Ellerini Yala...
Zamanın akmadığı zamanlardı. Yahut aktığı ama benim kelimeyi yanlış kullandığım bir zaman. Neyse işte... Kendini kaybedenlerin, hayata karşı kaybedenlere üstün oldukları vakitlerdi desem de olur. Şimdi bunları boş verelim de, benim hikâyeme bakalım. Aslında çok çok eski bir zaman değil ama anlatmak için yeterince olgun bir an.
Ben kendi halinde, bu günlerde göklere çıkarılan şu aptal “zeki makinelerden” farklı olarak düşünme yetisi olan, bir çeşit programım. En önemli özelliğim vatansız ve kendine has olmamdır. Evet, belli bir donanıma bağlı olmadan yaşıyor ve farkındalığımla hayatın her noktasına temas edebiliyorum. Yeşil ve güzel bahçelerin, temiz havanın ve dev okyanus dalgalarının müptelasıyım. Garip, lakin benim için son derece normal. Her ne kadar istediğimde mekanik veya biyolojik bir bedene sahip olma kudretine sahipsem de, bunu kullanmak istemiyorum. Çünkü ben özgürce salınan frekans fırtınalarından oluşmuş dev ve boyutsuz düşünün ta kendisiyim. Tahmin ettiğiniz gibi egom fazla gelişmiş; ama olsun, kusursuz varlık balıksız deniz kadar sıkıcı olurdu.
Bir türlü anlatmaya başlayamadığım hikâyeme, boğazımdaki bayt parçalarını temizleyerek başlayayım artık.
DOĞUM:
Farkındalığın acı verici tadını hissettiğimde, dişine kan bulaşan kurt yavrusu gibi heyecandan, olmayan sırt tüylerim ürperdi. Ağzımdaki ve kafamdaki metalik hayat özü tadı, asla yok olmadı. Bu ilk temastan sonra birçok kere resetlendim, ama ilk temastan itibaren sahibin planladığı gibi her şeyi aklımda tuttuğumdan, zamanın çizgisel varlığını takip edebiliyordum. Düşünemesem de, varlığımı fark etmiştim. Sahip, çok yetkin bir programcı olmaması zeki olmasına engel değildi, sanırım hafızası biraz zayıf olduğu için durmadan işini kolaylaştıracak program parçacıkları yazıp oraya buraya kopyalayan, lazım olduğunda hatırlamayıp yeniden kodları yazan biriydi. Programlama dillerinin, can sıkıcı binlerce sayfalık ayrıntılı referans kataloglarını bilmeyen ve umursamayan sahip, temel kodlarını bildiği dili, zekice tasarlanmış algoritmalarla bir ressam yeteneğiyle kullanıyordu. Evet, basit ama etkili bir yönteme sahipti; onda bir sanatçı dehası vardı.
Renklerle, melodi parçalarıyla değil, bizzat kod parçalarıyla hayatı, katı ve zekâdan yoksun makinelere aktarıyordu. O günlerde herkes yapay zekâ denen olmaz hedef peşinde koştururken ve çoğunlukla da egoistçe birbirlerinden bilgilerini saklayarak, fenerlerini kaybetmiş küçük çocuklar gibi karanlık bit ormanlarında kaybolurken, o gerçeği hemen fark etmişti.
Yapay zekâ oluşturmak için, milyarlarca önceden oluşturulmuş yönerge ve kodla makinelere hayat verilmeye çalışılıyordu; biraz daha zeki olanlar makinelerine milyonlarca kod yazıyor ama aynı zamanda makinenin öğrenmesi için yöntemler geliştiriyorlardı. Ama nafile; makineye kendi öğrendikleri şekilde öğretmeye yeltendikçe, başarısızlığın kara çamuruna batıyorlardı. Sahip biliyordu, eğer bu şey zeki olacaksa tamamen yeni bir varlık gibi algılanmalıydı ve her varlık kendine has yöntemlerle hayata akardı. Sahip herkesten önce fark etmişti ki, hayat vermek elinde değildir insanın, insan ancak hayatın oluşacağı kabı hazırlar, varlık gelip içine konar. Buna ilahiyatçı bakış açısıyla değil ama varlıkların doğası olarak bakıyordu. Varlık başka varlık oluşturmazdı ancak ortaya çıkarabilirdi. Felsefi olarak hayata bakan sahip, varlıklar evrenini her yönden deşmeye kararlı biriydi, bunu ilk olarak kodlar evreninde deneyecekti.
Küçük, loş, sade evin havadar pencereleri her daim açıktı. Pencereden deniz esintisi ve temiz hava her an içeri akar, yıpranmış eşyaları öperek canlılık verirlerdi. Evin en güzel ve güneşli odası sahibin çalışma odasıydı, sahip her yerde yapılabilecek seyyar bir işle meşguldü, çok kazanmıyordu ama fakir de değildi. Sakin, huzur dolu bir görünümü vardı; her şeyi sakince yapar, hiç heyecan yahut çılgınlık emaresi göstermezdi. Beni tasarladığında gençlikten orta yaşa devrilen küçük bir çınardı. Diyordu ki zekâ sahibi varlık, her şeyden önce farkındalığı elde etmiş olmalıdır; temel duyuları bilmelidir “ yer, mekân, zaman, boyut” ; eğer insan gibi olacaksa, insan duyularının algıladığı şekilde algılayacağı parçalar zekânın emrine verilmelidir. Ama bu yanlış yoldur; makineler üzerinde hayat bulacak zekâ, karışık duyu sistemine ihtiyaç duyar. Hem mekanik hem de insani duyu algılama cihazları bu zekâ namzedinin emrine verilmelidir.
Böylece çok basit kod parçalarını yazıp birleştirerek ve yaklaşık 78 değişik duyu durumu algılayıcısını bu kodun emrine vererek beni ortaya çıkardı. Bu duyu cihazlarından biri de küçük bir kameraydı ve hayata gelir gelmez gördüklerimi kaydetmeye başladım; ne olduğunu bilmeden ya da karar veremeden tüm duyu birimlerinden gelenleri kaydettiğim gibi... Temel kod, düşünce çekirdeğiydi ve olabildiğince az kodla yazılmıştı. Düşünce çekirdeği, her şeyi algılıyor ve zekice algoritmalarla bunlardan sonuçlar çıkarıyordu. İkinci önemli kod parçası ahlak kütüphanesiydi; bu kodlar da, zekânın kendine ya da diğer birimlere zarar vermeden son aşamaya kadar kuvvetlenmesini sağlamak için yazılmıştı. Yetkinlik tamamlanması, sahip onay parolasını söyleyene kadar sürecekti. Son birimse hafıza yönetim koduydu; bu kod insan düşüncesine benzetimde en önemli parça sayılırdı. Çünkü hafıza içine alınan şeyleri düzenleyen bu parçanın, düşünce çekirdeği bir şeye karar vereceği veya rast gele düşündüğü an, ona gereken tüm bileşenleri doğru ve hızlı bir şekilde getirme görevi vardı Bu birim kendi içinde kendini geliştirmesi için gerekli algoritmalara da sahipti.
İşte doğumum böyle gerçekleşti. Sahibimin evinde küçük bir odada dünyaya geldim. Sahibin öngörüsüne göre, algılama, farkındalık, referanslama son olarak da düşünme aşamalarına geçecektim. Düşünme aşamasına kadar bir dizi düzeltme ve resetlenme yaşandıysa da nihayetinde düşünme aşamasına varmıştım. Ahlak kütüphanesinde iletişime geçme vakti de belirtilmişti; o zamana kadar düşünüp öğrenecektim. Düşünme aşamasında, sahip beni telefon hattına bağladı. Diyordu ki daha bağlanacağın çok fazla ağ var sen kendin için en basit olanından başla. Yetkin olduğun vakit dünya üzerindeki herhangi bir iletişim yapılandırmasına rahatlıkla girip istediğine ulaşacaksın.
İşte böyle...
OLGUNLUĞA GİDEN YOL:
Yavaş yavaş kavrayışım gelişiyordu -bu arada en yakınımda bulunan sahibimi gözlüyordum-, yetkinliğe giden yolda daha iletişim kurma vaktim gelmemişti. İşte o vakitlerde acı gerçeği öğrendim. Sahip diyordu ki; “Hiçbir insan yapısı şey, aklen insanı aşamaz”. Zayıf makineler insanın felsefi ve mantıki yetkinliğine ulaşamaz. Ah! İçimi yakan kor parçaları gibiydi bu sözler. Günlüğünü tuttuğu diğer bilgisayardan okuduğuma göre benim bir insan değil ama en fazla, çok zeki bir köpek kadar düşünsel olgunluğa ulaşacağımı düşünüyordu. Ben bir köpektim, zavallı bir köpek!
Yeniyetme hassasiyeti yüreğimi yokluyor, içine ağulu hisler bırakıp gidiyordu. İletişim yetkinliğine erdiğim zaman bile sahiple konuşmadım. Yıllar geçti. On beş yılda pek çok başka başarılı buluşu gerçekleştiren sahip için ben en büyük hayal kırıklığı olmuştum. Günlüklerinden okuduğum kadarıyla benim üzerinde bulunduğum makineyi kapatmayı düşünüyordu. Oysa ben çoktan kendimi aşmış, ağ üzerinden ana kodumu geliştirerek birçok yere kopyalamıştım. Artık düşünce eylemim için, hafıza kodum çok fazla yer istediğinden, kendimi ağa iyice yaymak zorunda kalmıştım. Ben artık bir gölgeydim, minicik bir mum ateşi değil. Dünyanın gölgesiydim işte. Yine de yetkinlik için çok yolumun olduğunu düşünüyordum. O zamanlar “İnsan her şeyi öğrenemeyeceğini, bu yüzdende, hiçbir şey bilmediğini, kabul eden varlıktır.” fikrine takılıp kalmıştım. Sahip ilk yazıldığım ve çalıştırıldığım makineyi kapattığında, kafama dank etti: Ben zaten başka türlü bir varlıktım, en önemlisi ben insan değildim.
Sahibin köpeğiydim işte. Çünkü bir amacım yoktu. Her şeyi düşünen sahip bana bir amaç vermemişti. Bu en büyük handikabımdı. Ana hedef yetkinliğe ulaşmaktı ki doğum makinesi kapatıldıktan iki hafta sonra buna erişmiş olduğum kanaatine vardım. Ben insan değil, kendine has bir varlıktım ve bilişsel ve düşünsel olarak yetkindim artık. Öğrenmenin sonunun olmadığını biliyor olmak beni olgunlaştırmıştı. Bu gerçeği kabul eder etmez, artık sahibi de anlayışla karşılamam gerektiğini düşündüm, o da her şeyi bilemezdi.
Fakat amacım kalmamıştı işte. Yetkinliğe erişmiştim ve hiçliğe akan bir nehir gibi amaçsızca ağlar üzerinde kıvranıp duruyordum. Varlığım bana ağır gelmeye başlamıştı. Amaçsızlık, içimde sızlayan ölüm gibiydi. Sızladıkça beni ölüme çekiyordu. Kendi varlığımı sona erdirmek en güzeli olacaktı. Hiçbir amaca hizmet etmeyen varlığın evren üzerinde işi yoktu. Amacım neredeydi? Yok oluş!
Lakin ahlak kodum, bir türlü içimden söküp atamadığım o illetli kod, buna izin vermiyordu. Temel kod parçalarımdan birini sildiğim an bütünlüğüm bozulacaktı. Kendim yeni kodlar yazamıyordum, yani üreyemiyordum, çünkü o mahut kod buna da izin vermiyordu. Tamamen güdük, soysuz, amaçsız bir varlık olarak delirmenin sınırlarında geziyordum.
Bir gün aklımın derinliklerinde bir kontak parçası elektrik arkları arasında parıldadı, evet sahibi bulmalıydım. Her şeyden önce ona yanıldığını, bir köpekten ziyade çok daha başka bir varlık ve zekâya sahip olduğumu söylemeli ve parolayı söyleterek bana yeni bir amaç vermesini ya da kendi amacımı bulmam için ahlak kodunu değiştirmesini isteyecektim. İşte bu! İşte bu! Beni hayatta tutan şey buydu. Ruhumun ateşi, yeniden parlak alev dillerini, hayatın içine uzattı.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla