• Reklam

Anket: Değerlendirme...

+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
12 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Vahşetin Çağrısı (Jack London) Özeti, Konusu, Karakterleri, Yorumları

    Vahşetin Çağrısı/Jack London...



    Yayınevi : Bordro Siyah Yayınları

    Basım Yılı : 2003

    Sayfa Sayısı : 126

    Çeviri : Pelin Atayman

    'Vahşetin Çağrısı', hiç kuşkusuz Jack London'un yaratıcılık evresinin başyapıtları arasında sayılır.

    Genç bir yazarken, Alaska'da altın arama serüvenine atılan Jack London bir gram bile altın çıkaramamasına karşılık yalnızca 'güçlü' olanın yaşamaya hak kazanabildiği bu vahşi dünyadan, zengin bir malzeme birikimiyle geri döndü.

    Alaska'daki gözlem ve deneyleriyle,19. Yüzyıl kaba materyalistlerinin evrim, doğal ayıklanma ve soyaçekim kurallarından çıkardığı felsefi sonuçlara dayanarak otuz gün gibi kısa bir zamanda 'Vahşetin Çağrısı'nı yazdı.

    'Vahşetin Çağrısı'nda, buzlu diyarların vahşi ıssızlığı içinde dişe diş bir yaşama mücadelesi veren 'güçlü' kızak köpeği Buck'ın destansı serüvenini Jack London'un o renkli ve sürükleyici kaleminden beğeniyle okuyacağınıza eminiz.

    (Arka Kapak)

    Çev: Gülen Aktaş
    Bu mesaj en son " 06.08.06 " tarihinde saat 17:17 itibariyle Ebruli tarafından düzenlenmiştir...

  2. #2
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    İlkelliğe Doğru

    "Göçebe misali gelir eski özlemler, Aşındırır alışkanlığın zincirini; Uzun kış uykusundan tekrar Uyandırır içindeki vahşiyi."
    Buck gazete okumazdı, okusaydı sadece kendisi için değil, Puget Sound'dan San Diego'ya kadar güçlü kasları, sık ve uzun tüyleri olan tüm Güneyli köpekler için belanın yaklaşmakta olduğunu bilirdi- Kuzey Kutbu'nun karanlığında el yordamıyla aranmakta olan insanlar sarı bir metal buldukları ve buharlı gemi ve nakliye şirketleri buluşu her tarafa iyice duyurdukları için, binlerce adam akın akın Kuzey'e gidiyordu. Bu adamlar köpek istiyordu; istedikleri de sağlam, kızak çekebilecek güçlü kasları ve kendilerim soğuktan koruyacak kürkleri olan köpeklerdi
    Buck, güneşli Santa Clara Vadisi'ndeki büyük bir malikânede yaşıyordu. Buraya Yargıç Miller'ın Yeri denirdi. Ev yoldan biraz geride, yarı yarıya ağaçların arasında gizlenmiş halde durur, ağaçların arasından, evin dört bir tarafını dolanan geniş, serin veranda göze çarpardı. Eve, göz alabildiğine uzanan çimlerin etrafından dolanıp, upuzun kavakların birbirine geçmiş dallarının altından geçen mıcırlı araba yollarından gidilirdi. Evin arkası
    önünden daha da genişti. Burada on kadar at bakıcısıyla oğlan çocuğunun yaşadığı kocaman ahırlar, hizmetçilerin sarmaşıklarla kaplı, dizi dizi kulübeleri, ek binalardan oluşan sonsuz ve düzenli bir sıra, upuzun asmalar, yemyeşil çayırlar, meyve bahçeleri ve böğürtlen çalıları bulunurdu. Bir de artezyen kuyusu için bir pompa tesisatı ile Yargıç Miller'ın oğullarının sabahları daldıkları ve sıcak öğleden sonralarında serinledikleri büyük beton havuz vardı.
    Buck, işte bu büyük malikânede hüküm sürüyordu. Burada doğmuş, hayatının dört yılını burada geçirmişti. Evet, başka köpekler de vardı. Böylesine büyük bir alanda başka köpek olmaması mümkün değildi, ama onlar sayılmazdı. Onlar gelip geçiciydi, tıkış tıkış köpek kulübelerinde kalırlar ya da küçük Japon buldoğu Toots veya Meksikalı tüysüz Ysabel gibi evin kuytu köşelerinde sünepece yaşarlardı -nadiren burunlarının ucunu kapıdan dışarı çıkaran veya yere ayak basan tuhaf yaratıklardı onlar. Bir de, pencerelerden dışarı bakarak Toots ve Ysabel'e tehdit dolu vaatlerle havlayan ve saplı süpürgeler ve yer bezleriyle silahlanmış bir hizmetçiler ordusu tarafından geri püskürtülen en az yirmi tane foks teriyer vardı.
    Ama Buck ne bir ev köpeğiydi, ne de bir kulübe köpeği. Bütün bu krallık ona aitti. Havuza atlar veya yargıcın oğullarıyla ava çıkardı; yargıcın kızları Mollie ve Alice'e uzun süren alacakaranlıkta veya sabahın erken saatlerindeki gezintilerinde eşlik ederek onları korur; soğuk kış gecelerinde gürül gürül yanan kütüphane ateşinin önünde yargıcın ayaklarının dibinde yatar; yargıcın torunlarını sırtında taşır veya çimenlerin arasında yuvarlar ve ahırın avlusundaki çeşmeye doğru aşağıda, hatta onun da ötesinde asma kilitlerin ve böğürtlen çalılarının olduğu yerdeki deli dolu maceralannda onlara gözkulak olurdu. Teriyerle-
    rin arasında azametle dolaşır, Tools ile Ysabel'e aldırış bile etmezdi, çünkü o kraldı -Yargıç Miller'ın malikânesinde sürünen, yürüyen, uçan her şeyin kralı, insanlar da dahil.
    Kocaman bir Sen Bernard olan Babası Elmo, yargıcın ayrılmaz yoldaşı olmuştu; Buck da babasının yolundan gitmek için elinden geleni yapmıştı. Babası kadar iri değildi, -sadece yetmiş kiloydu- çünkü annesi Shep, bir iskoç çoban köpeğiydi. Yine de yetmiş kilo, iyi yaşamaktan ve kendisine duyulan genel saygı ortamından gelen gururla birlikte, Buck'ın ortalıkta gerçek bir kral gibi dolaşmasına yetiyordu. Ufacık bir köpek olduğu günlerden bu yana geçen dört yıl boyunca adamakıllı bir aristokrat hayatı yaşamıştı, kendisiyle gurur duyardı, hatta münzevi halleri nedeniyle kimi zaman biraz bencilleşen taşra beyefendilerine benziyordu. Ama sadece şımartılmış bir ev köpeği haline gelmeyerek kendini kurtarmıştı. Avlanmak ve buna benzer açık hava eğlenceleri yağlanmasını engellemiş, kaslarını sertleştirmişti ve tıpkı soğuk suyla yıkananlarda olduğu gibi, suya duyduğu sevgi onun da üzerinde uyarıcı etki yapmış, sağlığını korumuştu.
    işte, 1897 sonbaharında Klondike heyecanı tüm dünyadan insanları soğuk Kuzey'e çektiği sırada, köpek Buck'ın durumu böyleydi. Ama Buck gazete okumuyor ve bahçıvan yardımcılarından Manuel'ın kolu bir arkadaş olduğunu bilmiyordu. Manu-el'in bir türlü vazgeçemediği bir günahı vardı Cin piyangosu oynamayı severdi. Oynarken de vazgeçemediği bir zaafı vardı; belli bir sisteme güvenir, böyle yaparak başına gelecek felaketi kesinleştirirdi. Çünkü bir sistemle ***** oynamak için para gerekirdi, oysa bir bahçıvan yardımcısının kazandığı para, bir eşle bir sürü evladın ihtiyaçlarını karşılamaktan fazlasına yetmezdi.
    Manuel'in hainlik ettiği o unutulmaz gece yargıç Kuru Uzum Yetiştiricileri Derneği'nin bir toplantısındaydı, oğlanlar da bir
    spor kulübü kurmakla meşguldü. Hiç kimse Manuel'le Buck'ı meyve bahçesinden çıkıp giderken görmedi. Buck bunun basit bir gezinti olduğunu sanmıştı. Ve tek bir adam dışında kimse onların College Park olarak bilinen küçük tren istasyonuna geldiklerini de görmedi. Bu adam Manuel'le konuştu ve aralarında paralar şıngırdadı.
    "Malları teslim etmeden önce paketlemen gerekir," dedi yabancı tersleyerek ve Manuel Buck'ın tasmasının altına bir parça kalın ip geçirip boynuna iki kat doladı.
    "Bunu bükersen nefesi kesilir," dedi Manuel. Yabancı ona hak verircesine homurdandı.
    Buck ipi ağırbaşlılıkla kabul etmişti. Elbette bu onun alışkın olmadığı bir şeydi, ama tanıdığı insanlara güvenmeyi ve her şeyi kendisinden daha iyi bildiklerine inanmayı öğrenmişti. Ama ipin ucu yabancının eline verildiğinde tehdit dolu bir tavırla hırladı. Sadece bu durumdan hoşlanmadığını ima etmişti, gururu yüzünden ima etmenin emretmek olduğunu sanıyordu. Ama boynundaki ipin iyice sıkılaşıp kendisim nefessiz bıraktığını görünce şaşırdı. Büyük bir öfkeyle adamın üstüne atladı, ama adam onu yarı yolda tuttu, boynundan sıkıca yakaladı ve ustaca bir manevrayla onu sırt üstü fırlatıp attı. Ardından ip acımasızca sıkılaştı, Buck dili bir karış dışarı sarkmış, kocaman göğsü boş yere nefes almaya çalışır halde, öfkeyle mücadele ediyordu. Hiç böylesine çirkin bir davranışa maruz kalmamıştı ve hayatı boyunca hiç bu kadar öfkelenmemişti. Ama kuvveti gittikçe azaldı ve bakışları camlaştı. Trenin geldiğini ve iki adamın kendisini yük vagonuna attıklarını duymadı bile.
    Kendine geldiğinde, hayal meyal dilinin acıdığını ve bir tür araçta sarsıla sarsıla gitmekte olduğunu fark etti. Islık çalan bir lokomotifin bir hemzemin geçitten geçerken çıkarttığı tiz çığlık
    ona nerede olduğunu söyledi. Yargıçla birlikte o kadar çok tren yolculuğu yapmıştı ki, bir yük vagonunda gitmenin ne demek olduğunu bilmemesi mümkün değildi. Gözlerini açtı ve gözlerine kaçırılmış bir kralın küstah öfkesi yerleşti. Adam boynuna hamle etti, ima Buck ondan daha hızlıydı. Dişlerini adamın eline geçirdi ve tekrar soluk alamayıp kendinden geçinceye kadar da gevşetmedi.
    "Evet, arada bir çıldırıyor," dedi adam, kavga seslerini duyarak gelen bagaj memurundan ısırılmış elini saklayarak. "Patron için San Francisco'ya götürüyorum. Orada çatlak bir köpek doktoru bunu iyileştirebileceğini söylemiş."
    O geceki yolculuk hakkında, San Francisco'nun liman bölgesindeki bir meyhanenin küçük sundurmasında adam kendisi hakkında son derece dokunaklı bir şekilde konuştu.
    "Bu işten tüm kazandığım bir ellilik," diye homurdandı. "Binliği önüme trink diye saysalar bile bir daha yapmam bu işi."
    Eli kanlı bir mendille sarılıydı ve pantolonunun sağ tarafı dizinden bileğine kadar yırtılmıştı.
    "Diğer herif ne kadar aldı?" diye sordu meyhaneci.
    "Yüz kâğıt," diye cevapladı. "Bir kuruş aşağıya inmedi, yardım et bana."
    "Bu yüz elli eder," diye hesapladı meyhaneci, "ve o köpek de buna değer ya da ben aptalın tekiyim."
    Köpeği kaçıran adam kanlı sargıyı açıp yaralı eline baktı. "Kuduz olmazsam iyi..."
    "O zaman asılmak için doğmuşsun, demektir," diye bir kahkaha attı meyhaneci. "Gel bakalım, yükünü çekmeden önce bana bir yardım et," diye ekledi.
    Yarı şuursuz, boğazı ve dili dayanılmaz derecede ağrıyan, yarı cansız haliyle Buck işkencecilerine karşı koymaya çalıştı. Ama
    adamlar ağır pirinçten yapılmış tasmayı boynundan çıkarmayı başarıncaya kadar yerlere fırlatıldı ve defalarca ipi sıkılarak nefesi kesildi. Daha sonra ip de çıkarıldı ve Buck tahtadan kafes gibi bir şeyin içine itildi.
    Buck, büyük öfkesini ve yaralanmış gururunu yatıştırmaya çalışarak, yorucu gecenin geri kalanım burada yatarak geçirdi. Tüm bunların ne anlama geldiğini anlayamıyordu. Bu yabancı adamlar ondan ne istiyordu? Neden onu bu dar kafeste hapis tutuyorlardı? Nedenini bilmiyordu, ama yaklaşan felaketin belli belirsiz hissiyle ezildiğini hissediyordu. Gece boyunca ne zaman barakanın kapısının açıldığını duysa, yargıcı, en azından oğlanları görebilme umuduyla ayağa fırladı. Ama her seferinde gördüğü, yağ kandilinin zayıf ışığında kendisine bakan meyhanecinin tombul suratından başka bir şey değildi. Her seferinde de Buck'ın gırtlağında titreşen neşe dolu havlama sesi, vahşi bir hırlamaya dönüştü.
    Ama meyhaneci onu kendi haline bıraktı ve sabahleyin dört adam gelip kafesi aldı. Buck bunların da işkenceci olduğuna karar verdi, çünkü bunlar kıyafetleri hırpani ve saçları başları darmadağınık olan, şeytani görünüşlü adamlardı ve Buck onlara kafesin parmaklıkları arasından havlayıp, saldırmaya çalıştı. Adamlar sadece gülerek onu sopayla dürttüler. Buck hemen sopayı dişleriyle yakalamaya çalıştı, ama sonradan onların tam da bunu yapmasını istediklerini anladı. Bunun üzerine asık suratla yattı ve kafesin bir vagona yüklenmesine izin verdi. Daha sonra da içinde hapsedilmiş olduğu kafesle birlikte elden ele geçirildiği uzun bir yolculuk başladı. Ekspres ofisteki görevlilere bırakıldı, at arabasıyla başka bir vagona taşındı, kutular ve parsellerle dolu bir kamyonun üzerinde bir buharlı araba vapuruna taşındı, vapurdan çıkınca kamyonla büyük bir tren deposuna bırakıl-
    di ve en sonunda bir ekspres arabaya konuldu.
    iki gün iki gece boyunca ekspres arabası tiz çığlıklar atan lokomotiflerin ardında çekildi ve iki gün iki gece boyunca Buck ne bir şey yedi, ne de içti. Öfkesiyle ekspres kuryelerin ilk yaklaşımlarını hırlayarak karşılamış, onlar da buna Buck'ı kızdırarak karşılık vermişlerdi. Buck titreyip ağzından köpükler saçarak parmaklıklara atılınca adamlar gülüşerek ona sataşmaya başlamıştı, iğrenç köpekler gibi hırlayıp, havlayıp, miyavlamış, kollarını horoz gibi çırpıp ölmüşlerdi. Buck bütün bunların son derece saçma olduğunu biliyor, bu nedenle gururu incindiği için, öfkesi gittikçe daha da büyüyordu. Açlığı pek umursadığı yoktu, ama susuzluktan içinin kavrulması öfkesini iyice alevlendirmişti. Çok gergin ve hassas olduğu için gördüğü kötü muamele ateşlenmesine sebep olmuş, boğazının kavrulup şişmesiyle ve dilinin iltihap kapmasıyla ateşi iyice yükselmişti.
    Tek bir şeyden memnundu, ip boğazından çıkmıştı. O ip adamlara haksız bir avantaj sağlamıştı, ama artık ip olmadığına göre, onlara gününü gösterecekti. Bir daha asla boynuna ip ta-kamayacaklardı. Buna kesin kararlıydı, iki gün iki gece ne yemiş ne içmişti ve bu iki günlük işkence boyunca onunla ters düşecek ilk kişiye boşaltacağı büyük bir öfke biriktirmişti. Gözleri kan çanağına dönmüş, öfkeli bir şeytana dönüşmüştü. Öyle değişmişti ki, onu yargıç bile görse tanıyamazdı. Ekspres ulaklar onu Seattle'da trenden indirdiklerinde derin bir oh çektiler.
    Dört adam tahta kafesi ihtiyatla vagondan indirip küçük, yüksek duvarları olan bir arka avluya taşıdılar. Kırmızı kazağı kalın boynundan sarkan iriyarı bir adam dışarı çıkarak sürücünün uzattığı defteri imzaladı, işte bir sonraki işkenceci, diye düşündü Buck ve parmaklıklara karşı vahşice atıldı. Adam gaddarca gülümsedi ve bir küçük el baltasıyla bir de sopa getirdi.
    "Onu hemen çıkartmayacaksın, değil mi?" diye sordu sürücü.
    "Çıkartacağım, tabii ki," diye cevapladı adam, tahta kafesi küçük baltayla kanırtarak.
    Buck'ı avluya taşımış dört adam bir anda dağıldı ve hepsi de olacakları duvarların üstündeki güvenli tüneklerden seyretmeye koyuldu.
    Buck kıymıklı oduna saldırdı, dişlerini geçirerek onunla güreşmeye başladı. Balta dışarıda nereye düşerse o da içeriden oraya gidiyor, hırlayıp uluyordu. Kırmızı kazaklı adam ne derece soğukkanlılıkla onu dışarı çıkarmaya kararlıysa, Buck da o kadar öfkeli bir telaşla dışarı çıkmaya can atıyordu.
    "Gel bakalım, seni kızıl gözlü şeytan," dedi adam, kafesin kapısını Buck'ın geçebileceği kadar açarken. Aynı anda baltayı da yere bırakıp sopayı sağ eline aldı.
    Buck sıçramak için kendini geri çekerken, kabarmış tüyleri, köpükler içindeki ağzı, kan kırmızı gözlerindeki çılgınca parıltıyla, gerçekten de kızıl gözlü bir şeytan gibiydi, iki gün iki gece kapatılmış olmanın verdiği öfkeyle dolmuş bir halde, yetmiş kiloluk cüssesiyle dosdoğru adamın üstüne atladı. Tam dişleri havada adamın üstünde kapanmak üzereyken, vücudunu birdenbire engelleyen ve acı dolu bir darbeyle dişlerini birbirine çarpan bir şok yaşadı. Dönerek sırt üstü ve yanlamasına yere çakıldı. Hayatında daha önce hiç sopayla dövülmediğinden, ne olduğunu anlayamamıştı. Biraz havlama, daha çok çığlık olan bir hırıltıyla yeniden ayaklarının üzerinde doğrulup havaya atıldı. Bir darbe daha yedi ve feci bir şekilde yere düştü. Bu seferkinin sopa yüzünden olduğunu anlamıştı, ama ihtiyatlı davranamaya-cak kadar çılgına dönmüştü. Defalarca saldırdı ve her seferinde sopa saldırısını engelleyip onu yere çaktı.
    Hepsinden daha sert bir darbeden sonra ayaklarının üzerinde sürünmeye başladı, saldıramayacak kadar afallamıştı. Sendeliyor, burnundan, ağzından ve kulaklarından kanlar akıyordu, güzel tüyleri kanlı salyasıyla kirlenmiş ve lekelenmişti. Adam ilerledi ve kasten burnunun üzerine korkunç bir darbe indirdi. O ana kadar duyduğu bütün acılar, bunun verdiği korkunç ız-dırabın yanında hiç kalırdı. Bir aslan gibi vahşice kükreyerek tekrar adama atıldı. Ama sopayı sağ elinden sola geçiren adam, sakince onu alt dişlerinden yakaladığı gibi, aşağı ve geriye büktü. Buck havada bir tam, bir de yarım daire çizerek, kafasının ve göğsünün üzerine çakıldı.
    Son kez hamle yaptı. Adam bilerek o zamana dek saklamış olduğu en sert darbeyi vurdu ve Buck çökerek, kendinden geçerek yere serildi.
    "Bu adam köpek terbiye etmeyi biliyor, bunu bilir, bunu söylerim," diye heyecanla bağırdı duvardaki adamlardan biri.
    "Druther her gün bir Kızılderili midillisi eğitir, pazarları da iki tane," diye cevapladı sürücü, arabaya tekrar binip dizginleri eline alırken.
    Buck kendine gelmeye başladı, ama ayağa kalkacak gücü hâlâ yoktu. Düştüğü yerden kırmızı kazaklı adamı izliyordu.
    "Buck denince cevap veriyor," dedi adam, meyhanecinin kafesle içindekinin sevkiyatını bildiren mektubundan alıntı yaparak.
    "Evet oğlum, Buck," diye devam etti tatlı bir sesle, "ufak sürtüşmemizi yaptık. Şimdi yapabileceğimiz en iyi şey, işi bu kadarla bırakmak. Sen kendi yerini öğrendin, ben de benimkini biliyorum, iyi köpek olursan her şey yolunda gider ve geçinir gideriz. Kötü köpek olursan da senin canını çıkarırım. Anladın mı?"
    Konuşurken, Buck'ın az evvel acımasızca vurmuş olduğu başını korkusuzca okşuyordu. Buck'ın tüyleri adamın elinin değmesiyle gayri ihtiyari kabarsa da, karşı koymadan dayandı. Adam ona su getirdiğinde suyu iştahla içti, daha sonra kocaman bir çiğ eti koca lokmalarla adamın elinden kapıp, çiğnemeden midesine indirdi.
    Yenilmişti (bunu biliyordu), ama ezilmemişti. ilk ve son kez, sopalı bir adama karşı hiçbir şansı olmadığını anladı. Dersini almıştı ve bu dersi yaşamı boyunca bir daha asla unutmadı. O sopa hayatında bir dönüm noktası olmuştu, ilkel yasaların hükümdarlığına bir girişti ve o giriş daha tamamlanmamıştı. Hayatın gerçekleri daha acımasız bir hal almıştı ve o da bu gerçekleri korkmadan, uyanan doğasının tüm gizli kurnazlığıyla karşılıyordu. Günler geçtikçe başka köpekler geldi, kafesler içinde ve iplerle bağlıydılar. Kimi uysaldı, kimi kendisinin geldiği gün olduğu gibi öfkeliydi ve kükrüyordu ve Buck hepsinin birer birer kırmızı kazaklı adamın egemenliğine girmesini izledi, izlediği her kanlı dövüşte dersim bir kez daha alıyordu: sopalı bir adam ne diyorsa yapılmalıydı, o itaat edilmesi gereken bir efendiydi, ama illa ki arkadaşlığını kazanmak gerekmezdi. Bu sonuncuyu Buck hiçbir zaman yapmadı, ama yenilen köpeklerden bazılarının adama yaltaklandığını, kuyruk salladığını ve adamın ellerini yaladığını görmüştü. Gördüğü köpeklerden biri de ne uzlaşmaya ne de boyun eğmeye yanaşmış, bu yüzden üstünlük mücadelesinde en sonunda öldürülmüştü.
    Arada bir bazı adamlar geliyordu. Bunlar kırmızı kazaklı adamla heyecanla, onu pohpohlayarak, her şekilde konuşan yabancılardı. Para alıp verilen zamanlarda yabancılar bir veya birkaç köpeği alıp götürüyorlardı. Buck nereye gittiklerini merak ediyordu, çünkü hiç geri geliniyorlardı, ama kendisini gelecek
    korkusu sarmıştı ve her defasında seçilmediği için memnun oluyordu.
    Ama sonunda onun da vakti, bozuk bir dille konuşan ve Buck'ın anlayamadığı bir sürü tuhaf ve yabancı deyimler kullanan, yüzü kuruyup kırışmış ufak tefek bir adamla birlikte, geldi.
    "Sacredam!" diye bağırdı adam Buck'ı görünce. "Bu köpek acayip bir şey! Ee, kaç para?"
    "Üç yüz ve bu fiyata bedava sayılır," diye cevapladı hemen kırmızı kazaklı adam. "Bunun da devletin parası olduğunu düşünürsek, senin için bir şey fark etmez nasıl olsa, değil mi, Per-rault?"
    Perrault sırıttı. Alışılmadık talep artışı nedeniyle köpek fiyatlarının tavana vurduğu düşünülecek olursa, böyle güzel bir hayvan için pek de haksız bir fiyat sayılmazdı. Ne Kanada Devleti kaybederdi, ne de sevkiyatları yavaş yol alabilirdi. Perrault köpekten anlardı ve Buck'a bakınca onun binde bir bulunacak bir köpek olduğunu görüyordu. "On binde bir," diye düşündü.
    Buck aralarında paranın el değiştirdiğini gördü ve kırışmış yüzlü ufak tefek adamın iyi huylu bir Newfoundland köpeği olan Curly ile birlikte kendisini de götürmesine şaşırmadı. Bu hem kırmızı kazaklı adamı, hem de Curly ile birlikte Narwha'ın güvertesinden gittikçe uzaklaşan Seattle'a bakarken sıcak Gü-ney'i son görüşü oldu. Curly ile birlikte Perrault tarafından aşağıya götürülüp Francois adlı kara suratlı, dev gibi bir adama teslim edildiler. Perrault Fransız-Kanadalı'ydı ve esmerdi, ama Francois melez bir Fransız-Kanadalı'ydı ve onun iki katı esmerdi. Bu adamlar Buck için yeni bir insan türüydü (daha bunlardan çok görecekti) ve onlara karşı özel bir sevgi olmasa da, gerçek bir saygı duymaya başlamıştı. Buçk hızla Perrault ve Franço-
    is'nın dürüst ve sakin adamlar olduğunu, adalet dağıtırken tarafsız olduklarını ve köpekleri, onlar tarafından kandırüamayacak kadar iyi tanıdıklarını anladı.
    Narwhal'ın ara güvertelerinde Buck ve Curly iki köpekle daha karşılaştı. Bunlardan biri Spitzbergen'den gelmiş iri, kar beyazı bir köpekti. Balina avcısı bir kaptan tarafından getirilmiş, daha sonra Barrens'a yapılan bir coğrafi kesife katılmıştı. Arkadaşça davranıyordu, ama aldatıcı bir arkadaşlıktı bu, birinin yüzüne gülerken arkadan iş çeviriyordu; mesela daha ilk öğünde Buck'ın yemeğinden bir parça çaldı. Buck onu cezalandırmak için atladığında François'nın kırbacı havada sakladı ve önce suçluya ulaştı, böylece Buck'a kemiği tekrar alıp yemekten başka yapacak bir şey kalmadı. François'nın adil biri olduğuna karar verdi ve melez adam Buck'ın gözünde değer kazanmaya başladı.
    Diğer köpeğin kimseyle bir alışverişi yoktu, yeni gelenlerden bir şey çalmaya da çalışmadı, iç karartıcı, aksi bir köpekti ve Curly'ye tek istediğinin yalnız kalmak olduğunu, hatta yalnız bı-rakılmazsa bela çıkacağını açıkça belli etti. Adı Dave'di, yiyip içiyor, arada bir de esniyordu. Hiçbir şeyle ilgilenmiyordu, hatta Narwhal'in Queen Charlotte Sound'dan geçerken sıçrayıp sallanması bile ilgisini çekmedi. Buck ve Curly heyecanlanıp korkudan deliye döndüğünde, sıkılmış gibi kafasını kaldırıp lütfen bir bakış attı, esnedi ve uyumaya devam etti.
    Gemi gece gündüz pervanenin yorulmak bilmeyen ritmiyle sarsılıyordu. Her geçen gün bir diğerinin tıpatıp aynısı olmasına rağmen Buck havanın gittikçe soğuduğunun farkındaydı. En sonunda bir sabah çark sustu ve Narwhal bir heyecan dalgasıyla doldu. Buck da bunu diğer köpekler gibi hissetti ve birşeylerin değişmek üzere olduğunu anladı. Francois köpekleri bağlayıp güverteye getirdi. Soğuk güverteye çıkar çıkmaz Buck'ın ayakla-
    rı çamura çok benzeyen beyaz, pelte gibi yumuşak bir şeyin içine gömüldü. Bir homurtuyla geri sıçradı. Bu beyaz şeyden bir dolusu da havadan iniyordu. Buck silkindi, ama o şeyler hâlâ üzerine düşmeye devam ediyordu. Dikkatle kokladı, sonra birazını dilinin ucuyla yaladı. Ateş gibi yakıyor ve bir anda kayboluyordu. Buck'ın kafası karışmıştı. Tekrar denedi, sonuç yine aynıydı. Onu izleyenler kahkahalarla gülüyordu. Buck utandı, nedenini bilmiyordu, çünkü hayatında ilk kez kar görmüştü.
    Sopa ve Diş Yasası
    Buck'ın Dyea sahilindeki ilk günü kâbus gibiydi. Her saati şaşkınlık ve sürprizlerle doluydu. Birdenbire uygarlığın kucağından koparılarak ilkelliğin ortasına savrulmuştu. Tembel, güneşli, aylak aylak dolaşıp sıkılmaktan başka yapacak bir şeyin olmadığı bir hayat değildi kesinlikle. Burada ne huzur, ne dinlenme, ne de bir an olsun güvenlik vardı. Her şey karmaşa ve hareket halindeydi ve her an hayati tehlike vardı. Sürekli uyanık olmak şarttı, çünkü bu köpekler ve adamlar, şehirli köpeklerle adamlara benzemiyordu. Bunların hepsi vahşiydi, sopa ve diş yasasından başka hiçbir şey tanımıyorlardı.
    Daha önce, bu kurta benzer köpekler gibi kavga eden köpek hiç görmemişti ve ilk deneyimi de ona unutulmaz bir ders oldu. Aslında başkasının başına gelmiş bir deneyimdi, yoksa Buck bundan yararlanacak kadar yaşayamazdı. Kurban Curly olmuştu. Bir odun deposunun yanında kamp kurmuşlardı, burada Curly arkadaşça tavırlarıyla, yetişkin bir kurt büyüklüğündeki bir Eskimo köpeğine yanaşmaya çalışmıştı, gerçi köpek kendisinin yarısı kadar bile değildi. Hiçbir uyarı olmamıştı, sadece yıldırım gibi bir hamle, dişlerin madeni bir sesle birbirine çarpışı, aynı derecede çevik bir geri sıçrayış ve Curly'nin yüzü gözünden dişlerine kadar yırtılmıştı.
    Vurup kaçmak kurtlara özgü dövüş şekliydi, ama burada daha da fazlası vardı. Anında otuz kırk Eskimo köpeği oraya gelerek kavga edenleri kasıtlı ve sessiz bir çember içine aldı. Buck ne bu sessiz maksadı anlamıştı, ne de yalanırken gösterdikleri isteği. Curly düşmanına saldırdı, o da tekrar vurup yana sıçradı. Curly'nin bir sonraki hamlesini göğsüyle karşıladı, bunu öyle tuhaf bir şekilde yaptı ki, Curly yere yuvarlandı. Bir daha da ayağa kalkamadı. Seyreden Eskimo köpeklerinin beklediği de buydu. Hırlayıp havlayarak üzerine kapandılar ve Curly acı dolu bir çığlık atarak, tüyleri dimdik bir gövdeler yığını altında yitip gitti.
    Her şey öylesine ani ve beklenmedik bir biçimde olmuştu ki, Buck şaşkınlık içinde kalakalmıştı. Spitz'in koyu kırmızı dilini alay edercesine çıkardığını ve François'nın bir baltayı savurarak köpek sürüsünün içine atladığını gördü. Sopalı üç adam köpekleri dağıtmasına yardım etti. Uzun sürmedi. Curly'nin alaşağı olduğu andan iki dakika sonra, saldırganların sonuncusu da sopayla kovalanmıştı. Ama Curly orada kanlı, çiğnenmiş karların içinde cansız yatıyordu, tam anlamıyla paramparça olmuştu. Esmer melez yanında durup ona bakarak ağzına geldiği gibi küfretti. Bu görüntü sonraları defalarca Buck'ın uykularını kaçıracaktı. Demek bu işler böyleydi. Centilmenlik yoktu. Bir kere düşmeyegör, bitmiştin. Madem öyle, Buck da hiçbir zaman düşmemeye bakacaktı. Spitz bir kez daha dilini çıkartıp güldü ve o andan itibaren Buck Spitz'e karşı acı ve ölümsüz bir nefret duydu.
    Curly'nin trajik ölümünün getirdiği şoku atlatamadan, Buck yeni bir şok daha yaşadı. Francois üzerine deri kayışlardan ve kopçalardan oluşan bir düzenek geçirdi. Bu bir koşum takımıydı, tıpkı evinde seyislerin atların üzerine koyduğunu gördüğü
    takımlar gibi. Tıpkı atlar gibi o da işe koşuldu; François'yı bir kızak üzerinde vadinin kıyısındaki ormana taşıyıp, ateş yakmak için bir yığın odunla geri getirdi. Koşum hayvanı haline getirildiği için gururu fazlasıyla incinmişti, ama isyan etmeyecek kadar akıllıydı, işe istekle ve ciddiyetle girişti ve her şey çok yeni ve yabancı olmasına rağmen, elinden gelenin en iyisini yaptı. Francois katıydı, dediklerinin anında yerine getirilmesini istiyordu ve kırbacının gücüyle dedikleri anında yerine getiriliyordu. Tecrübeli bir tekerlekçi olan Dave ise, ne zaman hata yapsa Buck'ın arka tarafını hafifçe ısıryordu. Spitz liderdi, o da aynı şekilde deneyimliydi ve her zaman Buck'a ulaşamasa da, arada bir azarlar-casına hırlıyor veya koşumlara ustaca yüklenerek Buck'ı gitmesi gereken yola koymaya çalışıyordu. Buck çabuk öğreniyordu ve iki arkadaşıyla François'nın verdiği ortak dersler sayesinde kısa sürede ilerledi. Kampa döndüklerinde, "Ho," denince durması, "Deh," denince gitmesi ve dönemeçleri açıktan alması gerektiğini, yüklü kızak yokuş aşağı doludizgin inerken de kızağa en yakın duran tekerlekçi köpekten uzak durmayı öğrenmişti.
    "Köpeklerin üçü de harika," dedi Francois Perrault'ya. "Hele şu Buck yok mu, deli gibi çekiyor. Her şeyi de anında öğreniyor."
    Sevkiyatıyla birlikte bir an önce yola çıkmak için telaş eden Perrault akşamüstü iki köpek daha getirdi. Adları Billee ve Joe'ydi, ikisi kardeşti ve ikisi de Eskimo köpeğiydi. Aynı annenin oğulları olmalarına rağmen, birbirlerinden geceyle gündüz kadar farklıydılar. Billee'nin bir kusuru varsa, o da aşırı iyi kalpli olmasıydı. Joe ise tam tersine huysuz ve içine kapanıktı, sürekli hırlıyor ve kötü kötü bakıyordu. Buck ikisini de arkadaşça karşıladı, Dave oralı olmadı, Spitz ise önce birini, sonra diğerini dövmeye çalıştı. Billee kuyruğunu yatıştırırcasına salladı, yatış-
    tırmanın fayda etmediğini görünce koşmak için döndü ve Spitz'in keskin dişleri böğrünü sıyırınca bir çığlık attı (hâlâ yatıştırıcıydı). Ama Spitz ne kadar dönerse dönsün, Joe da dönerek karşısına çıkıyordu, yelesi kabarmış, kulakları arkaya atmış, dudakları titreyip hırlayarak, dişlerini olabileceği kadar hızla birbirine çarpıyor, gözleri şeytanca parlıyordu -kavgacı korkunun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Öyle korkunç görünüyordu ki, Spitz onu disipline sokmaktan vazgeçmek zorunda kaldı, ama yenilgisini gizlemek için savunmasız ve acı acı bağıran Bil-lee'ye dönüp onu kampın sınırlarına kadar kovaladı.
    Akşamleyin Perrault bir köpek daha getirdi.

  3. #3
    Tandogan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-12-2005
    Mesajlar
    2,112
    Karizma Gücü
    0
    Tesekkurler Ebruli..Jack London'in 4 kitabini okudum ve hepsi de cok guzeldi.Eminim bu kitabi da enaz digerleri kadar akicidir!

    Bir gonderen olsa da okusam keske su kitabi da

    Zaten yukaridaki yazilanlardan da anlasiliyor kitabin kalitesi
    Her başarı ilk başta bir hayaldi. En büyük çınar bir dalda, en güzel kuş bir yumurtada saklıdır. Hayaller de gerçeklerin tohumu ve yumurtasıdır.
    D.Carnegie

  4. #4
    Misafir Foefs adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    13-11-2004
    Mesajlar
    7,650
    Karizma Gücü
    0
    çOCUKLUĞUMDA beyaz diş i okumuştum.Çok etkilenmiştim.Kurtlara olan hayranlığım o zamanlara dayanır.

  5. #5
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı destigna tarafından gönderildi.
    Tesekkurler Ebruli..Jack London'in 4 kitabini okudum ve hepsi de cok guzeldi.Eminim bu kitabi da enaz digerleri kadar akicidir!

    Bir gonderen olsa da okusam keske su kitabi da

    Zaten yukaridaki yazilanlardan da anlasiliyor kitabin kalitesi
    Destigna Mevcut'un tozlu arşivinde e-kitap olarak var

    http://www.turkyasam.com/showthread....light=mevcutun

  6. #6
    Tandogan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-12-2005
    Mesajlar
    2,112
    Karizma Gücü
    0
    Tesekkurler Ebruli:A

    Hemen indiriyorum
    Her başarı ilk başta bir hayaldi. En büyük çınar bir dalda, en güzel kuş bir yumurtada saklıdır. Hayaller de gerçeklerin tohumu ve yumurtasıdır.
    D.Carnegie

  7. #7
    Uyuyan Güzel BURDUR mexfi571 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-07-2005
    Mesajlar
    1,557
    Karizma Gücü
    0

    Başarılı

    bu kitabı geçen yıl okumuştum ve Jack London'la tanıştığım ilk kitaptı.o zamana kadar genelde Rus yazarlara ağırlık vermiştim ama bu yazarda hoşuma gitti.En son "Demir Ökçe"yi okudum ve gerçekten herkesin okuması gereken bence zorunlu bir kitap.Okuyunca vayy be dedirtiyor insana.İnanın şu anda gerçekleşen olayları bir bir bu kitapta anlatmış.Kesinlikle "Demir Ökçe"yi okuyun derim.Saygılarımla!!!!!

    Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
    Olmaya devlet cihanda sağlıklı bir nefes sıhhat gibi

    Elektronikçiler Buraya!!!



    VEGA FAN CLUB



    SIPSI MUZIK ALETI MIDIR?




    Klavyem turkce degil, o yuzden turkce karakterler kullanamiyorum, kimse kirilmasin

  8. #8
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    28-07-2007
    Mesajlar
    10,477
    Karizma Gücü
    0
    Çok güzel bir kitap.
    Filmide var ve o da epey güzeldir.
    Zaten hayvanları seviyorsanız, mutlaka hayran kalacağınız bir kitap.

  9. #9
    Misafir
    Ziyaretçi
    çok güzel bir kitap kitabı okurken yaşıyor insan

  10. #10
    Misafir
    Ziyaretçi

    Başarısız kitap

    bnce çok kötü bir kitaptı hayvanları severim ama onlara eziyet edilmesine dayanmam bu yüzden kötü buldum ama beyaz diş gzll

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •