Feyyaz'ın çek davası vardı...
Sonra deplasman harcamaları karşılanmadığı için sinirlenenler...
Sonra Süleyman Seba'ya küfür ettik... Çoğumuz neden küfür ettiğimizi bilmeden... Bazılarımız kalabalıktan etkilendi, bazılarımız bir halt yediğini zannetti...
Sonra müthiş bir operasyonla Süleyman Seba'yı gönderdik. Hiç acımadan, çok acıtarak... Şimdi de durup durup veda hutbesini seyrediyoruz, üstüne "büyük adamdı canım" diyerek biraz gevşek, biraz ukala bilmişlikler yapıyoruz.
Sonra Süleyman Seba'ya kıçımızı döndük. Kıçı dönenlere destek olduk, zira maksat Beşiktaş'ın kurtulması idi. Ama sormadık hiç, Beşiktaş esir mi düşmüştü de kurtulacaktı. Öyle ya huysuz ihtiyarın elinden kurtarmak gerekiyordu Beşiktaşı. Bunun için de her şey mübahtı. Elinde gazetesiyle Köyiçinde gezinerek esnaftan (ki gerçek Çarşı olur kendileri) para yahut çek toplayarak Beşiktaş'a oyuncu almaya çalışan, ömrünü Beşiktaş'a adayan huysuz moruğu taşlamak sevaptı o günlerde. Bütün suç Süleyman Seba'nındı. Vurun abalıya... Ama kıçını dönenlere alkış tuttuk. Aldandık, aldatıldık ama hiç bozuntuya vermedik.
Sonra 100 dolarlık purosunu 300 dolarlık viskisiyle içen, kaliteli geçinen ama en dandik mankenlerle barlarda yakalanan (ki magazin dünyasında yakalanma diye birşey olmadğını herşeyin danışıklı dövüş olduğunu cümle alem bilir, rezilliği de burdandır zaten), hem fotoğraf çeken, hem şirket yöneten hem de Beşiktaşı idare edenlere teslim ettik. 100 yıllık çınarın tüm haklarını... Onlar önce Çarşıyı methettiler. Ama biliyorduk ki 27 yaşında ilk maçına gitmiş birisi ne anlar Çarşı'dan... Umursamadık... Zira 100. yılda şampiyon olmak gerekiyordu. Bunun için de herşey mübahtı. Tüm kalbimizle destek olduk. İçerde dışarda, yağmur çamur demeden, işi gücü bırakıp maçlara gittik. Kombine için cep telefonunun satanlar gördüm ben o sene içinde, ya da bira şişelerini toplayıp bakkala götürerek otobüs bileti satın alanlar... Ne güzel vakitlerdi... Ve herşey Beşiktaş içindi. Takım da bomba gibiydi hani.. Gelene üç gidene beş atıyordu. Futbolun iki mafyasını da hem içerde hem dışarda yendik... İbrahim'in sağ ayağı, Sergen'in sol ayağı idi hayatın tüm keyfi... Herkese çakıyorduk kardeşim... Belki de sırf bu yüzden ofsayt olan gollerimize gık çıkartamadık. Herşey bir kenara çok iyi takımdık. E olurdu öyle şeyler... Olurdu da keşke dile getirebilseydik. Mesela Kocaeli'ye attığımız golün ofsayt olduğunu söyleyebilseydik. Söyleyemedik.
Ama herkesi eze eze de şampiyon olduk. Ağladık... Saatlerce ağladık. En gaddarımız bile manitasının yanında dahi tutamadı gözyaşlarını... Beşiktaş dönmüştü. O kara günler bitmişti. İçtikte söyledik, söyledikçe içtik... Şampiyonluk hasretiyle çok çile çekmiştik ve Beşiktaşımız, uçuruma düşmeden elimizi tutmuştu. Allahım ne güzel günlerdi... Kadim zamanlardı. Ama bir gerilim filmi gibiydi hayat.. Arka fondan inlemeli bir keman sesi geliyordu ve masanın altındaki bombadan kimsenin haberi yoktu. Zira biz hayata Alfred Hitchcok zekasıyla değil, en dandik Türk filmlerinin zengin kız, fakir oğlan aptallığıyla bakıyorduk. Keman sesi gittikçe yükselmeye başladı. Kontrbas girdi devreye.... Bam bam bam bam bam...
Ama yeni sezona öyle iyi başlamıştık ki... Mis gibi rakı kokan muhabbettli kahkalarımızın ardından bir türlü duyamıyorduk gerilimin sesini... Oysa kapalı kapılar ardında ne hesaplar dönmeye başlamıştı. Karanlık odalarda karanlık abiler, karanlık dolarların üzerinde yeni bir hayat inşa ediyorlardı. Öyle ya karizmatik ve "bilgili" birinin bir yerlerde epey parası batmıştı ve bu paraların ödenmesi gerekiyordu. Beşiktaş mı ? hadi canım sende... Şampiyon oldun ya... Gerisi neyine... Dünya klübü olmak mı ? Hadi git bi elini yüzünü yıka ve dön dünyaya...
"Kapalı tribünün ortasında yer alan Çarşı grubunun Beşiktaşa verdiği destek Gençlerbirliği kupa maçından hatırlanacak önemli bir olaydı" dedikten sonra hemen üstüne birileri "butik stad" dediler... Sonra ses geldi "Bu taraftar kendinden çok şeyler verdi, Aşkının uğruna mabedi terketti, Böyle gerekti tüm yürekler oldu taş, Aslolan hayattır Hayatta Beşiktaş".... Beşiktaşımızı zarar gelmesin diye kapalıyı localara terkettik. Ne idüğü belirsiz bir sürü insan doldu o localara... İki meşale yakınca kendini Beşiktaşlı sanan ama loca biletini yönetimdeki bir akrabasının zırttırı pırt günü hediyesi olarak alan bir sürü insan... Boyalı badanalı ablalar, 500 dolarlık takım elbise giyen abiler yüzünden, ömrünü deplasman yollarında eritmiş olanlar, göt kadar yere sıkıştılar ve ses çıkmadı tüm sezon boyunca... Acaba kesilen sadece tezahürat sesleri miydi?
Ve....
Keman sesi kontrbasla kavga etmeye başladı...
Ekran karardı...
Silüetler belirdi...
Tam "ne oluyor ulan" diyerek kafamızı kaldıracakken....
Bomba patladı...
Samsun maçında...
Demir parçaları ciğerimize kadar işledi...
"Bilgili" yöneticimiz artık ortalarda pek gözükmüyordu... Öyle ya gözaltı torbaları bir erkek için büyük utançtır ve bunun için taaa Amerikalara kadar gitmek gerekir.... Hem de Beşiktaş paramparça olurken... Hem de şampiyonluk değil, onurumuz gün be gün satılırken... Birileri gözaltı torbalarını aldırırken, biz kıçımızda çıkan sivilcenin acısından oturacak yer bulamıyorduk, utancımızdan kimseye de söyleyemiyorduk...
Ve eziyet dolu günler...
Ömründe oynamadığı hiçbir maç için deplasmana gidip takımının yanında olmamış "yalçın" delikanlılar çay diyarı deplasmanında yedek klübesinde diken üstündeydi... Ya maçı satmayı beceremese idi... Pek er olan abisine ne diyecekti...
İnönüde "bu maçı satanın...." tezahüratını kaç kere duydunuz kapalının ta göbeğinden, kalbinden... Ben duydum. Ağladım... Başka bir halt yiyemezdim. Don kişot bir salaktı ve yeldeğirmenlerine delikanlılık yapılmayacağını çoktan öğrenmiştim...
"İşimizden olacağız, bu ligin tadı kaçtı" replikleri günlük hayatımızı süslerken, çok aziz bir başkan abimiz çoktaaan yüzbin adet şampiyonluk forması sipariş etmişti. Zaten birkaç gün önce üstüne basa basa lig sonunda şampiyon olacaklarını söylemişti. Yarabbi ne güçlü öngörülerdi bunlar ?
Sonra çekti gitti, ya da çektirdi gitti çok bilgili abimiz. Öyle ya karısına kızına küfür etmiştik. Ne ayıptı yaptığımız. Ayıptı ayıp olmasına da biz neden hatırlamıyorduk bir türlü ne yaptığımızı ? Neyse, biz taraftarız anlamayız böyle şeylerden. Ömrünü beşiktaşa vakfetmiş salak aşıklarız biz. Aşk dediğin de salaklığın daniskasıdır zaten...
Sonra yıldırım gibi geldiler... Yüzbinlerce oyuncu transfer ettiler ve ne gariptir ki hepsini tanıyorduk. Ama hep karşı taraflardan... Olsun dedik, vardır bir hikmet dedik. Hem adamlar Del Bosque'yi getirdiler. Ama ne gariptir ki o bile yaranamadı bize...
Fulya'yı biz yapacağız dediler kat karşılığı verdiler. Onu bile beceremediler. Kapalıdaki locaları kaldırmayı en başından yaptılar. Ve kapalı gerçek sahiplerine verildi. Hey yavrum ne hizmet be...
Olmadı. olmadı. olmadı. Rıza'ya rızamız ezelden beri vardı. Sevindik. Deli olduk. Atom karınca işbaşındaydı. Ama bilemedik ki yönetimde içi kıvanç dolu bir abimizi meğerse Rıza'ya karşı nefret doluymuş... "Gordon Milne bana asist yapmaya gelecek" diyecek kadar ukala olan ve futbol bilgisi tartışılamayacak olan abimiz hergün bir dinamit koydu Beşiktaşımızın altına... Lanet olsun, bir türlü kurtulamadık... Ama allahtan amatör branşlara elini sürmedi de çok şükür ya şampiyon olduk ya final oynadık...
Şimdi bu abiler Ocakta yönetimi bırakacaklarmış.. Bıraksınlar, onlardan daha da beteri gelir nasıl olsa ve biz yabancılık yaşamayız. Artık kimin geleceği ne kadar önemli ki ... Beşiktaşa turuncu forma giydirmeye çalışan birileri geçti bu klübün içinden... Daha ne kadar beteri gelebilir ki...
Şimdi ne zamanı biliyor musunuz? Tam olarak ama kelimenin tam anlamıyla "batma" zamanı... Hem de dibine kadar. Tam olarak "arınma" zamanı... Beşiktaştaki tüm pislikleri su yüzüne çıkarma zamanı. Bunları yapınca zaten rahat rahat batarız. Ama hiç olmazsa tertemiz bir şekilde tekrar yükselme şansımız olur.
Şampiyonluk mu ?
Allahaşkına siz hala orda mısınız?
Selametle!!


LinkBack URL
About LinkBacks
. İçtikte söyledik, söyledikçe içtik... Şampiyonluk hasretiyle çok çile çekmiştik ve Beşiktaşımız, uçuruma düşmeden elimizi tutmuştu. Allahım ne güzel günlerdi... Kadim zamanlardı. Ama bir gerilim filmi gibiydi hayat.. Arka fondan inlemeli bir keman sesi geliyordu ve masanın altındaki bombadan kimsenin haberi yoktu. Zira biz hayata Alfred Hitchcok zekasıyla değil, en dandik Türk filmlerinin zengin kız, fakir oğlan aptallığıyla bakıyorduk. Keman sesi gittikçe yükselmeye başladı. Kontrbas girdi devreye.... Bam bam bam bam bam...
Alıntı Yaparak Cevapla



Dark Tranquillity



