• Reklam
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor

Konu: Ahmet Hakan

  1. #1
    gefeye gefeye502 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    25-07-2005
    Mesajlar
    1,952
    Karizma Gücü
    0

    Ahmet Hakan

    Sıktı artık şu ’zenci-beyaz’ metaforu


    İSLAMCI teorisyenimiz Ali Bulaç Beyefendi diyor ki:

    Güya ben aslen bir zenciymişim.

    Gün gelmiş, bir punduna getirip, beyazların malikánesine kapağı atmışım.

    Ve şimdi o malikánede ’beyaz efendilerim’e hizmet ediyormuşum.

    Beyazların gözüne girmek için, beni var eden tefekkür mirasına yabancılaşıyor ve geldiğim yerdekilere bindiriyormuşum.

    Böyle yaparak ’beyaz efendiler’imin arasında kendime bir yer edindiğimi filan zannediyormuşum.

    Beyazların gözüne girmek için durmadan derimi parlatıyor ve "Siyah Türkler"i ötekileştiriyormuşum.

    Oysa çabam nafileymiş.

    Ben ne yaparsam yapayım ’bir zenci’ olarak dünyaya gelmişim ve asla ve kata beyazların yöresinde nasibim yokmuş.

    * * *

    İslamcısından laiklik savunucuna, Erbakan’a gönül vereninden Mao’nun yolundan gidenine, CHP milletvekilinden aşırı milliyetçisine, danışmanından kifayetsiz muhterisine, haset edeninden magazin dünyasının zevzeğine kadar...

    Yani daha açık bir ifadeyle:

    Muhterem Ali Bulaç’tan Lerzan Mutlu Hanımefendi’ye kadar...

    Önüne gelenin "Ahmet Hakan mı? Bırakın şu beyaz olmak özentisi içinde çırpınan zenciyi" tarzında laf sokmalarından artık sıkılmış durumdayım.

    Hakkında en küçük bir eleştiri yazdığımız kişi, eleştirdiğimiz mevzuda bir yanıt geliştirmek yerine, hemen en kolay yola sapıyor ve "Kunta Kinte" edebiyatının acayip elektrik yaratan şablonuna sarılıveriyor.

    O halde buradan bir genel açıklama yapmanın vakti gelmiş demektir.

    Arkadaşlar!

    Bendeniz önceleri Hacı Baba lokantalarını mesken edinmişken, Medya Towers’a kapağı atınca, "Ulan artık benim Hacı Baba Lokantası’nda ne işim var? Bundan sonra bana Nişantaşı kafeleri yakışır" diyen bir adam değilim.

    Tarz-ı hayattan life style’a bir sıçrama filan yapmadım!

    Arada sırada "sınıf atlama özentisi içinde bir adam" tribine girmişliğim vardır ama bu baştan sona kolpadır...

    Yani öyle olabileceğini düşünenlerle biraz kafamızı bulalım dedik, hepsi budur...

    * * *

    Şimdi gelelim şu elektrikli "zenci-beyaz" metaforunun son kullanıcısı Ali Bulaç’a.

    Ben ona diyorum ki:

    Yahu Ali Bulaç! Sen en önemli siyasal eleştirini neden gül gibi köşen dururken adı sanı duyulmamış internet sitesinde yayınlıyorsun?

    O bana yanıt veriyor:

    Beyazlaşmaya çalışan zenci!

    Ben ona diyorum ki:

    Senin gazeten "Hükümet baskısına açık" bir gazete mi?

    O bana yanıt veriyor:

    Zencisin zenci kalacaksın!

    Ben ona diyorum ki:

    Sen bu AKP’lilere "İslamcılıktan vazgeçtiniz" diye yükleniyorsun, oysa "laikler" de bunlara "Takıyyeci" diyor. Çelişkiyi nasıl açıklıyorsun?

    O bana diyor ki:

    Pis zenci!

    Olan biten bundan ibarettir...

    * * *

    Eğer "zenci/beyaz" metaforu, bir "fikir namusu" arayışına denk geliyorsa...

    Önce "Medine Vesikası" teorisini ortaya atıp, sonra kopan gürültüyü görünce "Ben entelektüel yaramazlık yapıyordum, siyasi proje geliştirmiyordum ki" diyen Ali Bulaç’ı masaya yatırmamız gerekmez mi?

    Eğer "fikir namusu"nun peşindeysek...

    28 Şubat’ta düdük çalınca...

    "İslamcılık üç evreye ayrılır. Birinci ve ikinci evre bitti... Artık hepimiz demokratız" diyerek yırtma çabası içine giren Ali Bulaç’a bakmamız gerekmez mi?

    Yani...

    Bırakalım Hacı Baba lokantalarını, Nişantaşı kafelerini filan da...

    Sadede gelelim.

    17*02*2006

    Atamın İzinde!!
    Galatasaraylı
    Karadenizliler Birliği Üyesi
    Sigara İçmeyenler Birliği Üyesi






    En Hit Konum

  2. #2
    Tandogan adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    31-12-2005
    Mesajlar
    2,112
    Karizma Gücü
    0
    Bu da kişisel olmayan ’Ahsen Yenge’ portresi


    UTANIYORUM ama yine de itiraf etmekten kendimi alamıyorum. Son günlerde en fazla merak ettiğim konu şudur:

    Acaba "Kemal Abi", "Ahsen Yenge"nin "Ah Sayın Bakanımız! Seni çok seviyoruz" diye aşkını kamusal alana taşıyışlarını, hastane çıkışında "Kemal Abi"ye arkadan sarılışlarını ya da o korkunç aşkın-taşkın hallerini nasıl karşılamaktadır?


    Gıcık mı olmaktadır?

    Yoksa...

    "Ulan sempatiye bak be! Keh keh keh" mi demektedir?..

    Mesela...

    "Ahsen Yenge", en son iktisadi yönü ağır basan o ciddi panelde, birden mikrofonu kapıp, "Sayın Bakanımız! Şu Çin’in hali ne olacak Allah aşkına? Adamlar Yecüc Mecüc kavmi gibi durmadan çoğalıp dünyayı işgale hazırlanıyorlar? Her soruna çözüm bulan engin iktisat tecrübenizle şu Çin belasını durdurmak için neler de planlıyorsunuz bakayım?" tarzında bir soru sordu ya...

    Diyorum ki:

    Acaba "Kemal Abi", bu soru karşısında nasıl bir ruh haline girdi?

    Mostrayı bozmamaya azami özen göstererek durumu idare etmeye mi çalıştı?

    Ya da...

    İçinden "Ulan şu bizim hanımdaki akıllara bak! Neler de biliyor böyle? Bir de bize irticacı derler... Şu özgüvene, bu kültüre, şu belagata bak! Helal olsun be hanım" diye mi geçirdi?..

    Yoksa...

    "Ah Ahsen ah! Yine rezil ettin beni... Ulan düştüğümüz duruma bak! Soru da bitmek bilmiyor. Villa, Ofer, likit ve pastörize yumurta derken bir de Ahsen’le uğraş, iyi mi?" diye mi düşündü?

    Bilmiyorum, bilemiyorum.

    "Kemal Abi"nin yüz hatlarına bakıyorum.

    Bir yanıt geliştiremiyorum.

    O mimiklerden "Helal olsun Ahsen" de çıkıyor, "Git kendini dövdürmeden" de...

    Kısacası...

    "Ahsen Yenge", "Kemal Abi"nin hayatında "tolere edilmesi zorunlu bir figür" müdür, yoksa tipik bir "aşkın gözü kördür" sendromu mu söz konusudur? İşin bu kısmı benim için kocaman bir muammadır.

    * * *

    Ama "Ahsen Yenge" fenomeninde benim için muamma olmayan bir yön var...

    Sizlere "bir pazar şaşkınlığı" yaşatmak için onu aktarmak isterim.

    Dikkat! Dikkat! Dikkat!

    Hani bir süre önce, "fazla kişisel bir Kemal Abi" portresi yazmış ve orada Kemal Abi’nin "bankacı derviş Kemal"den, "iş bitirici Kemal Abi"ye geçiş sürecinin öyküsünü anlatmıştım ya...

    İşte buna benzer bir öykü "Ahsen Yenge" için de söz konusu...

    Nasıl mı? Anlatalım:

    Efendim, vakti zamanında... Develer tellal, pireler berber iken...

    Yani Ali Bulaç’ın Medine Vesikası’nı tartışmaya açtığı, Şevki Yılmaz Hocamızın kasetlerinin kapışıldığı, Erbakan Hocamızın fırtına gibi estiği, "İstanbul elbette fethedilecektir" hadisi şerifinin bangır bangır okunduğu günler....

    İşte o günlerde...

    "Ahsen Yenge", acayip "sofu", muazzam radikal, ödün vermez sağlam bir "İslamcı" imiş!

    Ve o dönemde ortaya çıkan "türbanlı kızlarımızın kıyafetlerini bir parça renklendirme" girişimine müthiş sinir olurmuş!

    Diyelim ki:

    Türbanlı bir kızımız, biraz şık olma adına, türbanının altından hafiften görünecek şekilde renkli bandana taktı...

    "Ahsen Yenge", bu durum karşısında, "Bu ne rezalet! Nerede kaldı örtünmenin hikmeti! Bu dejenerasyondur" diye zavallı türbanlı genç kızları fena halde ayıplar ve hırpalarmış.

    Kot pantolon giyip, Tophane’de okey oynayan türbanlı genç kızların varlığını işittiğinde ise "Başımıza taş yağacak" diye bağırıp bayıldığı olurmuş.

    Türbanlı kız annelerini uyarır, "Kızlarınıza sahip çıkın" diye ültimatom verirmiş... Ve bugün...

    "Ahsen Yenge"nin nerede durduğu hepimizin malumu...

    * * *

    Nasıl? Şaşırdınız değil mi?

    Sakın her türlü değişime sonuna kadar saygı gösteren bir adam olarak, bu durumu yadırgadığımı, mahkûm ettiğimi filan düşünmeyin...

    Amacım "Ahsen Yenge"nin değişimini dilime dolayıp, "Nereden nereye" türünden ucuzculuk yapmak değil...

    Sadece...

    Artık bir "kamusal figür" haline gelen "Hanımefendi"nin dönüşümü hakkında bilgi vermek istedim...

    Ne yani?

    Bizim gibi bir gazeteci parçasının "o kafeden bu kafeye" gidişinin bile acayip elektrik yarattığı bir ortamda, koskoca Maliye Nazırı’nın zevcelerinin yaşadıkları müthiş dönüşümden kimsenin haberi olmayacak mı?

    Bilinsin istedim, hepsi bu...

    19/02/2006
    Her başarı ilk başta bir hayaldi. En büyük çınar bir dalda, en güzel kuş bir yumurtada saklıdır. Hayaller de gerçeklerin tohumu ve yumurtasıdır.
    D.Carnegie

  3. #3
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    AKP iyi bir kadro çıkaramadı


    ÖNCE "Kabine"ye bakalım:

    Kimi melankolik olmuş kendine çalışıyor.

    Kimi ince hesaplar yaparak arıza çıkmasını bekliyor.

    Kimi dost çevresini genişletmekle meşgul.

    Kimi iyi niyetli, gayretli ama yetersiz.

    Kimi dikkat çekmemek için araziye uyuyor.

    Kimi Tayyip Erdoğan sonrasının hesaplarını yapıyor.

    Kimi "ikinci adam"ın eteğine sarılarak geleceğini kurtarmaya çalışıyor.

    Kimi başarılı ama sonuçta kendini orkestranın bir parçası olarak görmüyor.

    Peki...

    Böyle bir "Kabine" için, aynı hedeflere yönelmiş, aynı heyecanı taşıyan, aynı davaya inanmış bir ekip diyebilir miyiz?

    Ben diyemiyorum.

    ***

    "Kabine" böyle de "parti yönetimi" farklı mı?

    Parti yönetimi, tam anlamıyla inisiyatifsizlik ve aciziyet içinde.

    Konuşmaları gerektiğinde susuyorlar, susmaları gerektiğinde konuşuyorlar.

    Kendilerini asla riske atmıyorlar.

    Hepsi Erdoğan’ın ağzının içinden çıkacak cümlelere kilitlenmiş durumda.

    Durum böyle olduğu için...

    Hiçbirimiz parti yöneticilerini tanımıyoruz bile.

    Durum böyle olduğu için...

    En kıytırık mevzuların polemiğini bile Erdoğan yapıyor.

    Haksızlık yapmayalım:

    Bir tek Dengir Mir Mehmet Fırat var konuşan...

    Ancak onun da ne dediği, hangi mesajı verdiği anlaşılmıyor.

    ***

    Milletvekillerine bakalım:

    Onlarda da "dava şuuru" ya da "ekip heyecanı" filan hak getire.

    Temel motivasyon şu:

    Yeniden seçilmek!

    İkbal umudu taşıyanlar, "imamın elindeki mevta" gibi itaat ediyorlar.

    İkbal umudu kesilenler ise...

    Ya bırakıp gidiyorlar...

    Ya da parti içinde kalarak "erdemli muhalif" ayaklarına yatıp ucuz yoldan kahraman olmaya çalışıyorlar.

    Yerel yönetimde de durum farklı değil.

    Yerel yönetimin şahı sayılan Kadir Topbaş’ın durumunu açıklamak için sadece "İstiklal Caddesi skandalı"nı anımsamak yeterli.

    Durum o kadar vahim ki:

    Partiye yakın işadamları bile birbirine girmiş durumda.

    "Albayraklar", "Erdoğan bize neden pas vermiyor da Ramsey’e yakın duruyor" diye aleyhe çalışıyor.

    ***

    Dava şuuru yok.

    Ekip heyecanı yok.

    İnisiyatif yok.

    Hizmet aşkı yok.

    Uyum yok.

    Ve şimdi yanıtlanması gereken soru şudur:

    Türkiye’nin beklediği o büyük devrimci atılım nasıl gerçekleşecek?

    Yani...

    Nasıl çıkacak karanlıklar aydınlığa?

    ’Kemal Abi’ ne yapsınmış

    "ESKİ bir dost" aradı...

    Söyledikleri şunlar:

    "Kemal Abi" aslında çok iyi bir adammış...

    Ama bir kusurcuğu varmış; karısına, kızına, oğluna laf geçiremiyormuş...

    Zapt edemiyormuş çocuklarını.

    Ayrıca karısının fena halde etkisi altındaymış.

    Masaya yumruğunu vuramıyormuş.

    Ne yapsınmış adamcağız?

    İnsan oğlunu, kızını öyle bir çırpıda silip atamazmış ki...

    Benim oğlum kızım yokmuş...

    O yüzden durumun nezaketini kavramam imkansızmış. "Eski dost"u sabırla dinledim ve kendisine sadece şu soruyu sordum:

    "Ailesini idare edemeyen koca devleti nasıl idare edecek?"


    02.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  4. #4
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Mülk Allah’ın ise bu çaba ne diye


    "FLAş... Flaş... Flaş... Tayyip Erdoğan’ın bir kaseti daha ortaya çıktı...

    Nakşi Şeyhi Esat Coşan ile Tayyip Erdoğan yan yana...

    Üstelik yanlarında son günlerin olay adamı Kemal Unakıtan da var...

    Ve dahası...

    Kemal Unakıtan sakallı!"

    Evet, bize sunulan ’malzeme’ budur.

    Ve ’malzememiz’, şöyle üstün körü bakıldığında adama "Daha ne olsun be birader" dedirtecek denli güçlü görünmektedir.

    Oysa...

    Olaya biraz kuşkuyla yaklaşarak "Ne olmuş yani?" türünden bir soru sormamız gerekir.

    Çünkü böyle yaparsak, bize sunulan malzemenin o kadar da heyecan verici olmadığını anlama şansımız olur.

    Ve böylece...

    "Heyecan gelince mantığın savuşması" söz konusu olmaz.

    ***

    O görüntünün "İşte yakaladık" edasıyla sunulmasının anlamsızlığını vurgulamak ve heyecanı savuşturmak için öncelikle Esat Coşan’ı tanımamız gerekir:

    Esat Coşan, ünlü Nakşi Şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun damadıdır.

    Kotku, özellikle ’ahlak’ öğretisine önem veren bir şeyh idi.

    Erbakan’dan Özal biraderlere birçok önemli isme eğitim vermişti. Daha çok genç mühendisler ilgi gösterirdi Kotku’ya.

    İskenderpaşa Camii’nde kurulan sohbet halkası, dindar gençler tarafından "görünmeyen üniversite" olarak nitelendirildi.

    Sonra.

    Kotku öldü.

    Cemaatin başına Kotku’nun damadı olan ilahiyat profesörü Esat Coşan geçti.

    Ancak...

    Bir süre sonra Esat Coşan ile Erbakan arasında anlaşmazlıklar çıktı.

    Bunun adı: İnisiyatif savaşıydı.

    İki taraf da geri adım atmadı ve yollar ayrıldı.

    İşte bu aşamada Esat Coşan, dönemin özellikle sağ politikacılarının markaj alanına girdi. 12 yıl önce Esat Coşan’ın toplantılarına her görüşten politikacı katılırdı.

    Tayyip Erdoğan da o dönem Refah Partisi’nde politika yapmasına karşın, yani Erbakan’a rağmen, Esat Coşan’la görüşen politikacılardandı.

    Kısacası...

    Tayyip Erdoğan ile Kemal Unakıtan’ın, 12 yıl önce Esat Coşan ile yan yana görüntülenmesi, sanıldığı kadar enteresan değildir.

    O görüntülerdeki en esaslı enteresan unsur, Unakıtan’ın sakallı görüntüsüdür.

    Gerisi hikayedir.

    ***

    Buna mukabil...

    Kemal Unakıtan’ın yıkılan villasının duvarında asılı olan Arapça "Mülk Allah’ındır" ibaresi var ya... Bu malzemede iş vardır.

    Çünkü bu malzeme, 12 Eylül öncesinin MSP çevrelerinde anlatılan şu eğlenceli anekdotu akla getirmektedir:

    MSP’li zengin bir "Hacı amca", evinin önünde son model otomobilini temizlemekle meşgulmüş.

    Bu sırada yoldan geçmekte olan haylaz bir "İslamcı-Akıncı" genç, olanca fırlamalığıyla "Hacı amca"nın yanına yaklaşmış.

    Şöyle demiş:

    "Hacı amca... Araba senin mi?"

    Amcadan yanıt gelmiş:

    "Yok be aslanım. Mülk Allah’ındır. Biz emanetçisiyiz."

    Delikanlı sırıtarak, "Peki amca; şu Allah’ın otomobilini versen biraz da biz emanetçilik yapsak" demiş.

    Amcanın yanıtı hayli manidardır:

    "Olmaz, sen şimdi otomobili çizersin."

    Delikanlı şaşkın bir yüz ifadesiyle montunun yakalarını kaldırıp olay mahallini terk etmiş.

    ***

    Yani...

    Bırakalım o görüntüyü de...

    Esas meseleye, yani mülk Allah’ındır meselesine takılalım.

    Ve "Kemal Abi"ye şöyle seslenelim:

    Madem mülk Allah’ındır ve sen emanetçisin Kemal Abi...

    O zaman emanet sayısını artıracağım diye neden çırpınırsın da hem kendini, hem de memleketi üzersin.


    03.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  5. #5
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7

    Bak Allah ne diyor be hey sofu

    DENEYİMLİ gazeteci Uğur Dündar’ın dünkü Hürriyet’te yayınlanan haberini ibretle okuduk.

    "Kaplancı" adlı örgütün "Sofular Grubu"nun marifetleri anlatılıyordu haberde.

    Sözde İslami devlet düzeni kurmaya çalışan bu adamlar, İslam uğruna anneye dayak atmanın caiz olduğunu söylüyorlarmış.

    Yani.

    Tam bir "Müslümanlık nerede? Sizden geçmiş insanlık bile" durumu.

    Oysa...

    Kuran-ı Kerim’de yer alan açık, hem de apaçık bir ayette "Anne babaya öf bile denmemesi" kesin emir olarak yer almıştır.

    İşte İsra Suresi’nin 23. ayeti:

    "Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya-babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ’öf!’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle."

    Bu ayetin ardından Konyalı Sofular Grubu’na seslenmemin tam vaktidir:

    Ey sofular...

    Uğruna mücadele ettiğinizi söylediğiniz "din", size "Anne babanıza ’öf’ bile demeyin" diyor.

    Hatta... Bu emir, anne-babanız Müslüman olmasa bile geçerlidir.

    Demem o ki...

    Önce insan olacaksınız... Sonra Müslüman.

    Ama siz bırakın Müslümanlığı, insan bile olamadan...

    Tutmuş, İslam Devleti filan kurma hayaline kapılmışsınız.

    Oysa...

    Sizin kuracağınız devlet, yeryüzünün görüp göreceği en zalim devlet olacaktır.

    Sözü uzatmaya gerek yok.

    Aslında hak ettiğiniz yanıt şu iki kelimeden ibarettir: "Hadi oradan."

    Met Üst’ten bin bir özür

    KÖŞE yazarlığına ilk başladığımda "Muharrirlerin Şeyhi" kabul edilebilecek bir meslek büyüğümün dizinin dibine çökerek öğütlerini almıştım.

    7 No’lu öğüt şuydu:

    "Ey oğul! Sakın internete güvenme. Orada bulduğun her şeyin üzerine atlama. Sonra mahcup olursun."

    İşte itiraf ediyorum:

    Bir "hercai mürit" olarak bu öğüdü es geçtiğim ilk anda feci tökezledim ve de fena halde mahcup oldum.

    Efendim, olay şu:

    Siyaset dünyamız "mal varlığı" konulu bir geyik çeviriyordu.

    "Ankara’da iki kooperatif. Kuşadası’nda üç arsa. Dört otomobil. İki şirket ortaklığı" türünden listeler havada uçuşuyordu.

    Bazı siyasiler ise "Açıklamayacağım işte" diyerek mızıkçılık yapıyordu.

    İşte bu geyiğin tam ortasına düştü o liste.

    "Can Yücel’in Mal Beyanı" başlığıyla alemin tozunu attıran metin, o kadar şahaneydi ki, liderlerin mal varlığı tartışmasını bir anda anlamsızlaştırıyordu.

    Araştırdım, uzmanlara danıştım, kitaplara daldım.

    Heyhat!

    Mal beyanı’nın Can Yücel’e ait olup olmadığını saptayamadım.

    Ve buna rağmen.

    Listenin büyüsüne kapıldım, gözümü kararttım ve "Haydi ya Allah" diyerek "Can Yücel’in Mal Beyanı" başlığıyla yayınlayıverdim.

    İşte ne olduysa bundan sonra oldu.

    Meğer o liste "Can Baba" değil de sevgili arkadaşımız Metin Üstündağ’a, yani namı diğer Met Üst’e ait değil miymiş?

    Ve Met Üst, Penguen Dergisi’nin 79. sayısında "Bir Delinin Mal Beyanı" başlığıyla o listeyi yayınlamamış mı?

    Takdir edersiniz ki: Bir mahcubiyet, bir yüz kızarması filan.

    Met Üst’ten bin bir özür diliyorum.

    Basit gerçeğe dikkat:

    Aliye ayrı, Sanem ayrı

    ARKADAŞLAR! Sanem Çelik adlı kişiyle "Aliye" adlı karakter aynı değildir.

    "Aliye" denilen kişi gerçek değildir, uydurmadır. Aliye’nin kişiliğini "senarist" adı verilen kişiler resmen uydurur. Dolayısıyla... Aliye’nin erdemi, insanlığı, dürüstlüğü filan... Gerçek hayattaki erdeme, dürüstlüğe tekabül etmez.

    Oysa...

    Sanem Çelik öyle değildir. O günahlarıyla, zaaflarıyla insandır. Hepimiz gibi.

    Yani... Sanem Çelik’in evli sevgilisiyle yakalanması karşısında "Bunu bize yapmayacaktın Aliye" demekten vazgeçelim.

    Aksi takdirde, filmlerdeki kötü adam Erol Taş’ın gerçekten kötü olduğunu düşünüp taşlamaya kalkışanlara benzeriz.

    06.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  6. #6
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Savcı, AKP karşıtı filan olmasın


    NE "savcı"ymış ama!

    "Rektör" hakkında dava açar...

    Bütün parmaklar aynı adresi gösterir:

    Hükümeti.

    Kara Kuvvetleri Komutanı’nı suçlar...

    Bütün parmaklar aynı adresi gösterir:

    Hükümeti.

    Eğer herhangi bir girişim karşısında potansiyel olarak "suçlanacak adres" bu kadar bariz ise, parmağımızı otomatik bir şekilde "malum adrese" çevirmek yerine, biraz durup düşünmemiz gerekmez mi?

    Bence düşünmeliyiz.

    Yanlış anlaşılmasın:

    Amacım Mahir Kaynak’lık yapmak değil.

    Ben sadece bu derece kör gözüm parmağına bir olay karşısında ağır bir şekilde işkilleniyorum, o kadar.

    ***

    Hadi her şeyi açık açık konuşalım.

    "Van Rektörü" hakkında elde sağlam kanıtlar bulunmadan yapılan girişim kimin işine yaradı?

    Hükümetin mi?

    "Rektör"ün mü?

    Sorunun yanıtını bulabilmek için sonuca bakmalıyız...

    Sonuç şudur:

    "Savcı", "Rektör" hakkında sağlam kanıtlar sunamamıştır.

    Dağ fare doğurmuştur.

    Bu yüzden de "Rektör" serbest kalır kalmaz "kahraman" ilan edilmiştir ve kabak hükümetin başına patlamıştır.

    Yani sonuç olarak...

    "Savcı" hükümete değil, "Rektör"e çalışmıştır.



    Açık konuşmaya devam edelim...

    Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt, Şemdinli olaylarının ardından suçlanan astsubay hakkında ne demişti?

    "Yakından tanırım. Birlikte çalıştık. İyi çocuktur."

    Peki bu kadar mı?

    Tabii ki değil.

    Çok önemli ve tamamlayıcı bir cümle daha var:

    "Eğer bir suçu varsa adalet gereğini yapar."

    Yeterince açık değil mi?

    Peki bu açıklamadan dolayı "iddianame" hazırlayıp, delilsiz, kanıtsız iddialara ve yazarı belirsiz ihbar mektuplarına dayanarak "Komutan"ı suçlamak, sonucu baştan belli bir girişim değil mi?

    Kimin işine yarar bu girişim?

    Büyükanıt’ın mı?

    Hükümetin mi?

    Yanıt açıktır:

    Bugün itibarıyla Büyükanıt çok daha güçlü, hükümet ise çok daha güçsüzdür.

    Ayrıca...

    Ortaya çıkan hükümet/asker gerilimi, hükümeti zor durumda bırakmıştır.

    ***

    Öyle bir "savcı" düşünün ki...

    Son zamanlarda memleketi birbirine katan iki davaya imza atıyor. Ve bu iki davadan da kendilerine dava açılan taraf kazançlı çıkarken, kaybeden hükümet oluyor.

    Hükümete yön verenler kendi ayaklarına ateş açacak denli delirmediklerine göre...

    "Acaba" diyorum ve ekliyorum:

    "Savcı iflah olmaz bir AKP karşıtı filan olmasın?"

    Sanem’i bırak, Kudret’e bak

    "EVLİ Kudret" ile "Bekar Sanem"in ilişkisi ortaya çıktığında ne yapmalıyız?

    Cevap veriyorum:

    Bizi ilgilendirmez diyerek sessizce arazi olmasını bilebilmeliyiz.

    Ama diyelim ki bilemiyoruz, kanımız kaynıyor, elektrikleniyoruz, duramıyoruz, bir Berna Laçin işgüzarlığına kapılıyoruz ya da bir Reha Muhtar karıncalanması filan hissediyoruz.

    O zaman...

    Hiç değilse doğru hedefe kilitlenmeyi becerebilsek.

    Yani...

    "Sanem"i bir tarafa bırakıp, "Kudret" ile uğraşsak.

    Tabii eğer...

    "Erkektir yapar", "Erkeğin elinin kiridir", "Dişi köpek kuyruk sallamazsa" türünden feodal zihniyet ürünü özlü sözlerin etkisi altında değilsek...

    Neden "Kudret" mi?

    Şu açıdan:

    Evli olan, yani bir "söz veren" ve sözünde durmayan odur.

    Çünkü:

    Sanem, Kudret’in arabasına atlamış, bıçağı çekip "Kudret, çek şu arabayı Tarabya Hayrola Çay Bahçesi’ne" demiş, sonra da hain emellerini gerçekleştirmek üzere zavallı Kudret’in üzerine abanmış değil ki...
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  7. #7
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Üç tuhaf olay


    BİR: Fatsa’da AKP İlçe Başkanı Veysel Dalcı, Atatürk Anıtı’na çelenk koyarken sakız çiğnemiş.

    Eğer iddia doğruysa...

    Söylenecek "özgün" bir şey yok.

    Yapılan terbiyesizliktir, densizliktir, saygısızlıktır.

    Ama...

    Olaya böyle yaklaşıyoruz diye Veysel Dalcı hakkında verilen tutuklama kararını görmezden gelip geçiştirecek değiliz.

    Çünkü tutuklama kararı yanlış olmuştur.

    Nereden mi biliyorum?

    Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın için tutuklama kararı çıktığında anlı şanlı hukukçularımızın yaptıkları açıklamalardan.

    O anlı şanlı hukukçularımız, "Tutuklama kararları ancak sanığın delilleri karartma ya da kaçma ihtimali söz konusu olduğunda verilebilir" diye haykırmamışlar mıydı?

    O halde soralım:

    AKP Fatsa İlçe Başkanı neden tutuklandı?

    Delilleri mi karartacaktı?

    Sakız çiğnerken balon yapıp patlattı da bunun görüntülerini mi yok edecekti?

    Yoksa İran’a kaçıp siyasi iltica hakkı mı talep edecekti?

    ***

    İKİ:

    Çorlu’da 23 Nisan törenlerine kara çarşaf giydirilmiş kız öğrencilerin katılmaları, töreni izleyen Korgeneral Metin Yavuz Yalçın Paşa’yı sinirlendirmiş.

    Paşa, tören alanındaki görevlilere, "Bu olmadı" filan demiş.

    Doğrudur, bence de olmamıştır.

    Ancak...

    Meseleyi yerli yerine oturtmak gerekiyor:

    Bu olay, iktidarda AKP var diye cesaretlenen mürtecilerin, minicik kızlara çarşaf giydirerek "İşte en güzel kıyafet budur" mesajını iletme arzularından kaynaklanan bir olay değildir.

    İşin aslı şudur:

    O öğrencilere, "karanlık dönemi" temsil etsinler diye o kıyafetler giydirilmiştir.

    Şekilci bir zihniyetin işidir bu.

    Yani "Çarşaf eşittir karanlık dönem" ya da "Modern giyim eşittir aydınlık dönem" diyen zihniyetinÖ

    Bence asıl itiraz edilmesi gereken yaklaşım budur.

    Çünkü...

    23 Nisan törenlerinde bu tür mesajlara maruz kalan minikler, büyüdüklerinde bu şabloncu yaklaşımdan bir türlü kurtulamamaktadır.

    ***

    ÜÇ:

    Çocuk bayramında çocukları temsil etsin diye 21 yaşındaki bir delikanlının Meclis kürsüsüne çıkarılması, her şeyden önce komiktir.

    Çünkü 21 yaşındaki bir delikanlı "çocuk" değildir.

    Kürsüden imam hatip propagandası yapan "delikanlı" da çok iyi bilir ki, İslam’a göre çocukluktan çıkma yaşı hayli erkendir.

    Kaldı ki çocukluktan çıkışı biraz geciktiren modern anlayışa göre de 21 yaşındaki bir "delikanlı" çocuk sayılmamaktadır.

    Arınç’tan yana olsak da bu böyledir, karşı olsak da...

    İmam hatip fetişizmi yapsak da bu böyledir, imam hatip düşmanlığı yapsak da...

    AyrıcaÖ

    Unutmayalım ki:

    60 yaşını aşmış koskoca adamı "Milli Gençlik Vakfı Başkanı" diye takdim etmek, Erbakan tarzı acayipliklerdendir.

    Yine unutmayalım ki:

    Erbakan, biraz da bu tür acayiplikler yüzünden sahneyi öğrencilerine terk etmek durumunda kalmıştır.

    Ağlama gözlerim

    "AĞLAMA gözlerim Mevla kerimdir" türküsünü bilir misiniz?

    Ali Ekber Çiçek’indir.

    Hani Zülfü Livaneli’nin de seslendirdiği "Böyle ikrar ile böyle yol ile" diye bir türkü vardır ya...

    İşte o da Ali Ekber Çiçek’indir.

    Tamam, "Haydar Haydar"ın Ali Ekber Çiçek’e ait olduğunu bilirsiniz ama unutmayın ki "Derdim çoktur hangisine yanayım" da onundur.

    Hadi devam edelim:

    "El vurup yaremi incitme tabip" de onundur, "Yolumuz gurbete düştü" de.

    "Gurbet elde bir hal geldi başıma" da onundur, "Sen de kurtulmazsın ecel elinden" türküsü de.

    Listeyi bu şekilde uzatabiliriz.

    Sadece şu kadarını söyleyelim:

    Bu müthiş türkülerden sadece biri bile bir sanatçıyı "büyük" yapmaya yeter.

    Ali Ekber Çiçek’i kaybettik.

    Sağlığında büyüklüğünün idrakine varamamıştık, bari şimdi varalım.

    27/04/06
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  8. #8
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Değiştiler


    ESKİDEN...

    "Biz" derler, ardından da "Onlar" demeyi ihmal etmezlerdi. Farklılık vurgusu olmayan bir tek cümle bile çıkmazdı ağızlarından.

    Şimdi...

    Böyle bir ayrım yapmıyorlar.

    Eskiden...

    Kendilerini "iki cihan gerçeğini fark etmiş" olmanın ayrıcalığıyla taçlanmış sanırlardı. Kendi dışındakiler ise kesinlikle "gaflet uykusu"na dalmış, uyandırılmayı bekleyen zavallılardı.

    Şimdi...

    Kendilerine böyle bir misyon biçmiyorlar.

    Eskiden...

    Başlarına gelen her türlü musibetin sorumluluğunu, dağın arkasındaki düşman ordusuna yüklemeyi tercih ederlerdi. Her olayda "Yahudi parmağı" ya da "mason komplosu" filan aramaya bayılırlardı.

    Şimdi...

    Adı konmamış düşmandan pek söz etmiyorlar.

    Eskiden...

    Hepsi birer "Küçük Erbakan" idi. Erbakan gibi genizden konuşur, Erbakan gibi alttan alır, Erbakan gibi garip şakalar yaparlardı.

    Şimdi...

    Hepsi de "dişil" taraflarını yok etmiş, "erkeksi" bir ağırlığın pençesine kaymış gibi.

    ***

    Eskiden...

    Doğum günü pastası kesme, evlilik yıldönümü kutlama ya da yılbaşında mesaj gönderme gibi konularda "Bunlar Frenk ádeti" deyip işin içinden çıkarlardı.

    Şimdi...

    Pastadan aldıkları dilimi birbirlerinin ağızlarına uzatıyorlar, evlilik yıldönümlerinde eşlerine sayılı güller gönderiyorlar ve yılbaşı mesajlarını özenle kaleme alıyorlar.

    Eskiden...

    "Kadın eli sıkma" ya da "Kadın şarkıcı dinleme" gibi konularda bile kılı kırk yararlar ve hep bir fetva arayışına çıkarlardı.

    Şimdi...

    "İlle de hayatın gerçekleri" diyorlar.

    Eskiden...

    Kendilerini partilerine adarlardı. O komünist şiirde vurgulandığı gibi "Örgütüm, al beni / Güzelliğinle kuşat" filan diye haykırır gibiydiler.

    Şimdi...

    "Partili olmak" en zayıf halka gibi kaldı.

    Eskiden...

    Kamuya açık olduklarında farklı, kamuya kapalı olduklarında farklı olurlardı.

    Şimdi...

    Gizli gündemleri yok. Dolayısıyla son döneme ait bir tek kaset de yok.

    ***

    Eskiden...

    İsrail "cıs" idi, ABD "kesinlikle emperyalist". IMF dendi mi "aman uzak dur" olurlardı. Avrupa Birliği ise "düşman kamp" sayılmalıydı. Buna karşılık, "Müslüman olsun da isterse Suudi Amerika olsun" havasındaydılar.

    Şimdi...

    Reel politik yapıyorlar. ABD ile kurulan iyi ilişkiden "politik başarı" hazzı çıkarıyorlar. İsrail’i meşru sayma korkusundan sıyrıldıkları gibi İslam ülkelerine "demokrasi" dersi bile veriyorlar. AB konusunda ise en esaslı adımı atıverdiler.

    Eskiden...

    Farklı bir tarih okuması yaparlardı: İstanbul’un yeniden fethedilmeye muhtaç olduğunu düşünürler, Fatih’e benzer bir gencin atına atlayıp İstanbul’u yeniden fethedeceği günlerin düşünü kurarlardı.

    Şimdi...

    İstanbul için böyle rüyalar görmek yerine lale kampanyası yapıyorlar.

    Eskiden...

    "İlacı çikolataya sarıp sunmak" gibi bir vazifeleri olduğunu sanırlardı.

    Şimdi...

    Ne ilaç, ne doktor, ne de hasta var ortada.

    Siyah yaramazlık

    ÇORLU’da çarşafa sokulmuş çocuk görüntüsünden...

    "Yükselen irtica" yangınına atılacak yeni bir kütük elde ettiğini düşünenler!

    "Bunlar iyice azdı birader" diye endişelenip mücadele yemini edenler!

    Pişmiş aşa su katarak, endişelerinizi boşa çıkarmak istemezdim.

    Ancak...

    Deli gönül uslu durmaz, "siyah yaramazlıklar" yapmak ister.

    Efendim olay şu:

    Açıyoruz "sislibelediyesi.com" adresini, karşımıza "23 Nisan Şişli’de Coşkuyla Kutlandı" haberi çıkıyor.

    Haberi süsleyen fotoğraf ise şöyle:

    Doğal olarak biraz irice bir Mustafa Sarıgül fotoğrafı.

    Ve yine doğal olarak "Bay Başkan", kendinden emin gülümsüyor.

    Sarıgül fotoğrafının arka planında ise sevimli mi sevimli Şişli çocukları görülüyor.

    Kız çocuklar kara çarşafa sokulmuş.

    Takma bıyık takmış erkek çocukların başında ise, sıkı durun, kırmızı Osmanlı fesi var!

    Kısacası Atatürkçü ve de laik Şişli’ye de "Olmadı, yakışmadı" filan diyecek bir "Paşa" gerekmektedir.

    Saygıyla arz ederim.

    2/04/06
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Pkk AteŞkes Karari Verdİ.haberİ Ahmet Hakan Duyurdu!
    2005 Konuları bölümünde Icewind tarafından açılmış
    Yanıt: 11
    Son Mesaj: 19.08.05, 22:25
  2. Ahmet Hakan kimlik bunalımında
    2005 Konuları bölümünde murathan tarafından açılmış
    Yanıt: 3
    Son Mesaj: 16.08.05, 13:44
  3. Ahmet Hakan Mine Kırıkkanat'ı silkelemeye devam ediyor...
    2005 Konuları bölümünde karahan tarafından açılmış
    Yanıt: 3
    Son Mesaj: 01.08.05, 15:33
  4. Ahmet HAKAN:Telegol’ü şikáyetimdir!
    2005 Konuları bölümünde köfte-piyaz tarafından açılmış
    Yanıt: 7
    Son Mesaj: 23.02.05, 20:41

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •