sf.16
Annem, şöyle diyordu:
"Ben özgürdüm, o ise köleydi. O nedenle karşılaştırılamazdık, eşit koşullarda değildik.
"Verda durumu gereği, her türlü baştan çıkarıcı oyunu ve düzeni biliyordu; peçesiz dışarı çıkabiliyor, şarkı söyleyip dans edebiliyor, şarap doldurup göz kırpabiliyor, soyunabiliyordu. Oysa ben bir eş olarak utanıyor, babanı hoşnut edecek şeylere en küçük bir ilgi duymuyordum. (...)
'Biz Granada kadınları için özgürlük, köleliğin aldatıcı bir biçimidir, kölelikse özgürlüğün kurnazca bir biçimi.'
sf.83
Ve umarım sen de acımasızlık noktasına varana dek seversin, ve dilerim sen de yaşamın soylu çekiciliklerini uzun süre algılayabilesin.

sf.99
Günün doğmasını beklemeden üç kez "Enti talika, enti talika, enti talika" diye ona bağırdı. Bu sözlerle ondan boşanmış oldu.

sf.101
Çok eskiden halifelerden biri tıpkı senin gibi çok bağlı olduğu annesini yitirmiş. Hiç durmadan ağlıyormuş. Bilge biri ona yaklaşmış, 'İnananların sultanı,' demiş, 'Ulu Tanrı'ya şükretmelisin ki, arkasından senin ağlamanı sağlayarak onu yüceltti. Senin arkandan onu ağlatsaydı, o sefil olacaktı.'

sf.101
Eğer ölüm kaçınılmaz olmasaydı insan bütün yaşamını ondan uzak durmaya adayacaktı. Hiçbir tehlikeyi göze almayacak, hiçbir girişimde bulunmayacak, hiçbir işe el atmayacak, yeni bir şey bulmayacak, yeni bir şey yapmayacaktı. Evet kardeşlerim, Tanrı'ya bize ölümü armağan ettiği için şükredelim, çünkü yaşam ölümle anlam kazanıyor. Günün anlamı olması için gece, konuşmanın anlamı olması için sessizlik, barışın anlamı olması için savaş gereklidir. O'na dinlenmenin ve neşenin anlamlı olması için bize kaygı ve tedirginlik gönderdiği için şükredelim.

sf.105
Doğuştan çok verici insanlardan biri olduğu kesin.

sf.109
Harun ve ben, daha Fas'ı keşfetmenin başlangıcındaydık. Kentin örtülerini, düğün gecesi gelinin duvağının açılması gibi, birer birer kaldıracaktık.

sf.122
Onlar bu umutla yaşıyorlar, bu umutla ölecekler. Oğulları da öyle yaşayıp öyle ölecek. Belki bir gün birinin onlara, kesinkes yitirmiş olduklarını, insanın ayakları üstünde doğrulabilmesi için önce yere düştüğünü kabul etmesi gerektiğini anlatması gerekecek.

sf.127
On iki yaşımdayken hayvanlarla insanları karşılaştırdığımda hayvanların daha zararlı olacaklarına inanırdım.

sf.146
"Faslılardan korkma. Kafalarını bilgiyle öylesine tıkabasa doldururlar ki bir damlacık bile gözüpek olamazlar."

sf.173
"Attığın taş çok büyük!"
Anlamadım. Sabırsızlıkla yineledi.
"Şunu söylüyorum. Attığın taş çok büyük. Çok, çok büyük. Sokakta öteki yük taşıyıcılarıyla birlikteyken sık sık birbirine bağıran, aşağılayıcı sözler söyleyen, çevrelerine kalabalık toplayan kişiler görürüm. Kimileyin biri yerden bir taş alır. Taş erik, ya da armut büyüklüğündeyse, birisi onun elini tutar çünkü taşı atarsa karşısındakini yaralayabilir. Fakat yerden aldığı taş karpuz büyüklüğündeyse yoluna gidebilirsin, çünkü adamın o taşı atmaya niyeti olmadığına güvenebilirsin. Yalnızca boş ellerinde bir ağırlık duymak istemiştir.

sf.273
Fakat dünya öyledir ki çoğu zaman kusur, erdemin bir koludur. En iyi eylemler, en kötü nedenler uğruna ve en kötü eylemler de en iyi nedenler uğruna gerçekleştirilir.

sf.287
Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse acımasız olur," dedim.


Çev: Sevim Raşa
2. baskı, Temmuz 1995
Yapı Kredi Yay. Roman, 335 sf.