• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 6 123456 SonSon
54 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Taha Akyol...

    Yolsuzluk, usulsüzlük...


    GALATAPORT ihalesi adeta dönüm noktası oldu. Yapılan özelleştirmelerde en çok tartışılan, bu ihale idi. Sadece "Fiyatını buldu, bulmadı" tartışması değil. Yolsuzluk, en azından usulsüzlük suçlamaları yapıldı. Başka konularla tartışmalar tırmandı. Şimdi "mal beyanı" tartışmaları yapılıyor.
    Galataport ihalesi konusunda ilk "İçime sinmiyor" açıklaması Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'den gelmişti. Danıştay 6. Dairesi de yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Dün Abdüllatif Şener'le konuştum. Yüksek Planlama Kurulu'nda Galataport'u aylarca onaylamadan tutan Şener, bu konuşmamızda kararını açıkladı:
    - Galataport ihalesini Özelleştirme İdaresi'ne iade edeceğim.
    Ne demek bu?
    - Yani onaylamıyoruz. YPK'nın sekreteryası iade yazısını hazırlıyor. Birkaç gün içinde Özelleştirme İdaresi'ne ulaşır!
    Yani Galataport ihalesi iptal edilmiş oluyor! Şener bunun gerekçelerinin iade yazısında belirtileceğini söyledi.

    Hukuk ve siyaset
    Abdüllatif Şener kabinede şahsi kanaatlerini açıkça ifade eden bakanlardan biridir. Arkadaşımız Fikret Bila'ya yaptığı açıklamada Galataport ihalesini açıkça eleştirmişti.
    Buna Başbakan'ın bir tepkisi olmuş muydu? Şimdi YPK kararıyla iptal edilmesini Başbakan'ın bilgisi dahilinde mi yapıyordu?
    Şener'in cevabı:
    - Eleştirilerim yayımlandıktan sonra Başbakan'la defalarca bir araya geldik, birçok konuda uzun uzun konuştuk. Galataport'a yönelik eleştirilerim konusunda hiçbir rahatsızlık göstermedi. Sayın Başbakan doğru işe tepki göstermez, bunu çok iyi biliyorum. Galataport ihalesini iptal etmekle doğru yaptığımızı da biliyorum.
    Bu iyi bir örnek... Teknik ve hukuki detaylarını bilmiyorum ama Galataport ihalesi çok tartışıldı, kamuoyunda kabul görmedi; şimdi hükümet iç mekanizmalarıyla yanlışı düzeltiyor.
    Abdüllatif Şener'in şu sözü adeta 'siyasetin tabiat kanunu'dur:
    - Siyaset sadece hukuk değildir. Kamuoyu algılaması bozulunca, hukuken gerekmese bile, siyaset gereğini yapmalı.
    İşte Danıştay kararı beklenmeden gereği yapılıyor.

    Şüyuu vukuundan beter
    Kamuoyu da elbette yanılır ve yanıltılır. Menderes ve arkadaşlarının adı "hırsız"a çıkarılmamış mıydı? Hatta Kars ve Ardahan'ı Ruslara "satıyorlar"dı! Darbenin gerekçelerinden biri buydu! Yolsuzluk suçlamaları yalandı ama "şüyuu vukuundan beter"di. Öyle şartlanma olmuştu ki, darbe'nin 'saf' lideri Org. Cemal Gürsel şöyle konuşacaktı:
    - Öyle ustaca çalmışlar ki, nereye sakladıklarını bulamadık!
    Bugün muhalifleri bile Menderes ve arkadaşlarının dürüstlük abidesi olduğunu kabul ediyor.
    AKP iktidarına yöneltilen yolsuzluk suçlamaları giderek artıyor. Doğrular vardır, yanlışlar vardır. Yolsuzluğa boğulmuş bir siyaset görüntüsü ve kafayı yolsuzluklara takmış 'püriten' bir kamuoyu manzarası sağlıklı değildir.
    Bunu önlemenin yolu iddialar ortaya çıktığında net açıklamalar yapmaktır, kusur varsa düzeltmek, suç şüphesi varsa mahkemeye göndermektir!
    Bunlar yapılmazsa, "mal beyanı" tartışmaları, haklı veya haksız, yolsuzluk şüphelerini gidermez. Mal beyanının gizliliği yetkili kamu otoritelerini bağlayan bir hükümdür. Önde gelen siyasetçilerin malvarlıklarındaki değişimleri kamuoyuna açıklamasında hiçbir yasal engel yoktur, şüpheleri gidermek bakımından da yararlıdır üstelik.

    01.02.2006

  2. #2
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    'Şüyuu vukuundan beter'


    YANİ söylentinin yaygınlığı gerçek olmasından daha önemlidir!
    TESEV Türkiye'de çeşitli tarihlerde halkın ve iş dünyasının yolsuzluk algılamasına ilişkin araştırmalar yaptı. Araştırmayı yapan heyetten Prof. Burhan Şenatalar'la konuştum, şu tespitini söyledi:
    - AKP iktidara geldiğinde halkta ve iş dünyasında yolsuzlukla mücadele edileceği, yolsuzlukların azalacağı konusunda belirgin bir iyimserlik vardı. Şimdi bu iyimserliğin azaldığını tahmin ediyorum.
    Başlangıçta AKP iktidarının yeni olması, eski iktidarların yıpranmışlığı, AKP iktidarının yolsuzlukla mücadele kanunu çıkarması, 'Uzan İmparatorluğu'nun üzerine gidilmesi gibi uygulamalar kamuoyunda gerçekten iyimserlik yaratmıştı.
    Bu iyimserliğin azalmaya başladığı, "ak"ın üzerine bazı gölgelerin düştüğü bir gerçektir. Bunu gidermek herkesten önce AKP'lilerin sorumluluğundadır.

    Ekonomiye de zararlı
    Enflasyon gibi yolsuzluk da bireysel, sosyal ve ticari ahlakı tahrip ediyor. Prof. Şenatalar'ın belirttiği gibi:
    - Sadece gerçekten yapılan değil, yolsuzluk söylentisi bile hem hükümetlere ve kamu kurumlarına, hem bireylerin birbirine olan güvenini sarsıyor. Güvene dayalı sosyal ve ekonomik ilişkilerde şüphe ve çekingenlik ortaya çıkıyor.
    İkincisi:
    - Yolsuzluk söylentileri 'herkes yapıyor' düşüncesini yaygınlaştırıyor. Meşruluk duygusu zayıflıyor, ekonomi diliyle 'işlem maliyeti' yükseliyor.
    Bu sebeplerle mesela şirketleşme ve ekonomik faaliyetleri kayda geçirme kültürü yeterince gelişmiyor. Vergi kaçırma, rüşvetle sorun çözme gibi kural dışı eğilimler artıyor. Piyasa ekonomisinin kurallarına göre çalışan namuslu işadamına vurguncu gibi bakılıyor, bu da iş kültürünü ve yatırımları engelliyor.
    Dünya yolsuzluk sıralamalarında en yolsuz toplumların az gelişmiş, kurumlaşmamış toplumlar olması tesadüf değil.
    Mesela "Uluslararası Şeffaflık Örgütü"ne göre ABD, Fransa, Japonya gibi ülkelerde yolsuzluk puanı 20'ler civarında iken, Türkiye ve Meksika gibi ülkeler 60'lı, 70'li puanlar civarında! Türkmenistan, Bangladeş, Çad gibi ülkeler ise 150'ler civarında!

    Partiler beraberce...
    Bugün Türkiye şeffaflık ve kurumlaşma konusunda eskisinden daha ileridir ama yeterli değil. Son tartışmalar çözüm arayışından ziyade, eskiden beri olduğu gibi, yine partilerin siyaseten birbirlerini vurma savaşına dönüştü. Bu kavgalardan sonuç çıkmaz, sadece yolsuzluk konusundaki "şüyu" yani şayialar, söylentiler, kuşkular artar.
    Ben bir öneri de bulunuyorum:
    Başta AKP ve CHP olmak üzere, partiler kamuoyunda saygın isimlerden oluşan bir komisyon kursun, ve gelişmiş ülkelerdeki şeffaflık ve denetim mekanizmalarını inceleyerek ortak bir 'temel yasa' hazırlasınlar:
    Bütün dokunulmazlıklar, mal beyanlarının şeffaflığı, siyasete veya kamu görevlerine girenlerin ticari işlerini 'kayyım'a devretmesi, parti gelir giderlerinin, seçim kampanyalarının şeffaflaştırılması gibi temel tedbirleri içeren bir 'sistem' oluştursunlar; şerefini de sorumluluğunu da paylaşsınlar. "Şüyuu vukuundan beter" olan bu konuda makul bir güven inşa edebilirsek ekonomik gelişmemiz ve AB yolculuğumuz için bile yararlı olur.

    02.02.2006

  3. #3
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Erdoğan, Baykal, mal varlığı


    BAŞBAKAN Erdoğan'ın çok yakınındaki iki isimle görüşüyorum, "Mal varlığını açıklayacak" diyorlar. Başbakan'ın mal varlığında, 2001'deki beyanına göre önemli bir değişme olmamış, sadece sahibi olduğu şirket hisselerini satmış.
    Hatta şunu söylediler:
    - Hürriyet'in bu konudaki haberini gördünüz; doğrudur. Hatta bu haberi gayri resmi bir mal beyanı açıklaması olarak görebilirsiniz, açıklayacağı da bu.
    Ama geçen yıl iki villa almış?
    - Görüştü ama henüz satın almadı.
    Mal beyanını açıklamak yeter mi? Türkiye'yi bu tartışmalardan kurtaracak bir şeffaflık düzenini getirmek için Başbakan'ın inisiyatif alması gerekmez mi?
    - Başbakan bunun için talimat verdi. AKP Milletvekili Sadullah Ergin'in açıkladığı 'Etik Yasa' çalışması, Başbakan'ın talimatıyla başlatıldı.

    Etik yasası
    Kişinin kendi mal varlığını açıklamasını yasaklayan hiçbir kanun yoktur. Başbakan ânında çıkıp açıklasaydı bu kadar gerilim olmazdı. Danışmanları Başbakan'ın "sırf siyasiler hedef alınmasın" diye erken açıklama yapmadığını söylüyor. Ben bu gerekçeyi tatminkâr bulmuyorum. Ânında açıklaması gerekirdi. Yine de etik yasa çalışmasına başlanması olumlu bir adımdır.
    Maliye Bakanı Unakıtan da medyadan mesela Ankara temsilcilerini davet ederek mal varlığına ilişkin sorulara cevap vermeliydi.
    AKP bu olayda 'kriz yönetimi'ni iyi yapamadı. Parti içinde de tepkiler, gerilimler oluştu.
    Demokrat Parti, Adalet Partisi ve ANAP zamanında yaşananlar gösteriyor ki, ekonomik gelişme dönemlerinde yaygın yolsuzluk şüpheleri siyasi istikrarı ve ekonomik gelişmeyi tahrip edebilir!
    Türkiye artık sistemi tahrip etmeden, kırıp dökmeden meselelerini çözebilmeli, herkese hırsız gözüyle bakan bir 'püriten cinnet'e kapılmadan çağdaş bir düzenleme yapabilmelidir.
    Bir Tüpraş satışının yargıda durdurulması, dün borsayı 1400 puan birden düşürdü! AB yolcusu Türkiye temel değerlerde uzlaşmış, rasyonel, açık toplum reflekslerine sahip bir ülke olmalıdır.

    Atatürk'ün mirası
    Türkiye'nin resmen "parti devleti" olduğu dönemde Atatürk'ün İş Bankası hisselerini CHP'ye bağışlaması anlaşılabilir bir olaydır. CHP bundan tek kuruş rant almıyor ama yönetim kurulunda etkili olduğu gibi, işte Türk Dil Kurumu ve Türk Tarihi Kurumu üzerinde politik baskı yapabiliyor, gelirlerini keserek!
    Türk Dil ve Tarih kurumları, Baykal'ın dediği gibi, "dernek statüsünde" kuruldu ama o devrin 'dernek' anlayışıyla! Bugünkü sivil 'dernek' anlayışıyla değil! Nitekim bu 'dernek'lerin başkanı, "devlet partisi"nin Milli Eğitim Bakanı idi!
    Demokrat Parti'nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, artık çok partili demokrasiye geçtiğimizi dikkate alarak, bu başkanlığı bırakmıştı. Şimdi de CHP, benzer şekilde, "parti devleti" geçmişinden kaynaklanan bu 'imtiyaz'ı bırakmalıdır.
    CHP'yi Atatürk'ün kurmuş olmasının onurunu taşımak için, oy yetkisi olmayan 'onursal' bir yönetim kurulu üyeliği yeterlidir.
    Dil ve Tarih kurumlarının halen de "Atatürk'ün kurduğu kurumlar" olduğunu CHP Genel Başkanı Baykal 1991 yılında kendi imzasıyla, hukuki belge olarak onaylamıştır. Bu kültürel ve bilimsel kurumların Atatürk'ün vasiyetine göre alması gereken parayı CHP'nin engellemesi, Atatürk'ün vasiyetine saygısızlık değil midir?

    03.02.2006

  4. #4
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Tarihçi Demirkent'e saygı


    HAÇLI Seferleri döneminin büyük tarihçisi Prof. Işın Demirkent'i kaybettik. Eşi Nezih Demirkent'i de beş yıl önce kaybetmiştik. Nezih Bey'i gazetecilikten manevi hocam, Işın Demirkent'i de tarihten manevi hocam olarak saygı ve rahmetle anıyorum.
    Işın Demirkent'in bizde Bizans ve Haçlı Seferleri tarihinin en büyük üstadı olan merhum Prof. Fikret Işıltan Hoca'nın talebesi olduğunu belirtmek, hakşinaslık gereğidir.
    Merhume Prof. Demirkent'in bilhassa üç eseri önemlidir:
    - Urfa Haçlı Kontluğu Tarihi, 1098-1118, Türk Tarih Kurumu 1990, doktora tezi, iki cilt.
    - Sultan I. Kılıç Arslan, Türk Tarih Kurumu 1996.
    - Haçlı Seferleri, Dünya Yayıncılık, 1997.
    Prof. Demirkent, Türk Tarih Kurumu'nun üyesiydi.

    Urfa Haçlı Kontluğu

    Birinci Haçlı Seferlerinde 1118-1146 tarihleri arasında yöreye hâkim olan "Urfa Haçlı Kontluğu", Türk fetihlerinden önce bölgenin etnik ve dini yapısını anlamak için daha önemlidir.
    Baudouin komutasındaki Haçlı ordusu, bölgede nüfusun büyük çoğunluğunu teşkil eden Ermenilerin çağrı ve desteğiyle buraya gelerek Urfa Haçlı Kontluğu'nu kuruyor.
    "Urfa kontluğu Fırat'ın iki yakası boyunca uzanan, Ravendan'dan Urfa'nın doğusunda nereye kadar ulaştığı kesinlikle bilinmeyen bir sınır içinde oldukça geniş bir bölgeyi kapsamakta idi.."
    Kuzeyde Samsat, hatta Malatya, güneyde Suruç ve Gerger de (Ermenice: Gargar) kontluğa tabidir. (1)
    Hatta bir ara kontluk hâkimiyetini Mardin ve Harran'a kadar uzatıyor. (2)
    On dört yıl süreyle dört Haçlı seferine karşı savaşan Anadolu Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan, Aksungur, İmadettin Zengi, Nureddin Zengi, komutanlar Kürboğa, Artuk Bey, Bozanoğlu, İnal Bey... Anadolu'nun batısında ve doğusunda Haçlıları püskürttüler. Fırat'ın doğusunun Müslümanlaşması da onların sayesinde oldu.
    'Anatolia', daha o zaman "Turchia" oldu; belgesi, mimari eserleridir.

    Haçlı Seferleri

    Birbirleriyle çatışan Türkmen aşiretlerinin yavaş yavaş 'tek devlet'e yönelmesi...
    Kılıç Arslan, on misli üstün kuvvetle gelen Haçlıları Eskişehir civarında karşılamak için Tokat'taki Danişmentli beyleri, Diyarbakır'daki İbrahim Yinal, Siirt'teki Kızıl Arslan, Ahlat'taki Sökmenoğlu Kutup, Erzen'deki Alptekin, Harput'taki Çubukoğlu Muhammed, Harran'daki Karaca gibi Türkmen beylerinden yardım istiyor, onlar da gelip Selçuklu Kılıç Arslan'ın ordusuna katılıyor. (3)
    Anadolu'da müşterek bir merkezi otorite, yani devletleşme süreci başlıyor. Bunun zirvesi Osmanlı olacaktır. Bu uzun tarih sayesinde bugünkü Türkiye'de, mesela Irak'taki gibi, aşiretler, feodal çatışmalar yok.
    Haçlılara göre verem hastalığı "şeytan işi"dir! İyileştirmek için hastanın kafa derisini haç şeklinde yüzüyorlar, tuz basıyorlar! Zamanın Müslüman tarihçileri bunu "vahşet" diye görüyor, cehaletleriyle alay ediyor.
    Doğu medeniyeti o zaman daha üstün. Ama Haçlı Seferleri Avrupa'da "şehirleşme, ticari girişimcilik, gemicilik" gibi öngörülmeyen dinamikleri harekete geçirecek, Doğu'da büyük tahribat yapacak, çok uzun vadede Batı'nın lehine, Doğu'nun aleyhine muazzam sonuçlar doğuracaktı. (4)
    Prof. Işın Demirkent'i saygı ve rahmetle anıyorum.
    1 Urfa Haçlı Kontluğu, I, s. 165.
    2 Urfa Haçlı Kontluğu, II, s. 141.
    3 Kılıç Arslan, s. 54; Haçlı Seferleri, f. 64-65.
    4 Haçlı Seferleri, sf. 277-285.

    06.02.2006

  5. #5
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Kutsala Saygı...

    PEYGAMBERİMİZE hakaret eden karikatürler "ifade özgürlüğü"ne girer mi? 1994 yılında Avusturya'da, Hıristiyanlığın "üç kutsal"ı, yani Tanrı, İsa ve Meryem'i sapık ilişkiler içinde gösteren bir film yapılıyor! Avusturya hükümeti filmi yasaklıyor, filmin yapımcıları AİHM'ye gidiyor...
    AİHM, ifade özgürlüğünün "aynı zamanda inananların duygularına saygıyı da gerektirdiğini" belirterek davayı reddediyor, filmin yasaklanmasını haklı buluyor. (1)
    İngiltere'de 1996 yılında Rahibe Azize Terasa ile Hz. İsa'yı uygunsuz şekilde gösteren bir video filmini hükümet yasaklıyor, AİHM yine bu yasağı haklı buluyor. (2)
    Türkiye'de 1993 yılında bir yayınevi Hz. Muhammed'e hakaret eden bir kitap yayımlıyor. Yazar hakkında eski TCK 175. maddeye göre, "Allah'a veya dinlerden veya bu dinlerin peygamberlerinden veya kutsal kitaplarından veya mezheplerinden birine hakaret" sebebiyle dava açılıyor, iki yıl hapis cezası veriliyor, paraya çevriliyor, Yargıtay onaylıyor. Yayınevi AİHM'ye gidiyor, AİHM de onaylıyor!

    AİMH ne diyor?

    AİHM, kararında "ifade özgürlüğünün bazı görev ve sorumlulukları da beraberinde getirdiğini" belirterek, şu kararı veriyor:
    "Din ve inanç özgürlüğü söz konusu olduğunda başkalarına zarar verecek nitelikteki söylemlerden ve saygısızlık oluşturacak davranışlardan kaçınılması gerekmektedir... İlke olarak, büyük hayranlık ve sevgi duyulan dini değerleri hedef alan aşağılayıcı eleştirilerin yaptırıma tabi tutulması gerekmektedir."
    Hatta bu yasak "sosyal bir ihtiyaç"tır. (3)
    Özetle, çağdaş hukuka göre, dince kutsal değerler aşağılanamaz! Birçok Batılı gazete de bu karikatürleri yayımlamama kararı aldı zaten.
    Danimarka hükümeti ise "hakaret"i fikir özgürlüğü içinde saymakla bu çağdaş hukuk kuralını görmezlikten geliyor. Danimarka hükümeti Müslümanlardan özür dileyerek gerilimi düşürmelidir.
    "Anti-Semitizm" gibi "İslam fobisi" de fikir özgürlüğü içinde görülemez. Aksini düşünmek yangına benzin dökmek olur!

    Sağduyu ve itidal

    Hz. Peygamber'e hakaret eden karikatürlerin büyük bir tepki doğuracağını öngörmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Aynı gazete Hz. İsa'yı küçük düşüren bir karikatürü yayımlamayı reddetmişti. Demek ki yayının sebebi "İslam fobisi"dir.
    Küreselleşme insanlarda bir tür deprem duygusu yaratıyor; insanlar köklerine, kimliklerine daha bir sarılıyor, hassasiyetler, tarihten gelen duygular da kabarıyor.
    Batı'daki Haçlı bilinçaltı ve "İslam fobisi", Müslüman dünyasında karşıt duyguları tahrik ediyor. Buna Müslüman toplumlardaki sömürge geçmişinin ve mevcut mağduriyetlerin yarattığı derin tepki duygularını da eklemek lazım.
    Sömürge kompleksi olmayan ve ciddi bir demokrasi tecrübesine sahip bulunan Türkiye'de protestolar çok şükür olgunluk sınırlarını aşmadı. Ama bireysel eylem olarak, bir 'delikanlı' Trabzon'da Rahip Santoro'yu katletti. İnşallah bu cinayet bir bulaşıcı hastalık işareti değildir.
    "Soğuk Harp" devletler arasındaydı, kontrollüydü. "Medeniyetler çatışması" ise kontrolü zor duygular arasındadır!!!
    Tek yol sağduyu ve itidaldir; sokak kalabalıklarına da Danimarka hükümetine de lazım...

    1) Otto-Preminger v. Austria, 295-A (20.9.9)
    2) Wingrove v. the UK-Rep. 1996-V, fas. 23 (25.11.96)
    3) I.A. v. Turkey, 42527/98 (13.9.05)


    07.02.2006

  6. #6
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Bir din adamını öldürmek!


    RAHİP Andrea Santoro'nun katil zanlısı, içine kapanık liseli bir genç. Okul arkadaşları onu fazla tanımıyor, zaten liseye ancak 7 gün devam etmiş, devamsızlıktan sınıfta kalmış. Herhangi bir ideolojik gruba veya dini cemaate mensup olduğunu düşündürecek semboller ve davranış kalıpları onda hiç görülmemiş. Hobileri, ilgileri de yok.
    "Meczup" mu? Ona da benzemiyor! Çünkü "meczup", 'ilgisiz' değildir, aksine bir şeyin aşırı derecede "cezbesine" kapılmıştır.
    Katil zanlısı genç, imam hatip öğrencisi veya bir dini cemaatin mensubu olsaydı belli çevreler gök kubbeyi yıkardı! Ama katil zanlısı böyle biri de değil.
    Arkadaşları tarafından dindar olarak da, dine ilgisiz olarak da bilinmiyor; bu konuda bir 'özelliği' yok!

    Önyargılar...
    'Medeniyetler çatışması' tezini maalesef giderek artan bir endişeyle daha fazla ciddiye alıyorum! Dünyanın her yerinde "öteki"ne, yani düşman sayılanlara karşı peşin hükümlü bir öfke yükseliyor. "Öteki"ni araştırmak yerine, canavar gibi görme psikolojisi yayılıyor, komplo teorileri kuruluyor, paranoyalar kabarıyor!
    "Türkiye AB üyesi olursa, İslam Avrupa'yı istila eder!" diyen AB Komiseri Hollandalı Bolkestein gibi politikacılar!
    Hz. Muhammed'i ve Müslümanları terörist olarak karikatürleştiren kafalar!
    Edward Said'in "Orientalizm" adlı akademik eserinde ortaya koyduğu gibi, Batı'nın yüzlerce yıldır Doğu'yu karikatürleştirmesi, aşağılaması...
    Doğu'nun tepkileri; Arap milliyetçiliği, Ortadoğu Devrimciliği, şimdi militan İslamcılık...
    Ve Türkiye'de ise ülkenin satıldığı, misyonerlerin ülkeyi istila ettiği gibi paranoyalar kabarırken, psikolojik sorunları olduğu anlaşılan bir çılgın genç "papaz" öldürdü, hem de kilisenin içinde, ibadet ederken!

    İslama zarar vermek
    Hz. Ömer Kudüs'e gittiğinde, Hıristiyanların kutsal mekânlarını, bu arada "Kutsal Mezar Kilisesi"ni ziyaret ediyor. Namaz vakti geldiğinde Başrahip kilisenin bir köşesinde kılabileceğini söylüyor, Hz. Ömer "Hıristiyanlara saygısızlık olmasın" diye bunu kabul etmiyor, namazı dışarıda bir yerde kılıyor. Kilisede kılsaydı sonra Müslümanlar kiliseye el koyar diye kaygılandığını söylüyor. (1)
    Fatih Bosna'yı fethettiğinde "Bosna rahiplerine" ferman çıkararak, "Memleketimde korkusuz, zahmetsiz, güvenlik içinde yaşayacaksınız" diyor hem de "yüz yirmi dört bin peygamber" üzerine ant içerek! (2)
    Fakat bunlar gelenek ve bilgi... Zamanımızda ise toplumsal yapı değişmesi insanları geleneklerden koparıyor, yeni gelenekler de yeterince oluşamadığı için 'lümpen' kesitler oluşuyor; suç, uyuşturucu, şiddet dalgası tırmanıyor!
    Batı'da İslam düşmanı provokasyonlar yapılırken, bir süredir misyonerlik söylentileriyle çalkalanan Trabzon'da 'özelliksiz' bir gencin aklına "papaz öldürmek" gibi bir 'özellik' geliveriyor!
    Batı'daki her fanatik koyu hıristiyan değil. Bizde de dinsel özelliği olmayan bir çılgın genç "papaz"ı katledebiliyor!
    Rahip Santoro herkesin saygısını kazanmış iyi bir insan, mümin bir din adamıydı. Türkiye'de Müslüman bir genç onu ibadet ederken öldürdü! Dünyaya yansıyan manzara bu!
    İslama kim zarar verdi bu olayda?!!
    Çok, çok düşünmeliyiz! Gerilimleri düşürüp sağ duyuyu güçlendirmeliyiz.

    1) Prof. Işın Demirkent, Haçlı Seferleri, sf. 55.
    2) Cevdet Paşa, Tezakir, 21, s. 84.


    08.02.2006

  7. #7
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Ateşkes zamanı!


    OLIVER Roy, İslam konularında uzman bir siyaset bilimcidir. Türkiye'ye birkaç defa geldi, kendisiyle uzun bir sohbetim de oldu. "Siyasal İslam" adlı önemli kitabın yazarıdır. (Metis Yayınları, 1994)
    Roy'un on iki yıl önceki öngörüsü doğru çıktı: İşte İslam adına ortaya başarılı bir siyasi ve ekonomik model konulamadı. Bu alanda köklü "Ayetullahlar" geleneği sebebiyle en birikimli olan İran devrimi de işte ekonomik ve politik başarısızlık içinde.
    Öyleyse İslam niye hâlâ bu kadar dünyanın gündeminde? Niye İslam dünyasında hâlâ öfke patlamaları yaşanıyor? Her dinin kutsallarına saldıran densizler her yerde oluyor ama bu kadar şiddet patlamaları neden Müslümanlarda oluyor? Bu soruların cevabı dinlerin teolojilerinde değil, toplumların sosyal ve politik yapılarındadır.
    Oliver Roy'un Newsweek dergisinin son sayısındaki önemli makalesi, bu açıdan önemli.
    Roy, önce Batılılara şunu hatırlatıyor: Kutsal'a saygı her dinde var. İşte Tony Blair kutsala saygısızlığı yaptırım altına alacak yeni bir yasa hazırlıyor. Laik Fransa'da ünlü 'Son Akşam Yemeği' tablosunun Hz. İsa'yı küçük düşürecek şekilde tahrif edilmesi, Kilisenin talebiyle yasaklandı...

    İslamda ayrışma...
    Karikatür skandalına karşı yapılan gösterileri analiz eden Roy, İslamla Batı arasında değil, daha çok Müslümanların kendi arasındaki bir ayrışmaya dikkat çekiyor.

    Avrupalı Müslümanlar ılımlı: Bunların en fundamentalist bilinenleri bile, karikatür olayında tepkilerini şiddete başvurmadan, ölçülü açıklama ve gösterilerle ortaya koydular. Roy bunları 'modern Müslümanlar' olarak niteliyor.
    Trabzon'daki münferit olay hariç, ben Türkiye'yi de bu kategoride görüyorum.

    İslam dünyasındaki şiddetli tepki, politik: Roy, kanlı, yangınlı, baskınlı, öfkeli eylemlerin sergilendiği toplumlarda, politik sebeplerle zaten kuvvetli Batı aleyhtarlığının olduğunu belirtiyor: Filistin ve İsrail sorunları sebebiyle Araplar... ABD'nin Afganistan'daki varlığına tepki duyan, eskiden beri Taliban'la irtibatlı Pakistan toplumu...
    Demek ki, politik ve sosyal öfkeler, dini formlarda patlak veriyor.

    Demokrasi faktörü
    Demokrasi, protestolarımızı yakıp yıkmadan, vurup devirmeden ortaya koyma alışkanlığını geliştiriyor. Roy Avrupa'daki Müslümanların ılımlı tavrında demokrasinin rolünü vurguluyor:
    "Avrupalı Müslümanların yararlandığı özgürlükler, Mısır'da, Tunus'ta, Suriye veya Suudi Arabistan'da bilinmiyor!"
    Roy'un analizleri ciddidir. İlaveten, kabile kültüründeki şiddet, devrimci rejimlerin aşıladığı ideolojik katılık ve otoriterlik, sömürge geçmişinden gelen husumetler, paranoyalar ve komplo saplantıları!..
    Evet, sosyolojik yapılar dinlerin algılanmasını etkiliyor; aynı din farklı şekillerde algılanıyor!
    Müslüman toplumlar ezilmişlikten ve bunun komplekslerinden kurtulacaklarsa, bunun yolu bağırıp çağırmak, vurup devirmek, öldürmek değil, "liberal demokrasi, açık toplum, piyasa ekonomisi, kent değerleri, ekonomik rasyonellik, çoğulculuk" gibi değerlerin, yani modernleşmenin yollarını bulmaktır.
    Bunun için, önce 'ateş kesmek', sakinleşmek lazım, sonra da düşünmek, düşünmek!..
    Bu konuda Müslümanların yolunu tıkayanlar, "emperyalistler, Siyonistler, sömürgeciler"den önce, İslam adına öfke saçanlardır, Müslüman kitlelerin gözlerini öfkeyle kör edenlerdir.

    09.02.2006

  8. #8
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Yargı, laiklik, çağdaşlık


    DANIŞTAY kararına göre, babaları tarafından bir meslek lisesine kaydettirilen çocuklar, 'açık lise' sınavlarını vererek ömrü billah başka bir eğitim dalına geçemeyecek!
    Çağdaş liberal-rekabetçi-açık toplumlar "sistemlerin esnekliği, yeteneklerin önünün açılması, rekabet, geçişkenlik" gibi değerlere önem verirken, bizde adeta 'kast' sistemi gibi aşılmaz duvarlar örülüyor!
    Cumhuriyet gazetesi bu kararla "imamlara mühendislik yolu"nun kapatıldığını yazıyor! Evet, bütün mesele bu!
    Çocuklar neden babalarının seçtiği eğitim dalına ömür boyu mahkûm olsun?! Neden liyakat ve yeteneklerine göre bir hayat yolunu seçme özgürlükleri olmasın?! Çağdaş toplumların dinamizmi özgürlüklerden gelmiyor mu?!
    Demek ki, Rahip Gregor Mendel biyoloji bilgini, tarikatçı Faraday fizik bilgini, Cizvit okulu öğrencisi De Gaulle de general ve cumhurbaşkanı olamamalıydı!
    Bir imam hatipli, bir meslek liseli çocuk neden felsefe, tarih, sosyoloji, mühendislik, hukuk okuma hakkanı sahip olmasın?!
    Danıştay'ın öbür kararı, sadece okulda değil, "geliş gidişlerde" de kıyafet yasağının uygulanmasını gerektiriyor! "Geliş gidiş" ne demek? "Okula giriş çıkış" mı, yoksa "sokakta" mı?! Bayan öğretmenlerin peşine hafiyeler mi takacağız?
    Bu kararlara çok şaşırmadım. Çünkü Türkiye'de resmi laiklik, liberal özgürlüklerle bütünleşen bir değer olarak değil, aksine, bizzat Danıştay kararlarında belirtildiği gibi, "laikliğin özgürlüğe kıydırılmasını" önlemek tarzında bir 'devlet görevi' olarak algılanıyor.

    Boykot gibi!

    Başka bir örnek: Bir üniversitede 'yardımcı hizmetler kadrosunda bir telefon memuresi', başörtülü... İşini aksattığına dair hiçbir iddia yok. Ama, 28 Şubat dönemi! Sırf başı örtülü diye kadıncağızı temelli olarak işten atıyorlar!
    Danıştay da telefon memuresinin başının örtülü olmasını "ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumların huzur, sükûn ve çalışma düzenini bozmak" sayıyor ve memuriyetten atmayı onaylıyor!
    Halbuki kanun bu disiplin suçunu tarif ederken, "boykot, işgal, engelleme" eylemlerini de saydığı için, "çalışma düzenini bozmak"tan neyi kastettiği belli!
    Telefon santralındaki bir kadının başörtüsü, işgal, boykot falan gibi bir eylem midir?!
    Halbuki, başını örten bir memureye kademeli olarak, kanudaki gibi "uyarma... kınama... aylıktan kesme... kademe ilerlemesini durdurma" gibi cezalar vermek ve bu arada zavallı kadının işini kaybetmeden görev sırasında başını açarak çalışmasına imkân tanımak varken, Danıştay, bu kadına "işgal, boykot" gibi eylemler için öngörülen en ağır cezayı, yani kadının işten atılmasını onaylamıştır! (8. Daire, K: 2000/4951)

    Sokakta yasak?!

    Danıştay'ın okulda, yani görev sırasında değil, "gelip giderken" bile başörtüsünü yasaklaması da aynı "laikliği özgürlüklere kıydırmama" şeklindeki otoriter ve irtica korkusuna dayalı, 'anti-liberal' laiklik anlayışının sonucudur.
    Bu kararda, gerekçe olarak, Anayasa'nın "Başlangıç" bölümünde AB sürecinde yapılan terim değişikliği bile dikkate alınmadan, eski metin yazılmıştır!
    Kamu vicdanına ters düştüğüne inandığım bu kararı, Prof. Zafer Üskül ve Prof. Süheyl Batum gibi daima laikliği savunmuş hukuk bilginleri de eleştirdiler.
    Ben de umuyorum ki, genel kurul bunu düzeltir.
    Yarın devam edeceğim.

    10.02.2006

  9. #9
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Laiklik, modernleşme ve din...


    LAİKLİĞİN Batılı tarifi "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması"dır. Bu doğru tanım toplumsal alanda din ve vicdan özgürlüğüne geniş bir imkân tanıyor. Fakat Anayasa Mahkememiz, "İslam ve Hıristiyan dinlerinin özelliklerindeki ayrılıklar" sebebiyle Türkiye için laikliğin bu tanımını yetersiz buluyor, dinin yerinin "vicdanlar" olması şeklindeki bir laikliğe hükmetmiştir. (1)
    Devlette bu görüş çok köklüdür.
    Böyle bir laiklik anlayışı, dinin mabet ve vicdan dışındaki tezahürlerini laiklik için tehlike sayıyor; bu alandaki liberal özgürlükleri kısıtlıyor!
    Yargı bu kısıtlamaları, "laikliği özgürlüğe kıydırmamak!" diye savunuyor. (2)
    Hukuk kültürümüzdeki bu yerleşik görüşler, yalın bir akıl yürütmeye dayanıyor: İslamda şeriat olduğuna göre, din özgürlüğünün Hıristiyan ülkelerdeki kadar geniş olmaması gerekir, aksi halde "irtica" laikliğe kıyar!

    Bilimsel metot?

    Peki, laik hukukta dinlerin özelliklerine göre karar verebilir mi?! Bu yaklaşım, sosyolojik olarak da yanlıştır. Hıristiyanlığın "özelliği" laikliğe daha müsait ise, Kitab-ı Mukaddes'teki şeriat hükümlerini, Katoliklikteki 'Tanrısal egemenlik' anlayışını, Protestan Evanjelizmi nasıl izah edeceğiz?!
    Bilimsel metot olarak, toplumdaki dini eğilimler dinin teolojisinden ziyade, dini eğilimlerin sosyolojik dinamiklerine bakarak anlaşılabilir. (3)
    Bu metotla yapılmış araştırmaya bir örnek: 19. yüzyılda şehirleşme ve sanayileşme sürecinde Avrupa'da muazzam bir dinsellik patlaması yaşandı, her taraf kiliselerle doldu. Ama bu ortaçağa dönüş (irtica) değildi, aksine, modernleşmeyi, rasyonelleşmeyi ve hatta sekülerleşmeyi içeren bir dinselleşme idi! (4)
    Şehirleşme, piyasa ekonomisi, eğitim, dışa açılma ve demokrasi gibi dinamikler Türkiye'de dinselliği nasıl etkiliyor? Liberal özgürlükler "laikliğe kıyar" mı yoksa dinselliği sisteme entegre ederek modernleşmeyi mi hızlandırır?
    Din ve laiklik tartışmalarında hayati sorun budur! Türkiye'de bu konularda, türban dahil, yapılmış birçok sosyolojik akademik araştırma da vardır.
    Ama yargı kararlarında sosyolojik araştırmalara tek atıf görmüyoruz.
    Halbuki "hayatta en hakiki mürşit ilim" değil midir?

    Liberal laiklik

    İrtica kaygısıyla kitlelere güvensizlik Cumhuriyet'in ilk dönemlerinde anlaşılabilir bir olguydu. O dönemlerin metinleri hâlâ geçerli referanslar olduğu için, toplumsal yapımız çok değiştiği halde, aynı kaygı devam ediyor; onun için oligarşik anayasalar yapıldı, "atanmışlar"ın "seçilmişler"e hükmettiği "bize göre bir demokrasi" kurgulandı! Ama bugünkü Türkiye'de modern yönetim standartlarına ulaşmak için bu tortuları teker teker ayıklamak zorunda kalıyoruz!
    Merhum İsmet İnönü, 1920 ve 1930'larda bile irtica korkusuyla parti kapatmakla yanlış yaptıklarını söylemiştir.
    Hele de bugünkü Türkiye'de modernleşmenin toplumsal dinamikleri son derece gelişmiştir. Bakın, liberal demokrasi ve piyasa ekonomisi dinsellikleri de modernleştiriyor.
    Modernleşme teorilerini bir gün yargımızın da dikkate alacağına, "liberal laiklik" anlayışını yargımızın da benimseyeceğine inanıyorum. Yargı kültürümüzün liberalleşmesi modernleşmenin bir gereğidir.

    1) Karar: 1998/1
    2) 8. Daire, K: 200/4951
    3) D. Outram, The Enlightenment, Cambridge Univ. s. 44.
    4) Hugh McLeod, Religion and the People of Western Europe, Oxford Üniv. 1999.


    11.02.2006

  10. #10
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Eleştirel Tarih Yazıları


    METE Tunçay'ın yeni kitabı "Eleştirel Tarih Yazıları" adıyla yayımlandı. (liberte.com.tr)
    Kitap, Prof. Tunçay'ın tarih konusunda yerleşik klişeleri eleştirdiği, yeni belgeler ve fikirler ortaya koyduğu yazı ve söyleşilerinden oluşuyor.
    Yerleşik ezberleri bozan bir kitap; o sebeple, sarsıcı, düşündürücü, ufuk açıcı bir eser. Ben şahsen iyi bir tarih okuru olduğum halde, Tunçay'ın bu kitabından yeni çok şey öğrendim; katıldığım ve katılmadığım yorumları var ama hepsini ufuk açıcı buldum.
    Kitabın birinci bölümünde "Osmanlı'dan Cumhuriyet'e" düşünce tarihimiz analiz ediliyor. Tunçay, bizde birbiriyle çarpışan üç büyük fikir akımının ortak çıkmazının "dogmatizm" olduğunu anlatıyor. İslamcılığı anladık, 'ilerici' sayılan Batıcılık ve 'bilimsel' sayılan sosyalizm de mi öyle?
    "Türk Batıcılığı pozitivisttir ve pozitivizm dogmatizmi içerir...
    Kendimi içinde saydığım sosyalistliğin bazı kanatlarındaki dogmatizmden huzursuzluk duymaya başladım...
    Bizdeki Batıcılığın laik bir İslamcılık olması gibi..." (Sf. 11-17)
    Tunçay'ı okurken, bizde pozitivisit dogmatizmin devlet gücüyle, mahkeme kararlarıyla 'techiz' edildiğini düşündüm!

    Ufuk açan sorular
    Prof. Mete Tunçay'ı okumaya devam edelim:
    "Cavit Bey gibi İttihatçılar (Atatürk'e) suikastle bir ilgileri kanıtlanamadığı halde, sırf eski kırgınlıklar ve geleceğe ilişkin endişeler nedeniyle asılmıştır." (Sf. 57)
    Düşündüm: Biliyoruz ki, Türkiye'de modern Maliye'yi kuran, Cavit Bey'di. Atatürk 1937'de "En büyük iktisatçımız Celal Bayar'dır" diye konuşmuştu. Cavit Bey'i asacağımıza Maliye'nin başına getirseydik daha iyi olmaz mıydı?
    Bu sorunun 'bilimsel' bir cevabı olamaz ama böyle sorular ufuk açar.
    Tunçay'ın kitabındaki "Siyasal Gelişmenin Evreleri" adlı bölüm, metodolojik bakımdan fevkalade önemli... Yakın tarihimizdeki tekil olgular böyle teorik bütünlüğe oturtulunca daha iyi anlaşılıyor. (Sf. 52-98)
    Yine ufuk açıcı bir soru; Tunçay'ın "Atatürk'e Nasıl Bakmak" yazısı... Tunçay'ın bu konuda Niyazi Berkes gibi bir 'otorite'yi, Celil Gürkan gibi bir 'devrimci'yi eleştirmesi bir konuya nasıl değişik açılardan bakılabileceğini gösteriyor. (Sf. 129, vd.)

    Laiklik ve Halkçılık
    Kitabın üçüncü bölümü "Türkiye'de Siyasal Kültür" başlığını taşıyor. Bu bölümde 'Laiklik' konusu işleniyor. Cumhuriyet dönemindeki fikir akımları Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler ele alınıyor.
    "Laiklik ve Halkçılık" başlıklı yazı son derece önemli. Hâkimiyetin halka ait olması laikliği gerektiriyor, fakat laikliğin dogmatik ve pozitivist bir 'inanç' gibi algılanması halkı dışlıyor, demokrasi sorunlarına yol açıyor. (Sf. 183-194)
    Tunçay'ın bu konudaki analizleri, Raymond Aron'un pozitivist ideolojiler için kullandığı "laik dinler" (secular religions) terminolojisini hatırlatıyor.
    Kitabın dördüncü bölümü "Eğitim Sorunları"nı, özellikle tarih eğitimindeki sorunları ele alıyor. Son bölüm "Kitabiyat"ta kitap eleştirileri yer alıyor. Uğur Mumcu, Mahmut Goloğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Cahit Tanyol ve Niyazi Berkes'in kitapları hakkında Tunçay'ın analiz ve eleştirileri...
    Tarihe 'liberal sol' diyebileceğim bir perspektif getiren bu eseri herkese tavsiye ediyorum.

    13.02.2006

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Taha Kıvanç: Ülkemiz çoktan bölündü beyler...
    2005 Konuları bölümünde karahan tarafından açılmış
    Yanıt: 6
    Son Mesaj: 21.08.05, 21:02

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •