanki hiç kimseye ihtiyacı yokmuş, hatta tam tersine herkesin ona ihtiyacı varmış gibi davranır. Hiç kimse onu sevmez, üstelik pek çok kişinin ona karşı içten bir nefret beslediğini söylemek de abartı olmaz. Ama öte yandan herkes ondan çok korkar. Onun da istediği budur zaten. Böyle bir istek politika gereğidir. Marya Aleksandrovna asılsız dedikodulara çok meraklıdır ve eğer o gün küçük de olsa herhangi bir önemli haberi yakalayamadıysa gece gözüne uyku girmez. Bütün bunlara rağmen öyle bir tavır sergiler ki bu heybetli kadının dün-yanın ya da en azından Mordasov'un dedikodu kaynağı olduğu kimsenin aklına bile gelmez. Tam tersine insan onun yanındayken dedikodunun kesilmesi gerektiğini dedikoducuların öğretmenlerinin huzurundaki öğrenciler gibi kizarıp bozaracağını ve tir tir titreyeceğini, yanında ancak çok seçkin konuların konuşulması gerektiğini sanır. Mordasov'un bazı sakinleri hakkında öyle ciddi ve nazik şeyler bilir ki uygun bir ortamda bunlardan bahsedecek olsa ve hepsini yalnızca kendisinin bildiği bir yolla kanıtlasa, Mordasov Lizbon depremine eşdeğer bir sarsıntı geçirirdi. Bildiği bu sırlar konusunda daima sessizliğini korur ve özel koşullarda, en yakın hanım arkadaşlarından başka kimseye anlatmaz. Bildiklerini, konuyla ilgili kişiye son yumruğu atmaktansa, onu sürekli bir korku içinde yaşatmak için tehdit unsuru olarak kullanır. Bu bir zekâ ve strateji meselesidir! Marya Aleksandrovna her zaman aramızda herkesin örnek aldığı o kusursuz comme il faut*'uyla dikkatleri çekmiştir.Comme ilfaut söz konusu olunca Mordasov'un kadınları içinde rakibi yoktur. Rakibini tek bir kelimeyle nasıl öldüreceğini, param parça edeceğini ve yok edeceğini iyi bilir, buna biz de tanık olmuştuk. Bu kelimeyi söylerken de ne yaptığının farkında bile değilmiş gibi görünmeyi becerir. Herkes de bilir ki bu ancak soylulara yakışır bir özelliktir. Bu tür numaralarda Pinetti4'yı hiç aratmayacağı söylenebilir. Sosyal ilişkilerinin alanı son derece geniştir. Mordasov'a gelen pek çok ziyaretçi, onun konukseverliğinden gayet memnun bir şekilde gider ve sonradan haberleşmeyi de sürdürür. Bir beyefendi onun için bir şiir bile yazmıştı ve Marya Aleksandrovna bunu herkese gururla gösterip durur. Ziyarete gelen bir yazar kısa romanını ona ithaf etmiş ve bir akşam toplantısında yüksek sesle okuduğu zaman çok hoş bir etki yaratmıştı. Yalnızca bizim bölgede bilinen boynuzlu bir böcek türünü incelemek için özel bir amaçla ta Karlsruhe'den kalkıp gelen ve bu konuda dört ciltlik bir kitap yazan bir Alman bilim adamı Marya Aleksandrovna'nın zarifliği ve konukseverliği karşısında öylesine hayrete düştü ki bu-
    * Gerektiği gibi, yakışık alacak biçimde, seçkin, nitelikli.
    güne kadar halen Karlsruhe'den saygılı ve kusursuz bir mektup arkadaşlığını sürdürüyor. Marya Aleksandrovna bazı yönlerden Na-polyon'a benzetilmektedir. Tabii bunun düşmanları tarafından yapılan ve gerçek olmaktan çok ,alay niyeti taşıyan bir şey olduğunu söylemeğe gerek yok sanırım. Bununla beraber, bir yandan bu benzetmedeki inkâr edilemez garipliği kabul ederken şu masum soruyu sormaya cüret edemeden de duramıyorum: Çok rica ederim, neden Napolyon boyundan büyük işlere kalkışıp beceremediğinde bile ne oldum delisi oldu acaba? Eski evin koruyucuları5 bunu, Napolyon'un sadece kraliyetten gelmemekle kalmayıp, iyi bir aileden gelen bir beyefendi bile olamaması gerçeğine dayandırmaktadırlar. Bu yüzden de doğal olarak toplumdaki yerini hatırladıkça kendi durumunun yüceliğinden dehşete düşmüştü. Eski Fransız sarayını akıllara getiren böyle nükteli bir benzetmeye rağmen şöyle bir soru sormağa yine cüret ediyorum: Nasıl oluyor da Mordasov'un baş kadını olma özelliğini hep elinde tutan Marya Aleksandrovna hiçbir koşulda ne oldum delisi olmamıştı? Kuşkusuz herkesin: "Bakalım Marya Aleksandrovna bu güç durumun üstesinden nasıl gelecek?" diye sorduğu durumlar olmuştu. Ama o güç durum ortaya çıktığı gibi çekip giderdi. Hem de çabucak! Her şey yine eskisi gibi hatta bazen eskisinden de daha iyi bir hale gelirdi. Örneğin, kocası Afa-nasy Matveich'in, yeteneksizliğinden ve aptallığından dolayı hükümet müfettişinin gazabına uğrayarak memuriyetteki görevini nasıl kaybettiğini herkes hatırlar. Herkes Marya Aleksandrovna'nın karamsarlığa düşüp, boyun eğeceğini, yalvarıp yakaracağını -yani kolunun kanadının kırılacağını- sanmıştı. Hiç de öyle olmadı. Marya Aleksandrovna yalvarmakla bir yere varılamayacağını anladı ve her şeyi öyle bir ayarladı ki toplumdaki etkisine zarar getirmediği gibi evi Mordasov'un kalburüstü evi olarak anılmaya devam etti. Maliye memurunun eşi ve Marya Aleksandrovna'nın dışardan dostu gibi görünse de aslında müzmin düşmanı olan Anna Nikolayevna Antipova zaferini ilan etmişti bile. Ama herkes Marya Aleksandrovna'nın cesaretinin öyle kolay kolay kırılmadığını görünce, onun!Kendisinden biraz önce söz ettiğimize göre, artık Marya Alek-sandrovna'nın kocası Afanasy Matveich hakkında birkaç kelime söylemenin sırası geldi. Onun hakkında ilk söylenecek şey gayet heybetli ve son derece prensipli bir adam olduğuydu. Bununla birlikte bir sıkıntı anında hemen paniğe kapılır ve hiç görmediği bir çitle karşılaşan keçiye benzerdi. Özellikle isim günü yemeklerinde beyaz kravatlarından birini taktığı zaman olağanüstü heybetli oluyordu.
    Ama bütün o heybetli tavrı ve haşmeti konuşmaya başladığı ana kadar sürerdi. Böyle bir anda, ifademi bağışlayın, kulaklara pamuk tıkamaktan başka bir çare yoktu. Hiç kuşkusuz Marya Alek-sandrovna'ya layık biri değildi. Bu herkesin de kabul ettiği bir görüştü. Bulunduğu mevkii elinde tutması da karısının becerisiydi. Benim fikrimce şimdiye kadar çoktan bir bostana korkuluk olarak konmuş olmalıydı. Ancak ve yalnızca orada vatandaşları için gerçekten büyük bir yarar sağlardı. Marya Aleksandrovna, Afanasy Matveich'iMordasov'un üç verst* dışındaki, yüz yirmi nüfuslu tek servetlerine sürgüne gönderdiğinde övgüye değer bir davranış sergilemişti. Şunu da söyleyeyim, bu servetle kadın evinin onurunu layığıyla korumayı başarmaktadır. Herkes bilir ki kadın Afanasy Matveich'i yanında tutuyorsa bu, devlet dairesinde bir işi ve maaşıyla ...başka tür geliri olduğu içindi. Maaşı ve diğer geliri kesilir kesilmez yeteneksizlik ve yararsızlık yüzünden hemen gözden düştü. O zaman herkes yargılarındaki dürüstlük ve kararlı karakteri konusunda kadına övgüler yağdırmıştı.
    Afanasy Matveich şehir dışında varlık içinde yaşamaktadır. Bir kere onu görmeye gitmiş ve bir saat kadar onunla çok hoşça zaman geçirmiştim. Kravatlarını takıp çıkarıyor, kendi elleriyle ayakkabılarını boyayarak oyalanıyor. Yapacak kimsesi olmadığından değil, ayakkabılarının ışıl ışıl olmasından çok hoşlandığı
    1.07 km. Rus uzunluk ölçüsü.
    10
    için yapıyor bunu. Günde üç kez çay içiyor ve buhar banyosuna çok meraklı, halinden de gayet memnun.
    Bir buçuk yıl kadar önce, Afanasy Matveich ile Marya Alek-sandrovna'nın biricik kızları Zinaida Afanasyevna ile ilgili hepimizi hareketlendiren olayı hatırlıyor musunuz? Zinaida hiç kuşkusuz güzel bir kadındır, iyi bir eğitim almıştır ama yirmi üç yaşında olmasına rağmen evlenmemiştir. Neden hâlâ koca bulamadığının açıklaması olarak ortaya sürülecek en önemli sebep, bir buçuk yıl önce zavallı bir öğretmenle yaşadığı söylenen garip aşk hikâyesinin daha unutulmamış dedikodularıdır. Bugün bile insanlar, Zina'nın yazdığı ve Mordasov'da elden ele dolaştığı söylenen aşk mektubunu konuşuyorlar. Ama söylesenize bu mektubu gören olmuş mu? Eğer elden ele gezmişse, şimdi nerede? Herkes duymuş ama hiç gören olmamış. En azından ben onu kendi gözleriyle gören hiç kimseye rastlamadım. Eğer Marya Aleksandrovna'nın yanında bu konuda imada bulunacak olsanız, ne demek istediğinizi anlamayacaktır. Diyelim ki bu oldu ve Zina gerçekten bu mektubu yazdı (ben büyük olasılıkla durumun böyle olduğunu düşünüyorum): Bu Marya Aleksandrovna açısından büyük bir yeteneği sergilemektedir! Bu utanç verici, rezil olay nasıl da örtbas edilip, başarıyla gizlenmişti! Ne bir iz kaldı ne de ipucu! Şu anda Marya Aleksandrovna bu adi iftirayla ilgilenmiyor bile, oysaki Tanrı biliyor ya kadıncağız biricik kızının zedelenemez onurunu korumak için nasıl da çaba göstermişti. Zina'nın hâlâ bekâr olmasına gelince, bu gayet normal. Bu bölgede uygun damat ne gezer? Zina'nın bir prensten başkasıyla evlenmesi hayal bile edilemez. Siz hiç bütün güzellikleri gölgede bırakacak böyle bir güzellik gördünüz mü? Gururlu olduğu doğru, çok gururlu. Herkes Mozglyakov'un ona kur yaptığını söylüyor, ama evlilik söz konusu bile olamaz. Hem Mozglyakov da kim? Doğru, genç, yakışıklı, şık, yüz elli nüfuslu, ipoteksiz bir köyü var ve St Petersburglu. Ama biliyorsunuz havai. Kafası yeni fikirlerle dolu, gevezenin ve ahmağın biri. Yeni fikirlere kapılmış biri için yüz elli kişi ne işe yarar? Yo, bu evlilik olmaz.

    11Değerbilir okuyucu tarafından okunan bu notları, beş ay önce tam bir duygu yoğunluğu içinde yazmıştım. Marya Aleksandrovna1 ya karşı biraz zayıf olduğumu da peşinen itiraf etmeliyim. Bu mükemmel kadına övgü niteliğinde bir şeyler yazmağa niyetlenmiştim, hem de Kuzey Arısı ve benzer dergilerin zamanında (çok şükür bir daha asla geri gelmeyecek olan), o eski sakin ve huzurlu günlerde bir dosta yazılan muzip mektuplar gibi yazacaktım. Ama benim böyle bir arkadaşım olmadığından ve üstelik doğuştan gelen edebi bir utangaçlık çektiğim için yazdıklarım kalemimin edebi gücünün denenmesi ve boş saatlerin tatlı bir hatırası niteliğinde masamın çekmecesinde durdular. Beş ay geride kaldı ve Mordasov'da hayret verici bir olay oluverdi birden.
    Bir sabah erken saatte Prens K. kasabaya geldi ve Marya Alek-sandrovna'nın evinde konakladı. Bu gelişin sayısız sonucu vardı. Prens, Mordasov'da yalnızca üç gün kaldığı halde bu üç gün, arkasında kaçınılmaz ve silinemez hatıralar bıraktı. Daha da ileri gitmeğe cüret edip, Prens'in kasabamızda devrime benzer bir etki yarattığını söyleyeceğim. Bu devrimin öyküsünün, Mordasov'un kayıtlarındaki en önemli sayfayı oluşturduğunu söylemek sanırım doğru olur. Kısa bir kararsızlıktan sonra incelemeye ve saygıdeğer halkın düşüncesine sunmaya karar verdiğim sayfa işte bu sayfa. Hikâyem, Marya Aleksandrovna'nın ve yuvasının yükselişi, zaferi ve görkemli bir şekilde çöküşünün tam ve nefis tarihçesidir. Bu bir yazar için çok çekici ve değerli bir konudur. Herhangi bir şey yapmadan önce ilk iş olarak, Prens K.'nin kasabamıza gelip Marya Aleksandrovna'nın evinde kalmasında şaşılacak ne olduğunu açıklamalıyım. Tabii bunu yapmak için de Prens K. hakkında birkaç kelime etmek gerekir. Ben de öyle yapacağım. Dahası, hikâyemizin iyice anlaşılabilmesi için bu adamın yaşamöyküsünü anlatmak zorunludur. İşte başlıyorum.
    12

    İKİNCİ BOLUM

    Prens K.'nin, Tanrı biliyor ya, hiç de o kadar yaşlı bir adam olmadığın) söylemekle başlayacağım söze. Ama ona bir baksanız her an dağılıvereceğini sanırdınız. Hatta bitip tükenmiş olduğunu, tohuma kaçtığını düşünürdünüz. Mordasovlular bu Prens hakkında ne garip, ne inanılmaz hikâyeler anlatıp dururlardı. Yaşlı adamın aklının başında olmadığı bile söyleniyordu. Tanınmış bir aileden gelen ve istese kasabada büyük bir etki yaratabilecek olan bir arazi sahibinin, muhteşem evinde keşiş hayatı sürmesini çok garip buluyordu herkes. Pek çok kişi onu, altı yedi yıl önce Mordasov'da yaşadığı zamanlardan tanırdı. O zamanlar yalnızlığa dayanamadığını, b r keşişe uzaktan yakından benzemediğini söylerlerdi.
    İşte onun hakkında öğrendiğim bütün gerçekler:
    Çok eskilere kadar uzanan gençlik yıllarında Prens, sosyeteye girip çok hareketli bir yaşam sürmüş, para saçıp savurmuş, kadın peşinde koşmuş, birkaç kez yurtdışına çıkıp aşk serüvenleri ya-
    13şamış. Pek dikkat çekecek bir zekâsı olduğu söylenemezmiş. Tabii bütün servetini yiyip bitirdiğini ve ihtiyarlığında tek köpeğe bile muhtaç kaldığım belirtmeye gerek yoktur sanırım. Derken birisi ona, açık arttırmaya çıkarılan topraklarına gitmesini önermiş. O da öyle yapmış ve Mordasov'a gelip altı ay kalmış. Kasaba hayatını pek sevmiş ve bu altı ay içinde kasabanın hanımlarıyla yakınlaşarak, Mordasov sosyetesinde sine qua non* olarak değerlendirilen, dolayısıyla da sıkıntı değil hareket yaratan, prenslere yakışır kişilik özellikleri vardı ve temiz kalpli bir adamdı. Özellikle hanımlar çekici konuklarına hayrandı. Prens günün yarısını süsüyle uğraşarak geçirirdi. Sanki birçok parçanın biraraya getirilmesinden oluşuyor gibiydi. Nerede ve ne zaman bu kadar yıprandığını kimse bilmiyordu. Tek bir kılına kadar takma olan saçı, bıyığı, küçük sakalı ve favorileri simsiyahtı. Her gün allık ve pudra sürerdi. Yüzündeki kırışıkları germek için özel teller kullandığını ve bu telleri kendine özgü bir yöntemle saçının altına sakladığını söylerlerdi. İtalya'da bir yerlerde, bir aşk kaçamağı sırasında pencereden atlayıp kaçmak zorunda kalınca, kaburgasını kırdığı ve bu yüzden korse taktığı iddia edilirdi. Sol bacağı hafif aksardı, herkes Paris'te bir başka macerada bacağını kaybettiğini ve yerine mantardan takma bir bacak taktırdığını anlatırdı. İnsanın ağzı torba değil ki büzesin, konuşup dururlar! Bununla birlikte sağ gözünün, tıpkı aslı gibi, mükemmel bir şekilde yapılmış camdan bir göz olduğu doğruydu. Dişleri de takmaydı. Gün boyu yüzünü özel sularla yıkar, kremler ve parfümler sürerdi. O zamanlar bile Prens'in gözle görülür bir biçimde ihtiyarladığını ve dayanılmaz şekilde gevezeleştiğini herkes çok iyi hatırlar. Havası yavaş yavaş sona eriyormuş. Tek köpeği bile kalmadığını bilmeyen yokmuş. Sonra birden, hiç beklenmedik bir anda, Paris'te yaşayan ve mirasından pay almayı aklının ucundan bile geçirmediği çok ihtiyar bir akrabası ölmüş. Kadının en son yasal mirasçısı da bir ay önce öldüğü için Prens hiç beklenmedik bir anda yasal olarak mirasçısı oluvermiş. Mordasov'un altmış verst uza-
    * Vazgeçilmez, olmazsa olmaz.
    ğında, dört bin nüfuslu, muhteşem bir mülk hiç kimseyle pay-laşılmaksızın ona kalmış. İşlemleri yürütmek için hiç zaman kaybetmeden St Petersburg'un yolunu tutmuş. Bizim hanımlar ona muhteşem bir veda yemeği düzenlemişler. Prens yemekte son derece neşeliymiş. Ne şakalar yapmış, ne fıkralar anlatıp herkesi gülüp geçirmiş! İlk fırsatta Dukhanovo'ya (yeni mülkünün adı) taşınacağına ve Petersburg'dan dönünce balolar, piknikler, havai fişek gösterileri düzenleyeceğine söz vermiş. Gidişinden sonra bir yıl boyunca hanımlar, sevgili dostlarını sabırsızlıkla beklerken hep bu şenlikleri konuşmuşlar. Hatta o dönene kadar Dukhanovo'ya turlar bile ayarlanmış. Malikâne, içinde aslan şeklinde kesilmiş akasya ağaçları, yapma tepecikler, üzerinde tahtadan yapılmış Türk heykellerinin kaval çaldığı botların yüzdüğü göller, yaz evleri, çadırlar ve daha pek çok eğlence merkezinin olduğu bir parkın içindeymiş. Sonunda Prens geri dönmüş. Ama beklenenin tersine, Mor-dasov'da hiç duraklamadan doğruca Dukhanovo'ya gidip keşiş gibi kendini eve kapatması herkesi hayrete düşürmüş. Garip dedikodular yayılmış. O zamandan bugüne dek Prens'in hikâyesi hâlâ tuhaflığını ve inanılmazlığını korumaktadır. St Petersburg'da işlerinin pek yolunda gitmediği söyleniyordu. İleride mirasçısı olacak bazı akrabaları, hiç kuşkusuz yine paralan saçıp savuracağı korkusuyla akli dengesinin yerinde olmadığını ileri sürerek onu vesayet altına almaya kalkışmışlardı. Bu kadarla kalsa gene iyi. Bazılarına göre, onu tımarhaneye kapatmaya bile uğraşmışlardı. Neyseki, sözü geçen bir beyefendi ondan yana çıkmış ve zaten her yanı takma olan zavallı Prens'in bir ayağının çukurda olduğunu, yakında nasıl olsa öleceğini ve tımarhaneye hiç gerek kalmadan mirasına konacaklarını ileri sürmüştü. Yine söylüyorum, insanların ağzı torba mı ki büzesin, hele de Mordasov'dakilerin? Dediklerine göre, bütün bu olanlar Prens'i çok korkutmuş ve tamamen değişip keşiş hayatı sürmesine neden olmuştu. Bazı Mordasovlular onu kutlamak için yanına gitmişler ama ya hiç kabul edilmemişler ya da çok garip bir şekilde karşılanmışlardı. Prens eski dostlarını hatırlamamıştı bile. Söylediklerine göre hatırlamak istememişti.
    14
    15Vali bile onu ziyarete gitmişti. Döndüğü zaman Prens'in aklının pek yerinde olmadığını söylemişti. Herkes, Dukhanovo'ya yaptığı ziyaretten söz ederken yüzünü eksilirdi. Hanımlar da öfkeliydiler. Sonunda çok önemli bir gerçeği ortaya çıkarmayı başardılar. Daha önce hiç kimsenin adını sanını duymadığı, Stepanida Matveyevna diye biri Prens'in idaresini eline almıştı. St Petersburg'dan onunla beraber gelen, ne olduğu belirsiz, bu iri yan kadın patiska elbiseler giyiyor ve elinde bir yığın anahtarla dolaşıyordu. Prens, bir çocuk gibi, her konuda onu dinliyor, izni olmadan adım bile atmıyordu. Kadın Prens'i kendi elleriyle yıkıyor, bir bebek gibi onu her yere taşıyor ve şımartıyordu. Dahası, bütün ziyaretçileri ondan uzak tutuyordu, özellikle de artık yavaş yavaş Dukhanovo'ya keşfe gelen akrabalarım. Mordasov'da çoğu kadınlar olmak üzere hemen herkes bu akıl almaz, gizli ilişkiyi konuşuyordu. Stepanida Matveyevna' nın Prens'in mülkü üzerinde tam, sınırsız ve kesin bir yetkisi olduğunu da söylüyorlardı. Çiftlikteki kâhyaları, hizmetçileri, uşakları işe alıp işten çıkaran ve para işlerine bakan da oydu. Her şeyi öyle iyi idare ediyordu ki köylüler hallerinden çok memnunlardı. Prens'e gelince, dediklerine göre bütün gün işi gücü, süsüyle ilgilenmek, peruklarını denemek, ceketlerini giyip çıkarmaktı. Geri kalan zamanını Stepanida Matveyevna ile beraber geçiriyor, kâğıt oynuyorlar, fal bakıyorlardı. Prens, sırf gösteriş olsun diye arada sırada İngiliz kısrağına biniyor ve eyer üzerinde güç durduğu için Stepanida Matveyevna droşki* ile ona eşlik ediyordu. Bazen de üzerinde paltosu, başında geniş kenarlı bir şapka, boynunda pembe bir hanım eşarbı ve tek gözünde gözlükle, sol eline bir sepet alıp mantar, kır çiçeği ve peygamberçiçeği toplamağa çıkıyordu. Böyle zamanlarda Stepanida Matveyevna hemen yanı başında oluyor, iki irikıyım uşak ile her ihtimale karşı bir de fayton arkalarından geliyordu. Yolda karşılaştıkları bir mujik** hemen kenara çekilerek şapkasını çıkarıyor ve selam verip: "İyi günler Prens Hazretleri,
    * Dört tekerlekli bir Rus arabası. ** Çarlık zamanındaki Rus köylüsü.
    16
    gözümüzün nuru!" diyordu. Prens de hemen gözlüğünü düzeltip ona bakıyor, dostça başını sallayıp, samimi bir şekilde: "Bonjour, mon ami, bonjour* diye karşılık veriyordu. Buna benzer pek çok dedikodu Mordasov'da yayıldı. Prens'i unutmaları olanaksızdı. Böylesine iç içe yaşıyorlardı işte!
    Güzel bir sabah, bu keşiş kılıklı, antika adamın yalnız başına Mordasov'a gelip Marya Aleksandrovna'mn evinde kaldığı dedikodusu yayılınca, herkes hayretler içinde kaldı! Bir telaş, bir heyecan yaşandı. Herkes bir açıklama bekliyor, herkes birbirine: "Neler oluyor?" diye soruyordu. İçlerinden bazıları Marya Alek-sandrovna'ya gitmeğe bile kalkıştı. Prens'in gelişi herkesi hayrete düşürmüştü. Hanımlar birbirlerine notlar yazdılar, buluşmalar ayarlandı, hizmetçilerini ve kocalarını keşif turlarına gönderdiler. Prens'in başka bir yerde değil de Marya Aleksandrovna'da kalması özellikle herkesi şaşırttı. Hele de Prens'in uzaktan akrabası olan Anna Nikolayevna Antipova bu duruma çok içerledi. Bütün sorularına yanıt alabilmek için Marya Aleksandrovna'nın evine bizzat gitmekten başka bir çaresi yoktu. Değerbilir okuyucu bu ziyarete konuk olacaktır. Şu anda sabahın onu, ama Marya Aleksandrovna' nın bu tanıdıkları geri çevirmeyeceğine eminim. Bizi de kesinlikle kabul edecektir.
    Günaydın dostum, günaydın.
    17

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    Saat sabahın onu. Marya Aleksandrovna'nın Main Caddesi' ndeki evinde, evin hanımının özel günlerde 'salon' olarak adlandırdığı odadayız. Marya Aleksandrovna'nın bir de özel oturma odası var. Odanın zemini gayet güzel cilalanmış, duvarları özel olarak ısmarlanmış, ince bir kâğıtla kaplı. Hantal mobilyalarda kırmızı hâkim. Üzerinde ayna asılı bir şömine var. Aynanın önünde, heykelden motiflerle süslü, oldukça zevksiz, bronz bir saat duruyor. Pencerelerin arasındaki duvarlarda, örtüleri kaldırılmış, iki büyük ayna ve onların önlerinde de küçük sehpaların üzerinde iki saat daha var. Arkadaki duvarın dibinde, Zina için getirilmiş, koskoca bir piyano duruyor. Ne de olsa Zina bir müzisyen. Koltuklar yapay bir düzensizlik yaratmak amacıyla, yanmakta olan şöminenin etrafına gelişigüzel konmuş. Ortalarında da küçük bir sehpa var. Odanın öbür ucunda, üzerine göz kamaştıracak kadar beyaz bir örtü serilmiş masada gümüş bir semaver fokurduyor ve güzel bir çay tepsisi hazır bekliyor. Semaver ve çay, Marya Aleksandrovna'nın evinde kalan, uzak akrabası Nastasya Petrovna Zyablova'nın kontrolü altında. Bu
    18
    hanım hakkında da birkaç söz söyleyelim: otuzunu aşmış, siyah saçlı, cildi dipdiri, canlı gözleri koyu kahverengi bir dul. Oldukça hoş bir kadın, akıllı, kuşkusuz dedikoduya düşkün ve her şeyi istediği gibi ayarlamayı bilen biri. Bir yerlerde okula giden iki çocuğu var, yeniden evlenmeyi çok istiyor ve başına buyruk hareket ediyor. Kocası bir subaymış.
    Marya Aleksandrovna, üzerinde kendisine çok yakışan, açık yeşil bir elbise, muhteşem bir edayla, şöminenin yanında oturuyor. Şu anda, yukarıda bir yerlerde süsüyle ilgilenen Prens'in gelişinden son derece memnun. Öyle memnun ki sevincini gizlemeye gerek duymuyor. Önünde duran delikanlı, birtakım hareketlerle ona bir şeyler söylüyor. Dinleyicisini memnun etmek istediği gözlerinden belli. Yirmi beş yaşlarındaki bu delikanlı, zeki ve hareketli görünmek için çaba harcamasa hiç de fena bir çocuk değil. Çok zevkli giyinmiş, oldukça yakışıklı, sarışın biri. Ondan daha önce de söz etmiştik, hani şu gelecekte büyük umutlar vaadeden Bay Mozgl-yakov. Marya Aleksandrovna'ya göre bir züppe olmasına rağmen, yine de ona iyi davranıyor. Kızı Zina'nın peşinde, kendi deyimiyle ona deli oluyor. İkide bir Zina'ya dönüyor, aklıyla ve neşesiyle onu güldürmeye uğraşıyor. Ama kız ona karşı oldukça soğuk ve ilgisiz. Piyanonun yanında durmuş nota defterini karıştırıyor. Girdiği ortamda hayranlık uyandıracak tipteki kadınlardan. Akıllara durgunluk verecek kadar güzel. Uzun boylu, siyah saçlı, kapkara iri gözlü, enfes vücudu olan bir kadın. Omuzları ve kolları ideal ölçülerde, başkan çıkarıcı bacaklarıyla bir kraliçe gibi yürüyor. Bugün nedense biraz solgun. Yine de bir kere bakmakla bile üç gece rüyalarınızı süsleyecek kadar güzel, dolgun, kırmızı dudakları ve inci gibi ışıldayan küçük dişleri yeter. Yüz ifadesi ciddi ve sert. Mösyö Mozglyakov sanki onun bakışlarından korkuyor, en azından ona bakmaya cesaret ettiği her sefer titriyor. Kibirli tavırları, karşısındakini aşağılar nitelikte. Beyaz, pamuklu, sade bir elbise giymiş. Beyaz ona çok yakışıyor. Zaten yakışmayan bir şey yok ki! Parmağında saç telinden yapılmış bir yüzük var. Rengine bakılırsa
    19annesinin saçı değil. Kimin saçı olduğunu sormaya cesaret etmek Mozglyakov'un harcı değil. Zina bu sabah pek konuşkan sayılmaz, hatta sanki bir şey için endişeliymiş gibi hüzünlü. Öte yandan, Marya Aleksandrovna da hiç durmadan konuşuyor. Ara sıra da kızına, sanki korkuyormuş gibi gizlice, kuşkulu ve garip bir bakış atıyor.
    "Sizi gördüğüme çok sevindim, çok sevindim, Pavel Alek-sandrovich" diye seslendi, "şimdi içimden pencereye çıkıp bağırarak herkese duyurmak geliyor. Söylediğiniz tarihten iki hafta önce gelmeniz Zina ve benim için bir sürpriz oldu, bunu söylemeye bile gerek yok! Hele sevgili Prens'i getirmenize ne kadar sevindiğimi anlatamam. Şu çekici ihtiyarı ne kadar sevdiğimi biliyor musunuz? Ama yo, yo! Siz anlayamazsınız! Ne kadar anlatsam da sizin gibi genç kuşak benim coşkumu anlayamaz! Altı yıl önce, ne güzel günler yaşadık, hatırlıyor musun Zina? Ah, az kalsın unutuyordum, sen o zaman teyzenle kalıyordun... inanmazsınız Pavel Alek-sandrovich, ben onun akıl hocası, kardeşi, annesiydim! Çocuk gibi dinlerdi beni! İlişkimizde saf, yüce ve yumuşak bir şeyler vardı, hatta biraz da pastoraldi... Nasıl anlatacağımı bilemiyorum! Bu yüzden şimdi bile evimi minnetle anar, cepauvreprince*. Farkında mısınız Pavel Aleksandrovich, belki de bana getirmekle, onu kurtarmış oldunuz. Şu geçen altı yıl içinde onu düşünüp durdum. İnanmayacaksınız ama geceleri rüyama bile girdi. Bir canavarın onu büyülediğini, mahvettiğini söylüyorlar. Demek sonunda onu o kadının pençesinden kurtardınız! Şimdi bu fırsattan yararlanıp onu tamamen kurtarmalıyız. Söylesenize nasıl başardınız bunu? Karşılaşmanızı en ince ayrıntısına kadar anlatın. Heyecandan demin sizi tam olarak dinleyemedim, ayrıntılar çok önemli, işin özü o aptal ayrıntılardadır hep, demek istediğimi anlıyor musunuz? Ayrıntılara çok önem veririm, en önemsiz olaylarda bile ayrıntılara dikkat ederim... Hazır Prens de tuvaletiyle ilgilenirken..."
    "Her şey size söylediğim gibi oldu, Marya Aleksandrovna!" diye * Zavallı Prens!
    20
    söze karıştı Mozglyakov, belki yüzüncü kez hikâyesini anlatmaya hevesli bir şekilde. Bu onun için bir zevkti. "Gece yolculuğu yaptım ve hiç uyumadım tabii. Ne kadar acele ettiğimi tahmin edersiniz" diye ekledi Zina'ya dönerek. "Bağırıp çağırıp at istedim, hatta kavga bile ettim. Bunları yayınlatmaya kalksam, son moda, nefis bir şiir. olurdu! Neyse-bunların konumuzla bir ilgisi yok. Saat sabahın altısında, İgishevo İstasyonu'na vardım. İliklerime kadar donmuştum, ama ısınmakla uğraşmadım. 'Atlar!' diye öyle bir bağırmışım ki, kucağında çocuğu olan istasyon müdürünün eşini bile korkutmuşum. Herhalde sütü çekilmiştir kadının... Güneşin doğuşu nefisti. Havadaki donmuş zerreciklerin nasıl da kırmızı kırmızı ışıldadıklarını bilirsiniz. Ama buna bile ilgi göstermedim. Yo, çok acelem vardı! Atları zorla aldım, başka biri için hazırlamışlardı, adamı neredeyse düelloya davet ediyordum. İstasyonda söylediklerine göre, prensin biri geceyi orada geçirmiş ve on beş dakika kadar önce de kendi atlarına binip gitmişti. Konuştuklarını duymadım bile, kapalı kızağıma atladığım gibi, zincirden kurtulmuş-çasma fırladım. Fet'in bir ağıtında buna benzer bir şey vardı. Kasabaya dokuz verst kalmıştı ki, tam Svetozersky Manastırı kavşağında ilginç bir şeyle karşılaştım. Kocaman bir yolcu kızağı devrilmişti. Sürücüsüyle iki uşak, başında şaşkın şaşkın dikiliyorlardı. İçerden yürekler acısı feryatlar ve çığlıklar geliyordu. İlk önce geçip gitmeye niyetlendim. 'Aman canım boş ver' diye düşündüm, 'ben buralı değilim ki'. Sonra, Heine'nin dediği gibi 'o her şeye burnunu sokan' hayırseverliğim tuttu. Durdum. Bizim Semyon ve tam bir Rus olan arabacımızla beraber yardıma koştum. Altı kişi kızağı ancak doğrultup düzelttik. Kasabaya odun götüren mujikler de yardıma koştu, karşılığında da ellerine votka parası verdim. 'Bu, o prens olabilir' diye düşündüm. Bir de baktım ki gerçekten de oydu: Prens Gavrila! Ne beklenmedik bir karşılaşmaydı! 'Prens! Amca!' diye bağırdım. Tabii ilk önce beni tanıyamadı, ama sonra... ikinci kez bakınca hatırlar gibi oldu. Size bir şey itiraf edeyim mi, aslına bakarsanız şimdi bile, kim olduğuma dair hiç fikri yok. Beni akrabası değil de başka biri sanıyordu. Onu yedi yıl kadar önce St
    21Petersburg'da görmüştüm, tabii o zamanlar küçük bir çocuktum. Beni öyle etkilemişti ki onu hemen tanımıştım. O beni nereden tanıyacaktı? Kendimi tanıttım, çok sevindi ve bana sarıldı. Ama bu arada hâlâ korkudan tir tir titriyor ve ağlıyordu, gerçekten ağlıyordu. Kendi gözlerimle gördüm! Sonra, onu benim kızağıma binip, Mor-dasov'a gelmesi ve hiç olmazsa en az bir gün kalıp dinlenmesi için ikna ettim. İtirazsız kabul etti... S vetozersky Manastırı'na, çok saygı duyduğu Peder Misail'i görmeğe gittiğini anlattı. Hani şu, hepimizin çok iyi bildiği, geçen yıl beni süpürgesiyle kovalayan Stepanida Matveyevna var ya, işte o, bir mektup almış. Moskova'daki ailesinden biri ölmek üzereymiş. Babası mı, yoksa kızı mı bilmem, zaten bana ne, belki de hem kızı hem de babasıdır, hatta bir de meyhanede çalışan yeğeni de ölüyormuş... Neyse canım, uzun lafın kısası, kadın o kadar kötü olmuş ki on günlüğüne Prens'ten ayrılıp başkenti şereflendirmeye gitmiş. Sonra Prens bir gün oturmuş, iki gün oturmuş, peruklarını takıp çıkarmış, her yerini kremlemiş, bıyığını boyamış, kâğıt (hatta belki de bakla) falları bakmış, ama olmamış, Stepanida Matveyevna'sız hayata dayanamamış; atlarını hazırlatıp, Svetozersky Manastırı'na gitmeye karar vermiş. Stepanida Matveyevna'nın gölgesinden bile ödü patlayan bir uşak karşı çıkma cesaretinde bulunmuş, ama Prens dinlememiş. Dün akşam yemeğinden sonra yola koyulmuş, geceyi İgishevo'da geçirmiş, şafakta, istasyondan ayrılmış ve tam Peder Misail'e dönen kavşakta kızağı neredeyse hendeğe yuvarlanıyormuş. Onun yardımına koştuktan sonra, ortak dostumuz, sevgili Marya Aleksandrovna'ya şöyle bir uğramaya ikna ettim. Sizin, tanıdığı en çekici hanım olduğunuzu söyledi ve işte buradayız. Şimdi Prens yanından hiç ayırmadığı ve asla da ayırmayacağı uşağının yardımıyla makyajını yapıyor yukarda, çünkü hanımların huzuruna makyajsız çıkmaktansa ölmeyi tercih eder... Bütün hikâye bu! Eine allerliebste Geschichte. * "
    "Ne kadar şakacı bir adam, Zina!" diye bağırdı Marya Alek-sandrovna, sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra. "Ne kadar da
    * Nefis bir hikâye!
    22
    güzel anlattı! Peki söylesenize Paul, sizin Prens'le yakınlığınız nedir? Sanki 'Amca' dediniz gibi geldi bana."
    "Doğrusunu söylemek gerekirse Marya Aleksandrovna, onunla yakınlık derecemi bilmiyorum. Çok uzak bir akrabalık galiba. Zaten bütün bunlar Ağlaya Mikhailovna Hala'nın işleri. Bilirsiniz, parmaklarıyla, hiç durmadan akrabalarımızı saymaktan başka bir şey yapmaz. Geçen yaz, Dukhanovo'ya gidip onu görmemi isteyen halamdı. Keşke kendi gitseydi! Ben ona 'Amca' diyorum o da itiraz etmiyor. İşte akrabalığımız böyle, en azından şimdilik..."
    "Ne olursa olsun, sizi buraya Tanrı gönderdi! Benimkinde değil de başka bir evde kalsaydı, zavallıya olacakları düşünmek bile istemem! Buradaki insanlar onu kaptıkları gibi, çekiştire çekiştire, parçalara ayırırlardı! Sanki altın madeni ya da elmas tarlasıymış gibi üzerine saldırırlar, hatta onu soyup soğana çevirirlerdi. Bu ka-sabadakilerin ne rezil, ne açgözlü, ne sinsi insanlar olduklarını bilemezsiniz, Pavel Aleksandrovich!..."
    "Yapmayın canım! Sizinkine değil de kimin evine götüreceklerdi yani? Siz ne diyorsunuz Marya Aleksandrovna?" diye lafa karıştı, dul Nastasya Petrovna, çay doldururken. "Herhalde Anna Ni-kolayevna'ya götürecek değillerdi!"
    "Neden aşağı inmesi bu kadar uzun sürdü acaba? Çok garip" dedi Marya Aleksandrovna, sandalyesinden sabırsızlıkla kalkarak.
    "Amcam mı?" dedi Mozglyakov. "Bence onun hazır olması beş saat daha sürer! Hafızası o kadar zayıf ki, belki de sizi ziyarete geldiğini unutmuştur. Biraz garip bir adamdır, bilirsiniz Marya Aleksandrovna!"
    "O kadar da değil! Siz ne demek istiyorsunuz?" "Bir şey demek istemiyorum Marya Aleksandrovna. Gerçek bu! Zaten o tam bir adam sayılmaz, yarısı takma. Siz onu altı yıl önce görmüştünüz, oysa ben bir saat önce gördüm. Yarı ölü sayılır! Yürüyen bir ölü, gömmeyi unutmuşlar o kadar! Gözleri takma, bacakları mantardan, her yanı tellerle tutturulmuş, hatta teller sayesinde konuşabiliyor!"
    23"Ah Tanrım! Ne saçma şeyler söylüyorsunuz!" diye bağırdı Marya Aleksandrovna, sert bir ifade takınarak. "Saygıdeğer, yaşlı bir adam için böyle kelimeler kullanmak, sizin gibi genç bir adama hiç yakışıyor mu? Üstelik akrabasısınız, ne ayıp! Hem ne kadar da nazik bir adam..." O anda sesi duygusal bir tona büründü. "Şunu aklınızdan hiç çıkarmayın, o soyluluğun en son kalıntısı, babasının bir kopyası. Dostum,mon ami* l Dilinizden hiç düşürmediğiniz yeni fikirler yüzünden böyle saçma sapan konuşuyorsunuz, bunun farkındayım. Aslında ben de bu fikirlerden yanayımdır! Soylu ve onurlu düşünceleriniz olduğunu biliyorum. İçimden bir his bana, bu yeni fikirlerin altında coşkulu bir şeyler olduğunu söylüyor, ama bunlar benim dürüst olmamı, olayları gerçekçi bir şekilde değerlendirmemi engellemez. Ben neler gördüm, sizden daha çok şey yaşadım, üstelik de bir anneyim, siz daha çok gençsiniz. Yaşlı bir adam olduğu için size komik geliyor. Hepsi bu kadarla da kalmıyor. Geçen gelişinizde, bütün köleleri serbest bırakacağınızı, artık bu devirde bir şeyler yapılması gerektiğini söylemiştiniz. Bunlar hep o, durmadan okuduğunuz Shakespeare'in etkisi! İnanın bana Pavel Aleksandrovich, artık Shakespeare'inizin zamanı çoktan geçti, şimdi dirilip, mezarından kalkacak olsa, o kadar akıllı olmasına rağmen, yaşadığımız hayatın tek bir şeyine bile akıl erdiremezdi. Eğer çağdaş toplumumuzda hâlâ kibar ve görkemli bir şeyler kaldıysa, bu ancak üst tabakada bulunabilir. Çuval da giyse Prens Prens'tir. Viranedeki bir Prens bile saraydaki Prens'e eştir. Natalya Dmitriyevna'nın kocasını düşünün, kendisine gerçek bir saray yaptırdı, ama yine de Natalya Dmitriyevna'nın kocası olmaktan öteye geçemedi. Natalya Dmitriyevna da kendisini elli tane tuvaletle donatsa bile, yine aynı Natalya Dmitriyevna'dır, kişiliğinde zerre kadar bir değişiklik olmaz. Siz de geldiğiniz üst tabakanın temsilcisi sayılırsınız. Ben de kendimi pek yabancı saymam. Kimse soyunu lekelemek istemez. Neyse, nasıl olsa bir gün bunları hep anlayacaksınız, mon cher** Paul, Shakespeare'inizi unutacaksınız.
    * Dostum. ** Sevgili
    24
    Size şimdiden söylüyorum. Zaten şu anda bile içten gelerek böyle konuşmadığınıza inanıyorum, modaya uyuyorsunuz o kadar. Neyse canım, ben de ne çok konuşuyorum. Siz burada durun da ben yukarı çıkıp Prens'e ne olduğuna bir bakayım, mon cher Paul. Belki uşaklarıma falan ihtiyacı vardır..."
    Uşaklarını hatırlayan Marya Aleksandrovna, aceleyle odadan çıktı.
    "Marya Aleksandrovna, Prens'in şu moda delisi Anna Ni-kolayevna'nın eline düşmediğine sevindi sanırım. Biliyorsunuz Anna Nikolayevna, onun akrabası olduğunu söyleyip duruyor. Şu anda sinirinden kuduruyordur!" dedi Nastasya Petrovna. Zina ve Pavel Aleksandrovich'e bakıp, onlardan bir cevap alamayınca, sanki bir işi varmış gibi odadan çıktı ve ikisini yalnız bıraktı. Dışarı çıkınca da kapıda durup içeriyi dinlemeğe başladı.
    Pavel Aleksandrovich hemen Zina'ya döndü. Öyle heyecanlıydı ki sesi titriyordu.
    "Zinaida Afanasyevna, bana kızgın değilsiniz ya?" dedi, korku dolu ve yalvaran bir sesle.
    "Size mi? Ne için?" dedi Zina, hafifçe kızarıp, harika gözlerini kaldırıp ona bakarak.
    "Bu kadar çabuk döndüğüm için Zinaida Afanasyevna! Duramadım, iki hafta daha bekleyemedim... Geceleri rüyama bile girdiniz. Kaderimi öğrenmek için koşarak geldim... Ama suratınızı asıyorsunuz, kızgınsınız! Şimdi de mi kesin bir cevap alamayacağım?"
    Zinaida'nın gerçekten suratı asıktı.
    "Böyle söyleyeceğinizi biliyordum" dedi, yine gözlerini kaçırarak. Sesi ciddi ve sertti, rahatsız bir ifade taşıyordu. "Beklemeyi ben de sevmem, her şey ne kadar çabuk halledilirse o kadar iyi. Yine bir cevap bekliyorsunuz, hatta yalvarıyorsunuz. Yine aynı şeyi söylüyorum. Cevabım size daha önce söylediğimin aynısı: Bekleyin! Henüz kararımı vermedim ve size karınız olacağım ko-
    25,
    nusunda söz veremem. Böyle şeyler zorla olmaz, Pavel Aleksandrovich! Sizi rahatlatacaksa, şu kadarını söyleyeyim, sizi kesin olarak reddetmiyorum. Bir şeyi daha belirteyim, sabırsızlığınızı ve kaygınızı gayet iyi anladığım için size olumlu bir kararın umudunu da vermek istiyorum. Tekrar söylüyorum, kararımda tamamen özgür olmak istiyorum ve eğer sonuçta, red cevabı verecek olursam ümit verdiğim için beni suçlamayın. Bunu aklınızdan çıkarmayın."
    "Bu da ne demek oluyor şimdi?" diye bağırdı Mozglyakov, acıklı bir sesle. "Bu nasıl bir ümit? Kelimelerinizden ümit ışığı çıkarabilir miyim Zinaida Afanasyevna?"
    "Size söylediğim hiçbir şeyi unutmayın ve nasıl istiyorsanız oy le bir anlam çıkarın. Sizin bileceğiniz şey! Başka söyleyecek bir şeyim yok. Sizi reddetmedim, tek istediğim beklemeniz. Ama bir kez daha söylüyorum, reddetme hakkına sahibim. Bir şey daha söyleyeyim, kararlaştırılan zamandan önce gelişinizle, dolambaçlı yollardan, araya üçüncü bir kişiyi -örneğin annemi- koyarak kararımı etkilemeye çalışıyorsanız, ne yazık ki yanlış hesap yapmışsınız. Öyle bir durumda sizi kesinlikle reddederim, bunu bilmiş olun. Artık yeter, lütfen kararlaştırılan zamana kadar bana bu konuda tek kelime bile söylemeyin."
    Bütün bu konuşma öylesine sert, heyecansız bir ses tonuyla ve duraksamadan yapılmıştı ki sanki önceden ezberlenmiş gibiydi. "Bay Paul", kendisine kapının yolunun gösterildiğini hissetti. O anda, Marya Aleksandrovna arkasında Bayan Zyablova ile beraber odaya girdi.
    "Sanırım birazdan aşağıda olacak Zina! Nastasya Petrovna lütfen taze bir çay demleyin!". Marya Aleksandrovna biraz heyecanlıydı.
    "Anna Nikolayevna birisini göndermiş. Anyutka aceleyle mutfağa gelip bir sürü soru sordu. Hanım biraz öfkeli galiba!" dedi Nastasya Petrovna semavere doğru giderken.
    "Bana ne canım?" dedi Marya Aleksandrovna, omuzlarının üzerinden Bayan Zyablovna'ya bakarak. "Sanki senin Anna Ni-
    26
    kolayevna'nın düşündükleri benim çok umurumda! Emin olun ben onun mutfağına kimseyi göndermem. O zavallı Anna Nikolayevna' nın düşmanı olduğumu sanmanıza çok şaşırdım, gerçekten çok şaşırdım, yalnızca siz değil bütün kasaba öyle düşünüyor. Size sorarım Pavel Aleksandrovich, ikimizi de tanırsınız, ben ne diye ona düşman olayım? Kıdem yüzünden mi? Kıdem benim umrumda bile değil. İstiyorsa kıdem onun olsun! Onu ilk kutlayan ben olurum. Ama bu haksızlık. Onu savunacağım, savunmak zorundayım. Herkes onun hakkında böyle şeyler söylüyor. Neden ona saldırıyosunuz? Genç olduğu ve güzel giysileri sevdiği için mi? Neden bu mu? Güzel giysilere düşkünlük başka şeylerden iyidir bence. Natalya Dmit-riyevna'ya bir baksanıza, onun sevdiği şeyler bir toplulukta söylenemez bile! Anna Nikolayevna evde hiç durmayıp bütün gün gezdiği için mi kötü? Tanrı aşkına! Kadının bir eğitimi yok, doğal olarak eline bir kitap alıp okuyamıyor ya da kendisini oyalayacak bir şeyler bulamıyor. Onun için de, flört edip, yoldan geçenlerle bakışmaktan başka ne yapsın? Bembeyaz bir surattan başka bir şeyi olmadığı halde neden herkes güzel olduğunu söylüyor acaba? Dansa gittiğinde herkesi güldürüyor! Peki neden Polka'yı güzel yaptığını söylüyorlar? Çok acayip şapkalar ve eşarplar takıyor, ama Tanrı onu zevkten yoksun bırakıp, saf yaratmışsa suç onun mu? Saçına şeker kağıdının çok yakışacağını söyleseniz hiç düşünmeden hemen takar. Dedikoducunun biri, ama burada âdettir, hangimiz değiliz ki? Şu koca favorili Sushilov sabah akşam, hatta gece bile ziyaretine gidiyor. Tanrım! Bunun bir nedeni var kuşkusuz. Kocası sabahın beşine kadar dışarda ***** oynuyor! Her neyse, öyle çok kötü örnek var ki! Bunların hepsi dedikodu olabilir. Yani, ben her zaman onu savunacağım!... Tanrım! Ve işte Prens! İşte o! Onu tanırım! Onu her yerde tanırım! Nihayet sizi görebildim monprince!" diye bağırdı Marya Aleksandrovna, içeri yeni giren Prens'i karşılamak için koşarken.

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •