• Reklam
+ Konuyu Yanıtla
5 sonuçtan 1 --- 5 arası gösteriliyor
  1. #1
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0

    Onay Katya'nın Yazı/Trevanian...

    Katya'nın Yazı/Trevanian...

    Yarattığı kahramanlar kadar gizemli bir yazar. Kim olduğunu yalnızca yayıncısı, nerede olduğunu ise yalnızca kendisi biliyor. Şu anda hangi adreste oturduğu ise herkesten gizli... 'Herkesin kimliğini merak ettiği yazar bu kez de Bask bölgesini mekân seçmiş romanına. Genç bir doktor Birinci Dünya Savaşı'nın eşiğinde hayatının ilk aşkını yaşıyor... Ve bu olağanüstü öyküyü İkinci Dünya Savaşı öncesinde anımsadığı şekliyle anlatıyor. Bir aşk romanı görüntüsünde, insan ruhunun derinliklerine iniyor. Umulmadık dönüşlerle sürprizli bir son hazırlıyor.' (Arka Kapak)

    Çevirmen : Belkıs ÇORAKÇI

  2. #2
    Ebruli adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    08-01-2005
    Mesajlar
    6,886
    Karizma Gücü
    0
    ...

    Yolumuza devam ederken, her birimizin olaya nasıl kendimize uygun, farklı tepkiler gösterdiğimizi düşündüm. Ben, açıkçası, korkmuştum. Bay Treville’e yeni bir ilham gelmiş, taşımacılığın motorlaşmasından sonra eski kasaba geleneklerinin ne kadar bozulacağı konusunda bir söylence başlamıştı. Katya hemen ata şefkat göstermeye yönelmiş, Paul ise uzaklaşan arabanın arkasından uzun uzun bakıp durmuştu. Yüzündeki ifade korku verecek kadar sakin, gözleri soğuk ve boştu.



    Dar bir köprüden geçip Alos’a yaklaştığımızda, öğleden sonranın ileri saatlerine varmıştık. Güneş kasabayı kucaklayan dağlara doğru inişe geçmişti. Kasaba meydanından gelen flüt ve davul sesleri, geleneksel Robert le Diable Pastoral’inin devam etmekte olduğunu anlatıyordu. Hatırladığım kadarıyla bu dans sonu gelmez, yorucu bir şeydi. Onu seyretmeye Katya ve Bay Treville kadar pek heves duymuyordum. Paul onlara yürüyerek gitmelerini, benim kendisiyle kalıp atı halletmemizi önerdi. İkimiz daha sonra onları bulacaktık. Baba kız, meydana doğru akan halkın arasına karıştılar. Paul’le ben de köprüden tekrar geçip, atlar ve arabalar için ayrılmış olan çayıra yöneldik. Orada atı bağladık, buna karşılık da küçük bir ücret ödedik. Parayı alan adam beni eski günlerden hatırlıyordu. Tabii hemen omzumu tıpışladı, ailemi sordu, oysa ben ailemi ancak hayal meyal hatırlıyordum. Aramızda Baskça konuştuğumuz için Paul sohbetin dışında kalmıştı. O uzaklaşırken, ben de adamdan nezaketle özür dileyip ayrılmaya çalıştım. Özgürlüğümü kazanmanın ücreti, gecenin daha geç saatlerinde birlikte bir tixikiteo yapmaya söz vermekti. Yani adamla ikimiz barların ve bufelerin bir turunu yapacaktık. Bu randevuyu inşallah unutur, diye dua ediyordum.

    Paul’u bir çift-çoban grubunun hemen yanında, uzaklara bakıp kendi kendine gülümser durumda buldum. Baktığı yere döndüğümde, yolda bizi devirmesine ramak kalan otomobili gördüm. Çayırın kenarında, bir ağacın altında duruyor, pirinç fenerleri batmakta olan güneşin ışıklarını yansıtıyordu.

    “Avucuma düştüler,” dedi Paul alçak sesle. “İnsanın ilahi adalete inanmasını sağlamaya yetecek bir durum.”

    “Öff, boşversene, Paul, Katya’nın hatırı için, eğlenmemize bakalım biz. Unut bunları.”

    Dönüp bana gülümsedi. “Sevgili dostum, benim olup biteni unutmaya zerre kadar niyetim yok. Eee, Doktor? Ötekileri bulalım mı artık? Bu akşamı hevesle bekliyordum. Gerçi itiraf etmem gerekir, epey sıkıcı olacağından korkuyordum ama, olaylar renklenmeye, hareketlenmeye başladı galiba.”

    “Omzunu unutma. Tekrar incitmen iyi olmaz.”

    “Amma iyi yürekli, düşünceli adamsın! Belki de büyüyünce doktor olsan iyi edersin, ha? Hayti, gel, kendimizi eğlenme işine adayalım artık.”

    Katya ile Bay Treville’i, Kasaba meydanına toplanmış kalabalığın arasında bulduk. Babanın kentli kılığıyla Katya’nın beyaz elbisesi ve pabuçları, zaten kalabalığın içinde dikkati çekmelerine yol açıyordu. Halka halinde Robert le Diable Pastoral’ini seyredenlerin en önünde durmaktaydılar. Katya sevgi ve ilgiyle gülümsüyordu. Sanki dans edenler aslında dostlarıymış gibi. Babası da yoğun bir dikkatle seyretmekte, arasıra elindeki bloknota birtakım notlar almaktaydı. Oyunun kahramanı Bardak dansını yapar, sıçrayıp içi şarap dolu koca bardağın yanıbaşına düşerken, şeytanla at da edebe aykırı hareketlerle dolu bir dansı sürdürmekteydiler. Bardak iki kere devrildi, içindeki şaraplar döküldü, üçüncüsünde kırıldı. Yerine hemen bir yenisi getirilip konuyordu. Dansçının bardağa zarar vermeden peşpeşe üç sıçramayı gerçekleştirmesi şarttı. Herkes cesaret veriyor, alkışlıyordu. Sonunda dansçı görevini başarıyla yerine getirince çılgın alkışlar ve tipik Bask tezahüratları duyuldu. Seyircilerin çoğu şu ana kadar içtikleri şaraplarla kafayı bulmuşlardı zaten.

    “Şarap herhalde kanı simgeliyordu,” diye mırıldandı Bay Treville bana. “Belki de kurban kanını. Sanırım şeytan da eski Hıristiyanlık öncesi tanrılardan birini temsil ediyor. Atın neyi temsil ettiğine dair bir bilginiz var mı, Doktor?

    “Korkarım yok, efendim. Buradakilerin bileceklerini de pek sanmam. Bu da uygulanan Bask törenlerinden biri. Uygulanışının tek nedeni, her zaman uygulanmış olması. Kimse anlamına ait bir soru sormuş değil.”

    “Belki de at üretkenliği temsil ediyordur,” diye öneride bulundu Bay Treville. “Bak bakireyi nasıl kovalıyor? Kız da onu bir tokat atıp şeytanın arkasına saklanıyor.”

    Başımı dalgın dalgın salladım. Defalarca seyrettiğim bir oyunda simge aramaktansa, Katya’nın yüzündeki sevinç ve hayranlık ifadesini izliyordum.

    “Ne diyorlar?” diye sordu Bay Treville bana.

    “Kim, efendim?”

    “Atla şeytan. Bağırıyorlar, ne diyorlar?”

    Omuzlarımı kaldırdım. Galiba yanaklarım da biraz kızardı. Daha önce, çocukluğumda hiç dikkatimi çekmemişti ama, atla şeytan arasında geçen sözler, cinsel beceriyle, organların büyüklüğüyle ilgili sözlerdi. Tedirgin bakışlarla Katya’ya baktıktan sonra, hafifçe öksürüp boğazımı temizledim. “Şeyy... belki de haklısınız, efendim, belki de at gerçekten üretkenliği temsil ediyor.”

    “Hm-m. Peki bakirenin durmadan kahramanın elinden kapmaya çalıştığı o ucu topuzlu iri cisim nedir?”

    Yardım isteyen bakışlarla Paul’e baktım ama o hafifçe gülümsedi,

    “Evet, Jean Marc, anlat bize!” dedi. “Nedir dersin o cisim?”

    Katya başını eğip belli belirsiz gülümsedi.

    “Ben... şey... doğrusunu söylemek gerekirse onu hiç düşünmemiştim efendim. Şey... acaba bardağın ortasında dans eden adam neyi temsil ediyor?”

    Bay Treville omuzlarını kaldırdı. “Hem kahramanı hem de soytarıyı... Demek ki insanı temsil ediyor olabilir. Bir an düşünürsen... ne kadar da uygun!”

    Paul, “Demek ki,” diye genel bir yoruma girişti. “Eğer ben bu simgeleri doğru okuyabiliyorsam, hikayenin bize anlatmak istediği şey şu: İnsanoğlu kanlar üzerinde dansa ederken şeytan üretkenlikle çene çalıyor, bakire de kahramanın şeyini çalmaya uğraşıyor... özür dilerim, Doktor, nesini çalıyordu demiştiniz?”

    Flütün sesi son bir kere tizleşti, davul coşarak ona eşlik etti, gösteri de sona erdi. Kalabalık çılgınca alkışladı, oyuncuların çevresini sarıp onlara tixikiteo ikramlarında bulundular. Halkın oyuncuları nereye götürdüğünü anlatmak için Baskça kelimeyi kullanmıştım. Katya bana onun ne demek olduğunu sordu.

    “Tixititeo demek, barların turu demektir. Her girilen barda bir kadeh şarap içilir.”

    “Bu kasabada bu tür kaç yer vardır sence?”

    “Yirmi beş otuz. Tabi geçici olarak, festival için dükkanların önlerine konmuş büfeleri de sayarsak.”

    “Aman allah, Jean-Marc! Yani bunlar şimdi otuz barı mı dolaşacaklar?”

    Güldüm. “Önemli olan başparmak değil, işi sorumlulukla üstlenmek. Basklar’ın dans etmekten ve çok çalışmaktan başka pek özel yetenekleri yoktur ama, festivalde içki içmeye geldi mi kahramanlık düzeyine ulaşırlar.”

    “Onlardan hep ciddi insanlar diye söz edilir. Hatta asık suratlı tipler denir,” dedi Bay Treville.

    “Öyledirler. Erkeklerin çoğu çiftçi ya da çobandır. Yılın her gününde, uzun saatler boyunca, bıkıp usanmadan çalışırlar. Bir tek kasaba bayramında, bir de çocukların düğün günlerinde çalışmazlar. O günlerde de içki içer, dans ederler. Bu günahları da, çalışmaları kadar ciddiye alırlar.”

    Karanlık çok geçmeden bastırdı. Dağlarda hep öyle olurdu. Kasaba meydanındaki halk öyle kalabalıklaştı ki, insanlar birbirlerine değmeden hareket edemez hale geldiler. Katya ile ben az sonra öbür ikisini göremez olduk. Birbirimizden de kopmayalım diye kolumu onun beline sarmak zorunda kaldım. Gençler birbirine omuz vererek tırmanıp, meydanın üzerine asılmış duran kağıt fenerleri yaktılar. Bunu yaparken bir hayli itiştiler, devrildiler, şakalaştılar, bir iki küçük kavga başladı, kavgacılar arkadaşları tarafından çekilip ayrıldılar, içki içmeye götürüldüler. Ama henüz gerçek anlamda bir Bask kavgası başlamamıştı. Gecenin sonu gelmeden onun da olacağı kesindi. En azından birtane büyük meydan kavgası olurdu her seferinde. Gençler kemerlerini ve votkalarını silah olarak kullanırlardı. Yara bereler açılır, burunlar kırılır, dişler dökülürdü. Kavgasız festival olur muydu hiç? Neye benzerdi öylesi?

    “Bu gece de kavga olacak mı? diye sordu Katya.

    “Herhalde. Bu korkutuyor mu seni?”

    “Hiç korkutmuyor.” Gözleri pırıl pırıldı. “Heyecanlı bir şey!”

    Akordeon, flüt ve davul, geleneksel müziğe başladılar. Bu ritm herkesi kasaba meydanına doğru çekti. Birkaç atak çiftin dansı başlattığı orta yerden gerileyen insanlar bizi itekledi, kendimizi çemberin en önünde bulduk. Katya benim kolumu öne doğru çekti.

    “Dans etmek mi istiyorsun?” diye sordum.

    “Tabii. Elbette!”

    “Bu dansı biliyor musun?” Kax Karot’un basit bir türüydü dans aslında. Çitlerle başlıyor,sonra halka olunuyor, erkekler kolları iki yandaki kadınların bellerine sarılmış durumda, becerebildikleri kadar yükseğe sıçrıyor, kadınlar da dengelerini kaybetmemek için bağrışıp duruyorlardı.

    Katya, “Daha önce hiç görmedim,” dedi. “Ama becerebileceğimden eminim.” Basit adımları olduğu yerde bir denedi, sıçrama sırası geldiğinde onu da yaptı. “Evet, yapabiliyorum. Haydi, gel.”

    “Hayır, durbir dakika. Biz daha sonra katılırız.” Piste ilk çıkan kızların biraz fazla gevşek ve serbest sayıldığını ona anlatmadım. Kızlar dansa katılmak istemiyormuş gibi yapar, kavalyeleri onları çekerek, sözüm ona zorla çıkarırdı piste buralarda. Yanakları pembe pembe olurdu o sırada kızların. Sahte bir utançtan ve gerçek bir zevkten. Bu durumda Bask olmayan bir kızın, üzerinde resmî beyaz elbisesiyle ortaya fırlayıp ilk dansçılardan biri olması elbette ki yakışık almazdı.

    Gözlerimle kalabalığı tararken, bizi yoldan atan beş Parisli’yi gördüm. Halkanın karşı tarafında duruyorlardı. Kızlar dansı ilgiyle seyretmekteydiler ama, delikanlıların yüzünde beğenmez bir ifade vardı.

    Dansın yarısına kadar, ortadaki çiftlerin sayısı onu geçmedi. Bunların çoğu da yeni evli, ya da evlenmek üzere olan çiftlerdi. Böyle bir durum, kızların halen dansa kalktıkları için suçlanmasını önlerdi çünkü. O sırada orta yaşlı, yarısarhoş bir çiftçi, tombul karısını piste doğru itti. Arkadaşları alkışlayıp yuhaladılar. Kadın yüzünü avuçları arasına saklarken, o çevrede dans etmeye koyuldu. Derken karısı da utanma numarasından vazgeçti, o da istekle dans etmeye başladı. Bu, diğer kızlara bir işaret oldu. Artık şöhretlerine gölge düşürmeden dansa kalkabilirlerdi. Meydanın ortası bir anda canlanıverdi. Bağıran, gülen çiftçiler ortaya fırladılar, çember biraz daha genişlemiş oldu. Ben de o zaman Katya’yı öne doğru ittim. Kalabalığın arasında dikkati çekmeden dans ettik.

    Üç kişilik orkestra birinci ezgiyi bitirir bitirmez ikincisine geçti, böylelikle dans edenler yerine dönmeden önce yeniden yakalamaya çalıştı. Çiftler dörtlü, altılı gruplar halinde birleşti, sonra bu parçalar da birleşerek uzadı, sonuçta tüm dansçılar yüz yüze dönmüş iki düzensiz sıra oluşturdular. Sıçrayarak iki adım öne, iki adım arkaya, sonra da mümkün olduğu kadar yükseğe zıplama. Kadınlar yere düşerken çığlıklar atıyorlardı. Unutmuş olduğum bu dansı nasıl bu kadar çabuk hatırladığıma kendim de şaştım. Belki de dans etmenin, hele de bu sıçramalı yöresel dansları etmenin, Basklar’ın kanında olduğu inancı doğruydu. Katya’nın beline öbür yandan sarılmış olan adam esmer bir çobandı. Zıpladığı zaman ayakları, eskiden kemerinin bulunduğu hizaya kadar çıkıyordu. Benim öbür elim ise al yanaklı, inanılmayacak kadar çevik, tombul bir kızın belindeydi. Kısa zamanda bizim sıranın orta kısmı, başından ve sonundan daha yükseğe sıçrar oldu. Tam karşımızdakilerden de daha fazla zıplıyorduk. Onlara beceriksizliklerinden ötürü takıldık. Karşımızdaki erkekler sırıtarak başlarını salladılar, yarışmayı kabul ettiler, durmadan yakınan eşlerini daha yükseğe zıplatmaya çalıştılar. Kadınların çığlıkları daha da yükseldi.

    Orkestra da havaya kapılmış, gittikçe daha hızlı çalıyordu. Başları olan müzisyen gülerek bize tüm gücümüzü kullanmamız için haykırdı. Daha yaşlı, daha az atletik olanlar gruptan ayrıldı. Soluk soluğa, kafalarını sallaya sallaya yerlerine döndüler. Az sonra her iki sırada birer düzineden fazla insan kalmamıştı. Katya ile ben kendi sıramızın tam ortasındaydık. Kalbimiz çarpıyor, bacaklarımız titriyordu ama, her iki sıra da ötekine yenilmeye razı gelmiyordu. Tempo daha da hızlandı. Ben hiç formda değildim. Tam yere yıkılacağımdan korkmaya başladığım sıra, her iki sırada dans edenler bir ağızdan orkestraya Naikua! Naikua (Yeter artık), diye bağırmaya başladılar. Orkestra son dizeyi yetişmesi olanaksız bir hızda çaldıktan sonra dansçılar sendeleyerek, karmakarışık bir halde durdular.

    Kahkahalar, çığlıklar, erkeklerin birbirinin omzuna vurması gırla gidiyordu. Katya’nın belini benimle paylaşan çoban onu içtenlikle kucakladı, dayanma gücünden ötürü kutladı... Bir yabancı olarak hiç fena değildi Katya!

    Soluk almaya çalışarak, ciğerlerim fena halde ağrı*****, Katya’yı seyirciler çemberinden geçirip meydanın nispeten sakin bir bölümüne, binalara yakın, kağıt fenerlerin altına yürüttüm. Bacaklarım öyle dermansız kalmıştı ki, ayakta durabilmek için binanın duvarına yaslanmak zorunda kaldım.

    “Harika!” dedi o. Yüzü heyecandan ve dansın yorgunluğundan alev alev yanıyordu.

    “Öyle...” Solumamı düzene sokup, kuruyan, çatlayan boğazımı yumuşatmak için yutkunmaya çalıştım. “Harika. Ama seni uyarmam gerek... Her an kalp krizinden... ölebilirim.”

    “Çok saçma!” Mendilini ıslak alnıma dokundurdu. “Erkekler işlerin daha çoğunu yapıyor derler ki, o doğru. Ama öyle de olması gerekir.”

    Başımı salladım. Konuşabilecek durumda değildim. Şakaklarımın atması kesinince ona bir şey içmek isteyip istemediğini sordum.

    “Hayır, sağol,” dedi hemen. Sonra benim bitkin halimi fark etti, hemen toparlandı. “Evet, içsek de fena olmaz. Teşekkür ederim.

    Tam o sırada davulun ve flütün sesi duyuldu. Kalabalık sustu meydandaki ve büfelerdeki herkes de susup olduğu yerde karşıdaki yola doğru döndü.

    Katya yavaşça, “Nedir bu?” diye fısıldadı.

    “Boğulan Bakire. Seyret de bak!”

    Yolun ağzında bir havai fişek patlatıldı, fışkıran kıvılcımlar binaların duvarlarına kıpkırmızı bir renk verdi. Derken davul bir cenaze temposuna girdi, karşı yoldan yas kılığında bir kafile belirdi, ağır adımlarla meydana doğru ilerledi. Kalabalık yavaşça ayrılıp onlara yol verdi. En önde iki çocuk vardı. Beyazlar giymişlerdi. Yüzleri tebeşirle boyanmış gibi, bembeyaz makyajlıydı. Gözleri ve ağızları siyahla belirtilmişti. Onların arkasından, pek zengin kostümler giymiş bir adam geliyordu (bu herhalde suçlanmakta olan kadının erkek kardeşiydi). Elindeki kalın zinciri yerlere şangır şungur sürterek taşımaktaydı. Arkasında yırtık pırtık giyinmiş iki erkek vardı. Herbirinin elide birer ağır taş görülmekteydi. Taşların ortaları delikti. Bu deliklerden kalıp ipler geçirilip düğümlenmişti. Kadının eline ve ayağına bağlanacak taşlardı bunlar. Derken ortaya Bakire’nin kendisi çıktı. On beş yaşında bir kızdı. Bölge kızlarının arasından, içlerinde en güzeli olduğu için seçilmişti. Altı erkek onu omuzlarında taşıyorlardı. Üçü sağda, üçü soldaydı. Kız onların omuzları üzerine uzanmış, başını arkaya atmıştı. Saçları adamların beli hizasına kadar dökülüyordu. İnce kumaştan yapılmış beyaz elbiseli sırılsıklamdı. Dolgun vücuduna tahrik edici biçimde yapışıyordu. Meme başları, kumaşın altından koyu renk belli oluyordu. Uzun saçları yağlanmış, dümdüz taranmış, adeta insan saçına benzemez bir hale getirilmişti. Uçlarından yağlar yere damlayıp duruyordu.

    Yas grubu bize oldukça yakın yerden geçti. Boğulan Bakire’yi yakından gören Katya koluma sımsıkı sarıldı, tırnakları derime battı. Titrediğini hissettim.

    Kafile, geldikleri yolun tam karşısındaki yol ağzına yaklaşınca bir havai fişek daha yakıldı, ortaya çıktıkları cehenneme benzer ikinci bir cehennem içinde gözden kaybolup gittiler. Uzun bir süre meydanda çıt çıkmadı.

    Sonra erkekler uzun, kademeli bask çığlıkları atmaya başladılar.

    Bu çığlıklar alışmamış kimselerin kanını donduracak türdendi.

    Bir anda orkestra ikinci bir Kax Karot’a başladı, çevremizi yeni baştan dans kahkaha ve içki furyası sardı.

    “Ne demek bu?” diye sordu Katya alçak sesle.

    “Hiç. Hiçbir şey. Eski bir tören işte. İçecek bir şey alayım mı?”

    “Yoo, gitme!” Koluma daha sıkı sarıldı. Sonra biraz daha sakin bir sesle, “Dans edelim,” dedi. “Dans etmek istiyorum.”

    Kax Karot’un son sıçramalarına vardığımızda kalbimin yarılacağından, bacaklarımın kıvrılıp yere yapışacağından emindim ama yine de gülüyor, birbirimizin sırtına vurup karşılıklı kutlaşıp duruyorduk. Katya, Boğulan Bakire’nin yaptığı etkiye karşı daha bir inatla, daha bin canlılıkla tepki göstermişti. Hayata daha sıkı sarılır hali vardı. Dans edişinde umutsuz bir enerji görüyordum. Gülüşünde de. Bu durum beni rahatsız etti.

    Binaların dibindeki yerimize bir kere daha döndük, ben yine soluk almaya çalıştım. “Uzun yıllar... büyük kentlerde... kitap başında kaldım,” tekledim. “Formdan düştüm. İçecek... bir şey alayım... yoksa öleceğim... şuracıkta... kimse de... fark etmeyecek.”

  3. #3
    border adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    17-02-2006
    Mesajlar
    759
    Karizma Gücü
    7
    Emeğinize sağlık..
    Bu sayfalarda, okumam gereken kitapları hep not alıyorum..
    Sayenizde elime alıp incelemiş gibi oluyorum kitapları.
    RAMMSTEIN


    tezekten terazinin boktan olur dirhemi

  4. #4
    melusina adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-06-2005
    Mesajlar
    525
    Karizma Gücü
    0
    sürükleyici bi kitap....arkasınd ailk ve son aşk diye bir kısa cumle var...kitabı okumaya basladıgımda nasıl yani diyerek ceviridk her sayfayı...şaşırtıcı ve bilinen travenian uslubu...sibumi d eoldugu gibi yine bask kültürü örnek kültür...okunması gereken cok farklı bir kitap..
    Dünya yuvarlak.Hayat da öyle.En derini aynı zamanda da en yükseğidir hayatın.Nerden baktığına bağlı.Nerede doğduğuna.Dogdugun yerden ne kadar uzaklaştığına bağlı.Elindeki şişede ne kadar hayat kaldığına bağlı.

    “Gün olur..gelecek bir gün kalmaz artık..
    Eınsteın güler uzayın bir yerinden..
    Zamanlara sinekler üşüşür..
    Ve seni anlamaları, insanların
    Beklenti senfonisine dönüşür..”

    İlhan İrem

  5. #5
    ondokuz adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    24-07-2005
    Mesajlar
    3,114
    Karizma Gücü
    7
    Güzeldi.
    Üstteki yoruma katılıyorum, çok sürükleyici.
    Sonu çok feci. Bitirmeden sonuyla ilgili onlarca yorum okumama rağmen çok şaşırdım, gerildim. Ki bu iyiye işaret sanırım
    Yine kitap boyunca ilginç Bask kültürüne değiniyor. Bask ülkesi ve Katya tasvirleri harika. Okunası.

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. TREVANIAN hakkinda...
    2005 Konuları bölümünde jean-marc tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 05.10.05, 01:31

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Bu bölümde konulara mesaj yazabilirsiniz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •