• Reklam
5 sonuçtan 1 --- 5 arası gösteriliyor
  1. #1
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay M.K. Atatürk ve Sanat

    Atatürk ve Sanat


    Genç Mustafa Kemal Samsun'a çıktığında ve Kurtuluş Savaşı için başlama gongunu çaldığında ne arkasında donanımlı, tam teçhizatlı bir ordu, ne bir büyük rütbe, ne bir dini sıfat, ne de tonlarca külçe altın vardı. O yalnız bu büyük manevrayı beraber örgütleyeceği halkına güveniyordu. Onlarla beraber adım adım, tırnaklarıyla toprağı kazarak, tarihin akış yatağını değiştireceği unutulmaz hamleleri hazırlayacaktı.
    Mustafa Kemal 19 Mayıs 1919'dan Cumhuriyet’in ilan edildiği 29 Ekim 1923 tarihine kadar geçen o kısa sürede halkıyla beraber yükseldi ve onlarla birlikte tarih yarattı. Cumhuriyet’in kurulması yolunda seve seve canını veren bu isimsiz kahramanlar halkın ta kendisiydi.
    Cumhuriyet’in temel harcını koyan bu insanlarla Mustafa Kemal arasında oluşan bu güven ve dayanışma paha biçilmez bir zenginlikti. Belki bu yüzden de Ulu Önder dünyada başka hiçbir devrimcinin girişemeyeceği boyutta değişimleri inanılmaz kısa sürede yaşama geçirmeyi başardı. Kıyafet Devrimi, Harf Devrimi, Medeni Kanun, Anayasa bu inanılmaz atılımın ilk akla gelen öğeleri oldu. Zaten Mustafa Kemal her kararını, her eylemini, her devrimini de kurduğu mecliste halkın temsilcileriyle tartışarak, oylayarak, demokratik olarak kabul ettirerek gerçekleştirdi. 2. Cumhuriyetçilerin iddia ettiği gibi hiçbir atılım tepeden inme ve zorlamayla olmadı.
    “Fuad, eğer matematiğin üzerinde durduğum kadar şiir ve resmin üzerinde dursaydım, Harbiye'de dört duvar arasında kapanıp kalmazdım. Mehtaplı gecede okuldan kaçıp buraya gelir ve şiir yazardım. Sabahleyin ortalık aydınlanır aydınlanmaz da resim yapmaya başlardım”
    Lord Kinross'un kitabından yaptığımız bu alıntı, Mustafa Kemal'in her şeyden önce bir birey olarak sanata ne kadar yakın durduğunu bize en iyi anlatan verilerden biridir. M. Kemal içinden çıktığı Osmanlı İmparatorluğu'nun düşüş nedenleri arasında kültürel temele dayalı olanları çok iyi görmüştür. “600 yıllık Osmanlı döneminin son 300 yılı yenilgi ve çöküntülerle geçmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 600 yıl boyunca egemenlik kurması hep onun büyük örgütlenme gücünde ve hukuk düzeninde görülür. Ama Osmanlı'nın o görkemli fütuhat döneminde Avrupa'nın ortaçağ düşüncesi içinde olduğu, yani Osmanlı karşısında güçsüz kaldığı düşünülmez; Rönesans'la birlikte Avrupa uyanıp bilim, sanat ve teknik alanda büyük ilerleme yaparak güçlenince, ona ayak uyduramayan Osmanlı Devleti'nde de yenilgi ve çöküntüler başladığı nedense görülmez. Avrupa'da bilimsel düşünüş daha önce başlamış olsaydı, o ‘mükemmel teşkilat’ işe yarar mıydı acaba? Avrupa'nın teokrasi içinde olması yüzünden bilimsel düşünüşü gerçekleştirememesi ve bilimin gelişmemiş olması Osmanlı fütuhatlarına karşı durmasını engelleyip geciktiriyordu. Ancak yeniden doğuşla birlikte uyanan Avrupa, bilimsel kültürel gelişmesiyle Osmanlı egemenliğini kırabilmiştir”.[1]
    M. Kemal her şeyden önce büyük bir asker, devlet adamı, diplomat olmanın ötesinde, büyük bir kültür devrimcisi ve gerçek medeni bir ‘rafine sanatsever’, mükemmelliyete erişmiş bir ‘Aydınlanma Dehası’dır. Hayatının her noktası ve vücudunun her zerresiyle Atatürk ömrü boyunca her fırsatta sanata ve sanatçıya yakınlığını en açık şekilde ortaya koymuştur. 1919'da Ankara'da yerleştiği bağ köşkünün oturma odasında Molteke'nin alçıdan bir büstü ve Bonaparte'ın aynı büyüklükte yarım bir heykeli vardır. Kendisi cephede bile her fırsatta Alphonse Daudet, Rousseau ve Tevfik Fikret gibi birçok Türk ve yabancı yazarı okuyacak kadar kendini edebiyatla ve kitaplarla geliştirmeye açık tutmuştur. Ayrıca, hangi zor şartlar içinde yaşarsa yaşasın, Mustafa Kemal daima bulunduğu ortamın en şık giyinen insanı olmuştur. Adeta bir moda tasarımcısı veya bir karizmatik manken gibi iddialı ve temiz giysilerini taşır. [2]
    Sürekli olarak kütüphanesi ve ansiklopedileri, dil kitapları ile kendini geliştirmesi, dansı ve güzel içkileri, sohbeti sevmesi onu bir yaşam artisti haline getirmektedir. Paris, Berlin, Viyana ve Sofia'da bulunmuş olmak, ileri uygar toplumların yaşayış stilini yakından görmek, Mustafa Kemal'de büyük bir imrenmeyle beraber, bu toplumların seviyesini Türkiye'de aşma arzusu yaratmıştır.
    Dolayısıyla Alman şehirci Jantsen'i getirterek Ankara'ya çağdaş bir görünüm veren M. Kemal, ayrıca daha Cumhuriyet’in ilanından bile önce, 1 Mart 1923'de bu konuda hedeflerini ortaya koymuştur: “Vatanın önemli merkezlerinde modern kitaplıklar, konservatuvarlar, müzeler, güzel sanatlar sergileri kurmak, bütün ülkeyi basımevleri ile donatmak”.
    Bu önemli karar lafta kalmadı ve uygulamaya hemen geçildi. Sonucunda da 1923'de Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi kuruldu, bunu Antalya, Bursa ve Edirne Arkeoloji müzeleri izledi. 1 Nisan 1924, Topkapı Sarayı eşyaları ile müzeye çevrildi. 24 Kasım 1934'de Ayasofya, 1925'de Eski Şark Eserleri Müzesi, 1926'da Konya Mevlana, Tokat, Amasra ve Sinop Müzeleri, 1927'de İslam Eserleri Müzesi, İzmir, Sivas, 1929'da Kayseri, 1931'de Afyon Müzesi, 1934'de Efes, Diyarbakır, 1935'de Manisa, Silifke, Isparta, 1937'de Dolmabahçe Sarayı'nın bir bölümü Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlendi.
    Oldukça tutucu bir yapıda olan o günkü toplum yapısını çağdaşlaştırmaya gayret ettiği günlerde, ilk meclisinde bir hoca mebus “Bu asri kelimesi ne demektir?” diye sorunca, reis yerinde bulunan Mustafa Kemal “Adam olmak demektir hocam, adam olmak” der.
    Birçok ressamla tanışmış, onlarla yakın dostluklar kurmuştur. “Büyük Sanatçı” olarak nitelediği İbrahim Çallı'yı defalarca sofrasına davet etmiştir. Mihri Müşfik hanım ise, en sevdiği portresini yapan ressamdır.
    M. Kemal sanatçının neyi nasıl yapması veya yapmaması konusunda hiçbir baskı veya tavır koymaz. Onun kafasındaki sanatçı, tabii ki dokunulmazlığı olan ve her şeyden önce özgür olan bir yapıdadır. Bir istisna anektodu ise şudur: Bir Yunanlı'nın göğsüne süngüsünü saplayan Mehmetçik'i betimleyen bir tablonun kendisine gönderilmesi üzerine “Kapatın ve kaldırın şunu… Ne iğrenç bir manzara, gönderenin şaşarım aklı perişanına” diye tepki gösterir.
    O bir sanat eserinin bile uluslararası dostluklara ve barış kavramına karşı gelmesine müsamaha gösteremeyecek kadar temiz ve tutarlı bir çizgide kalacaktır.
    Cumhuriyet’in 10. Yılı’nda Anadolu'ya “Yurt Gezileri” adı altında ressamlar gönderilir. Yapılan resimler, Ulus'ta 1947 yılında yanan Eski Maarif Vekaleti binasının çatı katında “Türk İnkılap Sergisi” adı altında sergilenir. Açılışı bizzat kendi yapar. Saatlerce sergide kalır. Tüm resimleri dikkatle inceler. Sergide Çallı İbrahim de vardır. O'na “Efe hiç böyle örtü üzerine oturur mu” ya da “Nerede bu üçünün (efelerin) atları?” gibi sorular yöneltir. Aslında sanatçıların işlerine hiç karışmaz.[3] Amaç, onların şevkle çalışmasıdır. Sergilerdeki yapıtların alınması için çevresine önerilerde bulunur.
    O'nun yarattığı yeni Ankara, sanatçıların uğrağı olur ve sonunda 1929'lardan bu yana bu yeni bozkır kentine yerleşmeye başlarlar.[4] Atölyelerin harıl harıl çalıştığı görülür. Yabancı heykelciler de çağrılır.[5] Yarışmalar düzenlenir. Binalara sanat yapıtları girmeye başlar. Cadde ve meydanların heykellerle donandığı görülür. Sanat sergileri başkentte birbirini izler.
    Bütçesi 198 milyon iken, 1927'de 4. Ankara Sergisi'nde “Maarif Vekaleti”nin aldığı 34 tablo karşılığı 2300 TL. ödenmiştir. Bugünkü bütçeyle oranlarsak 2 trilyon eder. Ülke, savaştan çıkalı henüz 5 yıl olmuştur.[6] Bunu günümüzün sanata ve sanatçıya tek kuruşluk bir katkı yapmaktan kaçmak için olmadık kılıflara bürünen çağdaş (!) devlet anlayışı ile Büyük Önder'in tavrını kıyaslayabilir misiniz?
    Atatürk'ün özel ilgi alanlarından birisi de arkeoloji olmuştur. Türk kültür varlıklarının kazılarla gün ışığına çıkarılması, korunup sergilenmesine, tarih için bir belge olarak kullanılmasına büyük önem vermiştir.[7] Alacahöyük, Eti Yokuşu gibi kazılara bizzat katılmış, tiyatro, müzik, Karagöz, halkoyunları gibi güzel sanatların bütün alanlarıyla yakından ilgilenmiştir.
    Tiyatroya ve sinemaya verdiği önem de son nefesini verdiği yıla kadar hep gündeminde kalmıştır. Muhsin Ertuğrul, Bedia Muvahhit gibi isimlerin birçok oyununu takip eden Atatürk, sinemanın da parlak geleceğini keskin zekasıyla en başında tespit etmiştir:
    “Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini tanımalarını, sevmelerini temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş ve düşünüş farklarını silecek; insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz…”
    Cumhuriyet’in kurulduğu yıl, 1923'de Bursa'da yaptığı bir konuşmada, kelimelerin üstüne basa basa heykelin ülkenin sanatla olan ilişkisindeki yerini vurgulamış, dinimizin canlı tasvir yapmaya ve heykel dikmeye karşı olduğunu öne sürenlerin yanılgı içinde bulunduğunu vurgulamıştır:
    “Dünyada medeni, ileri ve olgun olmak isteyen herhangi bir ulus, mutlaka heykel yapacak ve heykeltraş yetiştirecektir. Anıtların şuraya buraya tarihi anılar olarak dikilmesinin dine aykırı olduğunu iddia edenler, din hükümlerini gerektiği gibi araştırıp incelememiş olanlardır. Bir ulus ki resim yapmaz, bir ulus ki heykel yapmaz, fennin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli o ulusun ilerleme yolunda yeri yoktur. Halbuki ulusumuz, gerçek araçlarıyla ve ileri olmaya layıktır ve olacaktır” tezini büyük bir ustalık ve ciddiyetle ortaya koyan Atatürk, fikir hareketlerini sistemleştirmiş ve sanatı başlıca görevleri arasına almıştır.
    3 Mart 1924'de çıkarılan üç yasayla (Halifeliğin kaldırılması, Din işleri ve Evkaf Başkanlığı'nın kaldırılması, Eğitim ve Öğretim Birliği) ulusun önünü açan M. Kemal'in girişimleriyle, 1931'de Türk Tarih Kurumu, 1932'de Türk Dil Kurumu kuruldu. Üniversite reformu 1933'da yapıldıktan sonra 1936'da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi ve Devlet Konservatuvarı da hayata geçebildiler.
    Bu 1924 tarihli üçlü yasanın en önemlisi “Tevhid-i Tedrisat” yani “öğretmi birleştirme” yasasıydı. Mustafa Kemal eğitim için “Eğitimdir ki bu ulusu ya özgür, bağımsız, ünlü ve yüce bir toplum olarak yaşatır, ya da tutsaklığa sürükler” demişti. Özellikle Hasan Âli Yücel'in bakanlığı döneminde eğitimde birçok hamle yapıldı. 17 Nisan 1940'da Köy Enstitüleri Yasası devreye girdi. Ülke, 21 eğitim bölgesine ayrıldı ve biner öğrencilik yatakhaneli, eğitim, kültür ve sporu ön plana çıkaran aydınlık siteleri kurulmuş oldu. Köy Enstitüleri ve Halkevleri genç Cumhuriyet’in yüz akı oldular. Edebiyat, resim, folklor, el işleri ve her türlü sanatsal faaliyet yurdun her noktasından başlayarak vatandaşların buluşup beraberce kendilerini geliştirebildikleri kültürel kozalar haline geldi.
    Şayet Köy Enstitüleri ve Halkevleri büyüyerek varlıklarını sürdürebilselerdi bugün çağdaş sanat, jazz, klasik müzik, dünya edebiyatı gibi konular herhalde 3-5 milyonun değil, 30-40 milyonun ilgi alanı içine girerdi. Türkiye'nin yetiştirdiği dünyaca ünlü sanatçı sayısı çok daha fazla olurdu. Ve toplum bugün olduğu gibi medyanın dayattığı yoz bir kültür anlayışına esir düşmezdi.
    İstememesine karşın kendi heykellerinin dikilmesine izin vermesi, heykel ve resim yapmanın günah olduğu düşüncesindeki bir toplumun yaşamına sanatı sokma amaçlarından biri olarak değerlendirilmelidir.[8] O tutucu ortamda meydanlara anıt diktirebilmenin anlamını, heykellerin kırıldığı ve kaldırıldığı, sanatın içine tükürenlerin ülkeyi idare eder duruma geçtiği bugünkü ortamda daha iyi kavrayabiliyoruz.
    Ne de olsa sonuçta sanatla ilgili en meşhur sözleri, “Efendiler, herkes mebus olabilir, başvekil olabilir ve hatta reisicumhur olabilir ama sanatkar olamaz, sanatkar el öpmez, eli öpülür” “Sanatkar, cemiyette uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hissedendir” ve “Sanattan uzaklaşmış bir toplumun en önemli hayat damarlarından biri kopmuştur” gibi iddialı olanlardır.
    Tutuculuğu yenmek için kendi karizmatik görüntüsünü “kullanıma açmaya” izin verecekse, bu fazlasıyla değer ve “amacına hizmet eden” bir ödündür!
    Umalım ki 21. yüzyıldan itibaren bu ülke, artık geçen yüzyılda başaramadıklarının acısını içinde taşıyarak sanata hizmet etmeyi gerçek anlamda içinde hissederek sorumluluk alan yeni devlet adamlarıyla tanışsın.
    Yine umalım ki, sahte demokrasi yorumlarıyla Mustafa Kemal'e sinsi düşmanlıklar planlayan kimi medyatik yazarlar çizerler de bugün sanat ve yazın alanında kullandıkları tüm özgürlükleri büyük öndere borçlu olduklarını anlasınlar ve şer odaklarının küçük maşaları olmaktan vazgeçsinler.


    ALINTIDIR ...

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  2. #2
    Misafir
    Kayıt Tarihi
    26-02-2006
    Mesajlar
    178
    Karizma Gücü
    0
    Çok süper bir araştırma çok saol

  3. #3
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    asıl okuyup zaman ayırdığın için ben teşekkür ederim

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


  4. #4
    vertebrae adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-01-2006
    Mesajlar
    549
    Karizma Gücü
    0
    Tebrikler bayağı emek harcamışsın
    SAKARYASPOR


    ERKEK ADAM RENK TAKIM TUTMAZ
    YÖNETİM İSTİFA

  5. #5
    Mustafa adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    15-08-2005
    Mesajlar
    9,477
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8

    Onay AtatÜrk’Ün Sanat Üzerİne SÖzlerİ - AÇiklamalar

    ATATÜRK’ÜN SANAT ÜZERİNE SÖZLERİ - AÇIKLAMALAR


    (1) Bu bölümde SANAT konusu ile ilgili düşüncelerimizi ATATÜRK'ün ifadeleri ile bağlantılı olarak vereceğiz... SANAT da ülkemizde en çok çarpıtılan, ne olduğu bilinmeden savunulan kavramlardan biridir. Yazımız incelendikçe görülecektir ki, bize gerekli olan SANAT, hiç bir zaman sağda solda yutturulan paçavralar değil!
    Önce belirtelim ki, SANAT, MİLLİ KÜLTÜR'ün bir parçasıdır. KÜLTÜR olmadan SANAT olmaz, MEDENİYET te olmaz. MİLLİ KÜLTÜR olmadan sanat olacağını sananlar aldanır... Yani üç gün Avrupa'da kalıp bir kaç yabancı sanatçının kuyruğunda dolanmakla TÜRK SANATÇISI olduğunu iddia etmek; saçmalıktan öteye gitmez. BEYNELMİLEL KÜLTÜR, BEYNELMİLEL SANAT, BEYNELMİLEL MEDENİYET yoktur. Bunların hepsi dünyanın COĞRAFİ BÖLGELER'ine, insanların DİNLER'ine, IRKLAR'ına göre FARKLILIK gösterir. Eğer göstermiyecek hale gelmişse; o zaman ZAYIF olan KÜLTÜR güçlü olanın içinde ERİMİŞ gitmiş demektir!.
    Bizim Mona Lisa gibi bir tabloyu, Musa gibi bir heykeli yapanımız yok diye dövünmenin anlamı yoktur. Çünkü böyle biri Amerika'da da yok!.. Öyle bir sanatkâr ve sanat eseri ancak FLORANSA'DA, ETRÜSK KÖKENLİ KÜLTÜR içinden çıkabilirdi. Çıkmıştır da...
    Bizim de SELİMİYE CAMİMİZ, MİNYATÜRLERİMİZ, halk DESTANLARIMIZ var. FERHAT ile ŞİRİN gibi bir HİKÂYE hiç bir Avrupa kültüründen çıkamaz... Onlar dövünüyorlar mı, böyle derin mânâlı, böylesine duygusal bir aşk hikâyesi yazacak incelikte insanlarımız yok diye?.. Umurlarında bile değil!.. Çünkü BATILILAR başkalarının KÜLTÜR ve SANAT'ı ile ilgilenmezler. Ancak müzede veya turist olarak seyretmeyi severler.
    (2) İşte SANAT konusunda ATATÜRK'ün sözlerini çarpıtma, bu ifade ile başlıyor. Dikkat edilirse, ATATÜRK bu sözleri ADANA ESNAFI'na söylemiş. Yani, dülger, saraç, kaşıkçı, terzi vs. gibi kişilere!.. Kendini "profesyonel" sanatçı ilan edip te "niye benim zırvalarımı alan yok?" diye feryat eden zibidilere değil!
    Hemen belirtelim ki, her mesleğin İYİSİ olduğu gibi KÖTÜSÜ de vardır. KÖTÜ AŞÇI, KÖTÜ MARANGOZ, KÖTÜ ŞOFÖR, KÖTÜ ÖĞRETMEN olduğu gibi, KÖTÜ SANATÇI da elbette vardır. Nasıl mide fesadına uğramamak için KÖTÜ bir LOKANTA'da KÖTÜ bir AŞÇI'nın KÖTÜ YEMEĞİ'ni yemezsek; KÖTÜ bir SANATÇI'nın da zırvaları ile zihnimizi, ruhumuzu fesada uğratmamak gerekir.
    Öyleyse biz RESİM, HEYKEL, ŞİİR, BESTE gibi bazı kategoriler tesbit edip, sonra "ben RESİM yaptım" diyen herkesi SANATÇI sayamayız!..Her İKİ SATIR karalayana, ŞAİR, İKİ NOTA tıngırdatana MÜZİSYEN veya BESTECİ diyemeyiz!..
    İşte bu noktada SANAT denen şeyin ne olduğu önem kazanıyor... SANAT için bir KISTAS tesbit edip, o kıstasa uyan RESİM, ŞİİR vs.yi SANAT saymak daha akla yakın geliyor.
    SANAT, HAYAT'tan kopuk olamaz!.. Hatta ESER'in HAYAT'la bağlantısı ne kadar çok ve iyi kurulursa, o kadar SANAT olma özelliği artar. Bu durumda ATATÜRK'ün saydığı bütün meslek erbabı birer SANATKÂR'dır!..
    Su içtiğiniz testi, müzede iken "sanat eseri" oluyor da; köşedeki çömlekçiden alınca neden küçümseniyor ki?.. Üstünüze örttüğünüz yorgan, giydiğiniz pantalon, kullandığınız oklava eğer işinizi yapmanızı kolaylaştırıyorsa; zevkinize uygun ve sağlam ise elbette ki bir SANAT ESERİ'dir. En hantal görünüşlü bir fırıncı küreği, yürüdüğünüz kaldırıma döşenmiş taş, zevkle süslenmiş bir manav tezgahı bile SANAT ESERİ'dir!.. Bunlardan herhangi birinin SANAT ESERİ sayılması için, üzerinden yüzyıllar geçmesine ihtiyaç yoktur! Tabii SANAT'tan anlayana!
    SANAT ESERİ'nin basit, sağlam, kullanışlı olması; bir süs eşyası olmasından çok daha makbuldür. Eğer müzelerdeki eşyalar dikkatle incelenirse, gerçek SANAT ESERLERİ'nin BASİT ve KULLANIŞLI olduğu, ancak sonradan toplumların züppeleşmesi sonucu, KULLANIŞLI olma yerine SÜS'ü tercih ettikleri görülür. Bizim "süs" sandığımız pek çok şey de aslında kullanana veya görene mesaj iletmek için yapılmıştır. Çorap ve kilim desenleri gibi... Sırf görüntü için süslenmiş gündelik eşyalar, kullanılma yerine SERGİLENME içindir!..Vazo gibi!.. Çoğu çiçek koymak yerine gösteriş için salonlara yerleştirilir.
    İşte sahte "sanatçı"ların bizi yanılttıkları ve atalete, kolaycılığa sevkettikleri husus budur. GERÇEK ÜRETİM, GERÇEK SANAT demek olan HERKESİN İŞİNİ EN İYİ ŞEKİLDE YAPMASI anlayışının terkedilip, belirli bir gruba imtiyaz olarak verilen "sanatçı" etiketi, hem ÜRETİCİ MESLEKLER'in küçümsenmesine, hem de bir takım değersiz, işe yaramaz nesnelerin "sanat", onları çırpıştıranların da "sanatçı" diye baştâcı edilmesine yol açmıştır!
    Tekrar edelim ki, HAYATA YÖNELİK KALİTELİ ve ZEVKLİ her ÜRETİM SANAT'tır!.. Eğer uyduruk "sanat"; bu tarz ÜRETİM'in gözden düşmesine yol açarsa, MİLLET'in HAYAT DAMARLARI'ndan biri, işte o zaman kesilmiş olur!.. Sözde "sanatçı"sı bol, her tarafı incik boncuk tarzı eşyalar, kulakları tırmalayan şarkılar dolu bir ülke oluruz; ama her tuttuğumuz mal dökülür, elimizde kalır.
    Bazıları SANATKÂR ile ZENAATKÂR'ın birbirinden farklı olduğunu, bizim açıklamamızın ZENAAT ve ZENAATKÂR'la ilgili olduğunu söyliyecektir... Doğru!.. GÜZEL SANATLAR ile uğraşanlara SANATKÂR, MESLEK ERBABI na da ZENAATKÂR denmesi, tanım kolaylığı sağladığı için bizce de uygundur. Ancak ZENAAT'ın; en az SANAT kadar değerli olduğunu kabul etmek, ve ZENAATKÂR'ı SANATKÂR'dan aşağı görmemek kaydıyla!
    Ne var ki, ATATÜRK böyle bir ayırım yapmaz. Burada ATATÜRK'ün hitap ettiği kitle ZENAATKÂRLAR'dır, ATATÜRK onları SANATKÂRLAR'ın önüne geçirmiştir. Kendini "sanatçı" sayan zibidiler, bu sözü çarpıtıp kendine yontamaz!
    (3) ATATÜRK burada DEVLET'in amacının FERDİ SANATKÂR yetiştirmek olmadığını, bunun yararının olmadığını söylüyor!.. Bu fikri anlamak için gerçekten üzerinde kafa yormak lâzım... CEMİYET hayatında insanların birbirine muhtaç olduğu bir ortamda bir tek kişinin SANATKÂR olması, dünya çapında olsa bile, toplumun ihtiyacını karşılamaz. Öyleyse amaç, az sayıda çok meşhur SANATKÂR yerine; çok sayıda, ama becerikli ve toplumun diğer elemanlarıyla kaynaşmış SANATKÂR yetiştirmek olmalıdır. İnsanları "sanat yapıyorum" diye boş işlerle uğraşmaya teşvik etmek yerine; basit te olsa lüzumlu eşyalar üreten ZENAATKÂR olmaya heveslendirmek gerekir.
    Nitekim ATATÜRK, palavra "sanatçı"lar ile hiç ZAMAN kaybetmediği gibi; GERÇEK SANATKÂRLAR'a dahi ayırdığı zamandan çok daha fazlasını, basit ama gerekli eşya üreten ZENAATKÂRLAR'a ayırmıştır.
    Biz de geçenlerde televizyonda söğüt dallarından çeşitli ebatlarda sepet örüp yurt dışına ihraç eden bir kasaba halkını gördüğümüzde; bu olayın BURAK KUT'un "Amerika'da klip yapması"ndan daha önemli bir SANAT OLAYI olayı olduğunu düşündük. (1997)
    (4) Bu kısımdaki sözler muhtemeldir ki GÜZEL SANATLAR ile uğraşanlar için söylenmiştir. Bu gruba GERÇEK EDEBİYATÇILAR, ŞAİRLER, BESTEKÂRLAR, RESSAMLAR, HEYKELTRAŞLAR, MİMARLAR, USTALAR, FİLM YÖNETMENLERİ girer. Bunlar elbette kendileri bir ESER meydana getiren, ve kendilerinden sonraki nesillere devreden üstün şahsiyetlerdir.
    Bir de İCRACILAR vardır ki, bunlar kendileri bir eser üretmez, başkalarının eserlerini kendi kaabiliyetlerini ortaya koyarak icra eder. MÜZİSYENLER, AKTÖRLER gibi... Zamanımızda TEKNOLOJİ bunların icra ettiklerinin de geleceğe yansımasını sağladığı için, MESLEK ERBABI'ndan ziyade SANATKÂR sayılmaktadırlar.
    Bizce her iki grupta da GERÇEK SANATKÂR olabilmek için, kişinin yaptığı ESER'in MÜKEMMEL olmasına, aldığı ÜCRET'ten daha fazla önem vermesi gerekir. Yoksa bir yazarın her kitabı ESER değildir, bir bestekârın her ŞARKI'sı eser değildir. Hele bir şarkıcının piyasa için icra ettiği parça, sırf "adı meşhur" diye ESER sayılamaz!
    Bu değerlendirmemize Picasso gibi ressamlar, Bethoven gibi bestekârlar da dahildir... Biz resimden de, klasik müzikten de fazla anlamayız. Ama eminiz ki, anlıyanlar meseleye böyle bakınca en meşhur zatların bile ESER sayılamıyacak parçalarını bulacaklar ve GERÇEK SANAT ile TİCARI MAL olan ürünleri ayıracaklardır.
    ATATÜRK, GERÇEK SANATKÂR'ın TARİH ve TOPLUM bilgisine sahip olduğunu söylüyor. KEMAL TAHİR ile ATTİLA İLHAN; TARİH bilmeyenin köy romanı bile yazamıyacağına inanırlar. Her ikisi de bizce son derece haklıdır. Geçmişi ve içinde yaşadığı toplumu tanımıyanların alnına, geleceği aydınlatan o İLAHİ IŞIK vurmaz!.. Onun için her "sanatçı" geçinen, ATATÜRK'ün bu sözünü hemen üstüne alınmasın!
    SANATKÂR'ın KÜLTÜRLÜ olması ise, sadece kendi dalında değil; TÜRKÇE, SOSYOLOJİ, EKONOMİ, DÜNYA AHVALİ, SANAT ve SİYASET'ten anlaması, hatta FİZİK, KİMYA, BİOLOJİ, ASTROMİ, TIP hakkında bilgi sahibi olması demektir.
    Bir örnek verelim: SHAKESPEAR eserlerinde İNGİLTERE, DANİMARKA, İTALYA gibi ülkelerin tarihinden, kültüründen yola çıkmış; olayları işlerken bütün insanların muhatap olabileceği ENTRİKA, İHANET, CİNAYET, AŞK, KISKANÇLIK gibi konular üzerinde durmuş; ve son derece ŞAİRÂNE ifadeler ile İLAHİ ADALET, DÜRÜSTLÜK, FEDAKÂRLIK gibi duygular aşılamıştır. SHAKESPEAR onun için büyüktür. GOETHE, DICKENS, LONDON, PUŞKİN de böyledir.
    ATATÜRK işte böyle SANATKÂR'ın elinin öpüleceğini söyler!.. Yoksa pavyon şarkıcısının, homoseksüel sözde "ressam"ın, palavra "şair"in değil!.. Onlara zaten "sanatkâr" denmez, "şarkıcı, türkücü, dansöz, tiyatrocu. soytarı, cambaz, hokkabaz, madrabaz" falan denir.
    ATATÜRK, GERÇEK SANATKÂR'ın elini öpmeye hazırdır. Ama eminiz ki, ATATÜRK aynı saygıyı mesleğini en iyi şekilde yapan bir ZENAATKÂR'a da gösterirdi. Onu bir SANATKÂR'dan ayırmazdı. Çünkü SÜLEYMANİYE CAMİİ her ne kadar MİMAR SİNAN'ın eseri diye bilinirse de; onun ÇİNİLER'ini bezeyen, MİNBER'ini oyan, TAŞLAR'ını yontan, HARC'ını karan USTALAR'ın da eseridir. Onlar, adları bilinmese de, ÖLÜMSÜZ SANATKÂRLAR'dır.
    (5) ATATÜRK hem MEDENİ, hem YÜKSEK KÜLTÜR sahibi olarak gördüğü TÜRK MİLLETİ'nin elbette GÜZEL SANATLAR'da geri kalmasını kabul etmez. Ancak SANATKÂRLAR'a da SANAT DERSİ vermekten kendini alamaz!..
    Burada İNCE RUHLU, HASSAS ATATÜRK'ün ne kadar büyük bir SANATKAR olduğunu da görüyoruz. Zaten o ASKERLİK SANATI'nda bir DEHA'dır, SİYASET SANATI'nda bir DEHA'dır, EKONOMİ SANATI'nda bir DEHA'dır, HİTABET SANATI'nda bir DEHA'dır!..Bu yüzden SANAT DERSİ vermesini yadırgamadık.
    Kaldı ki, günümüzde İNCE RUHLU, HASSAS olmak ne kelime; YONTULMAMIŞ KERESTE türünden olan "sanatçı"ların buna çok ihtiyacı var. Sadece MÜZİSYEN, ŞAİR, RESSAM, HEYKELTRAŞ, MİMAR değil; ROMANCI, HİKAYECİ, FİLM YÖNETMENİ, TİYATROCU takımının da ATATÜRK'ten öğreneceği çok şey var.
    Bu hususları açıklamadan önce birlikte bir tesbit yapalım istiyoruz: Bir ülkenin SANATKÂRLAR'ı yüksek vasıflı iken, hiç halkı kaba saba, duygusuz olabilir mi?.. Eğer bir toplumda kabalık, saygısızlık, şiddet artıyorsa; o ülkenin SANATKÂRLAR'ı gerçekten RUHUN GIDASI olan MÜZİK, ŞİİR, BALE, OPERA, kısacası SANAT yapıyor olabilirler mi?.. Daha doğrusu onların yaptığına SANAT denebilir mi?
    İşte ATATÜRK bu sorulara çok kesin cevap veriyor: SANAT, GÜZELLİĞİN İFADESİDİR!..GÜZEL OLMAYAN SANAT OLMAZ, OLAMAZ!..HİÇ BİR ÇİRKİNLİK, SANAT DİYE YUTTURULAMAZ! Bakınca insana HAZ vermeyen, içinde GÜZEL duygular uyandırmayan, HUŞU yaratmıyan, MÜSBET yönde coşturmayan BESTE, ŞİİR, RESİM paçavradan ibarettir. Bunlar tuvalet kağıdı bile olarak kullanılmaz!
    Onun içindir ki, pek çok insan, dolaştığı uyduruk bir heykel sergisinden daha çok, AVANOS'taki çömlek ustasının TESTİ yapışından etkilenir!..
    Biz bir seferinde, bildiğiniz süpermarket sepetlerine yine bildiğiniz yorgan-yastık doldurup bununla sergi açan, ve DEVLET kendisini desteklemiyor diye yakınan bir "sanatçı"yı televizyonda seyrederken, gülmekten katılıyorduk. Bu hatun ne tür "sanat" yapıyordu anlıyamadık, ama bizce "soytarılık" dalında oldukça başarılı sayılabilirdi!
    Denilebilir ki:
    HAYAT her zaman GÜZELLİK'ten ibaret değil! ACI, IZDIRAP, SEFALET, FELÂKET ve hatta ÇİRKİNLİKLER ile dolu!..SANAT, GÜZELLİĞİN İFADESİ ise, HAYAT'ın bu GERÇEKLERİ hiç SANATKÂR'ın röpörtuvarında yer almıyacak mı?..
    Elbette alacak!.. Ama GERÇEĞE UYGUN şekilde. O çirkinliği gören insanda GÜZEL DUYGULAR yaratarak!..Nasıl mı?.. Bunu da GÜZEL SANATLAR'ı tek tek incelerken anlatalım.
    ATATÜRK'ün EDEBİYAT tarifi son derece güzel... Biz burada sadece EDEB kavramı üzerinde durmak istiyoruz. EDEBİ kelimesi EDEBİYAT ürünü anlamına geldiği gibi, EDEB'e uygun, AHLÂKLI anlamı da taşır. Bunun içindir ki, hiç bir EDEBİYAT ürünü AHLÂK'a aykırı bir mesaj veremez, insanı edebsizliğe yönlendiremez!
    Yani bir eser ahlâksızlıklar, namussuzluklar üzerine kurulmuş olabilir... Bunların en ince teferruatına dahi inebilir... Ama okuyucu bunları okurken özenmek, şehvet duymak yerine; TİKSİNTİ ve NEFRET'le dolmalı ki, o kötülükler ile mücadele edebilsin!
    Yoksa insanları olduklarından daha EDEBSİZ, daha AHLÂKSIZ, daha NAMUSSUZ olmaya sevkedecek bir kitabın EDEBİ sayılması mümkün değildir.
    Bu görüşümüz bir iddiadan ibaret değildir. ANTİGONE'den bu yana SHAKESPEAR'in, GOETHE'nin, HUGO'nun, DICKENS'ın, hatta macera romanı yazarı DUMA'nın, MICHEL ZEVAKO'nun klasikleşmiş bütün eserlerinde, hep ÜSTÜN DUYGULAR aşılandığını görürsünüz. MACBETH, FAUST, SEFİLLER, ÜÇ SİLAHŞÖRLER, hatta PARDAYANLAR hep böyledir. Böyle olmayan bir tek KLASİK eser bulamazsınız!..Klasikleşecek değerde olmayan kitapların yazarları ise, en fazla MAHKEME KÂTİBİ seviyesindedir. Sırf karnını doyurmak için yazmıştır.
    SANATKÂR ve EDEBİYATÇI'nın sıradan insandan TEK farkı vardır. Çevresinde gördüklerini ve hissettiklerini başkalarına GÜZEL bir İFADE ile yansıtırlar... Yoksa SANATKÂR'ı herkesten daha UYANIK ve daha HASSAS sanmak, yanlış olur.
    İşte SANATKÂR, bu YANSITMA sürecinde, başkalarında olmayan bir silaha maliktir... GÜZEL İFADE'si karşısındakinde onun istediği duyguları uyandırma gücüne sahiptir. O yüzden de SANATKÂR ağır SORUMLULUK taşır. Eğer SANATKÂR EDEBLİ ise; eserlerinde ahlâksızlığı işlerken DÜRÜSTLÜK, korkuyu işlerken CESARET, ızdırap ve felaketleri işlerken SABIR, MERHAMET ve FEDAKÂRLIK aşılar..
    . Reşat Nuri'nin ÇALIKUŞU'nu okurken adeta FERİDE'nin o saf, temiz, ölümsüz AŞK'ını yaşar; ANADOLU'nun ihmal edilmişliğini ruhunuzda hisseder, DEVLET dairelerindeki laçkalığa isyan eder; Miralay'ın bütün yalnız kızları çakalların elinden korumasını dilersiniz.
    Bu tür eserler ölümsüzdür. Ta eski GREK yazarlarından, Leyla ve Mecnun'dan, Hamlet'ten günümüze değerlerini kaybetmedikleri gibi; verdikleri mesajlar da CİHANŞÜMUL'dür. Yani dünyanın her neresinde olursa olsun, önemini kaybetmez. Onun için ÇALIKUŞU dizisinin Orta Asya TÜRK cumhuriyetlerinde ve Rusya'da gösterildiği günlerde dillerden düşmemesini, tabii görmek gerekir.
    ATATÜRK, askerlerin bile VATAN SEVGİSİ, KAHRAMANLIK, CESARET, ŞAHADET, FEDAKÂRLIK konularında EDEBİYAT yoluyla daha kolay eğitilebileceğine inanır. Haksız da değildir... Ömer Seyfettin'in BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT, VİRE, YALNIZ EFE hikayeleri en korkak, en bencil, en dirayetsiz insandan bile bir MİLLİ KAHRAMAN yaratacak güçtedir.
    Tabii aynı derecede kuvvetli kalemi olup ta ÜLKE aleyhine, DEVLET, MİLLET, DİN, İNSANLIK aleyhine yazanlar da bu GÜÇLÜ SİLAH'a sahiptir... MİLLİ MÜCADELE zamanında Ali Kemal böyle bir kalemdi. Belki kendi inandıklarını yazıp çiziyordu, ama savunduğu MİLLİ MENFAATLER'e tersti. Çok zararı dokundu. İstanbul'a girildiğinde tutuklanıp ANADOLU'ya yargılanmak üzere gönderildi, ancak İZMİT'te halk tarafından linç edildi... Turan Dursun, keza, DİN eğitimi görmüş ancak sonradan sapıtmış biri idi. Kalemi güçlü olduğu için İSLAMİYET aleyhine yazdıkları, bilhassa DİNSİZ veya DİN duygusu zayıf aydınlar arasında büyük ilgi gördü, doğru kabul edildi. Sonunda canından oldu.
    Biz bu konuda GERÇEKÇİ'yiz. Öyle "fikir hürriyeti, ifade özgürlüğü, demokrasi" palavralarına pabuç bırakmayız. İFADE yazıya geçince, ekrana yansıyınca, mikrofondan dökülünce bir SİLAH haline gelir!.. Bu yüzden YIKICI FİKİRLER'in DEVLET'E ÇEVRİLMİŞ SİLAH'tan farkı yoktur. Böyle kişilerin susması, susmuyorlarsa susturulması gerekir. Gazeteci, yazar gibileri MEMLEKET aleyhine tavır aldıkları takdirde, herhangi bir teröristten farkı yoktur. Onlar gibi hapse tıkılırlar.
    ŞİİR'e gelince... Biz gerçek ŞAİRLER'in çok DUYGULU insanlar olduğunu biliyoruz, ama "en çok duygulu" insanlar olduğu düşüncesine katılmıyoruz. Çünkü bir tek mısra bile yazmamış, ilkokul mezunu kişilerin bir yaprağın düşüşünden, bir kuşun ötüşünden, radyoda çalan bir şarkının nağmelerinden İLAHİ DUYGULAR'a kapılıp ağladığını gördük... Bu kişilerin duygularını kâğıda, mısralara dökememesi, onları bir ŞAİR'den alt mertebeye koymaz.
    Ancak ŞAİR'in durumu sade vatandaştan farklıdır. ATATÜRK, ŞAİRLER'den MÂNÂLI ŞİİR istiyor... Yani EDEBÎ MESAJ'ı olan, insanlara ÜLKÜ, İDEAL aşılıyan, duygularını pastan kirden arındıran, hareketlerine cevvaliyet kazandıran şiirler istiyor. Aynı şey ROMAN, HİKÂYE için de geçerlidir.
    Ama bir de son 30 yıldır yazılıp çizilen "roman"lara, "hikaye"lere, "makale"lere, manzum bile olmayan "şiir"lere bakınız... ALLAH aşkına, içinde cımbızla seçebileceğiniz 3-5 taneden başkası, ne işe yarar?.. Sarfedilen kâğıda, mürekkebe, elektriğe, onları koymak için yapılan rafların kerestesine bile yazık!...
    ATATÜRK, "güzelliğin ifadesi bina ise bu MİMARİ olur" diyor...OSMANLI dönemindeki CAMİLER, MEDRESELER, KÖPRÜLER göz kamaştırırken; ATATÜRK döneminde FONKSİYONEL binalar ön planda idi. Bunlar hâlâ ANKARA’NIN ana caddelerini süsler. Ama ya ondan sonra, bilhassa MENDERES, DEMİREL döneminde "indir kaldırımı, kaldır kaldırımı" zihniyeti ile yapılan onca inşaat?..Ya o yüz karası gibi gözümüzün önünde duran binalar?..Mesela ilk "gökdelen"imiz, 60'lı yılların medar-ı iftiharı Kızılay'daki GİMA binası 18 katına, yüzlerce işyerine rağmen, biliyor musunuz ki PARK YERİ unutulmuş bir binadır!..
    Orta Doğu Teknik Üniversite'sinin ilk binalarını yapmış olan zibidi mimar ise, "yaptığı binaların görüntüsünü bozacağı için diğer binaların başka mimara verilemeyeceğini" iddia etmiş; bu suretle hazır işe konmuş, ancak sonraki binaları hep şişirmiştir. Mesela Yabancı Diller Okulu için yaptığı 5 katlı, 40 sınıflı ek binayı en az 1000 öğrenci kullanacağı halde bir kantin, işçilere ait oda, ve eşya deposu bile koymayı unutmuştur.
    Ya müteahhitlere "iş bitirtmekle" şöhret yapmış olan İhsan Doğramacı'yı uyutan Beytepe Kampusu mimarları?.. 3 katlı kantin, kafeterya binasına TUVALET koymayı unutmuşlar!..Düşünün bir kere öğrenci yemek yemeğe gelecek, elini yıkayacak yer yok!.. Sıkışsa gidecek yer yok!.. Öyle 3-5 kişi değil, yüzlerce insan bu!.. Üstelik tesadüfen girdiğimiz bu binada hacet gideremeyince, sorduk. Ne cevap verdiler, biliyor musunuz?.. "Bu binada yoktur, yandaki binada da tuvalet yoktur. Onun yanındaki Postane'nin yanında küçük bir tuvalet vardır, oraya gidin"... Gördünüz mü çağdaş(!) mimariyi?..
    Beytepe binalarının çoğunun KALORİFER'i de yetersizdir, zavallı öğrenci ve hocalar palto ile ders yapar... Üniversite binaları böyle olursa, varın siz 1950-1980 arasında yaşanan "kalkınma" furyasında yapılan diğer binaları, çöken inşaatları, bozulan yolları, uyumsuz görüntüleri düşünün!..
    İnsanın içini bulandıran bu MİMAR "sanatçı"ların hikayesini yine tesbiti çok kolay bir örnekle bitirelim: Ankara'nın Çankaya semtinin en mutena yerinde 1980 yapımı bir MALİYE SİTESİ vardır...Bu sitenin bitmesine yakın 12 katlı binasının arkasında teneke bir boru yükseldi...Taa tepeye kadar!.. "Acep bu ne ola ki?" diye merak edip sorduk...Meğer sitenin KALORİFER BACASI unutulmuş!.. Kalorifer ocağının dumanını binanın dışından o çirkin boruyla havaya vermek zorunda kalmışlar. Tıpkı gecekondular gibi!..Düşünebiliyor musunuz, 100 küsur daireli bir inşaat yıllarca sürüyor; ne mimarı, ne inşaat mühendisi, ne kontrol mühendisi, ne müteahhidi, ne ustası, ne kalfası "Bu binanın bacası nerede?" diye sormuyor!.. Uyduruk "sanatçı" yetiştirmekten MESLEK erbabı ZENAATKÂR yetiştirmeye vakit bulamamışız da ondan!.

    Alıntıdır ...

    Şehir ESKİŞEHİR'dir !



    YİNE BİR KEMAL, YENİ BİR KEMAL !


 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •