• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 3 123 SonSon
26 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    KoRaY_CaN adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2005
    Mesajlar
    158
    Karizma Gücü
    0

    Cüneyt ÜLSEVER

    Bir AKP analizi (I): Dün


    Cüneyt ÜLSEVER
    21/02/2006



    SON dönemde yaşananlar, AKP’nin bir transformasyondan geçtiğini gösteriyor. Bu transformasyon, köklü bir değişim veya aslına geri dönmek olarak görülebilir. Hatta, çok basit bir yaklaşımla hükümetin ve özellikle Başbakan’ın, tıpkı metal yorgunluğu gibi, çok erken de olsa iktidar yorgunluğuna yakalandığı da söylenebilir.

    Ancak, hızlı bir seviye değişimi olduğunu kimse inkár edemez.

    Önümüzdeki üç gün AKP’yi üç değişik açıdan analiz etmeye çalışacağım. Zira, AKP liderliğinde Türkiye’nin bir yol ağzına geldiğini düşünüyorum ve özellikle bu yılın ikinci yarısından itibaren Türkiye’nin çok ama çok ısınacağına inanıyorum.

    Analizimi üç boyuta oturtacağım: Dün, bugün ve yarın!

    Bugün "dün"ü yazacağım.
    * * *
    AKP’nin kısa geçmişine bakıldığında onu yaratan en önemli faktörün 28 Şubat dönemi olduğu görülecektir.

    Başında ABD’den de onay aldığına inandığım 28 Şubat dönemi, şahsi kanıma göre, üç olası gelişime ve onların tetiklediği varsayımlara tepki olarak doğmuştu: Erbakan ve arkadaşları i) rejimi değiştirmeye yönelebilirlerdi (statüko), ii) ülkeyi Batı ittifakından çıkarmaya çalışabilirlerdi (ABD), iii) yükselen muhafazakár Anadolu burjuvazisi yeni bir paylaşım talep edebilirdi (İstanbul burjuvazisi)!

    Erbakan’a tepki duyan statüko, ABD ve İstanbul burjuvazisi, bir güçlü müttefik arkasında rahatlıkla birleştiler: TSK!

    TSK, Erbakan ve ekibini püskürtmeyi başarıyla gerçekleştirdi. Ancak, dikte etmekten başka bir yönteme akıl yoramayan o dönemin çapsız generalleri ve onların sayesinde iktidar olan daha çapsız kukla siyasiler, üç alanda çok büyük hata yaptılar.

    i) "Rejimi koruma" güdüsünü "din karşıtlığı" görüntüsü veren siyasete çevirdiler. ii) Ekonomik mücadeleyi bazı siyasi ve askeri aktörlerin adını kirleten bir rant ekonomisi haline getirdiler. iii) Cumhuriyet ile demokrasi arasında ilki lehine o kadar açık tavır koydular ki, ruhunda zerre kadar demokratik kriterlere bağlılık hisseden insanları dahi karşılarına aldılar.

    Kanımca, en büyük hatalarını da İstanbul’un başarılı belediye başkanını zırva bir bahaneyle mahkûm ederek gerçekleştirdiler.

    Bugün açıkça ortaya çıktığı gibi, asker-sivil bürokratlar, Recep Tayyip Erdoğan’dan şahsi donanım ve becerilerini fazlasıyla aşan bir kahraman yarattılar!

    * * *

    28 Şubat döneminin ne istemediğini bilse de, ne istediğini bilmeyen "ortak aklı", bir yandan mahkûm ettiği Erbakan’ı bölmek için alternatif ararken, diğer yanda uluslararası arenanın yükselen "sert İslamcı siyasete" karşı "yumuşak İslamcı siyaset" alternatifi üretmeye başlaması, gözleri Türkiye’de Erdoğan’a çevirdi.

    Recep Tayyip Erdoğan bu dönemde muhteşem pragmatik güdüleri ile Erbakan’dan umudu kesen muhafazakárları, Erbakan’a bir türlü ısınamamış genç Anadolu Aslanlarını, liberal demokratları, yolsuzluk çamuruna batmış partilerinden kopan merkez sağ seçmeni ve nihayetinde 11 Eylül sonrası Müslüman dünyada kendine yeni bir müttefik arayan ABD’yi kendi safına çekmeyi becerdi.

    Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsünün Milli Görüş’ü farklılaştırarak Necmettin Erbakan’ın partisini bölmeleri, tarihte nadir görülen bir tabu parçalamasıdır!

    AKP, 3 Kasım’da Erdoğan’ın muazzam pragmatizmi sayesinde birleştirdiği milletin ne istediğini değil, neyi istemediğini ortaya koyduğu bir seçimde iktidar oldu!

    Yarın, "bugün".

  2. #2
    KoRaY_CaN adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2005
    Mesajlar
    158
    Karizma Gücü
    0
    Bir AKP analizi (II) Bugün!

    Cüneyt ÜLSEVER
    22/02/2006



    28 Şubat’ın yarattığı "tepki siyaseti"ni AKP doğru değerlendirdi ve Erdoğan-Gül-Arınç üçlüsü önce Milli Görüş’ü parçaladılar, sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın muhteşem pragmatik güdüleri ile Erbakan’dan umudu kesen muhafazakarların, Erbakan’a bir türlü ısınamamış genç Anadolu Aslanlarının, liberal demokratların, yolsuzluk çamuruna batmış partilerinden kopan merkez sağ seçmenin 3 Kasım’da desteğini aldılar.

    AKP’yi, omurgası Milli Görüşçülerden oluşan bir koalisyon kurarak iktidara taşıdılar.

    Ancak, yine de bir eksik vardı! İktidar olmuşlardı ama gerek içeride, gerek dışarıda tam anlamı ile meşruiyet kazanamamışlardı. Gizli ajandaları olup olmadığı hálá tartışılıyordu.

    Rüştlerini ispat etmeleri için imdatlarına Kopenhag Kriterleri ve IMF reçeteleri yetişti.

    Hükümet bu iki politikaya ipe sarılır gibi sarıldı! Ülke kazandı.

    Ancak, en büyük kazanımı AKP elde etmişti: Meşruiyetini pekiştirdi!

    * * *

    Meşruiyet Hükümet’e önce bir rahatlama, sonra da hedef değişikliği getirdi. 3 Kasım’dan beri dış müşteriye servis veren iktidar artık iç müşteriye dönmek zorundaydı. Şimdi sıra onlardaydı. 17 Aralık sonrası AKP de "yok birbirimizden farkımız!" şiarına sığındı ve tabanına hizmet dağıtmaya başladı.

    Devletin özünde "başkalarının parasını başkaları için harcama kapısı" olduğunu keşfetme sırası kendine geldiğine inanan AKP, özellikle yerel yönetimler üzerinden kendi tabanına arpalık dağıtmaya başladı, kadrolar Milli Görüşçüler tarafından dolduruldu.

    Bürokraside garabet bir "vekalet" sistematiği devreye girdi. AKP’ye diğer partilerden katılanlar açıkça dışlandı, partiden kopmaları için özel gayret gösterildi.

    İç müşteriye hizmet verme gayreti eninde sonunda büyük ihaleleri de rant kapısı haline getirince partinin bütün cilası dökülmeye başladı.

    "Şimdi sıra bizimkilerde!" anlayışı ile AKP diğerlerine benzemeye başlayınca ortaya klasik bir rantiyer partisi çıktı ama benim AKP ile en büyük sıkıntım partinin son 6 aydır büyük bir hızla anlamsızlaştırılmasıdır!

    AB ve IMF’in "yol haritası" tüketilince hep beraber görmeye başladık ki, parti liderlik başta olmak üzere siyaset üretemiyor! Çapı ve aklı proje üretmeye elverişli değil!

    Şimdi su soruları sorun kendinize:

    AKP hükümeti kendi tabanının 3 yıldır hangi (iş, aş, türban, imam hatipler v.b.) sorununu çözmüştür?

    AKP denince ileriye dönük olarak aklınıza hangi proje geliyor?

    AKP, tabanın iş ve aş sorunları üzerine henüz hiçbir çözüm üretemediği gibi, türban ve imam hatip gibi konuları da amaçlı olarak çözmemektedir.

    AKP’nin ileriye dönük sadece ve sadece bir tek projesi vardır:

    Recep Tayyip Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapmak!

    Bu hedef sadece onun değil, AKP içinde alternatif üretmeye çalışanların da ortak hedefidir!

    * * *

    Parlamenter demokrasilerde hükümet Başbakan’ın liderliği ile kimlik bulur.

    İktidarı Başbakan’ın hayalleri ve ufku ileri taşır!

    Bugün itibarıyla Başbakan’ın Türkiye’nin en can alıcı konularında; istihdam, yatırım, Kürt meselesi, Ortadoğu, Kuzey Irak, İran, Suriye ve en son gördüğümüz gibi HAMAS vb. kafasında herhangi bir "politika" yoktur.

    Onun için, HAMAS meselesinde olduğu gibi, sabah başka, öğlen başka davranıyor, onun için kendisini sorgulayan herkese adeta kişiliğine saldırılmış gibi ateş püskürüyor!

    Yarın "yarın"!

  3. #3
    KoRaY_CaN adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2005
    Mesajlar
    158
    Karizma Gücü
    0
    Bir AKP analizi (III): Yarın!

    Cüneyt ÜLSEVER
    23/02/2006


    28 Şubat döneminde çapsız yöneticiler; rejimi koruma güdüsünü "din karşıtı" bir görüntüye, cumhuriyeti demokrasi üstü bir kavrama, yönetmeyi "devlet sırtından zengin olma" gayretine çevirince bütün kapılar AKP'ye açıldı! (AKP'nin dünü)

    Geniş halk kesiminin desteğini almasına rağmen meşruiyet kazanmak için iktidarının ilk döneminde bütün varlığıyla Kopenhag Kriterleri ve IMF reçetelerine sarılan hükümet, 17 Aralık'ta karnesini başarıyla aldıktan sonra bu sefer de iç müşteriye döndü ve kendi yandaşlarına ulufe ve makam dağıtma derdine düştü.

    Ancak, bugün AKP'yi teslim alan görüntü hızla "anlamsızlaştırılan" bir partiye dönüşmesidir! AKP'nin aklında kendi varlığına anlam kazandıran tek bir proje yoktur. Daha doğrusu vardır; o da Recep Tayyip Erdoğan'ı cumhurbaşkanı yapmaktır! (AKP'nin bugünü)

    Peki "yarın" ne olacak?

    * * *

    Artık birkaç bakanın ve Başbakan'ın yakın çevresinin ülkeyi yönetme kapasitelerinin olmadığı aşikárdır. Bu çevre katiyen yeni ve cazip politikalar üretemiyor.

    Başbakan iktidarına yeniden anlam kazandırmak istiyorsa, kadrolarını büyük çapta değiştirmek zorundadır. Ancak, Başbakan'ın bunu becerebileceğini ummuyorum.

    * * *

    Öte yanda Türkiye'nin 2006 ve 2007'de makus talihini Ortadoğu'da yaşanacakların belirleyeceğini düşünüyorum ve ısrarla bu konuda yazılar yazıyorum.

    Rusya-Çin-Hindistan ittifakını desteklememesi için 2006'nın ikinci yarısından itibaren ABD-AB-İsrail ittifakının İran'a açık müdahalesi söz konusudur.

    İran açısından ABD-AB-İsrail ittifakını rahatsız eden, bu ülkenin salt nükleer enerji çalışmaları değil, bizzat rejiminin kendisidir.

    Rejim değişmeden Batı, "İran meselesi"nde rahatlamayacaktır!

    21. yüzyılın hükümranlık mücadelesinin verildiği bir ortamda ülkelerle teke tek ve bağımsız ilişkiler geliştirmek için uğraşmayı ben anlamıyorum. Dayatılan bir yol ağzında; ülke ya o yöne, ya da bu yöne gidecektir. Bir üçüncü yol yoktur. Hele hele biraz o yöne, biraz bu yöne gitmeye hiç imkán yoktur. Yemezler!

    1 Mart Tezkeresi'ni de, "ABD Irak'a kuzeyden giremezse savaş çıkmaz" saflığında yüzüne gözüne bulaştıran akıl, bugün de zamanında aynı aklı taşıyan bir gazeteci ve kime hizmet ettiği karışık bir ithal gazeteciden medet umuyorsa, belli ki ortada şahsiyetli bir politika değil, ya amaçlı yönlendirme, ya da derin bir akıl yoksunluğu vardır!

    Başbakan, HAMAS'a sabah verdiği randevudan öğle vakti caymak zorunda kalıyor ve tıpkı "Kürt meselesinde" kendisini Apo ile aynı çizgiye itenlere yapamadığı gibi, yine hesap soramıyorsa, ben "yarın"dan çok ama çok endişe duyarım.

    * * *

    HAMAS'ın Türkiye'ye davet edilen askeri kanadı "terör" üzerinde uzmanlaşmış ve büyük çapta İran tarafından finanse edilen bir örgüttür. Bu kanadın dere geçerken taraf değiştirip, "öbür taraf"a (Batı) geçmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. İstese dahi yapamaz. Bizimkilerin HAMAS'a akıl vermeye kalkması koca bir zırvadır. Bu kadar basit bir hesabı dahi yapamayanlar ile çok zor bir döneme gireceğimizi öngörmek beni çok ama çok rahatsız ediyor. Türkiye'nin "yarın"ı konusunda çok endişeliyim.

    AKP giderek beter anlamsızlaşıyor, dilerim sürekli yalpalayan yönetim önüne çıkacak engebeleri tek başına aşar! Aksini düşünmek dahi istemiyorum.

  4. #4
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Hükümetin yeni Irak politikası


    BENİM "güven esasına" dayanarak kurduğum uluslararası ilişkiler prensibim şöyle:

    "Hemen her ülkenin kendini bir eksene bağlamak zorunda hissettiği bir dünyada, dünyanın 21. yüzyılın eşiğinde yeniden paylaşma kavgası verdiği bir dönemde, dönemin karşılıklı bağımlılık (interdependence) ilkesini herkese ama herkese dayattığı bir gerçeklikte herkes, herkes ile temas içinde olacaktır; ama herkes ’öteki’ ile kendi ait olduğu eksenin perspektifini inkár etmeden ilişki kurmak durumundadır."

    Bu prensibe göre hem her ülke istediği ülkeyle ilişki kuracaktır, hem de karşılıklı bağımlılık ilkesi çerçevesinde ülkeler, üçüncü ülkelerle kuracakları ilişkilerde ait oldukları eksenin perspektifini göz ardı etmeyecektir.

    Bu prensibin hem yanlış, hem de doğru uygulanmasına en iyi örnek Irak’tır.

    * * *

    TBMM’nin 1 Mart Tezkeresi’ne "hayır" demesinde hiçbir yanlış yoktur. Yanlış "stratejik ortak" addedilen ABD’ye tutarsız mesaj verilmesidir. ABD’ye, Irak’a kuzeyden ve Türkiye üzerinden girebileceğine dair yönlendirme verilmiş, ABD buna dayanarak hazırlık yapmış, hatta bu ülkeyle yapılan anlaşma çerçevesinde ABD’den Türkiye lehine büyük tavizler koparılmış, ancak 1 Mart günü TBMM ters karar vermiştir.

    Bu duruma "TBMM demokratik hakkını kullanmıştır" diye kulp takılamaz. Bugün en ufak aykırı hareketinde üyelerini partiye ihanet etmekle suçlayan AKP’nin bu kadar hassas bir konuda "ne yapalım demokrasi var" deme hakkı yoktur.

    Nitekim, AKP sözünü tutmadığını, tutarsız davrandığını, güven erozyonuna uğradığını pekálá anlamıştır ki, aynı tezkere birkaç ay sonra, hiçbir işe yaramasa da TBMM’den geçirilmiştir.

    Hatta ardından zorla koparılan bir randevuyla ABD’ye gidilip, "stratejik ortaklık" tek taraflı olarak tüm dünyaya ilan edilmiştir.

    Bu dönemde Türkiye bir dediği bir dediğini tutmayan ve büyük çapta "güven erozyonu"na uğrayan bir görüntü vermiştir.

    Irak meselesinde hükümete "tutarsız davranışını" düzeltmesi için en büyük fırsatı ise ABD’nin Irak’ta dirlik ve düzen kurma konusunda işleri yüzüne gözüne bulaştırması vermiştir.

    ABD, Irak’a "çaylak askerleri" ile hákim olamayınca yavaş yavaş tekrar Türkiye’ye yönelmek zorunda kalmıştır.

    İşte bu dönemi Türkiye akıllı ve doğru değerlendirmektedir!

    * * *

    Türkiye "yeni dönemde" Irak’a kendi çıkarlarıyla stratejik ortağının çıkarlarını mümkün olduğunca pekiştirerek bakmaya başlamıştır.

    Hükümet, Irak’taki "kırmızı çizgilerin" kazınırcasına silindiğini; ama ABD’nin de Irak’ta bataklığa saplandığını, bataklığın illa ki Türkiye’ye de bulaşabileceğini; bütün bunların birleşimi olarak da Irak’ta ABD ile ortak ama aktif davranması gerektiğini çözmüştür.

    Büyükelçi Osman Korutürk’ün Irak Koordinatörlüğü ile başlayan ve şimdiki Irak Koordinatörü Oğuz Çelikkol ile devam eden yeni dönemde Türkiye’nin Irak’ta çok aktif, yapıcı ve stratejik ortakları ile uyumlu bir siyaset geliştirdiğine şahit oluyoruz.

    Hükümetin Irak’taki seçimlere Sünni unsurların da katılımını sağlayan girişimi, Talabani ne derse desin Caferi’yi, ardından Sadr’ı Türkiye’ye davet etmesi doğru ve ait olduğu eksenin çıkarlarıyla paralellik arz eden eylemlerdir.

    Hele hele, Abdullah Gül’ün "Irak anayasasından çıkan tüm sonuçları kabul edeceğiz" mealli sözü, Kuzey Irak realitesinin kabulü olarak anlaşılır ki, bu gerçekçi ve ülke için radikal bir adımdır.


    02.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  5. #5
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7

    Şemdinli-Bağdat-Tahran hattı

    ÖNCE bir hatırlatma:1) 23.11.2005 tarihli yazımın başlığı: "Şemdinli’de Olanlar Irak’ta Olanlarla İlgilidir."

    2) 29.11.2005 tarihli yazımın başlığı: "Şemdinli Üzerinden Irak."

    3) 30.11.2005 tarihli yazımın başlığı: "Şemdinli Üzerinden Irak (II)."

    * * *

    Bu üç yazı "Şemdinli Olayları" ardından yazılmıştı.

    Üç yazının da ortak noktası:

    2006 yılında hem Irak’ta, hem de İran’da kıyamet kopacağı varsayımıyla Ortadoğu’nun beter yangın yerine döneceği, bu açıdan Güneydoğu Anadolu’nun özel bir önem kazanacağı, ABD’nin Irak ve İran politikalarında Güneydoğu’ya özel önem vereceği, ancak Güneydoğu’ya "ihtiyaç" vuku bulduğunda ABD’de Türkiye ile ilgili iki ayrı görüş olduğu kanaatimi nakletmiştim.

    1) ABD’de bir kanat "özel ihtiyaç" dönemine girildiğinde Türkiye’nin seçilmiş siyasi kanadıyla işbirliği yapılması gerektiğine inanıyor. Onlar da, "1 Mart Tezkeresi"nin acısını unutmuş değiller, ancak Türk hükümetinin yeteri kadar ders aldığı görüşündeler.

    2) Ancak, diğer bir kanat, Türk hükümetini "güvenilir" bulmuyor, devamlı zikzaklar çizdiğine inanıyor, bunun için de köprüyü geçerken orta yerde bırakılmamak için; 1 Mart’ta TSK ile de karşılıklı sıkıntılar yaşanmış olsa bile, TSK’nın ABD açısından daha güvenilir bir kurum olduğunu düşünüyor.

    * * *

    Bu ayrım, ister istemez, Türkiye’nin iç meseleleri ile birlikte gelişecekti ve nitekim öyle oldu.

    Hükümet ile diğer devlet kurumları arasındaki uyumsuzluk, meselenin bağrına oturdu.

    Kimin duruma hákim olacağının "turnusol káğıdı" da "Terörle Mücadele Yasası" oldu, TSK "uyum yasaları"nın bölgede elini kolunu bağladığını açıkça ilan etti.

    Türkiye’de yeniden klasik bir döneme girilmişti ve "Güneydoğu’yu kim yönetecek?" sorusu gündeme düşmüştü. Mücadele başladı.

    Mesele görünümde "Kürt meselesi" olarak tartışılmaya başlandı ve Başbakan, yaz aylarında büyük bir gaf yaptı, hatta oyuna geldi. "Kürt meselesi"ne sahip çıkarken, Apo’nun jargonuna düştü ve sonradan çark etse de, söylemi "PKK ile siyasi yaklaşım mı başlıyor?" sorusunu gündeme getirdi. Başbakan kendi ortaya attığı meselenin altından kalkamadı, konuyu lüzumsuz uzattı ve büyük yara aldı.

    Ancak, hükümet öte yanda da bugüne dek "Terörle Mücadele Yasası"nda, PKK ile mücadele için şart olduğu söylenen değişimleri bir türlü yapmadı.

    * * *

    Şemdinli olayları patladığında hem ortada yakılan Türk bayrakları, Atatürk resimleri vardı, hem de savcının iddianamesinde yer aldığı gibi, sanki resmi bir el düzen dışı müdahalelerde bulunuyordu.

    * * *


    Bugün Van Savcısı’nın iddianamesi sadece Büyükanıt çerçevesinde tartışılıyor. İddianamenin bütünü ele alınmıyor. Ancak, şahsi kanaatime göre, iddianamenin bütünü ele alınmadan "mesele"nin doğru anlaşılması mümkün değil.

    * * *

    Bu hafta ben "mesele"ye bir bütün olarak bakmaya çalışacağım.

    "Mesele"yi sadece Kara Kuvvetleri Komutanı hakkında bir iddianame olmaktan çıkarıp, genel ve asıl boyutu ile irdelemeye çalışacağım.

    Pandora’nın kutusu nihayet açıldı!

    07.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  6. #6
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Şemdinli’de olanlar ülkeye ayna tutabilir mi?


    DÜN "Şemdinli İddianamesi"nde yer alan Büyükanıt dışındaki iddiaları göz ardı etmemek gerektiğini, iddianamenin bütünlüğünü gözden kaçırmamak gerektiğini yazdım.

    İki gündür; medyada büyük bir kampanya ile Büyükanıt hakkındaki suçlamaların yersizliği ifade ediliyor. Ben ise; neyin ne olduğunu anlamak için muhakemenin şart olduğunu, artık Pandora’nın kutusunun, bir daha kapanmamak üzere açıldığını düşünüyorum. İddianamenin örtbas edilmesinden de korktum.

    Şimdi memnuniyetle görüyorum ki; Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı iddianame Van 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edilmiş.

    * * *

    İddianamede ilk iki gündür adeta göz ardı edilen neler var?

    Savcı Ferhat Sarıkaya, sanıklar astsubay Ali Kaya, Özcan İldeniz ve itirafçı Veysel Ateş hakkında "Devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmaya yönelik eylemde bulunmak, adam öldürmek ve adam öldürmeye teşebbüs etmek, suç işlemek için anlaşmak" suçlamasında bulunuyor.

    Sarıkaya’ya göre; Şemdinli olayları sırasında ilçe merkezinde görevli olduğunu öne süren Jandarma personelinin üstlerinden emir almış olduklarını söyleseler dahi emri verenin kanunlara aykırı davrandığı ortaya çıkmakta. İlgili genelge gereği polis sorumluluk bölgesinde suçu önleyici teknik izleme ve dinlemenin yapılması için adli makamlara talep yapılması kanuna aykırı bir durum ortaya çıkartıyor.

    * * *

    Herkes sadece savcı Ferhat Sarıkaya’nın iddianamesi üzerinde durmakta ama:

    1) Mülkiye Müfettişleri’nin Şemdinli raporu da aynı istikamette ve aynı kişilerle ilgili iddialarda bulunuyor.

    2) Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanı Sabri Uzun da TBMM Şemdinli Komisyonu’na verdiği ifadede benzer iddiaları ortaya atıyor. Bu iddianamelerin bütününe bakarsak:

    a) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Haziran 2005’te "Kürt meselesi"ne Apo’nun jargonunu kullanarak, ardını arkasını getiremese de, sahip çıkıyor.

    b) Ardından, Temmuz-Kasım 2005 tarihleri arasında Şemdinli’de 17-18 olay oluyor. Ayda ortalama 4,5 bombalama yapılıyor. Bombalama olayları 9 Kasım’da aniden kesiliyor.

    c) Bölge "Jandarma Bölgesi" değil, Jandarma’nın görev alanı dışında. Bu bölgede jandarma istihbarat yapsa dahi, hiçbir geçerliliği yok. Ama tüm istihbarat ve eylemleri jandarma yapıyor.

    d) Şemdinli bölgesi Emniyet’in alanına girdiği halde; jandarma astsubayların yaptıkları istihbarat ile ilgili olarak Emniyet İstihbarat Dairesi ne bilgilendirilmiş, ne de ilgilendirilmiş.

    e) Şemdinli’de Emniyet İstihbarat da kendi istihbaratını yapmış ve Jandarma İstihbarat’tan farklı sonuçlara ulaşmış:

    "...Seferi Yılmaz diye dükkanına patlayıcı atılan şahıs, bizim dairemizin (Emniyet-İstihbarat) hedefi değildi. Hakkari istihbaratının da hedefi değildi. Bu şahsın, o gün itibarıyla veya daha öncesi itibarıyla örgütle ilişkisini biz bulamadık, göremedik. Bizde kaydı yok...

    (Seferi Yılmaz’ın dükkanına gelecek bir koli istihbaratı ile ilgili olarak):

    ...Soru: (koliden) Jandarma İstihbaratın bilgisi olabilir mi?

    Cevap: Olmaz böyle bir şey. Onlar da bu konuda bunu bildirmek zorunda. Yani, Hakkari Emniyet Müdürü’nün bilgisi olmayacak, valisinin bilgisi olmayacak, istihbarat şubesinin bilgisi olmayacak, böyle bir operasyon yapılacak. O zaman bir keşmekeş ortaya çıkar." (TBMM Tutanak Müdürlüğü-2.2.2006. Komisyon:10/322)

    * * *

    Yarın "Bunlar neden oluyor?" sorusuna yeniden cevap arayacağım!


    08.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  7. #7
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    Bunlar neden oluyor?


    ŞEMDİNLİ iddianamesi ülkeyi birbirine kattı. İddianamenin bir KKK’yı işaretlemesi ülke için çok ama çok yeni bir olaydı.

    İki-üç gündür anlıyoruz ki; gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, işadamları ve tabii ki "normal yurdum insanları" savcıların istedikleri iddianamelerde, arzu ettikleri kadar saçma sapan iddialar ile suçlanabilirler ama bir komutan "zırva" bir iddianamenin dahi parçası olamaz.

    Ben "zırva"ya muhatap olma konusunda bile eşitlenmeye çoktan razı idim ama görüyorum ki bu kadar basit bir arzu bile hálá çok uzakta bir hayal!

    * * *

    Peki, "basit bir mantıkla" hazırlanan iddianame neden bu kadar gürültü kopardı?

    Neden "bu savcı saçmalamış" deyip, iddianameyi bir kenara atmadık!

    Böyle yapamadık, zira iddianame ülkenin çok ama çok hassas dengelerine dokunuyor da ondan!

    * * *

    İddianame ülkenin bam teline bastı!

    1) AKP; iktidarının üçüncü yılında bile devlet kurumları ile uyumlu çalışmayı öğrenememiş durumda.

    2) Sivil ve askeri bürokrasi içinde bazı unsurlar da iktidarının üçüncü yılında seçilmiş hükümeti hazım edemediler.

    Seçilmişler ile atanmışlar cumhuriyetin 80 küsür, demokrasinin 50 küsur yılında bir arada ve uyum içinde çalışmayı benimseyemiyorlar!

    * * *

    AKP Hükümeti:

    1) Giderek büyüyen oranlarda sadece ve sadece kendi dar kadroları ile çalışmayı tercih eder bir görünümde. Bu ülkede tüm partiler diğer partilerin insanları ile çalışmaya bir nebze olsun razıdırlar ama AKP, kendi bağrından gelmeyen, sadakat yemini ile kendine bağlanmayan, milli görüşü şiar edinmemiş hiç kimseyi kabullenemiyor. Bu durum toplumun büyük bir bölümünü haklı olarak çok rahatsız ediyor.

    2) Başbakan’ın tek projesi var: Cumhurbaşkanı olmak! Yine toplumun önemli bir bölümü bu olasılığı "son kalenin düşmesi" olarak değerlendiriyor.

    TSK:

    1) Ordu içinde bir kesim AKP’nin değişemeyeceğine, değişme iddialarının sahte olduğuna, gizli ajandanın rejimi değiştirmek olduğuna iman etmişler. Bu inançlarında hem sivil bürokrasiden, hem de vatandaşın belirli kesitinden açık destek almaktadırlar.

    2) Ordu içinde aynı kesim, uyum yasaları çerçevesinde askerin siyaset içinde ağırlığının azaltılmasından çok rahatsız.

    3) Yine aynı kesim sadece "irtica" konusunda değil, "bölücülük" konusunda da hükümete güvenmemektedir. Başbakan’ın geçen haziran ayında, Apo’nun jargonu ile, Kürt meselesine sahip çıkması bardağı taşıran damla olmuştur.

    * * *

    Ağustosta kimin genelkurmay başkanı olacağı konusunun çok üzerinde hem TSK, hem hükümet uluslararası "Ortadoğu meselesi" çerçevesinde, Türkiye’nin Güneydoğusu’nu kimin yöneteceği konusunun can alıcı ve ülkenin geleceği ile ilgili çok hassas bir konu olduğunun pekálá farkındalar.

    Taraflar, uluslararası konjoktürün veri şartları altında, Güneydoğu’yu yönetecek gücün ülkenin makus talihinde başat rol oynayacağını çok iyi bilmektedirler!

    Şemdinli iddianamesi ülkenin bam teline bu noktada basmıştır!

    Turnosol kağıdı ise "Terörle Mücadele Yasası"dır!

    09.03.2006
    Gözlerime bakınca ağlıyorum, insan gözlerine bakınca ağlar mı?..

    Herkes her an herşeyi yapabilir...

  8. #8
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Köylü kurnazlığı

    AKP hükümetinin bir tavrı var ki beni çok rahatsız ediyor. Eminim bu tavır, birçok AKP milletvekilini ve seçmenini de rahatsız ediyordur.

    Hükümet, kendini tavan (devlet organları) ile taban (seçmen) arasında sıkışmış hissediyor ve aradan sıyrılmak için devamlı köylü kurnazlığı yapıyor. Nasıl?

    Cumhurbaşkanı tarafından veto edileceğini açık ve seçik bildiği halde bazı kanunları Köşk'e gönderiyor.

    * * *

    Beni en çok ortak sermayemiz olan gençleri bilerek aldatması üzüyor!

    AKP, türbanlıların ve imam hatiplilerin ve dahi imam hatipler yüzünden zarar gören tüm meslek liselilerin üniversiteye girebilmelerini temin etmek için söz vererek iktidara geldi.

    Bunu yaparken de devletin diğer organlarıyla çatışmayacağına, ortak paydaları tespit ederek bu gençlerin haklarını uyum içinde temin edeceğine söz verdi.

    Ancak uygulamada ne yaptı?

    Ne türban meselesini, ne de imam hatip meselesini çözdü; hatta bu meselelerin çözülmemesi için özel gayret sarf etti! Kayıkçı kavgası yaparak çatışmayı şiar edindi.

    * * *

    Türban meselesinde AİHM önünde nasıl bir "köylü kurnazlığı" yapıldığını daha önce de yazdım (16.02.2006- "Leyla Şahin, AİHM'de türban davasını kazanmak istemedi ki!")

    Başbakan'ın danışmanları tarafından bir grup akademisyene hazırlatıldığı söylenen ve AİHM üst mahkemesine (Büyük Daire) takdim edilen yeni layihada (savunmada):

    "...'Din özgürlüğü' açısından, önceki dairede (alt daire) alınan kararın davacı Leyla Şahin tarafından kabul edildiği belirtildi ve davanın Büyük Daire'de sadece 'eğitim özgürlüğü' açısından incelenmesi talep edildi... Halbuki, davayı Büyük Daire'ye götüren ve 5 hákimli jüriye takdim edilen (ilk) dilekçede, alt dairenin din özgürlüğü açısından verdiği kararın yanlış olduğu iddia ediliyordu. Ayrıca, Büyük Daire'nin usul açısından davayı kısmi hale getirmesi mümkün değildi. Zaten Büyük Daire'ye dilekçeyi hazırlayan ilk avukat da bu safhada davadan çekilmişti... İlginçtir, jüriye verilen dilekçede yer almasına rağmen; alt dairenin Türk Anayasa Mahkemesi'ne de dayandırdığı kararının aksine, Anayasa'nın 153. maddesine göre 'Anayasa Mahkemesi'nin içtihatla kanun (hukuk) yaratamayacağı' ve Anayasa'nın 90. maddesine eklenen son cümle çerçevesinde, AİHM'nin 'Türk mevzuatını değil, doğrudan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni (AİHS) esas alması gerektiği' iddiaları da Ankara'daki akademisyen grup tarafından yeni layihaya konulmadı... Halbuki, bu iki madde çok açık bir şekilde Leyla Şahin'in lehine idi ve (davayı üst mahkemeye taşıyan) jüri de bu maddeleri ihtiva eden dilekçeyi kabul etmişti..."

    * * *

    Gelelim imam hatiplerin (meslek liselerinin) açık lise üzerinden üniversite sınavlarına girmesini sözüm ona temin eden dandiğe!

    Bu karar alındığında, hukukçu olmadığım halde, bile bile lades yapılıyor diye isyan etmiştim. Nitekim, Danıştay uygulamayı bozdu. Bu sefer "Biz Danıştay'dan görüş aldık, Danıştay karar alana dek geçen sürede açık liselere kayıt yapan öğrenciler bu haktan yararlanacak" denerek başka bir garabet yaratıldı ve açık lise üzerinden ÖSS'ye 17.000 öğrenci müracaat etti.

    YÖK bu uygulamayı da "kanuna aykırı hak, hak olamaz" diyerek reddetti.

    Şimdi bu çocuklar ortada kaldılar. Ne olacakları belli değil! Bu zırvayı MEB'in avukatları öngörmediler mi? Muhakkak öngörmüşlerdir. Bakan bu durumda ne yaptı? Uyarıları hiç iplemedi!

    Sonunda da 17.000 öğrenciyi göz göre göre ortada bıraktı!

    Bunun adına da, başka yerde ne denir bilmem ama Türkiye'de köylü kurnazlığı denir.


    12.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  9. #9
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Milli Eğitim Bakanı yanıtlıyor

    12.03.2006 Pazar günü yazdığım "Köylü Kurnazlığı" başlıklı yazımda hükümetin, türbanlıların ve imam hatip (meslek liseleri) mezunlarının diğer öğrencilerle eşit olarak üniversitede okuma hakkı kazanmaları konusunda, söz verdiği halde samimi davranmadığını, öğrencileri oyaladığını yazdım.

    Aynı gün Bakan Hüseyin Çelik aradı ve nazik bir eda içinde "köylü kurnazlığı" terimine içerlediğini belirtti. Ben de kendisine yazılı cevap verirse aynen yayınlayacağımı belirttim. Zira, bu köşede eleştirdiğim herkesin cevap hakkı olduğunu düşünüyorum ve bana yollanan her cevabı yayınlıyorum. Bakan hemen yazılı yanıt verdi. Ben de yayınlıyorum.

    * * *

    Sayın; Cüneyt Ülsever

    Bugünkü (12.03.2006) Hürriyet Gazetesi'ndeki "Köylü Kurnazlığı" başlıklı yazınızla ilgili aşağıdaki hususları dikkatinize sunuyorum.

    1) Meslek Lisesi mezunlarının fark dersleri vererek genel lise mezunu olmaları, 1973'ten önce ülkemizde yaygın olarak başvurulan bir yol olduğu gibi hálá dünyanın birçok ileri ülkesinde de var olan bir uygulamadır.

    2) 1973'te çıkan 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nda Meslek Liseleri, Genel Liselerle eşit ve denk sayıldığı için sonraki süreçte bu uygulamaya gerek kalmamıştır.

    * * *

    3) 1739 sayılı yasanın hükümlerine rağmen YÖK üniversiteye girişi düzenleme yetkisinden hareketle 1998'de katsayı uygulamasını getirerek Meslek Liselerini mağdur etmiştir.

    4) Meslek Liselilerin mağduriyetini gidermeye yönelik Açık Öğretim Lisesi Yönetmeliği'nde yapılan değişiklik, aslında şeffaf ve dürüst yönetim anlayışımızın bir ürünüdür. Açık Öğretim Lisesi'ni devreye sokmayarak Türkiye'deki tüm Genel Liselere bir genelge gönderip müracaat eden tüm Meslek Lisesi öğrencilerine fark dersi programı düzenlenmesini de isteyebilirdik. Açık Öğretim Lisesi'ni devreye sokmamız, sınavların merkezi olması ve değerlendirmelerde sübjektiflik olmayacağından dolayıdır.

    * * *

    5) Meslek Liselerine farklı katsayı uygulanacağına dair bir kanun yoktur. Bu mesele yukarıda da belirttiğim gibi YÖK'ün bir kararı ile uygulamaya girmiştir. YÖK, bugün alacağı bir kararla bundan vazgeçse bu sıkıntı biter. Dolayısıyla bu konuyla ilgili ille de bir kanun çıkarılması gerektiği gibi bir mecburiyet yoktur.

    6) Açıköğretim Lisesi Yönetmeliği'nin Resmi Gazete'de yayınlandığı tarih ile Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararı verdiği tarih arasında geçen sürede Açık Öğretim Lisesi'ne kayıt yaptıran öğrencilerin kayıtlarının geçerli olduğuna dair görüş sadece benim değil birçok hukukçunun da görüşüdür. Kaldı ki, Danıştay İdare Daireleri Genel Kurulu'na yaptığımız itiraz da henüz sonuçlanmamıştır. Yani hukuki süreç devam etmektedir.

    * * *

    Sayın Ülsever,

    Hal böyle iken ülkemizdeki bir haksızlığı, bir mağduriyeti hukuk içerisinde kalarak gidermeye çalışanları "köylü kurnazlığı" yapmakla itham edip, tamamen ideolojik saplantılar sonucu Türkiye'deki Mesleki ve Teknik Eğitim'in çökmesine ve mağduriyete yol açanlara, en azından bahse konu yazınızda, toz kondurmamanızı objektif bir değerlendirme olarak görmediğimi bilmenizi isterim.

    Selam ve iyi dileklerimle.

    Doç. Dr. Hüseyin Çelik

    Milli Eğitim Bakanı


    14.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  10. #10
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Manzara-i umumiye

    BUGÜN ve yarın memleketin genel fotoğrafını çekmek istiyorum. Amacım, Türkiye'nin, 2006'nın ilkbaharında hem kendisi, hem de yakın çevresi sıcak, çok sıcak bir yaza girerken, bazı soruları zihinlere yerleştirmektir.

    * * *

    2006 yılının ilkbaharı başlarken Türkiye çok garip bir görüntü veriyor.

    1) İktidardaki AKP, TBMM'de mutlak çoğunluğa sahip. Böyle bir iktidar 1983'ten beri kimseye nasip olmadı.

    2) Bugün bir seçim yapılsa, AKP'nin önüne geçebilecek herhangi bir parti de yok. Halen milletten en fazla teveccüh gören parti yine AKP! Kaldı ki, normal seçimlere daha 18 ay var.

    3) Ülkelerin genel dengelerini tayin eden ekonomik göstergelerde de önemli bir sorun yok. Hatta, AKP iktidarının bugüne dek ekonomiyi doğru yönde ve sıkı bir disiplinle yönettiğini inkár etmek büyük haksızlık olur.

    4) Ancak, ülkede huzur da yok! Herkes, her an "siyasi bir istikrasızlık çıkar mı?" diye sorguluyor. İnsanlar rast geldikleri dostlarına, hatta yeni tanıştıkları diğer insanlara hemen bu soruyu soruyorlar.

    Neden?

    * * *

    İktidara muhalefet edenlerin önemli bir bölümü, hükümetin, devlet aygıtını ele geçirmek, ülkenin rejimini değiştirmek niyetinde olduğu görüşünü her geçen gün daha da güçlü hissederek yaşıyorlar.

    İktidarın dar kadroculuk anlayışıyla kendisine sadakat yemini edenleri ve rejimi değiştirmek isteyenleri kamu görevlerine yığdığı inancı yüksek. Böyle düşünenler "vekáletle" yönetilen ve kavramın içerdiği anlamın ötesinde "süreklilik" arz eden görevlerin sayısının her geçen gün artmasından endişeli.

    İktidarın, koşulsuz biat edecek "kendi zengini"ni yaratma gayretinde olduğu kanaati de giderek güç kazanıyor.

    Muhalefet büyük oranda Başbakan'ın kafasında sadece tek bir proje olduğu görüşünde: Cumhurbaşkanlığı!

    Cumhurbaşkanlığını da ele geçirince AKP'nin "devleti tamamen ele geçireceği" inancı bu çevrede egemen.

    * * *

    Öte yanda, AKP'liler de her an zorla iktidardan düşürülebilecekleri duygusu içinde yaşıyorlar. Onlara göre, ağızlarıyla kuş tutsalar dahi müzmin laikler kendilerini "rejim düşmanı" olarak görmekten vazgeçmiyorlar. Başbakan, istediği kadar barış çubuğu uzatsın, AKP'liler Özkök dönemi sonrası daha sert bir parlamento dışı muhalefet ile karşılaşacaklarına inanıyorlar.

    Son dönemde AKP'yi yıkmaya yönelik muhalefetin genişlediğini de düşünüyorlar. Medyanın önemli bir bölümünün tavrını sertleştirdiği fikrindeler.

    Önemle Başbakan bir "komplo" ile karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Her an "düğmeye basılmasını" bekliyor. Herhangi bir taviz verirse, çorap söküğü gibi ardının kendiliğinden gelişeceği hesabını yapıyor. En basit bir eleştiriye bile "hainlik" sıfatını veya ağır bir ithamı layık görüyor. Zira, ona göre dost çevresi her geçen gün daralıyor.

    * * *

    İşte böyle bir ortamda "Şemdinli iddianamesi" yaraya parmak bastı ve cerahati patlattı. Muhalefeti, medyası, akademisyeni, hukukçusu ve dahi sade vatandaşı "iddianame"yi sadece bir "iddianame" olarak değil, bir "muhtıra" olarak kabul etti ve mezhebine göre değişik tarzda ama aynı şiddette tepki verdi!

    (Yarın devam edeceğim)


    15.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •