• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
13 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0

    Soykırım mı, değil mi? (Radikal Yazı Dizisi)

    Soykırım mı, değil mi?
    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178434

    Soykırım mı, değil mi?
    Tarihçiler, 'soykırım' tartışmasında taban tabana zıt veriler sunuyor

    12/02/2006

    ERTUĞRUL MAVİOĞLU

    BAŞLARKEN
    Kuyulara bağırmak!
    "Uğursuzluk yayılıyordu; insanlar bohçalarını sırtlayıp dağlardaki manastırlara sığınıyorlardı. İdareciler, 1915'in Ocak ve Şubat aylarında sığınmacılara kente inmelerini tebliğ ettiler. Aynı telgraf, aynı dahiliye nazırı, aynı Talat Paşa, kâfirlerin yok edilmesinden sorumluydu. Dağlardan indiler ve çocuklar okullara kapatıldı. Gücü kuvveti yerinde olanlar yorgunluktan tükenip ölmeleri için dağlara terk edildiler. Çöller, sular, nehirler, toplu mezarlar haline geldi. Küçükleri kayıklara doldurarak denizlerin açıklarına bırakıyorlardı. İşkence görüp kayalıklardan atılan kurbanların kanıyla kızıla boyanan Karadeniz'den artık kimse balık yiyemez sanılıyordu. Binlerce çocuk kentten uzaklaştırıldı. Kasaba kasaba dolanıyorlardı. Köylüler onları evlerine alıyor, bu genç sapkınların isimlerini ve dinlerini değiştiriyorlardı." (Jean Kehayan Vatansız, sf:13)
    1915'te tehcir kararını alanlar, bugün bütün boyutlarıyla ortaya çıkan bu vahim manzarayı öngörebilselerdi aynı politikayı üretirler miydi, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Ama şu gerçeği herkes biliyor: Her gün yeniden kanayan, dedelerimizden, ninelerimizden miras kalan bu acılar yığınağı, görmezden gelindikçe daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Üstelik yok sayma tavrı sürdürüldükçe, bu kötü mirası çok daha büyümüş haliyle çocuklarımıza devredeceğimizden de hiç kimse kuşku duymuyor.
    Geçen yıl yasakların, tehditlerin, domatesli, yumurtalı şiddet gösterilerinin eşliğinde düzenlenen Ermeni Konferansı, her şeye rağmen bu acı mirasın yükünün hafifletilmesinde rol üstlendi. Çünkü o konferans sayesinde bir kez daha anlaşıldı ki, pek bilinen masaldaki gibi 'Midas'ın kulakları' kuyulara bağırmakla saklanamıyor. Bu çalışma da tam olarak bu nedenle hazırlandı; korkularımıza rağmen artık saklı tutmanın olanaksız hale geldiği Anadolu'nun bu 'ayan beyan' meşum sırlarını kuyulara bağırmaktan kurtulmak için... E.M.

    Osmanlı Ermenilerinin tümü hedef alındı
    Prof. Halil Berktay, 1915'te yaşananların 1948 BM konvansiyonuna göre soykırım olduğunu belirtiyor ve ekliyor: "Ama 1915'te 1948'in etik birikimi yoktu, o nedenle kestirmesiz bir ifadeyle yaşananlar soykırımdı diyemeyiz."
    1915'teki tehcir emirleri Ermeni çetelerle sınırlı kalabildi mi?
    Tehcir emirleri zaman zaman ima edildiği gibi doğu cephesindeki askeri harekât alanıyla sınırlı değildir. Keza yine tehcir emirleri Osmanlı İmparatorluğu'nun doğrudan doğruya Ermeni milliyetçiliğine bulaşmış kesimleriyle de sınırlı değildir. Tehcir, Osmanlı Ermenilerinin tamamını hedef almıştır. Yani bir etnik grubun tamamı şüpheli ya da suçlu muamelesi görmüş, Ermeni olmalarından başka hiçbir neden aranmaksızın yerlerinden yurtlarından göçe zorlanmışlar, mallarından, mülklerinden bütün yaşam çevrelerinden koparılıp atılmışlardır. Bu, 1948 Birleşmiş Milletler Konvansiyonu'nun terimleriyle, bütün bir nüfus grubuna, o grubu yok edecek veya o grubun varlık koşuluna çok ağır zarar verecek şekilde hedef almaktır. Bunun da ötesinde net bir biçimde anlıyoruz ki, tehcir başlıbaşına bir felaket olmakla birlikte, Teşkilat-ı Mahsusa aracılığıyla gizli katliam emirleri de verilmiştir. Bu durum elbette ki, şimdiye kadar süregelen resmi, yarı resmi Türk milliyetçisi söyleme tamamen aykırı bir durumdur. Ve nitekim L'Express dergisinde konuya ilişkin yayımlanmış olan çok geniş dosya kapsamında gösterilen bir haritada belli başlı tehcir rotaları ve katliam mahalleri gösterilmektedir. Sivas, Adana, Diyarbakır, Van, Bitlis, Muş ve Erzurum havarisi birinci derecede katliam bölgeleri olarak gösterilmektedir. Bu harita önemli bir araştırmaya dayalı olarak hazırlanmıştır. Tehcir sırasında kim olduğu belirsiz silahlı kişilerin sürgün edilmekte olan silahsız Ermeni konvoylarına saldırarak başlattıkları katliamlar dalgasının ardında gizli devlet emirlerinin bulunduğuna dair çok ciddi ipuçları vardır.

    Büyütmek için tıklayınız

    Teşkilat'ı Mahsusa'nın önder kadrolarının örgütledikleri birinci dereceden katliamların yanısıra, ikincil ve üçüncül diyebileceğimiz şiddet halkaları da söz konusudur. Çünkü o günlerde şu mesaj Doğu ve Güneydoğu nüfusuna yayılmıştır: Çok acı bir deyimdir ama artık Ermenilere karşı av mevsimi açılmıştır. Böyle durumlarda halk ikiye ayrılır: En iyi unsurlar ve en kötü unsurlar. Kimileri hayatları pahasına komşularını korumaya, kurtarmaya, saklamaya çalışır ya da aman bana bulaşmasın diye sessiz kalır. Kimileri de en kötü tarafına teslim olur. Bunun içinde mal mülk düşkünlüğü, birikmiş nefretler vardır. Katliamlar devletin tepesinde oturan Enver, Talat ve Cemal paşalardan özellikle Enver ve Talat ikilisinin gizli emirlerle başlattıkları sürecin sonucudur. Bunun yanı sıra açlıktan, soğuktan ve hastalıktan da ölen olmuştur. Ama resmi söylemlerde iddia edildiği gibi ölümlerin büyük çoğunluğu bu nedenlerden ötürü değildir. Kaldı ki, açlıktan, soğuktan, tifüsten ölenler olduysa onlar da devletin sorumluluğundadır. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir devlet Talat Paşa'nın defterinde geçtiği sayıyla ifade edersek "974 bin nüfusu sürdüm ama ölmelerini istememiştim. 300-400 bini öldü ne yapayım" diyemez. Çünkü onları süren devlet, onların canının korunmasından, hastalanmamasından, açlıktan korunmasından da sorumludur.
    Yüz binlerce ölüden söz ediliyor. Bu bir soykırım mıdır?
    Türkiye'de ve Ermenistan'da her türlü tartışma bu noktada düğümleniyor. Tarihsellikle hukuksallık birbirinden farklı kategorilerdir. Soykırım tartışması asıl olarak hukuki bir zemin üzerinde yapılabilir. Hukuk tartışmasının, tarih tartışmasını örtbas etmemesi gerekir. 1948 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Soykırım ve Soykırımın Önlenmesi Konvansiyonu'na göre, oradaki tanıkları geçmişe uygularsak yaşananlar net bir biçimde soykırımdır. Çünkü Ermeniler sadece Ermeni oldukları için hedef alınmışlar ve üstelik bu, Ermenileri Anadolu'dan temizlemek şeklindeki bir ideolojinin ürünüdür. Fakat 1915 yılındaki olaylar yaşanırken konvansiyonun bu kararları henüz olmadığı gibi, bu konvansiyonu ortaya çıkaran ahlaki birikim de söz konusu değildi. 1915'te Talat Paşa tehcir yasasının en radikal bir biçimde uygulanması talimatını verirken o kuşağın insanlarının kafasında "Dünya buna soykırım, etnik temizlik der" şeklinde nosyonlar söz konusu bile değil. Kötü ve hukuk dışı bir şey yaptıklarını bildikleri için gizli emirlerle yaptılar.
    Ama bu yaptıklarının ileride soykırım olarak değerlendirilebilecek bir şey olduğunun farkında değillerdi. Dolayısıyla dürüst bir tarihçinin kafasında her zaman şöyle bir sorun olacaktır: 1948'e benzer bir atmosfer içinde böylesi bir eyleme kalkışırlar mıydı? Bu sorunun yanıtı yok. Dolayısıyla hiçbir zaman kestirmesiz kesin bir ifadeyle '1915 soykırımdı' diyemeyeceğiz.
    Tartışmalarda 1915'e nasıl gelindiği de hayli öne çıkan bir konu.
    Olaya milliyetçi değil, başka açıdan bakabilmek lazım. Ermeni milliyetçi örgütleri vardı. Bir toprak parçasını Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparıp almak için şiddeti meşru görüyorlardı, uyguluyorlardı. Üstelik bu örgütler şiddeti sadece devletin nizami güçlerine karşı değil, yerel Türk ve Müslüman halka da uyguluyorlardı.
    Ama o dönemde böylesi bir şiddeti herkes kullanıyordu. Rum Pontus çeteleri de şiddet uyguluyordu, onların karşısına dikilen Türk çeteleri de şiddet uyguluyordu. Yani Daşnak komitacıları canavardı da Topal Osman pirüpak mıydı? Çeşitli paramiliter güçler birbirlerinin köylerine baskınlar düzenliyor, kadınların ırzına geçiyor, çocukları süngülüyordu. Bunlar yerel ölçekte etnik boğazlaşma olarak yaşandı. Bir tarafın kahramanı diğer tarafın canavarı oldu. Topal Osman Rum Pontus bölgesinde Türklerin kahramanıydı ama Rum köylerinde anneler çocuklarını "Topal Osman geliyor" diye korkutuyordu. Demek ki, çağdaş tarihçi bakış ancak o günün duygusal atmosferinden kendini sıyırmayla mümkün olabilir.
    Bu koşullarda çözüm mümkün mü?
    Çözüm için önemli olan her iki tarafın da milliyetçi resmi söylemlerini eleştirebilmesidir. Biz bunu 24-25 Eylül 2005'te düzenlenen konferans ile yaptık. Bunun Ermeni tarihçileri tarafından da yapılmasını umuyoruz. Benim idealim, Ermeni sorununun bütün boyutlarıyla Türkiye toplumunda ve akademik çevrelerde fizikteki termodinamik yasaları hangi rahatlıkla konuşulabiliyorsa o rahatlıkta konuşulabilmesidir. Ne zaman ki bu sakin tartışma ortamını sağlarız, o zaman benim açımdan Ermeni meselesi zaten çözümlenmiş demektir.

    'Hep bir şeyler gizlenir'
    Leda Mermer
    Normal yaşantımızda en fazla karşılaştığımız soru 'Nereden geldiniz' oluyor. Oysa biz de onlar gibi Anadolu'dan geldik. Annem Diyarbakır, babam Kayserili. 150 kişilik bir grup Agos'un kapısının önünde protesto eylemi yapmıştı. O zaman ben de Ermeni olduğumu anladım. İstiklal Marşı okudular. Sanki biz bu ülkede okuduğumuz okullarda hiç İstiklal Marşı okumamışız gibi. Annemin annesi Müslüman olmuş. Ailemizin yarısı Müslüman'dır. Bir kısmı Ermeni olduklarını bilmiyor, bir kısmı da gizliyor. Aileden bazıları birbirleriyle görüşmüyor, böylesi bir parçalanmışlık da var. Annemin teyzesi de Hıristiyanlıktan dönmüş, onun eşi de öyle. Ama torunları bunu bilmiyorlar. Ermenilerde böylesi durumlar oldukça fazla. Hep bir şeyler gizlenir. İlkokuldan liseye kadar Ermeni okullarında okudum. Öyle bir müfredat işleniyordu ki, Ermenilerin bu ülkeye ne kadar zararlı olduğunu öğretirlerdi. Bunlara kendi aramızda gülüyorduk ama not almak için de orada yazılanlar doğrultusunda yanıtlar veriyorduk. Edebiyat öğretmenimiz aynı zamanda Ermeni okullarının tümünde olması gereken Türk müdür başyardımcısıydı. O kadar sertti ki, her davranışımızdan bir mana çıkarırdı. Son yıllarda yaşanan gelişmeleri olumlu buluyorum. Gençlerimiz dışa açık ve cesaretliler. Yaşlılar biraz daha kapalılar. Mesela annemle dışarıda gezerken haç takmamı, kendisine 'mama' diye hitap etmemi istemezdi. Babamın adı Murat'tır, iş çevresi de onu Müslüman sanıyordu. Dolayısıyla babamın iş çevresiyle karşılaştığımızda hepimiz başka bir adla anılırdık. Babamın iş çevresi beni de Deniz ismiyle tanırlardı.

    Tehcir, isyan edip düşmanla işbirliği yapana uygulandı
    İSMET DEMİRDÖĞEN

    Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, 1915 yılında Ermenilerin düşmanla işbirliği yapıp isyan etmeleri nedeniyle tehcire tabi tutulduklarını söylüyor. Soykırım yapıldığı yönündeki tezleri reddeden Halaçoğlu'na göre tehcir sırasında öldürülen Ermenilerin sayısı en fazla 8 bin 500, soğuktan ölen yok, açlık, yorgunluk ve hastalıktan ölenler ise 52 bin civarında. Halaçoğlu, 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni'nin yaşadığını savunuyor.
    1915 yılında Osmanlı'da bir etnisite sorununun varlığından söz edilebilir mi?
    Osmanlı Devleti bir imparatorluk. Üniter yapıya sahip değil. 19. yüzyıla kadar böyle bir problem yoktur. 1863'ten itibaren misyonerlik çalışmaları eğitim kurumları açmaya yönelmiştir. İlk açılan Robert Kolej'dir. Bu, etnik grupları faaliyete geçirme örneğidir. Robert Kolej'in 1868'de verdiği ilk mezunlar Bulgar isyanının elebaşlarıdır. Bunu Anadolu'ya yayılan Amerikan okullarıyla değerlendirirseniz etnisite probleminin nasıl çıkarıldığını görmüş olursunuz..
    Ermeni tehcirinin nedeni neydi?
    Ermeniler 850 yıldır, Türklerle birlikte yaşıyorlar. En küçük bir çatışma yok. Ne oldu da çatışmalar çıktı? 1878'deki hareketin başlangıçında Karaağaç Cemiyeti kurulmuş. Amerika'da zencilere karşı kurulan Ku Klux Klan tarzında bir cemiyet. Ermenileri silahlandırıp Müslümanlar üzerine sevk eden bir kuruluş. Rus Van Konsolosu Temren, "Aslında Ermenilerle Müslümanlar arasında problem yaşanmamaktadır. Bütün problem Ermenileri kiliselerde toplayıp propaganda yapan komitelerdedir. Onlar kendilerinden olmayan Ermenileri bile kılıçla tehdit ediyor" diyor. 1914-15'e geldiğimizde Ermenilerden daha fazla Rum nüfus olduğu halde neden bunlar değil de Ermeniler tehcir edildi? Osmanlı eğer etnik temizlik istiyorsa Rumları da tehcir etmesi lazımdı.
    Rumlar tehlikeli değil miydi?
    Rumların öyle bir hareketi yoktu. Dünya savaşında Fransız arşivinde Ermenilerle ilişkilerini görüyorsunuz, tüfek, mermi yardımı.. Ermeni delegasyonu başkanı yazdığı 5 Kasım 1914 tarihli mektupta "İskenderun'a yapacağınız çıkarmada yardıma hazırız" diyor. İngiliz ordusunun 8 bin Ermeni askeri var. Rus ordusunda 150 bin kişilik Ermeni nüfus var. Burada 15 bin kişilik kuvvet oluşturmuş, sabotajlar yapıyor. Bunlar Fransız belgelerinde var. Bunları incelemeden birisinden duyduğunuz acıklı sözlerle tarih yazamazsınız.
    Tehciri getiren koşullar bunlar mı?
    Kesinlikle. İsyan hareketleri, düşmanla işbirliği yapmaları.. Van'da isyan çıkmış, oradan Fransız arşivine giden belgelerde "Buradaki isyanımız başarıyla devam etmektedir, şu ana kadar 6 bin Müslüman'ı katlettik" deniyor. Ayrıca Bitlis, Muş ve Erzurum'daki isyan devam ediyor. Antep'te, Harput'ta isyanlar var. Siz o zaman Suriye, Kafkas ve Çanakkale cephesinde savaşıyorsunuz.
    Tehcir sırasında Ermeniler arasında bir ayrım söz konusu mu?
    Doğru. Osmanlı arşivinde Protestan ve Katoliklerin tehcir edilmemesine ilişkin talimatlar var. Fakat onların içerisinde de olaylara karışanlar varsa tehciri emrediliyor. Nüfusları toplam 90 bin civarında.
    Ermenilerin toplam nüfusu ne kadar o dönemde?
    Osmanlı istatistiklerine göre bir milyon 294 bin kişi. İngilizlere göre 1 milyon 602 bin, Fransızlara göre 1,5 milyon, Patrikhane'ye göre bir milyon 915 bin kişi. Hepsinin ortalamasını alırsak, 1,5 milyon civarında denilebilir.
    Tehcirde kaçı öldü?
    Emniyeti Umumiye Müdüriyeti belgelerinde "500 kişi Erzurum ile Erzincan arasında, Kürt eşkıyası tarafından katledildi" diyor. "Urfa'dan Halep'e giden 2 bin kişilik kafile Arap eşkıyasının saldırısı sonucu katledilmiş". Bir de Diyarbakır ve Mardin bölgesinde kamplarda üç gün 700'er kişi kaçırılarak katledilmiş, yani 2 bin kişi civarında. Bunların toplamı 4 bin 500. Ayrıca Erzurum'dan gönderilen kafilenin Dersim bölgesinde tamamen yok edildiği belirtiliyor. Rakam yok. Kafileler en fazla 2 bin kişidir. İki kafile burada katledilmiş ise 8 bin 500 rakamı çıkıyor.
    Diğer nedenler, soğuk, açlık hastalık gibi..
    Soğuktan ölüm yok. Mayıs-haziran ayında gönderilenlerin soğuktan öldüğü söylenemez. Açlık ve hastalık.. 1. Dünya Savaşı'ndayız. Orduya yiyecek gönderiyorsunuz, Ermenileri de sevk ediyorsunuz. Ayrıca tamamı Suriye'ye sevk edilmiyor. Bir kısmı Kafkasya'ya göçüyor. Savaş sırasında yeterli yiyecek verilmemesi, yolun meşakkati, salgın hastalık var. Bunlardan kaynaklanan ölümler tespit edebildiğimiz kadarıyla 52 bin civarında. (Devamı yarın)

    YARIN: Hrant Dink, Erdoğan Aydın
    :ty47:

  2. #2
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0
    Dürüst tarihçi aranıyor!

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178551

    Dürüst tarihçi aranıyor!
    Hrant Dink'e göre tehcirden kurtulanlar konusunda ne Türkler ne de Ermeniler dürüst

    13/02/2006
    ERTUĞRUL MAVİOĞLU

    Agos gazetesi Genel Yayın yönetmeni Hrant Dink, tehcirden canlı kurtulanlar konusunda kimsenin dürüst davranmadığı inancında. Dink, 1919'da 650 bin Ermeni'nin geri döndüğü savını şu ilginç yaklaşımla değerlendiriyor: "Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak."
    Size göre 1915'te yaşananlar neydi?
    1915'te yaşananların adını koymak açısından kafamda herhangi bir soru işareti yok ama adıyla uğraşmak gibi bir derdim de yok. Olan bitenin ne olduğunu idrak etmek problem olabilir ama bu da benim için sorun teşkil etmiyor. Sonuçta içselleştirilmiş bir tarih var. Yaşananlar benliğimize ve bedenimize işlemiş vaziyette. Bu dünyadaki tüm Ermeniler için geçerli ama Türkiye'de yaşayan Ermenilerin bir şansı var, diğerlerinin yaşamış olduğu travmayı biz yaşamıyoruz. Bizim yaşanan travmayı iyileştirecek bir ilacımız var, o da Türklerle birlikte yaşayabilmek. Canlı bir varlığı yüzlerce yıldır yaşadığı topraklardan söküp atıyorsanız aslında onu yokluğa uğurluyorsunuz demektir. Ermeni halkı 3 bin yıldır yaşadığı kökünden koparılmış, 90 yıldır, bir yokluğa ve belirsizliğe yolculanmıştır. Ermeni halkı bunun travmasını ve köklerine bağlı olamamanın acısını yaşamaktadır. Ermenistan'ın ortaya çıkmış olması travmayı gidercek bir unsur olarak görünse bile, yaşanan travmanın büyüklüğü bunu engelliyor.
    Türkiye'nin resmi tezlerine göre, 1919 yılı itibarıyla 650 bine yakın Ermeni Anadolu'ya geri dönmüş. Tehcir sonrası böylesi kitlesel bir geri dönüş söz konusu mu?
    Sayın Yusuf Halaçoğlu'nun, bu iddialarını dile getirdiği kitaplarındaki yaşananlara ilişkin tahrifatları düzeltmesi gerekir. Bu yapılmadan bu kitaplarda ortaya atılan diğer bilgileri de dikkate almak imkânsızdır. Bilim adamı ciddiyeti yanlışlığı ortaya konulan bilgileri düzeltmeyi gerektirir. Bilimsel duruş böyle sağlanabilir. Öte yandan 1919'da 650 bin civarında Ermeni'nin geri döndüğü söyleniyorsa, bu Ermenilerin ne olduğu da anlatılabiliyorsa, bu iddiaları ciddiye alırız. Ama benim Lozan belgelerinden edindiğim bilgilere göre, geri dönen Ermeni sayısı 300 bin. 130 bini İstanbul'a, 170 bini de Anadolu'nun çeşitli illerine gitmiş. Ama bu intikal eden Ermeni'nin ne kadarının kendi kimliğini ifade edebildiği, ne kadarının Müslümanlaştırıldığı gibi ayrıntılara sahip değiliz. Cumhuriyet tarihinde ise tümü İstanbul'da yaşayan 60 bin Ermeni'den söz ediliyor. Malatya, Sivas gibi yerlerde çok çok az sayıda Ermeni varlığından söz edilebilir. Ben belki sayın Halaçoğlu ile bir konuda hemfikir olabilirim. Ermeniler gelmiş olabilir. Ama bunlar sonradan ne oldu? Evlatlık alınan çocuklar, genç kızlar ne oldu? Biz de öğrenmeye açığız. Çünkü bu konuda Ermeni dünyasının da çok namuslu davrandığını düşünmüyorum. Ermeni tarihçilere de kalanları sorduğumda, 'Orasını karıştırma' diyorlar. 'Karıştırma' dedikleri noktanın, 'Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü' tezine zarar vereceğini düşünüyorlar. 'Öldüler' demek işlerine geliyor. Ama her gün öğreniyoruz ki, onlar ölmemiş. Bekir Coşkun'un yazısında vardı. Anneannesinin Ermeni olduğunu söylüyordu. Daha kim bilir kimler böyle. Ölenlerin üzerinden konuşmak bizi doğru dürüst bir çözüme de götürmüyor. Biraz da kalanlar üzerinden konuşalım. Bakalım kalanlar ne yaşamışlar. Kalanlar üzerinden gidersek belki de birbirimizi daha iyi anlayabileceğiz. Belki de birbirimize akraba çıkacağız. Bir yakınlaşmadan bahsediyorsak, bakalım hayat önümüze neler çıkaracak. Kalanların kimler olduğu açığa çıktıkça, eminim o zaman insanlar birbirlerini kolay kolay 'Ermeni ****' ya da 'Ermeni ****' diye aşağılayamayacaklar. Anadolu çok karışık bir tarih. Bu durumda Ermeniler de üsluplarına dikkat etmeliler. Belki herkese bir Ermeni akraba bulamayacağız ama insani öyküler bizi birbirimize daha yakınlaştıracak.
    Yıllardan beri Türkiye'de dile yerleşmiş olan Türk Ermenileri betimlemesini nasıl değerlendiyorsunuz?
    Ben 'Türk değilim, Türkiyeliyim ve Ermeniyim' dediğim için hakkımda dava açıldı. Bu sözlerim Türklüğü aşağılama olarak algılanıyor. Benim kendi kimliğimi ötekinin üzerine inşa etmemeye özenen bir yapım var. Türklüğü aşağılamayı bırak, başka hiçbir etnisiteyi aşağılayamam. Ama kusura bakmasınlar ben Ermeniyim ve Türkiyeliyim. Türk değilim. Türklüğün değil, Türkiyeliliğin hepimizi kucaklayan bir kavram olduğunu düşünüyorum. Bir de insanın üzerine neden hissetmediği bir kimlik zorla giydirilmeye çalışılır ki?
    Zaten somut ayrımcılıklar yok mu, örneğin Ermeniler askere alınırlar ama asla subay olamazlar.
    Böyle şeyler var. Türkiye olumsuz anlamda ayrımcılığı zaten yapıyor. Ama diğer yandan istiyorlar ki, biz kendimizi Türk gibi hissedelim. Korkudan belki yaparım ama beni korkutarak Türkleştirilmemin kimseye faydası olmaz. Türk Ermenisi, Türk Yahudisi, Türk Rumu diyorlar. Peki Türk'ü tarif ederken Türk Türkü mü diyeceğiz? Ya da Almanya'daki Türkler kendilerini nasıl hissedecekler. Alman Türkü mü denilecek? Yakın geçmişte yaşandı. Bulgaristan'daki Türk'ün kendi Türk kimliğini haykırmasını isteyeceksin, bu meşru ve doğal olacak ama Ermeniler kendi kimliklerini savundukları zaman 'Hayır' diyeceksin. Bu ikiyüzlülüktür.
    Size göre çözüm nerede ya da başka bir ifadeyle Ermeniler ne istiyor?
    Öncelikle zaman ve bilgi gerekiyor. Türkiye'nin 90 yıl sonra siyasetçisi, halkı, aydınıyla büyük oranda gerçeği bilmediğini düşünüyorum. Zaman, gerçeği bilme, sorgulama, araştırma zamanı. Türkiye'ye dışarıdan yapılan 'ikrar' dayatması ve Türkiye'nin topluma yönelik 'inkâr' dayatması eşit ölçüde haksızlıktır. Bilginin, ifadenin serbestleşeceği bir sürece ihtiyaç var. Demokrasimiz geliştikçe, öğrendikçe vicdanlarımız da harekete geçmeye başlayacak. İfade özgürlüğünün olması gerekiyor. Kendi içinde konuşamayan bir Türkiye'nin Ermenilerle de konuşacak bir şeyi olamaz. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, diplomatik ilişkinin geliştirilmesi tüm sorunların çözümünde motor görevi üstlenecektir. Böyle bir ilişki başlarsa, iki halk arasındaki ilişki açısından da normalleşme başlar. Tarihe saplanıp kalma niyetinde değiliz. Önemli olan geleceğimizi kurtarabilmektir. Tazminat meselesi de bu normalleşme ilişkisi içinde normal bir kavrama dönüşebilir. İki ülke yakın ilişkiler kurarlarsa, beraber kalkınma projelerini konuşmaya başlarlar. Hatta fakir Ermenistan'a Türkiye, Avrupa ve dünya neden destek vermesin.

    'Sadece insanlar değil bilinç de yok oldu'
    Araştırmacı yazar Erdoğan Aydın'a göre Ermeni sorununun bugün büyüyerek önümüze gelmesinin ana sebebi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin inkârcı tutumu. Aydın, Ermeni katliamının bu topraklardaki sivil toplumu, vatandaşlık bilincini ve örgütlülüğü de yok ettiği inancında.
    Ermeni sorununun, güncelleşerek önümüze gelmesinin kaynağı ne?
    Öncelikle yeni bir dünyada yaşadığımızı ve bu yeni dünyada dün uluslararası politikada sorunsallaşmayan pek çok şeyin bugün çözümü zorunlu sorunlar haline geldiğini görmek lazım. Kuşkusuz bu süreçte Irak işgalinde olduğu gibi bir dizi haksız ve hukuk dışı müdahaleyle de karşı karşıyayız. Ancak ne Türkiye Irak'ın karşılaştığı tipte bir sorunla karşı karşıyadır ne de Ermeni sorunu suni bir sorun. Kaldı ki sorunun bu yeni dünya koşullarında güncelleşmesindeki belirleyici faktör, Türk devlet geleneğinin soruna ilişkin tutumudur. Başta Kürt sorunu olmak üzere karşısına çıkan sorunları inkâr ederek ve ezerek 'çözmeye' çalışan bu gelenek, yeni dünya koşullarında uluslar arası tepkilere de davet çıkarıyor. Sorunların sınırlar ardına saklanmasının artık mümkün olmadığı günümüzde bu tutum, sorunu daha da büyüterek kendini köşeye sıkıştıran bir ipoteğe dönüyor. Özetle sorunun emperyalist politikalarca maniple edilmesinden söz edilmesi halinde bile, buna olanak sağlayan birincil neden bu devlet politikasıdır. Bu ise, dünden farkla Türkiye'nin sorunlarını büyütüp, demokratikleşme ve kalkınma olanaklarını tahrip etmektedir. Oysa soruna daha soğukkanlı, hukuka uygun yaklaşabilmiş olsa hem böylesi bir uluslararası kuşatma olmayacak hem de sorunun çözümü mümkün olacak.
    Soğukkanlılığı nasıl elde ederiz?
    Empati yaparak, kendimizi onların yerine koyarak, geriye dönüp 'Acaba Ermeniler yok edilmeseydi ne olurdu' diye düşünerek...
    Ne olurdu?
    Halen yaşadığımız Türkiye bambaşka bir ülke olurdu. Unutulmamalı ki tehcir ve kırımlarla yok edilen, bu toprakların sadece hümanist potansiyeli, kültürel çeşitliliği değil aynı zamanda üretici güçleri, zanaatkâr birikimi, üretim kapasitesiydi. Ermeni ve Rumların tasfiyesi ülkemizin dünyadaki rekabete çok daha geri bir noktadan katılmasına neden oldu. Diğer yandan yokedilen aynı zamanda bu toprakların sivil toplumu, yani devlete karşı vatandaşlık bilinci ve örgütlülüğü idi. Özetle tehcir ve kırımdan sonra geriye kalan, üretici birikimi ve yurttaşlık kimliği çok daha geri, köylülüğü aşamayan mütevekkil bir halk, bu halkın karşısında çok daha güçlenmiş bir devlet, öteki kültür ve toplumlara karşı koşullanmış bir kültürel atmosferdi. Bu koşullar, aydınlanmanın toplumsal temel bulmakta niye bu denli zorlandığını, devletin niye bu denli ceberrut olduğunu, yoğun devlet yönlendirmesine karşın üretici güçlerin gelişme dinamiğinin niye bu denli cılız olduğunun yanıtını veriyor. 'Bütün dünyanın bize karşı' olduğu, herkesin 'bizi bölmeye' çalıştığı şeklinde, evrensel bir kimlik edinmemizi önleyen paranoya da işin cabası.
    Kangrenleşmiş bu sorunun çözümü için neler yapılmalı?
    Ne denli ağır olursa olsun her sorun gibi burada da çözüm mümkün. Ama öncelikle çözümden yana bir irade gerek. Karşılıklı bir güven atmosferi yaratılmalı. Türkiye ile Ermenistan arasındaki sınırın açılması, hem iki tarafı da zenginleştirir, hem de önyargıların aşılmasını hızlandırır. Aksi halde devlet Ermenistan'ın boğazını sıktıkça, uluslararası planda Türkiye'nin de boğazı sıkılır.

    Atalarımız canavar gibi gösterilemez
    Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile yapılan röportaja dün kaldığımız yerden devam ediyoruz.
    Ölü sayıları arasındaki fark nereden kaynaklanıyor, 50 binden 1 milyona..
    Konsoloslar misyonerlerden aldıkları bilgilerle 1 milyon insanın sürgün edildiğini yazabiliyor. Harput'taki bir konsolos bunu yazıyor. Haber alma imkânının olmadığı bir dönemde bu rakam nasıl güvenilir olabilir? Bu insanların yüzde 15'i Halep'e vardı deniliyor. 850 bini öldü. Bu belgeyi tarihçi olarak kabul edemeyiz.
    Amerika'nın Halep Konsolosu gönderdiği raporda "486 bin Ermeni göçmeni" diye yazıyor. Erzurum Konsolosu bütün Ermenilerin sürgün edildiğini ve öldürüldüğünü yazıyor. Halbuki Sivas Konsolosu sağ salim geldiklerini yazıyor. Bunlar karşılaştırılmadığı için farklı rakamlar ortaya çıkıyor. Halbuki imparatorluktaki genel Ermeni nüfusu belli. En yükseği 1 milyon
    900 bin. 1.5 milyon öldürülmüşse 400 bin Ermeni kalması gerekirdi. Belgelerle bunun yalan olduğunu ortaya koyarız. Nitekim İngiliz belgelerine göre 1921'de 1 milyon 200 bin Ermeni yaşıyor. Biz de bunu söylüyoruz.
    İstanbul konferansından söz ediyoruz. Gelin bunları tartışalım... Sadece bir kişiyi çıkarıp ağıt yakarak bu iş çözülmez. Elimde Doğu Anadolu'daki insanların anlattıkları var. Bunları göstersem kimsenin gözünde yaş kalmaz..
    Bu dönemde devletin gizli emirleri var mı?
    Teşkilatı Mahsusa ve Talat Paşa'nın gizli emirleri söyleniyor. Ama belge yok, sunmuyorlar. Buna karşın benim elimde yüzlerce belge var. Askerlerin önünde Ermeniler kaçırılıyor, buna karşılık hemen o bölgenin kaymakamına işten el çektiriliyor, Divanı Harbe veriliyor, 'Suçlular bulunup cezalandırılsın, güvenlik olmadan kafile yola çıkarılmasın' deniyor.
    Peki bu suçlardan yargılanan oldu mu?
    1915-1919 arasında 342 civarında kişi mahkûm ediliyor. Küreğe mahkûm var, idam yok. 1919 sonrasında da 1397 kişi yargılanıyor. Onlardan sadece 16 kişi cezalandırılıyor. Üçü idam ediliyor.
    Soykırım yok da Kürt ve Arap milislerin fısatçılığı ve katliamı mı var?
    Sadece Kürt ve Araplar değil. Türklerden de olmuştur. Komiteler sizin çocuğunuzu öldürmüşse onlar da silahlanıp sizi öldürmeye kalkışırlar. 300 bin civarında Ermeni ölmüşse 500-600 bin Müslüman ölmüş. Hepsine üzülüyorum. (Halil) Berktay diyor ki Anadolu Ermenilerden temizlenmiştir. Külliyen yanlış. Anadolu'da 300-450 bin Ermeni yaşadığı yazılıyor. 1921'de 281 bin Ermeni var. Hepsi tehcir edilmedi ki. İstanbul, Aydın, Bursa, Kütahya, Edirne Ermenileri duruyordu. 1918'de geri dönüş kararı çıkarıldı. Sevr öncesinde 644 bin 900 Ermeni yaşamaktadır. Amerika'ya gidenler hariç hepsi geri döndü. Baltimor, New York limanlarında yolcu listelerini araştırdık. Buna yalan diyemezler. Ne kadar Ermeninin nereye göçtüğünü, Ermeni araştırmacıların 52 doktora teziyle birlikte ortaya koyarım. İngilizlerin savaş kabinesine sunduğu belgeyi de gösteririm. Ermeniler de Türkler de trajedi yaşadı. Ermeniler sürgün edildi, öldürüldü. Ama bu soykırım değil.
    91 yıl önce yaşanan olayların bugünü bloke etmesi nasıl önlenebilir?
    Hrant Dink ya da Orhan Pamuk'a karışanlar bizim konuşmamıza engel çıkarılmasına karışmıyor. O tarihteki bir olayın soykırım olarak kabul edilmesi, hakkımız olmadığı halde, o insanların canavar olduğunu kabul etmemize ve onları suçlamamıza yol açar. Bugünkü nesilleri de atalarının böyle bir cinayeti işlediklerini kabule zorlar ki o da psikolojik travmalar yaratır. Bunu asla kabul etmeyiz, mümkün değil.
    Bugün bizim onları yargılama hakkımız yoktur, dünyada kimsenin yoktur. Türkiye'de yaşayan bir insan onlara cani sıfatını yükleyemez.
    Buna ne devletlerin ne de insanların hakkı vardır. Ben soykırım demedim, demem. Katliam derim. Ama Ermeniler de katliam yaptı.

    'Müslüman dedemin lakabı 'Gâvur'du'
    Hep Türk okullarında okudum. O nedenle yıllarca arkadaşlarım da genellikle Türkler arasındandı. Benim dedem Müslüman olmuş o nedenle Ermeni okuluna almadılar. Dedem Müslüman olduktan sonra adını Yusuf olarak değiştirmişti. Orucunu tutar, bütün Müslüman geleneklerini de yerine getirirdi. Babaannem ile birlikte Kayseri'de yaşarlardı. Ben ortaokuldayken öldüğü için kimliğini nasıl gördüğünü bilmiyorum. Ama sanki zorla Müslüman olmuş gibi değil, benimsemiş gibiydi. Öyle hatırlıyorum. Ama o ne kadar benimserse benimsesin, çevresinde 'Gâvur Yusuf' olarak bilinirdi. Bir yaz tatilinde Kayseri'ye dedemlerin yanına gitmiştik. Oradaki kız çocuklardan biriyle arkadaş olmuştuk. Bir gün bana, 'siz gâvur musunuz?' diye sordu. Ben o zaman gâvurun ne demek olduğunu bilmiyordum. Gidip anneme söyledim. Dedem Müslüman olmasına karşın annem ve babam Hıristiyandı. Okuduğum okullarda pek bir zorluk çektiğimi söyleyemem. Ama bir ara din dersi herkese zorunluydu. Not almak için namaz kıldığımı hatırlıyorum. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudum. Üniversitede de birtakım garip sualler dışında herhangi bir dıştalayıcı davranış görmedim. Ama Ermeniceyi çok az bildiğim için bir keresinde Fransa'dan gelen Ermeni grup tarafından dışlandığım oldu.

    YARIN: Baskın Oran, Masis Kürkçügil
    :ty47:

  3. #3
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0
    Vatandaştan özür dilenmeli

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178662

    Vatandaştan özür dilenmeli
    Baskın Oran: Türkler de Ermeniler de kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin özür dilemesi gereken Ermeniler değil kendi vatandaşlarıdır. Çünkü yıllarca yaşananları saklayıp halkı aldattılar, memleketin başına bela getirdiler

    14/02/2006

    ERTUĞRUL MAVİOĞLU

    Prof. Baskın Oran'a göre Türk resmi tezlerindeki Ermeni meselesi ve 1915 tehcirine ilişkin inkârcı tutumun kökeninde, milliyetçilik, bilgisizlik, Ermenilerden toprak-tazminat-tanınma talebi geleceği korkusu, Türk diplomatlara yönelik suikastların biriktirdiği olumsuz etkiler ve diasporanın Türkiye'yi Nazilerle kıyaslama çabalarının doğurduğu ters tepkiler yatıyor. Oran, Ermeni sorunu konusunda Türkiye'nin geçmişiyle bir türlü yüzleşememesinin nedenini de geliştirdiği savunma refleksine bağlıyor. Oran, "Türkiye geçmişiyle yüzleşmeyi beceremiyor. Çünkü Halil Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora başta olmak üzere herkes parmak ısırdı" diyor.
    1915'te yaşanan ve son derece vahim sonuçlara yol açan Ermeni tehcirinin anlamı neydi?
    Anlamı, Anadolu'daki Ermenilerin kimi İttihatçılarca etnik temizliğe uğratılmasıdır. Bu kanlı cinsinden bir etnik temizliktir.
    Birbiriyle fevkalade çelişen, ama birbirine kesinlikle bağlı olan ('diyalektik' dediğimiz şey de budur zaten) iki sonucu vardır:
    a) Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasını sağlamıştır.
    Kurtuluş Savaşı Yunanlıların batıda İzmir'e sürülmesi, doğuda ise bir Büyük Ermenistan kurulmak istenmesi sayesinde mümkün oldu. Bu ikincisi, Kürtlerin Ankara'ya katılmasını sağladığı için çok daha önemliydi. Kürtler, Sevr sonucu Ermeniler dönerse mallarını geri alırlar diye katıldılar. Bu katılım olmasaydı, zaten üç cephede (Yunan saldırısı, iç isyanlar, İstanbul) savaşmakta olan Ankara, Kurtuluş Savaşını başarıya götüremeyebilirdi.
    b) Türkiye Cumhuriyeti'nin başını belaya sokmuştur.
    Ermeni tehciri, Osmanlı ordularının tam savaş sırasında çok çeşitli açılardan (cepheyi bırakıp bir de bununla uğraşmak, zanaatkârların yok olması, sermayenin ve yatırımın harabiyeti, vb.) belini bükmekle kalmadı.
    İkisi iç biri dış üç belayı TC'nin başına sardı: 1) Zaman zaman ırkçı boyutları zorlayan otoriter bir milliyetçiliğin yerleşmesine büyük katkı yaptı; şimdi bunun acısını Kürtler çekiyor; 2) O günün Anadolusu'na göre çok gelişmiş ve medeni 1.5 milyonluk bir kitleyi yok ederek Türkiye'de sermaye birikimi ve sanayi devrimini 50 yıl geciktirdi; 3) Başına bu jenosit belasını sararak Türkiye'yi büyük devletlerin elinde oyuncak etti. Mesela, her kasımda ABD başkanının elinde.
    Birinci iyi sonuç, niye ikinci kötü sonuçla bir arada? Çok basit: bunca yıllık inkâr yüzünden.
    Türkiye'de resmi tezler neden ısrarla 1915'te yaşananları, boyutunu ve niteliğini yok sayma refleksine sahip?
    Osmanlı Ermenileri konferansında bunları anlattım, kitapta da çıkacak:
    1) Millet sisteminin mirası: Çokkültürcü olan bu sistem aynı zamanda ayrımcıydı; gayrimüslimleri ikinci sınıf sayardı. Türk milliyetçiliği geç de olsa belirince, birinci nitelik kayboldu, ikincisi ise su yüzüne çıktı. Ermeni meselesini yok saymanın tarihsel kökeni buradadır.
    2) Bilgisizliğin etkisi: Türkiye'de milliyetçi eğitim 1915'i özenle sakladı. Yoksa, kimilerinin iddia ettiği gibi, 'vicdanları susturmak'la ilgisi yoktur. Haberin yok ki vicdanın konuşsun. Ben ABD'ye gidince öğrendiydim. Şimdi insanlar öğreniyor. Devlet bile 'Asla olmamıştır'dan 'Mukatele olmuştur'a terfi etti.
    3) 3-T meselesi: Son söylediğimi geri alayım, çünkü Türkiyeliler diasporanın 3-T (tanıma, tazminat, toprak) dediğini öğrendikçe katılaşıyor. Son ikisi, gerçekleşmesi doğal olan birinciyi önlüyor. Diaspora bunu anlamak istemiyor.
    Ama şunu da ekleyeyim: Toprak talebinin saçma olduğunu diaspora bile bildiği halde, bizdeki inkârcılar inkârlarını sürdürmek için bunu kullanıyorlar. Dışişleri bile. Oysa Ermenistan 40 kere ilan etti, bir keresinde Erivan'da ben bile kulaklarımla Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan'dan dinledim: Böyle bir talep yok. Onca Kürt içinde azınlık devleti mi kuracaklar?
    4) Türk diplomatlara suikastlar ve faillerin genellikle cezasız kalması: Esenboğa ve Orly olayları dışında, hariciyemiz 34 şehit, 17 yaralı vermiş. Tabii ki bu sayılar Ermenilerin 1915'te verdiği yarım milyonu aşkın kurbanla karşılaştırınca çok az. Ama 800 bini bilmedikleri için Türkiyeliler büyük tepki duydu. Ayrıca, kırmızı ışıkta duran bir arabaya gidip arkadan toslasanız, sekizde sekiz suçlu olduğunuz halde, eğer adam gelir de bağırırsa siz de bağırırsınız.
    5) Jenosit terimi: Bence en önemlisi bu. Çünkü Ermeniler on yıllarca bu kırıma 'Metz Yeğern' (Büyük Felaket) dediler, soykırım hukuksal terimi çıkınca hemen siyasal/tarihsel olarak sahiplendiler. Çünkü Türkleri Nazilere, Ermenileri de Yahudilere benzetme olanağı veriyordu. Doğrusu, böyle bir benzetme saçmadır. Diaspora bu terimden çok hoşlanıyor ama, Türkiye'deki inkârı besleyen en önemli unsur işte bu terim.
    Yaygın ifadeyle söylersek, 'Türkiye Cumhuriyeti devleti neden kendisiyle yüzleşmeyi beceremiyor?' Yüzleşirse neyle karşılaşacak?
    Türkiye tarihiyle yüzleşmeyi beceremiyor, çünkü konferansta Halil Berktay'ın da dediği gibi, 90 yıl süreyle öyle derin bir siper kazdı ki, içinde kaldı, çıkamıyor. Konferansta yüzleşti işte; hiçbir şey olmadı. Tersine, diaspora başta olmak üzere herkes parmak ısırdı.
    Ermeni ve Türk resmi tezleri taban tabana birbirine zıt. Böylesi ihtilaflı durumlar dünyada hangi yöntem ve araçlar kullanılarak ortadan kaldırılabiliyor?
    Türkler de 'bütün' gerçeği saklıyor, Ermeniler de. Her ikisi de belli dönemleri öne sürüyor, onun dışındakileri konuşmuyor. Herkes, kendi öldürdüğü dönemleri saklıyor. Zamanla bundan kurtulacaklar. Bakın, bu konferansla Türkiye kurtulma sürecine girdi. Tabu'yu yıktı. Diaspora da tek vücut değil. İçlerinde meseleye objektif bakanlar olduğunu, Ermeni devrimcilerin Bulgaristan gibi bağımsız olabilmek için tedhiş ve düşmanla işbirliği yaptıklarını söyleyenler var. Türkiye inkârı bırakınca, bunlar artacak. Çünkü diaspora bu inkârdan besleniyor.
    1915 Ermeni tehciri ve sonrasında gelişen olayların bugün yeniden gündeme gelmesinden kim ne fayda umuyor olabilir?
    Jenosit, ancak bir uluslararası mahkemede tescil edilirse jenosittir ve ayrıca her türlü sorumluluk kişiseldir. Türkiye 1915 kırımından dolayı tazminata mahkûm olamaz. Ama adamın elinde dedesinin geçerli tapusu varsa, tabii ki çatır çatır ödeyeceksin bedelini. Zaten şu durumda durmadan daha büyük fiyat ödüyoruz. Toprak ise, söyledim, Ermeniler de söylüyor, olacak iş değil.
    Kürt sorunu tartışılırken gündeme getirdiğiniz 'iç-selfdeterminasyon' kavramından Ermeni sorununun çözüm sürecinde de yararlanmak olası mıdır?
    İç self-determinasyon, malum, demokrasi demektir. AB üyeliği sürecinde demokrasiyi, yani herkesin hakkını vermeyi öğreneceğiz; AB'ye bazılarının karşıtlığı bu yüzden zaten.
    Sorunun çözümü ise tektir: Önce, Ermenistan'la diplomatik ve ticari ilişki kurmak sayesinde diasporayı ehlileştireceksin. Sonra Ermenistan'la karşılıklı oturup bir paket-çözüm inşa edeceksin: Ben İttihatçıların yaptığı kırım için samimi üzülüyorum, tapusu olan gelsin, bedelini vereceğim; sen de bu işi burada resmen ve fiilen bitireceksin. Bu barış ikimize de lazım çünkü. Aslında, TC'nin Ermenilerden özür dilemesi falan gerekmez; o yapmadı ki. Ama Türkiyelilerden dilemesi gerekir. Bunca yıldır saklayıp halkı aldattığı ve memleketin başına bunca belayı getirdiği için.

    '1915'ten geriye kayıp bellekler kaldı'
    Tarihte nesnellik diye bir şey olmadığını söyleyen araştırmacı yazar Masis Kürkçügil'e göre Ermeniler ve Türkler birbirinin belleğini yenileyebilir. Kürkçügil, yaşanmış acıların tekrar etmemesi için de evrensel düzeyde ders çıkarılmasından yana.
    1915 yılındaki tehcir politikasının amacı neydi, ittihatçılar hedeflerine ulaşabildi mi?
    Birinci Dünya Savaşı tıpkı kendisini sürdüren İkinci Dünya Savaşı gibi bir emperyalist paylaşım savaşıydı. Ne Almanya ne Rusya ne Osmanlı bir savunma savaşına girmemiş, her biri kendine göre bir genişleme politikası gütmüştür. Ulus-devletler çağında 'yayılma' aynı zamanda kendi içinde bir arınma-temizleme, türdeşleşmeyi de gerekli kılar. İttihatçılar kısa sürececek bir savaştan pay almayı hedeflemişken savaş onların sandığının aksine uzun ve büyük kayıplar pahasına gerçekleşmiştir. Siper savaşının yıpratıcılığından bihaber Enver Paşa ve şürekâsı Sarıkamış'ta Turan hülyası uğruna koskoca orduyu donmaya terk ettiğinde, aslında savaş zaten kaybedilmişti. İsmet Paşa açıkça Almanların savaşı kaybettiği belliyken savaşa girildiğini; savaşa girmenin savunulacak bir yanı olmadığını belirtir, bu kanısını Mustafa Kemal'in de paylaştığını ekler.
    Tehcir politikasının amacı bellidir; akla hayale gelmeyecek yollardan çoluk çocuğun, yaşlıların hedefe ulaşmaları ancak mucize olabilirdi ve zaten ancak mucizeye mazhar olanlar kurtuldular. Bir kurmayın o şartlar dahilinde insan sürülerinin sağ ve salim hedefe ulaşamayacağını bilmemesi mümkün değil. Teşkilat-ı Mahsusa'yı bir kenara koysak bile, serserilerin, çapulcuların, hava şartlarının, hastalıkların doğuracağı sonuçlardan bihaber olmaya sığınarak bu meselenin açıklanması kargaları bile güldürür.
    Talat Paşa, kendi tahminine göre 1.5 milyon dolayında olan Ermenilerin 900 bin küsurunun tehcire tabi tutulduğunu defterine ayrıntılarıyla yazmış. Resmi ve devletlu rakamlar bunun en az yarısının, hatta üçte ikisinin öldüğünü belirtiyor. Bu rakam Sarıkamış'ta, Çanakkale'de, Kanal'da, Galiçya'da, Milli Mücadele'de, Kore'de savaşta ölenlerden daha fazla! Karşılıklı çatışmada değil bir devletin kendi tebaasına karşı yaptığı bir harekâtta ölenlerden söz ediyoruz.
    İttihatçı liderler tehcirin sonuçlarından kendileri istifade etme imkânı bulamamışsa da amaçlarına ulaşmışlardır. Temizlik-arınma kamilen denebilecek kadar iyi düzenlenmiştir. Talat Paşa'nın gidişatı en ücra köşeye kadar izlediği küçük defterindeki kayıtlardan anlaşılmış bulunuyor. 1 milyona yakın insanın muhbir, işbirlikçi olduğuna, ihtilal hazırlığı yaptığına inanılıyorsa her birinin eline bir kürdan verilse koskoca bir ordu oluşturabilecekleri unutulmamalıdır. Açıkçası savunmasız bir insan topluluğunun imhası söz konusu. Bu imhaya hukuki bir terim bulmaktan önce onların anısına saygı duymanın sağlanması gerek.
    Ermeni katliamının doğurduğu sonuçların ortaya çıkardığı bütünlüklü resmin günümüze dek uzanan etkileri ne oldu?
    Halkların birbirine düşman olduğu safsatadan ibarettir. Ne diye Türk halkı Enver,'in, Talat'ın veya Bahattin Şakir'in yaptıklarından sorumlu olsun? Türk halkı oturup hep birlikte şöyle bir savaşa girelim, arada da temizlik imandan gelir diye Arap aydınlarını asalım, Ermenileri asmayalım da besleyelim mi falan diye bir karar almış değil. Meclis kararı yok, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın birçok şeyden haberi yok, yoksul halkın sesini duyan mı var?
    Osmanlı ilelebet payidar olacak değildi. Ya kendi halklarını tatmin edecek bir yurttaşlık zemininde yeniden yapılanacaktı veya o halkları halledecekti. 1908'in açtığı umudun kısa sürede gerçekleşmeyeceği ortaya çıktı. Ermeni devrimci federasyonu (Taşnaklar) uzun süre İttihatçıların kardeş partisi olarak onlarla işbirliği içinde oldular. Ancak Dünya Savaşı'ndan önce o topraklarda birlikte yaşama imkânını sağlayacak bir eşit yurttaşlık bilinci ve iradesi oluşmadı. Bu günler, Rosa Luxembourg'un 'Ya sosyalizm ya barbarlık' dediği günlerdir. Tarih kapıyı çalmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan insanlık büyük bir yenilgiyle çıkmıştır ve bu yenilginin en ağır kısmını da en alttakiler yaşamıştır. Savaşa devletsiz-ordusuz girip de maddi ve kültürel varlığının büyük bir kısımını yitiren, bu kadar ağır kayıp veren tek değilse ender halklardan biri Ermeni halkı olmuştur.
    Geriye kayıp bellekler kalmıştır. Belki de iki halkın birbirinin belleğini yenileyerek, yaşanmış acıların bütün insanlık için tekrar etmemesi için, evrensel bir ders çıkarması gerekmektedir. Kendi tarihini, yaşayan basit insanların gündelik hayatlarından hareketle bilmekten aciz olanlar, yalnızca egemenlerin prizmalarından süzdükleriyle kendilerine eşit, adil ve özgür bir gelecek inşa edemezler. Milli tarih nihayetinde öncelikle kendi halkını olmayan bir şeye ikna etme, kandırmacadan başka bir şey değildir. Sarıkamış'ta emperyal bir heves uğruna donarak ölüme terk edilen neferin trajedisiyle 'askeri kırdıran' ve kaçan Enver Paşa'nın ne diye ortak bir hikâyesi olsun ki! Herhangi bir milli tarih zihniyetiyle insanlığın yaşamış olduğu irili ufaklı felaketlerin hiçbirini anlamak mümkün değildir.
    Uluslararası hukuk açısından Ermeni katliamının bugün Türkiye'ye yükümlülükleri neler olabilir?
    Uluslararası hukuk hem bir ihtiyaç hem de oldukça sorunlu. Şu uluslararası hukuk öncelikle yaşadığımız günlerdeki insanlık felaketlerinde bir yaptırım gücüne sahip olmalı ki inandırıcılık kazansın! Ne Filistin'de ne Irak'ta ne de diyelim ki Haiti'de bu uluslararası hukukun gölgesi fark edilmedi.
    'Yükümlülükler' deyince akla genellikle maddiyat gelmekte. Oysa tarihsel ve insani bir meseleyi mülkiyet temelinde çözmek mümkün değildir ve kazara çözülür gibi gözükse de ahlaken oldukça tehlikelidir: parayı verebilen düdüğü çalar. İnsanlar tasarladıkları geleceğe göre geçmişi değerlendirirler.
    Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve hatta ABD'nin önünde el pençe divan duranlar gün gelir bu konuda da rahatlıkla fikir değiştirebilirler. Bu onların meselesi. Tarihi kitleler yaptığına göre, insanların yaşananın bilincine varabilmelerini sağlamak gerekir ki bu da devletin bir yükümlülüğü değildir, siyasetin, bir özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır.
    Ermeni ve Türkiye'nin resmi tezleri taban tabana zıt. Böylesi ihtilaflı durumlarda nasıl bir yöntem gerekli?
    Bu ihtilaflar vakti zamanında kimin haklı olduğu üzerinden değil bir daha bu tür olayların olmamasının koşullarının yaratılmasıyla giderilebilir. Yoksa Yahudi soykırımı için Willy Brantd'ın özür dilemesi ne Filistin meselesini çözdü ne de örneğin Balkanlar'daki olayları veya Ruanda'yı. Tarihi gerçeklerin nesnelliğe yaklaşması ise hiç mümkün değil. Nesnellik yoktur tarihte. Üstelik tarih akademik bir alan olarak takdim edilse de tarihi yapan insanlardır ve sonuçta bu siyasal bir eylemdir. Laboratuvarda, masa başında çözülecek bir sorun yok. Sömürenin sömürülenin, yönetenin, yönetilenin olmadığı, her türlü baskı ve zorbalığın maddi temelinin kaldırıldığı bir dünyada katilamlara, kırımlara, soykırımlara son verebilirsiniz. Yoksa 'medeniyetin' vazgeçilmez bir unsurudur türdeşleştirme. Bakın ABD bütün dünyayı türdeşleştirmeye çalışıyor.

    'Ailem Türkleri hiç kötülemedi'
    Kristin Dellaloğlu
    Türk okulunda ilkokula başladım. Daha sonra Ermeni okuluna geçiş yapmak istedim ama kabul edilmedim. Kanun varmış, Türk okulundan Ermeni okuluna geçiş yapılamıyormuş. Ama biz yılmadık. Milli Eğitim'le görüştük ve sonunda kararlı olduğumuzu görünce onlar da diretmekten vazgeçti. Ailem Malatya'dan göçmüş. Evde hiçbir zaman Türklerin kötülendiğini duymadım. Türk arkadaşlarım da var. Haç da takıyorum ve herhangi bir baskı yapıldığına tanık olmadım. Ben ayrımcılık yapmadığım için herhangi bir ayrımcılıkla karşılaşmıyorum. Ermenilerin yaşadıkları sorunlara ilişkin tartışmaların yaşanması hem iyi hem de kötü sonuçlar doğuruyor. Konuşulmayınca sorunların üzeri örtülüyor. Konuşulunca da yeni yeni sorunlar doğuyor. 'Türklüğü tahrik ettin' diyorlar. Ama konuşulmazsa bu sorunlar nasıl çözülecek ki? İçimden geçen, Ermeni meselesinin artık halledilip kapatılması. Geçmişte yaşanmış, olmuş bitmiş bir şey. Yeni nesil geliyor ve bu yeni neslin artık yeni bir ufka sahip olması lazım. Geçmişten gelen tazminat gibi haklarımız varsa onlar da verilmeli.

    YARIN: Türkkaya Ataöv, Ayhan Aktar
    :ty47:

  4. #4
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0
    'Gâvursuz memleket mi olur?'
    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178732

    'Gâvursuz memleket mi olur?'
    Ayhan Aktar, 1915'te yüzde 20 olan gayrimüslim nüfusunun 1927'de yüzde 2.5'e düşmesini, Anadolu'nun Türkleştirme planının ciddi bir kanıtı olarak gösteriyor. Aktar'a göre, o dönem tehcire karşı direnen yerel yöneticilerin heykeli dikilmeli

    15/02/2006 (174 kişi okudu)

    ERTUĞRUL MAVİOĞLU (Arşivi)
    Prof. Ayhan Aktar, 1915'te yaşanan tehcirle İttihat ve Terakki'nin Anadolu'nun Türkleştirilmesi planını hayata geçirdiğini söylüyor. Aktar'a göre 1915'te yüzde 20'ler civarında olan Anadolu'daki gayrimüslim nüfus oranının 1927 yılında yapılan nüfus sayımında yüzde 2.5'a kadar düşmüş olması bu olgunun en önemli göstergesi. Aktar, "Gâvursuz memleket mi olurmuş?" diyerek Konya Ereğlisi'nde Ermenilerin tehcir edilmesine karşı çıkan Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa Ağa'nın heykelinin dikilmesi gerektiğini söylüyor.
    İttihatçıları Ermeni tehciri kararını almaya iten süreç neydi?
    Ermeni tehcirine giden yolu anlamak için, işe önce 1912 Balkan Savaşları'ndan başlamak lazım. Balkan Savaşları sonrasında Avrupa'daki topraklarının yüzde 83'ünü ve toplam nüfusunun yüzde 20'sinin kaybedildiğini gören son dönem Osmanlı seçkinleri bir varoluş paniği içine girdiler. O günlerde 250 bin Rumeli muhaciri aç ve sefil bir vaziyette İstanbul'a doluşmuştu. Bulgar ordusu Çatalca'ya dayanmıştı ve top sesleri İstanbul'da duyuluyordu. O günlerde Dolmabahçe Camii'nde Sultan Reşat ile birlikte cuma namazı kılan Osmanlı seçkinleri her an şehrin düşeceğinden korkarak 'Bu herhalde kıldığımız son cuma namazıdır' diye birbirlerine sarılıp ağlıyorlardı. İşte bu dönemde Türk milliyetçiliği ilk kez bir entelektüel ve kültürel fikir akımı olmaktan çıkarak bir kitle hareketi haline dönüştü. Osmanlıcılık fikri ölmüştü, artık herkes Türkçüydü. Ama bu dönüşüm Türk milliyetçiliği içinde bugün bile varlığını sürdüren varoluşsal eziklik, itilmişlik, hınç ve iç acısı olarak adlandırdığımız özellikleri keskinleştirdi.
    Bu dönemde Ermeni milliyetçileri, Taşnak Partisi ne yapıyordu?
    Taşnak Partisi'nde yoğunlaşmış olan Ermeni milliyetçileri de aslında İttihatçılarla birlikte çalışarak 1908'de II. Abdülhamid'i tahttan indirmişlerdi ve 1912 yılına kadar İttihat ve Terakki ile koalisyon ortağı idiler. Taşnaklar Balkan savaşlarından sonra kendilerine verilen reform sözlerinin yerine getirilmediğini görerek Batılı devletlerden destek aradılar. Onlar Doğu Anadolu'da idari ve siyasi bir reform istiyorlardı. Taşnaklar, büyük devletlerin yardımıyla İttihat Terakki'ye baskı yaptılar ve başarılı oldular. 1914'te Ermeni Reformu Anlaşması yapıldı. Doğu Anadolu iki vilayete ayrılacak, yönetim Hıristiyanlarla Müslümanların katılımıyla olacaktı. Ayrıca iki yabancı vali atanacaktı ve atandı da. Osmanlı yöneticileri bunu bağımsızlığa doğru giden ilk adım olarak algıladılar. 1914'te acilen I. Dünya Savaşı'na girdiklerinde de bu reform planını rafa kaldırdılar. Savaşa girince İttihatçılar bir anlamda hareket özgürlüğü kazandılar. Artık dış baskılardan kurtulmuşlardı.
    İttihatçılar bu boşluğu nasıl değerlendirdi?
    İşte bu noktada, özellikle İttihatçıların sivil kanadının geliştirmiş olduğu bir Türkleştirme projesi ortaya çıktı. Bunun esası bir nüfus mühendisliği projesininin hayata geçirilmesiydi. İlk olarak, 1913-18 arasında yaklaşık 5 milyon insan yer değiştirdi. İkinci olarak, Anadolu'nun Türklerin dışındaki etnik gruplarının Türklük şemsiyesi altında toplanması, yani asimile edilmesiydi. Burada İslamiyet'e dayanarak Türklüğü güçlendirme siyaseti izlendi.
    Bu süreç Anadolu'da nasıl bir tabloyu ortaya çıkardı?
    Osmanlı Devleti'nin 1906 yılında yaptığı nüfus sayımına göre, günümüz Türkiye sınırları içinde nüfus 15 milyon civarındadır. Bu nüfusun yüzde 20'si de gayrimüslimlerden oluşmaktadır. 1927 yılında Cumhuriyet yönetiminin ilk nüfus sayımına göre ise nüfus 13.6 milyona düşmüştür. Tabii ki 10 yıllık savaşta çok insan ölmüştür. Ama 1927 yılında toplam nüfus içinde gayrimüslimlerin oranı yüzde 2.5'e düşmüştür. Ermeni tehcirinde insanların Suriye çöllerine sürüldüğünü ve yok edildiklerini, Türk-Yunan nüfus mübadelesinde ise 1 milyon 200 bin Anadolu Rumu'nun Yunanistan'a yollandığını düşündüğümüz zaman bu sayılar anlam kazanmaya başlar. Kısacası, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Türkiye'nin bugünkü sınırları içinde yaşayan her beş kişiden biri (yüzde 20) gayrimüslimdi; savaştan sonra ise bu oran kırktabire (yüzde 2.5) düştü. Bu düpedüz nüfusun Türkleştirilmesi politikasıdır.
    1915'te yaşananlara ad koymanız gerekse, siz ne derdiniz?
    Bu konuda halen bilgilenme sürecindeyiz, ama ben bu işin İttihat ve Terakki'nin sivil kanadı tarafından organize edilmiş ve Talat Paşa tarafından merkezden yönetilmiş nüfus mühendisliği amaçlı bir 'etnik temizlik' harekâtı olduğunu düşünüyorum. Burada Talat Paşa'nın merkezi bir konumda olduğunu belirtmek lazım. Kendisi Dahiliye Nazırı olarak bir yandan resmen Anadolu'daki valilere tehcir emri yollarken, diğer yandan da İttihad ve Terakki'nin genel merkezinin başı olarak konağına kurmuş olduğu telgrafhane ile partinin yerel örgütlerine kırım emirleri yolladığını ve bu amaçla Teşkilat-ı Mahsusa gibi çeteleri seferber ettiğini biliyoruz.
    Tabii ki 1915'te olanları 'soykırım' olarak görenler de var. Bir sosyal bilimci olarak hukuk terimlerinin sosyal bilimlerde kullanımını çok yararlı bulmuyorum.
    Ermeni meselesine ilişkin sizin çözüm öneriniz nedir?
    Türkiye bu konuda çok ciddi bir fırsatı 1990'larda kaçırdı. Demirel-İnönü koalisyonu sırasında Ter Petrosyan Ermenistan'ın lideriydi. Türkiye ile uzlaşma istiyordu. O dönemde hükümeti Ermenistan ile uzlaşmazlık konusunda ikna eden dışişleri bürokratlarının bugün yargılanmaları gerektiğini düşünüyorum. Bunun Halk Bankası'nın içini hortumlamaktan daha büyük bir suç oluşturduğuna inanıyorum. Çünkü onlar, Türkiye'nin Batı dünyası ile ilişkilerine mayın döşediler. Bu, affedilemez bir şeydir.
    Ama yine de bir şeyler yapılabilir. Tehcir emrine direnen Osmanlı valilerinin faaliyetleri veya eşrafın Ermenilere yardımları gündeme getirilebilir. Örneğin, Sarkis Çerkezoğlu'nun anılarında Konya Ereğlisi'nde Ermenilerin tehcir edilmesine karşı çıkan Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa Ağa'dan bahsediliyor. Deli Mustafa'ya Ermeniler için tehcir emri geldiğini söylemişler. O da, "Biz öyle bir şey yapmayacağız" demiş. Sonra da "Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?" diye sormuş. "Hayır, yenmez," diye cevap vermişler. "Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni'yi koymasak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş?" demiş. Böylece, Ermeniler Suriye çöllerine sürülmekten kurtulmuşlar.
    Ben Konya Ereğli Belediye Başkanı olsam, bir meydana Deli Mustafa Ağa'nın ismini verir ve de heykelini dikerdim. Sonra da sırayla Erzurum Valisi Tahsin Bey, Halep Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Mazhar Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey, Kastamonu Valisi Reşit Paşa ve tehcire karşı çıktığı için Teşkilat-ı Mahsusa tarafından öldürülen Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey'lerin heykellerini dikerdim. Dini bütün Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın heykellerin açılış törenlerine katılıp birer 'fatiha' okuması da gayet şık olurdu diye düşünüyorum.

    'Hâlâ korku var'
    Çocukluğumda sokağa çıktığım zaman annemin Ermenice konuşmamam için tembih ettiğini hatırlıyorum. Ama artık bugün böyle sorunlar kalmadı. Türkiye demokratikleştikçe sorunlar da adım adım çözülüyor. Buraya korkarak gelenler bile bu gelişmeleri fark ediyorlar. Buradan kötü anılarla ayrılanlar, sokaklarda her şeyin normal olduğunu gördükleri zaman bu değişimi fark ediyorlar. Ben de çocukluğumda çok abartılacak şeyler yaşadığımı söyleyemedim. Anneannem 1915'i yaşamıştı. O dehşet ortamından kurtulanların korku dolu olmaları ve kendi çocuklarına da bu korkuyu bulaştırmaları çok normaldir. Zaten benim çocukluğum da 'Vatandaş Türkçe konuş' zamanlarına rastladı. İlkokulu Ermeni okulunda okudum. Sadece Türk tarihi okuyorduk. Kendi tarihimizi merak ediyordum. Liseyi Notr Dam de Sion'da okudum. Türk arkadaşlarımla barışık, demokratik bir ortamda yaşadığımı söyleyebilirim. Ama Ermeni tarihini okul sıralarında öğrenmem mümkün olmadı. Kendim araştırdım ve Ermeni kültür sanatını ancak böyle öğrenebildim. Daha sonra da Ermeni resim sanatıyla ilgili araştırmalar yaptım. Eşim Rum'dur. Karma evlilik yaptığım için herhangi bir problem yaşamadım. Oğlumuz hem Rum, hem de Ermeni bayramlarında kiliseye gider. Karma evliliklerin kültürlerin yayılması için son derece yararlı olduğunu düşünüyorum. Kapalı kalmanın bir anlamı yok. Arkadaşlıklar açısından da bu böyle. Örneğin Kâzım Karabekir'in torunu Hülya benim canım arkadaşımdır. Hayatım boyunca Ermenileri aşağılamak amacıyla söylenmiş sözler elbette ki beni de yaralıyordu. Ama bu davranışları hiçbir zaman bütün Türklere mal etmedim. Anneannem tehciri Bitlis'te yaşamış. O hep bu olayların nedeni olarak Almanları suçlardı.

    1915 soykırım değil boğazlaşma
    Türkkaya Ataöv: Emperyalist devletler Ermenilere para ve silah yardımı yaptı. Yaşanan mukatelede her iki halktan da ölen oldu. Ermeniler artık kendi kaynaklarını bile gizliyorlar. Tersini ispatlasanız bile onlar asla soykırım olmadığını kabul etmez

    TARIK IŞIK

    1915'te zayıf kadın, çocuk ve ihtiyar Ermenilerin üzerine Osmanlı ordusunun gönderildiği iddialarının yanlış olduğunu savunan Prof. Türkkaya Ataöv, "Bizzat Ermeni kaynakları ve 1920'lerde yayımlanmış kitaplar Ermenilerin kalabalık ordular kurdukları, yabancı devletler tarafından desteklendikleri, para ve silah yönünden büyük yardımlar aldıklarını anlatır" dedi.
    Ermeni sorununun temelini oluşturan nedenler neler?
    1914-1922 arasında bazı yabancı devletlerin Türkiye'ye yönelik politikaları ile şimdiki politikaları arasında büyük benzerlik var. Her ikisinde de amaç Türkiye'yi zayıf düşürmek, bölmek, parçalamak ve toprak kazanmak. Emperyalist devletler Ermenilere para ve silah vererek örgütlenmelerini sağladı. Karşımıza eli silahlı çeteler, hatta ordular biçiminde çıkarılmalarının nedeni de Türkiye'nin paylaşılmasında onlardan yan ama etkili bir güç olarak yararlanma isteğidir. Ermenilere göre kendileri 1915'lerde zayıf, kadın, çoluk-çocuk ve ihtiyardan ibaret silahsız bir gruptu. Üzerlerine ise kendilerinden çok güçlü Osmanlı ordusu sürüldü. Ancak bizzat Ermeni kaynakları ve 1920'lerde yayımlanmış kitaplar Ermenilerin kalabalık ordular kurdukları, yabancı devletler tarafından desteklendikleri, para ve silah yönünden büyük yardımlar aldıklarını anlattır. Ermeniler Osmanlı devletine karşı nasıl büyük bir güçle savaştıklarını övünerek anlatır.
    Sizin bulduğunuz kaynaklara göre Osmanlı Devleti'ne karşı savaşan Ermenilerin sayısı kaçtı?
    The Lausanne Treaty, Turkey and Armenia ve The Lausanne Treaty and Kemalist Turkey kitaplarında 200 bin ve hatta daha fazla kişiden oluşan Ermeni ordusundan bahsedilir. Bunu ben değil, Ermeni kaynakları söylüyor. Ermenilerle savaşan Osmanlı askerinin ayağında doğru düzgün çarık bile yok. Ama Ermeniler 1920'lerde, ordularının gücünü övünerek anlatıyor. Hatta Ermeniler, emperyalistlerin I. Dünya Savaşı'nı kazanmalarının nedeni olarak bile kendilerini gösteriyor. Bunda bir abartma olabilir. Ama şunu gösterir: Güçlü bir Osmanlı ordusu, zayıf, silahsız, zavallı, barışsever, yaşamaktan başka hiçbir şey istemeyen, çoluk-çocuk ve ihtiyardan ibaret Ermeni azınlığın üstüne durup dururken saldırdı. Yok böyle bir şey.
    Nerede bu kaynaklar?
    Ermeniler, kendilerinin yazdığı, ancak şimdi aleylerine kullanılan kitapları da yok ediyor. Daha önce, "Bu kitapların yerlerini açıkça söyleyemem" dedim. Ama sanki bu kaynaklar yokmuş gibi, yalan söylüyormuşum gibi bir hava ortaya çıktı. Bahsettiğim kitaplardan biri Cenevre'deki Eski Milletler Cemiyeti kütüphesinde, diğeri de New York Halk Kütüphanesi'nde. Bunlar 1924 ve 1926 tarihli. Orada unutulmuş kalmış.
    Olaylar sırasında ölen Ermenilerin sayısı konusunda ne diyorsunuz?
    Ermeni çetelerine karşı meşru savunma hakkı kullanıldı. Bu sırada karşılıklı can kayıpları da oldu. Savaş koşulları ve salgın hastalıklardan ölümler oldu. Ancak bunun asıl sorumlusu emperyalist devletlerdir. Yusuf Halaçoğlu, 450 bin kişinin yerinin değiştirildiğini, kayıpların da 10 binden biraz az olduğunu söyler. Türklerin aleyhinde yazılan 'Mavi Kitap'da da 989 bin 900 Ermeninin yerine vardığı yazılıdır. "150 bin kadarı da İstanbul ve İzmir'de yerlerinde kaldı" der. Bunları topladığınızda 'Mavi Kitap'a göre 1 milyon 150 bin Ermeni hayatatta kalmıştır. Osmanlı sayımlarına göre savaş öncesi Ermeni nüfusu 1 milyon 300 binin biraz altındaydı. Bizim aleyhimizde yazılan kitap bile ölen Ermenilerin sayısının ne kadar abartıldığını gösteriyor.
    Tehcir kararı Anadolu'nun Türkleştirilmesi için bir adım mıydı?
    Mübadeleyi Yunanistan'ı Yunanlaştırma olarak neden ele almıyoruz? Mübadelede Türk kökenli Hıristiyan Türkleri de (Karamanlılar) gönderdik. Çünkü anlaşmada 'Hıristiyan' deniliyor. Bunlar Türkçeden başka hiçbir dil bilmiyorlardı.
    Ermenilere 'soykırım' yapıldı mı?
    Kesinlikle soykırım yapılmadı. Eğer ortada katliam biçiminde ölenler varsa, ki bir miktar var, bu soykırım değil 'kırım'dır. Her iki halktan da ölen oldu. Bu da karşılıklı boğazlaşma yani 'mukatele'dir. Meşru savunma yaptık. Bu bir haktır. Birisi sana silahla saldırmışsa kendini koruyabilirsin. BM antlaşmasının 12/7 maddesi bütün devletlere kendini koruma hakkı tanımıştır. Bu da meşru savunmadır. Ama bütün mesele bundan ibaret değil. Genel çerçeve 'soykırım' etiketini yapıştırmak için yeterli değil. Hiçbir zaman hiçbir şey olmadı denmedi.
    Peki tehcirden sonra yapılan yargılamalar bir çelişki değil mi?
    Hayır hiçbir şekilde değil. Yerlerini değiştiren Ermenilerin mallarını ucuza satın alanlar da yargılandı. Hüküm giyenler, hatta asılanlar oldu. Kamuran Gürün 1397 kişi yargılandı diyor. Ancak bazılarının haksız yere idam edildiği kanısı vardır. Mesela Boğazlıyan Kaymakamı'nın ailesine Cumhuriyet hükümeti maaş bağladı. O mahkemeler bağımsız değildi. Mahkemelerin hangi koşullarda oluşturulduğuna bakmak lazım; İttihat ve Terakki iktidardan düşmüş, Hürriyet ve İtilaf Fırkası mümkün olduğu kadar onları suçlamak istiyor. Memleket işgal edilmeye başlanmış. İşgalcilere yaranmak için zaman zaman avukat tutmalarına bile izin verilmedi. Temyiz hakları yoktu.
    Neden 'soykırım' hâlâ gündemde?
    Aynı güçler bugün de memleketi parçalamak için harekete geçti. Ermeni meselesi sadece bunun bir parçasıdır. Irak gibi, İran, Suriye ve Türkiye'yi de bölmek istiyorlar.
    Tehcirde devletin hiç kusuru yok mu?
    Osmanlı Devleti'nin Ermenileri güvenilir biçimde yaşatarak hedeflere ulaştıracak gücü yoktu. 'Parası olan trenle gidebilir' demiş.
    O ortamda Ermeniler parayı nerden bulacaklardı?
    Parası yoksa yürüsün diyor. Yöneticiler ancak bu kadarını yapmışlar.
    Yeterli önlem almamak sorumluluk da getirmez mi?
    Sadece bu çerçeve içinde sorumludur. Bu kadar nokta... Ermenileri 'Öldürün' demiyor. Fena muamele yapanların cezalandırılmasını istiyor. Daha savaş sırasında Anadolu'nun bazı yerlerinde ve İstanbul'da mahkemeler kuruldu. Bir kısmı özel kişiler. Osmanlı vatandaşı saldırmış. Büyük çoğunluğu öyle.
    Olaylardan Cumhuriyet yönetiminin sorumluluğu var mı?
    Belge sahtekârlıkları ile olaylara Atatürk'ü de karıştırmak için müthiş bir çaba var. Mesela Atatürk'ün ayağının yanındaki köpek yavrularını kaldırıp fotomotajla ölü çocuk koymaları veya 1926'da yabancı gazeteceye itirafta bulunduğu gibi. Amaçları soykırım denen şeyin sorumluluğunu Cumhuriyet'e de taşımak.
    Sorunun çözümünde uluslararası hakikat komisyonu rol alabilir mi?
    Böyle bir komisyonun objektif olup olmayacağına bakmak lazım. Ermeniler soykırım olmadığını ispatlasanız bile bunu kabul etmek istemezler. Çünkü Ermeniler milli kimliklerini soykırıma göre tanımlıyorlar. Onlar için soykırım Ermeniliğin bir parçası. 'Soykırım yapılmadı' deseler bu defa kendilerini inkâr etmiş olacaklar.

    YARIN: Faik Bulut, Ayşe Hür
    :ty47:

  5. #5
    ANGEL dscvry2001 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-04-2005
    Mesajlar
    4,103
    Karizma Gücü
    8
    Yazıda ismi geçenlerin çoğu burada tanıtıldı... Tekrar anlatmayacağım.

    Bu yazılanlar üzücü.. Kendi vatandaşımız olan kişilerin böyle şeyler yazması...
    ...


    That's all folks.. C'ya another time.. Who knows.


    :hz ...Sadece senin için... :hz


  6. #6
    orkunpusat adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-12-2005
    Mesajlar
    2,784
    Karizma Gücü
    7
    Radikal gazetesi güneydoğuda şehit olan askerlerimize şehitlik kavramını kesinlikle kullanmayan bir gazatedir. O yüzden onlardan böyle bir yazı dizisi gelmesi normal bir durum.

    Yazarlar için diyeceğim hiç bir şey yok. Eğer ermeni soykırımı varsa lütfen ispatlasınlar. Diyasporanın borazanlığını yapan bu kişiler nedense ermeni terör örgütü asalanın yaptığı katliamları görmezlikten gelmektedir.

  7. #7
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı orkunpusat tarafından gönderildi.
    Radikal gazetesi güneydoğuda şehit olan askerlerimize şehitlik kavramını kesinlikle kullanmayan bir gazatedir. O yüzden onlardan böyle bir yazı dizisi gelmesi normal bir durum.
    Ben il günden beri Radikal okuyorum. Söylediğin yalan. Yok yalan değil diyorsan Radikal gazetesinin arşivi internette, oradan şehitlerimiz için şehit yerine başka şey söyledikleri bir haber bulur çıkarırsın.
    :ty47:

  8. #8
    Ingres adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    27-01-2006
    Mesajlar
    148
    Karizma Gücü
    0
    'Cesetlerle dolan çay tersine aktı'

    http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=178851

    'Cesetlerle dolan çay tersine aktı'
    Faik Bulut, Kars'ta çocukluk yıllarında bulunan toplu mezarların Ermenilerin mi yoksa Müslümanların mı olduğunu, çıkan paranın cinsine göre ayırt ettiklerini söylüyor. Köy adlarının başındaki 'kara' ve 'kızıl' takıları da katliam yıllarından kalma

    16/02/2006

    ERTUĞRUL MAVİOĞLU
    Araştırmacı yazar Faik Bulut, bazı tarihçilerin ortaya attığı 'Ermenileri Kürtler kesti' imasının maddi bir dayanağı olmadığını söylüyor. Ermenileri katleden Hamidiye Alayları'nın Kürt isyanlarını bastırmak için de kullanıldığını anımsatan Bulut, kendisi 10 yaşındayken 115 yaşındaki Zeri ninesinin anlatımını ise şöyle aktarıyor: "Bizimkiler Hamidiye Alayları'na yardım ederdi. Kırmızı Köprü diye bilinen yere giderek pusu kurmuşlar. Öyle vurdular, öyle vurdular ki, cesetle dolan Kars Çayı geri akmaya başladı."
    1915 olaylarının öncesi ve sonrası neydi? Başka hangi azınlıkları kapsadı?
    Ermeni meselesinin 1915 ile sınırlanmasını çok yanlış buluyorum. Öncesi ve sonrası vardır. Bir de perspektif olarak genelde Ermeni meselesi global düzeyde ele alınıyor. Ama her bölgedeki Ermeni meselesi, Adana'daki, Afyon'daki, İstanbul'daki, Çorum'daki, Muş'taki, Batman'daki, Kars'taki Ermeni meseleleri birbirinden farklıdır. O nedenle her bölgede yaşananları sanki birbirinin aynıymış gibi konuşmak hatalı sonuçlara vardırır. İşin özünde katliam ve tehcir vardır. Belgeler bunu gösteriyor. Bunun yanı sıra mukatele de vardır. Yani etnik boğazlaşma olmuştur.
    Türkler, Çerkezler, Kürtler, yani Osmanlı'nın yanında yer alanlarla sadece Ermeniler arasında bir kavga yok. Nasturiler ve Asurilerle de benzer olaylar yaşanıyor. Bu olaylar Türkiye'nin sınırlarını da aşıyor. Bugünkü Irak Kürt bölgesinde Asuriler İngilizlerle birlik olup Kürtlere hücum etmişler. İran bölgesinde Nasturi ve Ermeniler birlik olup, 1919'ların ünlü İranlı Kürt lideri Simko İsmail'e bağlı birliklerle savaşmışlar. Yani o dönem yaşanan olayları sadece Türk-Ermeni boğazlaşması diye sınırlandırırsak yanlış olur. Bu olayların sınırları hayli aşan bir boyutu var. Uluslaşma, milli bir bencilliği gerekli kılıyor. Bir başkasını ret ve düşman kabul etmeden uluslaşma olur mu? 1877'den başlayan, 1. Dünya Savaşı'nın sonlarına kadar devam eden boğazlaşmalar, bölgedeki uluslaşma kavgası ekseninde değerlendirilmelidir. Rus Çarlığı, İngiltere, İran ve Osmanlı tüm bu çatışmalarda doğrudan rol oynamış, azınlıkların çatışmasını bizzat bu büyük devletler körüklemiş ya da kışkırtmıştır.
    Ermeni ve Kürtler arasındaki çatışmaların nedenleri neydi?
    Ermeniler'in Büyük Ermenistan projesi de boğazlaşmalarda oldukça etkili oluyor. Ermeni komitacılar Kars'ta, Erzurum'da, Van'da sürekli etnik temizlik gerçekleştiriyorlar. 1890'dan başlayarak, sonraki yıllarda daha da şiddetlenerek devam ediyor. Fakat boğazlaşmanın elbette ki tek kaynağı komitacıların etnik temizlik çabalarıyla sınırlı değil. Kürt şeyhlerinden bazılarının Ermenileri kesmek üzere fetva yayımladıkları biliniyor. Bu şeyhlerden birinin, "Ermeniler yüzümü görmesin, yoksa günaha girerim" diyerek yüzünü peçeyle örttüğü söylenir. Ama bunun yanında Ermenileri koruyan, himayesine alan Kürt ağa ve din adamları olduğunu da biliyoruz. Van bölgesinde, Çatak'ta Kör Hüseyin Paşa, Hacı Musa Bey gibi isimler katliamlar yaşanırken Ermenileri himayesine alanlar arasında sayılır. Said-i Nursi bildiğim kadarıyla 1500 Ermeni'yi himaye edip korumuştur. 1910-1915 arasında özellikle Dersimli olan Kürtler, Seyid Riza ile Ali Şir, Ermenileri hem korumuş hem de onlarla işbirliği yapmıştır. Hatta 1917 Ekim devrimi sürecinde Dersim bölgesinde Ermenilerle birlikte yaklaşık üç ay kadar süren bir sosyalist şûra oluşturmuşlar, ama Erzincan komutanı Ermeni Murat Paşa ile 'Büyük Ermenistan' talepleri konusunda anlaşamamışlardır. İran'a karşı 100 bin kişilik bir Kürt ayaklanması çıkaran Nakşi şeyhi Ubedullah'ın Ermenilerle yaptığı önemli bir anlaşma da vardır: "Siz bize silah üretin, biz de size Şemdinli tütünü verelim." Karşılıklı anlaşmalar sonucunda Ubeydullah'ın 'Ermenilere dokunulmayacak' fetvası çıkarmış olması son derece anlamlıdır.
    Çok önemli dayanışma örnekleri de yaşanmış, çok hazin öyküler de var...
    Ben halk hikmetine çok inanıyorum. Karslı olduğum için bölgede çok araştırmalar yaptım. Çok yaşlı insanlarla konuştum. Annemin ninesi Zeri Nine, ben 10 yaşındayken o 115 yaşındaydı. Çok net anlatırdı. Bizim oradaki köylerin çoğu Ermeni köyleridir. Biz Kürtler çok sonradan oralara yerleşmişiz. Cami boyalı, duvarları kazıdığınız zaman freskler çıkıyor. Zeri Nine şöyle anlatırdı: "Ermeni çeteleri geldiler, bizi samanlığa kapattılar, ateşe verip bırakıp gittiler." O dönemde bizimkiler Hamidiye
    Alayları'na yardımcı olurlarmış. Bu olayı duyunca Kırmızı Köprü diye bilinen yere giderek pusu kurmuşlar. Sadece Ermeni komitacıları değil, sivil Ermenileri de öldürüyorlar. Zeri Nine bu kanlı misillemeyi de şöyle anlatırdı: "Öyle vurdular, öyle vurdular ki, şubat ayıydı. Cesetle dolan ve eksi 30 derecede donan Kars Çayı geri akmaya başladı." Biz de onlar da kesti demeye getiren anlatımlardı bunlar.
    Aslında Kürtler ve Ermeniler birlikte yaşardı. Toprakta don olup olmadığını anlamak kolay değildir. Ermeni Agop bu işte ustaydı. Katarlardı Agop'u öne, tarlalara giderlerdi. Agop pantolonunu sıyırır toprağa otururdu. Agop, bu toprakta don var derse tohum ekilmezdi. Ama Rus Çarlığı ve İngilizler bir tarafı, Osmanlılar diğer tarafı kullanmışlar, iki halk birbirine böyle düşman olmuş.
    Şeyh Sait ve Dersim isyanlarına katılan insanlar hatıralarını yazdıklarında Ermenilere yapılan mezalimi çok açık bir biçimde açıklıyor. Bunların bir kısmı Kürtler adına özeleştiri de yapıyor. Ama çoğu hatıratta Ermeni katliamlarında doğrudan Osmanlı suçlanır. Örneğin Şeyh Sait isyanını hazırlayanlardan Cibranlı Halit Paşa'nın ilginç bir yaklaşımı var. Tehcire tabi tutulmuş Ermeni varlığı sona ermek üzereyken Kürtler bu gelişmeler karşısında sevinç duyuyor. Cibranlı Halit ise, "Osmanlılar bazı Kürtlerin de kılıcıyla Ermenileri temizledi, şimdi sıra bize geldi. Önce zo diyenler öldürüldü, sıra lo diyenlerde" diye duyduğu sıkıntıyı dile getiriyor.
    Tüm bu yaşananların günümüze etki ve yansımaları nedir?
    Öncelikle büyük devletler yaşananlardan ötürü özür dilemeli. Bir de tam sınır kapısına büyük bir 'barış ve insanlık anıtı' dikilmeli. Anıta, hem Ermenice, hem Türkçe, hem Kürtçe kardeşliğin önemini anlatan yazılar yazılmalı. Bizim Kars yöresinde eskiden köylerin isimleri kara ve kızıl ile başlardı. Bu köylerin tamamında boğazlaşma yaşanmıştır. Eskiden Ermenilerin yaşadığı bizim köyün 500 metre kuzeyinde temel için kazı yapardık, toplu mezar çıkardı. 500 metre güneyde kazı yapardık başka bir toplu mezar çıkardı. Bu mezarların Ermenilere mi yoksa Kürtlere mi ait olduğunu anlamak da zor değildi. Mezardan Rus parası çıktığı zaman Ermeni mezarlığı, Osmanlı parası çıktığında ise Müslümanların mezarlığı derdik. 12 Eylül döneminde ise Erzurum'da çıkan bütün toplu mezarlar Müslümanların katledilmesine, Ermeni mezalimine kanıt olarak gösterildi.

    'Ninni yerine sürgün dinledim'
    İstanbul'da doğdum. Ailem tehciri yaşadığı için tüm bu olanların travmasını ben de içimde taşıyorum. Masal bilmem, ninni yerine hep sürgün ağıtları dinledim. O yıllarda dut ağaçlarının altında buz gibi soğukta nasıl bir kış geçirdiğimizi anlatırdı büyüklerimiz. Nasıl aç kaldıklarını, nasıl mühürlü evlerden yiyecek çalarak hayatta kalabildiklerinden söz ederlerdi. Annemin, anneannemin, teyzelerimin düştükleri Amerikan yetimhanesinde yaşadıklarını o küçücük halimle ezbere bilirdim. Bu anlatılanlar o kadar içimize işlemiş ki, benim neslimden olan Ermeniler arasında '10 yılda bir tokat yiyeceğiz herhalde' kavramı yaygındır. Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları, Kıbrıs mitingleri zamanında Rumlar yerine Ermenilerin dövülmesi gibi olaylar da bu kavramı pekiştirdi. Askerlik sırasında Ermeni olduğumdan ötürü aşağılanmayı bir yana bırakın yüceltildim. Ermeniler arasında pek görülmez ama ben bir muhabere birliğinin kumandanlığını bile yaptım. Komutamlarım beni örnek gösterirlerdi. Varlık Vergisi çıkarıldığı zaman maaşlı olarak bir mağazada çalışan dedemin çektiği zorlukları biliyorum. Bir bekçi düdüğü çaldığında bile korkan o zavallı adama 500 lira vergi konulduğunda hastalanıp yataklara düşmüştü. Baskılardan o denli yıldılar ki, aileler birer ikişer İstanbul'a göçtüler. İstanbul'dan da başka yerlere gittiler ve sonunda geride sadece 60 bin kadar Ermeni kaldı. Sayımız azaldı ama bugün koşullarınız daha iyi. Çocukken tanınmadığımız mahallelerde bütün Ermeni çocuklar farklı isimler kullanırdı. Ben de adıma yakın olduğu için 12 yaşlarındayken Selçuk ismini kullanıyordum. Daha sonra Ermeni olduğumu hiçbir yerde saklamadım. Ama müşteri kaçmasın diye Ermeni olduklarını gizleyen çok insan tanıdım. Jerar'lar Celal, Agop'lar Yakup olurdu.

    Tehcir 'Turan ülküsü'nün sonucu
    Ayşe Hür: Ermeniler radikal olmasalar bile tehcirden kurtulamazlardı. Cumhuriyet'in tertemiz doğduğuna inanan bir toplum olarak, Ermeni kırımında yer alan kadroların büyük bir bölümünün Cumhuriyet'in de kadroları olduğunu bilmek istemiyoruz

    Araştırmacı Ayşe Hür'e göre Ermeni katliamının gerekçelerinden biri olarak gösterilen 'Rus işbirlikçiliği' çok da geçerli değil; çünkü Rus ordusunda savaşan Ermenilerin büyük çoğunluğu Osmanlı değil, Rus Ermenileri. Ayşe Hür, "Ermeni milliyetçiliği bu denli radikal olmasaydı da Ermenilerin tehcirden kurtulmalarının kolay olmadığına inanıyorum" diyor.
    Tehcire ilişkin üretilen gerekçeler, yaşananları haklı kılıyor mu?
    İmparatorluğun son yüzyılı hakikaten korkunç kayıplarla doludur. Özellikle toprak kayıpları ile ciddi bir şoka giren İttihatçı liderler 1912 Balkan yenilgisinden sonra, Ermeni örgütleri kendilerine daha önceden söz verilmiş idari ve toprak reformu sözünün yerine getirilmesi için baskı yapmaya başlayınca doğuyu da kaybetme korkusu içine düştüler. Ayrıca o yıllarda gerek Müslüman eşrafın ve aşiretlerin gayrimüslümlerin zenginliklerine kıskançlıkla baktığı bir gerçek. Örneğin Cemal Paşa anılarında Birinci Dünya Savaşına girmenin temel nedenleri arasında kapitülasyonlardan ve Ermeni reformlarından kurtulmak olduğunu söylüyor. Halide Edip Adıvar da anılarında o yıllarda Ermenilerin ekonomik üstünlüğüne son vererek piyasayı Türk ve Almanlar adına temizlemeyi hedefleyen anlayıştan söz ediyor. 1908'i coşkuyla karşılayan azınlıklar ise bir süre sonra II. Meşrutiyet'in eşitlikler üzerine kurulu bir toplum düzeninin garantisi olmadığını görünce, yavaş yavaş İttihatçılarla kurdukları ittifakları gözden geçirdiler. Avrupa'da esen eşit haklar rüzgârıyla yelkenlerini doldurarak imparatorluktan ayrılmanın yollarını aramaya başladılar. Ermeni milliyetçilerinin Birinci Dünya Savaşı sırasında zaman zaman Bulgar, Sırp ya da Rus kuvvetlerine katılmaları, Doğu vilayetlerinde çetecilik yapmaları, askerden kaçmaları ve Van ayaklanması gibi kalkışmalar İttihatçılara ummadıkları bir bahane sağladı. Gerçi Rus ordusunda savaşan Ermenilerin ezici kısmı Osmanlı Ermenileri değil, 1000 yıldan beri Rusya'da yaşayan Rus Ermenileri idi. Ayrıca Van ayaklanması hem tecrübesiz vali Cevdet Bey'in şiddet politikaları sonucu çıkmıştı. Ancak Ermeni siyasetçileri devleti arkadan hançerlemiş bile olsalar, bu, devlete tüm Ermeni tebasını ülkeden sürme hakkını verir mi? Bu anlayış o günün az gelişmiş hukuk anlayışına bile uymaz. Bu dışlayıcı politika, güçlü olanın güçsüz olanı imha etmesinin meşru görüldüğü 19. yy. sosyal Darvinizmi'nin tezahürüdür. Benim kanım, Ermeni milliyetçiliği bu denli radikal olmasaydı da Ermenilerin tehcirden kurtulmalarının kolay olmadığı yolunda. Çünkü artık Balkanlar'a ve Ortadoğu'ya doğru genişleme umudu kalmayan Türkçüler için Doğu Anadolu'da yaşayan Ermeniler, Ziya Gökalp'in tanımladığı ve İttihatçı önderlerinin siyasallaştırdığı Büyük Turan ülküsünün önündeki en büyük engeldi. Bunun kanıtı 1914'te Ege bölgesinde yaşayan Rumların Ermenilere isnat edilen suçların hiçbirini işlemedikleri halde yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan zorla sürülmeleridir. Ege'deki Rum tehcirini planlayan ve uygulayan Celal Bayar'ın bir itirafname niteliğindeki anıları ise resmi tarihçiler tarafından ısrarla görmezden gelinir.
    Ermeni sorununun çözümünde bir türlü yol kat edilmemesinin nedeni ne?
    Yıllardır katı biçimde yürütülen inkâr politikaları sonucu Türkiye gerek bilim dünyasında gerek politik düzeyde 'geçmişin nasıl ele alınmaması gerektiği' konusunda negatif sembol ülke haline geldi. Türkiye tüm stratejisini bırakın soykırım olup olmadığını, 'ortada işlenmiş bir suç dahi olmadığı' hatta 'asıl Ermenilerin Müslümanları soykırıma uğrattığı' üzerine kurduğu için, yaşananlardan üzüntü bile duymayan hatta 'Gerekirse gene yaparım' diyen bir toplum gibi algılanmakta. Bizim kültürümüzde geçmişle yüzleşme geleneğinin olmamasının bir nedeni İslam'da tarihin sadece pratik bir öneme sahip olması ve kişilerin bir başkasının suçundan sorumlu tutulmaması doktrini olabilir. Diğeri suçlu bulunmanın yaratacağı utanç duygusudur. Ayrıca Cumhuriyetimizin tertemiz doğduğuna yürekten inanan bir toplum olarak, Ermeni kırımında yer alan kadroların büyük bir bölümünün Cumhuriyetin de kadroları olduğunu öğrenmeye tahammülümüz yok. Bunu cezalandırma korkusu, yani toprak veya para kaybı ihtimali izliyor. Ama daha da büyük engel, Türkiye'de şiddetin hem yönetilenler hem de yönetenler tarafından içselleştirilmiş bir kültürel kod olması. Susmanın, görmezlikten gelmenin bizim toplumumuzun temel iletişim biçimi olduğunu düşünüyorum. Yani, yakın tarihte yaşanan şiddet olaylarını bile tartışmayan bir toplumun çok uzak bir geçmişte işlenmiş bir şiddet olayını, hele de suçlu olduğuna inandırıldığı bir topluma karşı işlenmiş bir suçu toplumsal belleğinin derinlerinden çıkarması zor oluyor.
    Öte yandan Ermeni çevrelerinde yaygın olarak kullanılan soyut ve tarihsiz 'suçlu Türk' kavramı sorunu çözmeye değil, karmaşıklaştırmaya yarıyor. Oysa bütün nüansları kapsayan bir dil ve tavır geliştirmek için her iki tarafın da çaba göstermesi gerek.
    Eğer ciddi bir hesaplaşma yaşanırsa bunun sonucunda ne olur?
    Diaspora deyince Türkiye'de akla, kalpleri Türk düşmanlığı ile dolu bir kitle geliyor. Halbuki Ermeni diasporası 60 kadar ülkeye dağılmış, değişik tarihsel deneyimlere, kültürlere, dillere, dinlere, alışkanlıklara sahip, değişik yaş ve cinsiyet gruplarından 5-6 milyon insan demek. Diaspora olmak demek acılı bir tarih, durmadan yolculuk etmek, kuşaklar boyu süren güvensizlik duygusu, yeni toplumlara uyum sağlamak için gösterilen yürek burkan çabalar, ve her şeyden önemlisi bitmeyen bir vatan özlemi demek. Birinci kuşak diasporayı birbirine bağlayan esas duygu Anadolu'ya, doğdukları şehre veya köye duydukları büyük sevgi ve hasretti.
    Ama bu duyguların ikinci ve üçüncü kuşaklara aktarılması sırasında işe öfke ve nefret gibi duygular da karıştı. Yekpare bir yapı olmadığı için Ermeni tarafının beklentisi nedir sorusuna cevap vermek kolay değil. Ermenistan devletinin en üst kademeleri çelişkili açıklamalar yapıyor. Taşnaksütyun Partisi'nin bir bölümü soykırımla ilgili olarak toprak ve tazminat istiyor. Bunun ciddiye alınacak tarafı yok. Ama Türkiye'nin Ermeni lobilerinin önünü kesmek için savurduğu milyonlarca doları Ermenilere ait olup tehcirden sonra başkalarının eline geçen mal ve mülklerin karşılığı olarak, mağdurlara ya da mirasçılara vermesi hem ahlaki ve hem de akıllıca olurdu. Tarihsel hafızayı bastırmaya ve yeni bir kimliğe doğru gitmek için eski cemaat kültüründen uzaklaşmaya eğilimli olanlar ise sessiz oldukları için ne kadar çoklar kestiremiyorum. Bunlar için Türkiye'nin içten bir özür dilemesi, kırılan kişisel ve ulusal onurlarını onarmaya yeterli olacak gibi görünüyor. Ama karşı tarafın ne düşündüğü, ne istediği bence çok önemli değil, çünkü herkes kendi evinin önünü süpürmekle yükümlü.
    Bana ilginç gelen ülkemizde insanların 'Ama önce o yaptı' diye düşünerek vicdanlarını rahatlatması. Vatansever geçinenlerin bile Osmanlıyı batıran politikaların sahibi İttihatçıların her suçunu üstlenmekte gösterdikleri büyük heves çok şaşırtıcı ama daha da ilginci, Müminlerin bile Allah'ın gazabından korkmak yerine hukukun dolambaçlı yollarında iz kaybettirmeye çalışması.

    YARIN: Taner Akçam, Dilek Zaptçıoğlu
    :ty47:

  9. #9
    Galatasaray UAeren adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-01-2006
    Mesajlar
    15,852
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    10
    dogru solemek gerekirse ben radikalin haberlerini hic okumuyorum hahurriyet, milliyet yada sabah
    GALATASARAY



  10. #10
    kangallı adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    20-10-2006
    Mesajlar
    68
    Karizma Gücü
    0
    guzelll
    gs: galatasaraylı kardesler ŞAMPİYONGALATASARAY ?tatlis
    GÖNÜLLERDE AY KALPLERDE YILDIZ YILDIZ GALATSARAY KANLI GALATASARAYLI biz galatasarayla bu maçları :A :A yüreğimizle değil kalbimizle kazancaz;D ;D?ozofo TÜRK YASAM MEHMETÇİĞİ?ozofo kardesim canım sarhosi

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •