Korku geleceğe,
hüzün geçmişe aittir
Mevlâ Teâlâ Hazretleri Kur'an–ı Kerîm'de iman edenlerle, yahudî, sabii ve nasârâdan ardarda zikretmekte ve onlar için şöyle buyurmaktadır:
"Şüphe yok ki, iman edenlerle, yahudî olanlar, sabiiler ve hıristiyanlar, (bunlardan) her kim Allah'a ve âhiret gününe inanıp, iyi amel işlerse, artık onların üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değillerdir." (1)
Tefsir–i Kebir'de zikredildiğine göre; Mevlâ Teâlâ, Ehl–i kitabın iman etmedikleri müddetçe hiçbir hakikat üzere olmadıklarını beyan edince, bu hükmün herkes hakkında umumî olup, Allahu Teâlâ'ya ve âhiret gününe iman edip salih amel işlemediği müddetçe, hiçbir insanın fazilet ve üstünlüğü olamayacağını açıklamıştır.
Daha sonra Mevlâ Teâlâ, böylece iman edip salih amel işleyen herkesin kıyamete korkusuz ve üzüntüsüz varacağını beyan etmiştir.
Korku ve üzüntünün peş peşe zikredilmesinin faydası şudur: Korku gelecekle, hüzün ise geçmişle alâkalıdır. Bundan dolayı Mevlâ Teâlâ, "Onlar üzerine bir korku yoktur." buyurarak, bu kimselerin kıyametin dehşetini görmeleri sebebiyle hiçbir korku ve endişeye kapılmayacaklarını; "Ve onlar mahzun olmazlar." buyruğu ile de dünyanın lezzetlerini kaybetmiş olmaları sebebiyle üzülmeyeceklerini açıklamıştır.
Çünkü bu insanlar âhirette, kendileri için dünyada mevcut olan şeylerden daha büyük, daha şerefli ve daha güzelini bulacaklardır. Böyle olan kimse ise, kaybettiği dünya lezzetlerinden dolayı elbette mahzun olmaz.
İbn Abbas Radıyallahu Anhumâ'nın tefsirinde zikredildiğine göre; bu cümle–i celilenin mânası: "İnsanlar korktuğunda onlar korkmazlar, insanlar mahzun olduğunda onlar mahzun olmazlar." demektir.
Diğer bir mânaya göre; "Ölüm alaca koç sûretinde getirilip, cennetle cehennem arasında kesildiğinde onlar korkmazlar. Cehennem ateşi kâfirlerin üzerine kapatıldığında onlar üzülmezler." demektir.
Eğer burada, "Günahsız olmayan bir mükellef, kıyametin dehşetinden nasıl korkusuz olabilir?" diye sorulacak olursa, buna iki türlü cevap verilir:
1–Allahu Teâlâ burada amel–i sâlih şartını koymuştur ki, bir insan bütün günahları terk etmedikçe iyi amel işlemiş olamaz.
2–Burada bir korku söz konusu olsa da, bu geçici ve az olduğundan itibara alınmaz.
Sapık fırkalardan olan Mutezile, bu âyet–i celileyi delil göstererek, sadece imanla kalıp amel–i sâlih işlemeyen kimsenin korku ve üzüntüden kurtulamayacağını, dolayısıyla büyük günah sahibinin affolunmayacağını söylemişlerse de, Ehlisünnet ulemâsı buna şu şekilde cevap vermişlerdir: Allahu Teâlâ büyük günah sahibini affedebilir. Fakat o kişi kesinlikle affolunacağını bilmediğinden, af olunacağı açıklanmadan evvel onun hakkında korku ve üzüntü mevcut demektir.
Alûsî Tefsiri'nde zikredildiğine göre; bu âyet–i kerimenin evvelinde zikredilen "iman edenler"in kimler olduğu hakkında birçok sözler vardır. Süfyân–ı Sevrî Rahimehullah'dan nakledildiğine göre; bunlar, inandıklarını sadece dilleriyle açıklayan münafıklardır; zira kâfirler sırasında zikredilmişlerdir. Onların münafık ünvanıyla değil de mü'min olarak zikredilmeleri şunu ifade etmektedir ki, kalpte tasdik olmadan sadece dille ikrar, görünüşte iman sayılırsa da âhirette onlara hiçbir fayda vermeyecek, onları küfür felâketinden asla kurtaramayacaktır.
Sabiiler tâifesi
"Sabii" ise, Hz. Nuh'un veya Hz. İbrahim'in dini üzere bulunmuş kimselerdir. Bir kavle göre meleklere veya yıldızlara tapan bir tâifedir.
Saîd İbn–i Cübeyr Radıyallahu Anh'ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sabiiler, yahudîlere giderek "Sizin işiniz nedir?" dediler. Onlar da: "Bizim Peygamberimiz Musa'dır. Bize şunları emretmiş ve bizi şu şeylerden menetmiştir. İşte bu Tevrat'tır. Bize uyan cennete girer." dediler. Sonra bunlar hıristiyanlara gittiler, onlar da yahudîlerin Musa Aleyhisselâm hakkında dediklerini İsâ Aleyhisselâm hakkında söylediler ve: "İşte bu İncil'dir, bize uyan cennete girer." dediler. Sabiiler de:
"Bunlar, "Biz ve bize uyan cennetedir." diyorlar. Yahudîler de "Biz ve bize uyan cennettedir." diyorlar. Biz bu dinlerin hiçbirine inanmayız." dediler. Allahu Teâlâ da onlara bütün meşhur dinlerden ayrıldıkları için "Sabii" ismini verdi.(2)
Bu lafız hakkında ihtilaf edilmiştir. Bazıları tarafından Arapça değil denmiş, bazıları tarafından ise Arapça olduğu söylenmiştir. Arapça olması hâlinde ya çıktı manasındaki "Sa–be–e"den veya meyletti manasındaki "Sa–bâ"dan alınmıştır. Ve hak dinden çıkıp, batıla meylettikleri için bunlara bu isim verilmiştir.
Velhasıl âyet–i celileden çıkartılan gerçek şudur ki, müslüman görünen münafık, yahudî, hıristiyan ve sabiiler içinde, hatta bunların dışında kim olursa olsun, iman şartlarını kabul edip İslâm şartlarını yerine getirirse, bu kimselere dünya ve âhirette korku ve üzüntü yoktur. Her şâibeden uzak gerçek bir kurtuluş bunları beklemektedir ve bu sûretle ilahî rahmet yolu herkese açıktır.
Ayet–i celilenin başında "şüphesiz iman edenler" buyurulduktan sonra "her kim Allah'a inanırsa" buyurularak, iman lafzı iki defa zikredilmiştir. Bu ifadenin tekrar edilmesinde iki türlü fayda vardır:
1–Az önce de zikrettiğimiz mânaya göre, âyet–i celilenin başında geçen "inananlar"dan maksat, dilleriyle inandığını söyleyip, kalpleriyle inanmayanlardır. Dolayısıyla âyet–i celilede iman şartı tekrarlanarak, onlar korkusuzluk ve üzüntüsüzlük müjdesinin dışında tutulmuşlardır.
2–Âyet–i celilenin başında geçen "inananlar"dan umum müslümanların kastedilmesine göre; şöyle bir cevap verilebilir: Âyet–i celilede "iman" lafzı mutlak olarak zikredildiğinden bu sözün içine imanın birçok kısmı girer ki, bunların en şereflisi Allah'a ve âhiret gününe iman etmektir. Dolayısıyla ikinci defa iman lafzı özel mânada zikredilerek bu iki kısmın, imanın kısımlarından en şereflisi olduğuna dikkat çekilmek istenmiştir.
Elmalılı Hamdi Efendi bu âyet–i kerîmenin tefsirinde şu açıklamalara yer vermiştir:
"Görülüyor ki, bir benzeri Bakara sûresinde geçen bu âyette evvela iman edenler, sonra yahudîler, hıristiyanlar ve sabiun diye dört sınıf zikredilerek, diğer üç fırka mü'minlere mukabil (karşı) anılmakla mü'min olmayarak gösterilmiş, daha sonra da Allah'a ve âhirete inanıp sâlih amel işleyenlerin korku ve üzüntüden kesinlikle kurtulacakları müjdelenmiştir."
Böylece müjdenin bu dört sınıftan sadece inananlara mahsus olduğu; ancak, diğer üç fırkanın da ümitsiz olmayıp hemen tevbekâr olarak iman ve amel–i sâlihe sarılmakla bu müjdeye nail olacaklarına dikkat çekilmiş olmaktadır. Ki, bu bir mânada mü'min olmayanlara imanı teklif etmek demektir.
Ayrıca bu âyet–i celile de evvela mü'minlerin diğer üç fırka ile anılıp, sonradan "kim Allaha inanırsa" şartı ile hükmolunmasında birtakım nükteler vardır.
Bunlardan bir tanesi şudur: Böylece mü'minlere, âhirette korkusuz ve üzüntüsüz kesin bir kurtuluşun sadece "inandım" demekle elde edilemeyeceği anlatılmak istenmiştir. Çünkü Müslümanlık zâhiren mü'min görünmekten ibaret değildir.
Böyle bir görüntü Müslümanlığının, yahudî, hıristiyan ve sabiilerden büyük bir farkı yoktur. Korkusuz, hüzünsüz kat'i bir felâh, hem dış hem de içten destekli hakikî bir imana ve bununla beraber iyi amelleri işlemeye bağlıdır.
İman–ı Hakikî olmadan yapılan sâlih amellerin dünyada birtakım faydaları olsa bile âhirette hiçbir faydası olmaz. Sonra amel–i sâlih olmadan sadece imanı kazanmak mümkün ise de, bu iman hakikî ve kâmil olmaz. Böyle bir iman ebedî bir azaptan kurtarsa bile genel mânada korku ve üzüntüden kurtaramaz; çünkü günahkâr mü'minlere azabolacağı âayet ve hadislerde açıklanan bir gerçektir.
Günahkâr bir mü'minin şahsına en azından azabedilme ihtimali vardır. Dolayısıyla dinin kesin müjdesi, hakikî imanla sâlih amelin birleşmesi durumundadır. Hakikî imanın birinci rüknü (temeli) Allah'a ve âhiret gününe gerçekten ve bütün varlığı ile ciddî mânada inanmaktır.
Allah'a gerçekten inanmak ise, O'nun varlığına, kâmil sıfatlarla muttasıf olup noksan sıfatlardan münezzeh olduğuna, önce ve sonra indirdiği bütün kitaplara ve gönderdiği bütün peygamberlere ve onların bildirdikleri her hakka ve hükme gerektiği şekilde inanmakla mümkün olur ki, Allah'a gerçekten inanan kimse, bütün bunlara inanır.
Âhirete inanmak ise, sonunda mesuliyete, bir gün gelip iman edenlerle etmeyenlerin hesabı görülerek mükâfat ve mücâzatları verileceğine ciddî mânada inanmaktır. Nitekim:
"Öyle (muttakî) kimseler ki, gayba inanırlar ve namazlarını hakkıyla kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler. (Habibim muttakîler) daha o kimselerdir ki, sana indirilen (Kur'an–ı Kerîm')e ve senden evvel (geçen peygamberlere) indirilen (kitap)lara inanırlar ve onlar âhirete de şüphesiz inanırlar." (3) buyurularak Kur'an–ı Kerîm ve ondan önce indirilen kitaplara inanmanın âhirete şüphesiz inanmaya vesile olduğu hususuna işaret edilmiş, Nisa sûresindeki:
"Kim Allah'ı meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, muhakkak ki o, (dosdoğru yoldan) uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır." (4) kavl–i şerifinde de Allah'ı, melekleri, peygamberleri inkâr etmenin, âhireti inkâra yol açacağına dikkat çekilmiştir.
Amel-i sâlih
Amel–i sâlihe gelince; bu da Allah'a ve âhirete inanmanın gereğine göre; Allahu Teâlâ'nın inzal ve irsal buyurduğu (indirdiği ve gönderdiği) delil ve hükümlere uygun olarak, tam bir samimiyet ve güzel niyetle, Allahu Teâlâ'nın razı olacağı güzel ameller yapmaktır.
Bunun içindir ki, bundan evvel âyette "De ki: Ey Ehl–i kitap! Siz Tevrat'ı, İncil'i ve Rabbinizden size indirilen (Kur'an–ı Kerim')i ikâme edinceye kadar hiçbir şey (din diye itibar edilecek hiçbir hakikat) üzere değilsiniz." buyurularak yalnız Tevrat ve İncil'in tatbik edilmesi yeterli olmayıp, Allah'tan indirilen bütün kitapların özellikle son inen Kur'an–ı Kerîm'in tatbik edilmesinin gerekli olduğu anlaşılmıştır.
Dolayısıyla "Cennete girmek için herkesin kendi peygamberine ve kitabına inanmasının yeterli olup, bütün peygamberlere ve kitaplara inanmasının şart olmadığını" söyleyenler, büyük bir yalanla Allah'a iftira edip, bu âyetlerin açıkça beyan ettiği hakikati inkâr ettiklerinden dosdoğru yoldan ayrılarak sapıtmışladır.
İnşallah önümüzdeki yazımızda bu görüş sahiplerine reddiye babında deliller izhâr edeceğiz. Çünkü zamanımızda da bu gibi sözler söyleyerek küfre kayanlar mevcuttur ki, cümlesinin şerrinden Allah'a sığınırız. (Devam edecek)
Dipnotlar:
1–Maide, 69
2–Abd İbn–i Humeyd, D. Mensûr, 1/183
3–Bakara, 3,4
4–Nisa, 136


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla