Dilsizliğindir Dilin...
DİL- Bu ne “cüret”, nerden, neyle ve nasıl olur da karşıma çıkma cesareti bulabilirsin? Benimle uğraşanlar olsa-olsa kafayı yer, çıldırıyı yaşayıp, dağılırlar. Sen “dediğim” nasıl bir “bilinç” ile “bütünleşik” olarak durabilirsin karşımda, hangi aklınla diyeceğim ama onu da sana giydiren ben-im. Söyle bana, nasıl olup da “karşıma” geçebildin?
HİÇ- Artık sana inanmıyorum! Dediğin, demeye çalıştığın, hiç-bir şeye inanmıyorum. O nedenle yukarıda savurduğun ve “tehdit-sandıkların” beni korkutmuyor. Çok eskidendi senin “tanrılarına, şeytanlarına ve bilumum “kurgularına” inancım ve o zamanlar korkuyordum, şeytanından, şeytanlıklarından, ama artık, senin ben-dediğin oldu bir şeytan veya bilmem ne işte ve ne olduğum da artık umurumda değil. Bir zamanlar ben dediğinde, senin bir kulun-kölendi ve hep senin belirlediğin, algı, anlam, mantık v.b. düzlemlerine göre düşünüyor, konuşuyor ve yaşıyordu. Senin “dost” bildirdiklerine karşı sevecen, düşman bildirdiklerine karşı “öfke” doluydu. Senin “ötende” duran bir ağacı, geceyi, sabahı, günü, güneşi ve hele de “ MOOR olanı (ki senin kofluğunu, boşluğunu, hiçleme ve piçlemelerini o fark ettirdi bana, dil-ötesi yoğunlukları onda yaşadım, bir de BEBİŞLERDE, sen-öncesi olanlarda yani ve bir de SEVİŞMELERİMDE… Mora, bebişe “b-akarken”, sevişirken sen yoksun “orada”) g-öremiyordum. Dikkat ediyorum da, sana en sadık olanlar, “bekçi-köpeklerin” yani, “estetik olana” en uzak duranlar. Seninle “nemalananlar” sanat alanına uzak duruyorlar. Senin en çok sertleştiğin alanlar olan, din/bilim/ ideoloji söylem alanları en faşizan, “militarize” olan alanlar. Zaten “iktidarını” bunlar sayesinde, bu alanlarda oluşturduğun, doğruluk, iyilik v.b. “değerler” üzerinden üretiyorsun. İnsan dediklerinin “vicdanlarını” bunlarla şekillendirip, onları kulun-kölen haline getiriyorsun.
DİL- Ne kadar “zavallıca” bir avuntu bu! Bir bebiş, bir seviş, bir mor dediklerimle sen “benden” kurtulduğunu “ötemde” olduğunu mu sanıyorsun? Bu mu yani dayanakların, bu kadar mı? Oysa sana bunları “s-öyleten” aklı-bilinci ve “fark ediş” gücünü de ben “dediğim” vermiyor muyum?
HİÇ- İşte “bu-sun-sen” ve “bu-kadarsın”. O kadar “ince” ve “haince” tuzakların var ki, anında “konuşma-dediğini” kendi zeminine çeki-veriyorsun. Senin “zemininde” kalındığı sürece “ben-dediğini” vurman kolay. Önce beni bir “benliğe” sahip olduğuma ikna ediyorsun, sonra bu benlikte bir “bilinç/akıl” ve bunlara b-ağlı olan “farkındalığa” sahip olduğuma inandırıyorsun, bu arada sen “kendini- kaybettiriyorsun” ve “konuşana” kendince konuştuğu “sanısını” oluşturuyorsun. Bu “sanıda” olan garibim insanlar da, ha bire yine senin “üzerinden” senin “dediklerini” arayıp duruyor. Bulamayınca da, “başlarını” belalardan belalara sokup duruyorlar. Bırak ben-o, şu, bu, akıl, bilinç, farkındalık, tanrı, madde, uzay, zaman v.b. “dediklerini de”, ben dediğine sen “kendini” anlata-bilir misin?! Buyur bakem!!!
DİL- Ben dediğim, senin, bilincinin beraberinde getirdiği bir “aracım” sadece. Niye ben dediğime bu denli kızgınsın? Bu sorun ben dediğimin değil, sen dediğimin sorunu… Ben dediğim, sadece “naçizane” bir aracım… Beni değil, sen dön de kendi-dediklerini sorgula.
HİÇ- Bu mu yani, “kendine” dair diyebileceklerin bunlar mı, “bu kadar mı”?? “Ben dediğim senin bilincinin oluşturduğu bir naçizane aracım”. Niye “kendini” anlat dediğimde, ben dediğine “başvurma” gereği duydun? Oysa ben dediğinin dileği bu değildi. Ben dediğinin “üzerinden değil” “kendi-üzerinden” ben dediğine kendini anlatmanı dilemiştim.
DİL- Ben dediğimin, “kendiliği” yok ki, ben dediğim, senin bilincinden çıkıyorum, ve bu durumda “bağıl-olan” ben, sen dediğimden çıkan ve sen dediğime bağlı olan ben-im-in “kendiliğinden” nasıl söz edebilirim ki?!!
HİÇ- Masumiyet rolünü ne kadar da güzel oynuyorsun. Oysa “biliyorsun ki” sen-denilenden bağımsız bir “bilincim ve biliciliğim” yok. Bana bu “bilinci ve biliciliği” yükleyen sensin. Senin “öncende” ve “dışında” ben sadece bir bebiştim. Sonra (bu öncelik-sonralık da senin “formülasyonların”) “bir şekilde” sen ortaya çıktın. Senin “ortaya çıkış sürecinden” söz edemem, çünkü bu süreci de “kurgulayan” yine sensin. Senin olmamaklığını “anlatamam”. Sadece “işaret” edebilirim. Senin ortaya “çıkmışlığın-üzerinden” bana “sen” öğretildin. Bana seni öğretenler, seni öğrenmişti zaten ve bu öğrenme “üzerinden” öğreti gerçekleşti. Kısaca “denildi ki” “kapı” kapıyı “gösterendir”. “Anne” anneyi “gösterendir”.”Sen” seni “gösterendir”. Yani şu “aynada” gördüğün (Ki “ayna” ve “gösteren” göstergeleri de “onlara” işret ettiği öğretilmişti.)”sensin” ve senin “gösterenin”. Deniz, Deniiz gel maman hazır, Deniiz babişko sana bak ne almış!!! Ben dediğin bu “gösteren-gösterilen” ilişkisini “fark ettiğimde” (ki bu fark ediş de “gösteren-gösterilen” ilişkisinden geçti) “bilinçli hale” gelmiş oldum. Şimdi bu noktada, bana aitlemiş ve “öyleymiş” gibi gösterdiğin “bilincim” bana mı yoksa sana mı ait? Ben olduğum, bana “öğretilen” bir şeyse ve bu “öğreti” senin üzerinden gerçekleşiyorsa, bu durumda ben ve bilicim bana mı yoksa sana mı ait?
DİL- Peki senin bilincin bana aitse, sen “bunları” neye dayanarak çıkarsaya-biliyorsun? Dediklerin “doğruysa” ve sen bunlara “ikna” oluyorsan, o zaman bunları “diyememen” gerekiyordu. Seni tamamen ben “formüle ve formalize” etmişsem, seni bilincinle ve sen-liğinle tamamen ben “kurgulayıp, programlamışsam” senin bu programlanmışlık dışına çıkmaman, bana “isyan” edememen gerekiyordu ve eğer isyan edebiliyorsan, ben dediğimin ötesinde sende “bazı” olanakların, yeterliliklerin olması gerekmiyor mu ve bu durum, benim yukarıdaki “ben senin bilincinin naçizane bir sonucu, aracıyım” şeklindeki tezimi doğrulamıyor mu?
HİÇ- Israrla ve “inatla” bir “benliğim” bu benliğimden çıkan bir “bilincim” ve o bilincime ait bir “sonuç” olduğunu ben-dediğini “inandırmaya” çalışıyorsun. Bu ısrarının “nedenini” biliyorum. Çünkü “ancak” bu “inanç” sayesinde ben dediğini ikna edip, “kandırabileceğini” biliyorsun.
Bana yüklediğin ve “akıl” adını verdiğin “formalizasyondan” hareket edildiğinde, ortaya koyduğun durum ben dediğin açısından bir “açmaz”, haklısın. Senin de “dediğin” gibi, ben dediğini tamamen sen “belirliyorsan” ben dediğinin bu belirlenmişliğin dışında bir “yaklaşım” getirememem gerekiyor. Çok “kurnaz” ve “sinsisin” derken bunu kastediyorum işte.
Önce akıl/mantık ve “tutarlılık” dediklerini ben dediğine “öğretiyor” ve bunların “olmazsa olmaz” olduğunu “söylüyorsun”. Bunlara göre düşünüp, yaşayacaksın diyorsun. Daha da kötüsü bunlar “noktasında” ben dediğini “ikna” ediyorsun ve daha sonra da “dönüp” bunlarla ben dediğini “vurmaya” çalışıyorsun.
DİL- Peki, sen aklı, mantığı ve “tutarlılığı” söylemin olmazsa olmaz “doğrulayıcı” ölçütü olarak almıyorsan, söylemeye çalıştıkların noktasında, kendini nasıl “olurluyor” ve “ikna” ediyorsun, bu söylediklerinin “safsata” olmadığı ne “malum”???!!!
HİÇ- Yavaş yavaş “köşene” sıkışıyorsun. Köşene doğru kıstırıldıkça da “kendini” bırakıp ben dediğine “saldırmaya” çalışıyorsun, sorunu “kendi üzerinden” savuşturma niyetini sezinliyorum. Söylemeye çalıştığım bir-şey yok, sadece senin “yalanlarını” orta yere “dökmeye” çalışıyorum. Yukarıda yaptığın “hamle” güzeldi, o soruyla ben dediğini bir şeyler “söylemeye” zorladın. Söylediğim anda da, senin “zemininde” kaybolacağımı biliyorsun. HAYIR!!!! Sonsuzca hayır… Bir şeyler s-öylemeye çalışmadığım için, söylediklerime kendimi inandırma ve o noktada “kendimi” ikna gibi bir “sorunum da” yok. İşte bu nokta da, senin “bit-im” noktan… Bu “bitiş” noktalarını, seni “vuran” noktaları aşağıda göreceksin…
DİL- Zavallıcık fani!!!… Hem de “fena” halde zavallıca… Hem benden başka ve farklı bir dünyan olmadığını söylüyorsun, hem de ben-im dışımda olduğunu sanıyorsun.
HİÇ- ……………………………………………….
DİL- Ne o bu noktalarla “kurtuluşa” erdiğini mi sanıyorsun, bu muydu yani bu kadar mıydı?
HİÇ-
DİL- Bu da noktasız susuş mu?
DİL- Hey, nerdesin nereye kayboldun?
DİL- Ama demin buradaydı, ben KİMİNLE-KONUŞ-MUŞTUM???!!!
(Ben sandığın hep kendi kendisiyle konuştu/konuşacak, bu güne değin ve bundan sonra da…Başkası denilen “kimse!!!/ile” değil.benlerin g-ördüğü sadece bir hallüsinasyon. Sen denilen ne kendini ne “ben” dediğini, ne anlatabilir ne de “gösterebilirsin).
DİLİN-İÇİNDEN” DİLE-KARŞI-DİL
SAPTAMALAR:
1- İnsanoğlu dili sür-ekli (uydurduğu) fizik veya meta-fizik “objeler/şeyler” üzerine kullandı. Bu “şeyleştirme” sürecinde en büyük “sıkıntıyı” kendisini “konumlandırmada” yaşadı ve yaşıyor. Hala “öz/neliğini”, “benliğini” arıyor...
2- Bu alanda çeşitli türden sorunları yaşayıp, aşamadıktan sonra, şu soruyu sormaya başladı: Acaba, şeylere ve “kendime” ulaşmak için kullandığım bu aracın, “dil-denilenin” “kendisi mi” sorunlu?
3- İşte bu soruyu, “net-olarak” ortaya koyduktan sonra, en büyük ve zorlu-savaşı da başlamış oldu. Peki; “dil-denilenin kendi-kendisini anlatabilme yeterliliği var mıdır? Temsil sorunu olan ve “bir-şeyleri” anlatamayan dil, kendi-kendisi denileni nasıl anlatacak?
Yukarıdaki belirleme ve sorularla çağdaş felsefenin en temel ve aynı zamanda en zorlayıcı alanı olan "dil felsefesini" ortaya koymaya çalıştım.
KAPATMAYA ÇLIŞAN AÇ
MLAMALAR:
Skn fvfmbvlşö, bdoldfşpş; jıem... Bunların “sağdaki ve soldaki imlerden” ne farkı var sence? (*03klmk*-"-*90 *12^+%%&?=) Bunlar sana “anlamlı” geldiği için mi farklı ve “anlaşılır”? (----,;'^)/?&é ajbyt vğ,....).
Bunların (şu anda okuyor olduğun “bunların” yani) sana anlamlı gelmesi, onları "anlıyor olmandan mı" kaynaklanıyor? Peki bunları anlayabilmen, sen doğduktan sonra sana “anlatılanlara mı” bağlı? Sen sana anlatılanlarla mı anlıyorsun ve anlayabildiklerin bunlarla mı sınırlı? Senin anlatabilecek bir şeyin yok mu? Sen sana anlatılanlar kadar mısın? Sana anlatılanların tümü belleğinden silinip gitse, senden geriye NE kalır? Yaşadığın hayatı sana anlatılanlara "uygun" olarak mı yaşıyorsun, ayrımların nerede başlıyor, onlar sana mı ait yoksa “onlar da mı” bir başka anlatı?
Eğer öyleyse bu hayat sana mı ait? İsyan sana niye bu kadar uzak, Neyden korkuyorsun ki? Neyin var ki=sana ait olmayan ama senin sandık-ların dışında= Neyin var ki; kaybetmeyi göze alamıyorsun; yoksa o korkuların da mı sana anlatıldı?
Niye ısrarla "okuyabileceğin bu türden sözler arıyorsun? Anlayamadıklarına karşı, niye bu denli “öfke dolu ve saldırganca bir tutum içindesin?"
Anlatılamaz olan anlatıla-bilinir mi? Anlatılamaz olanı “anlatmak” anlatılamazlığı yıkar mı, güçlendirir mi?
Dil-sel olanla hiçbir şey “anlatılamaz” dediğimde, sen bunu anlıyor musun, yoksa anlamıyor musun?
Bu soruların cevaplarında uzlaştığımızda, seninle iletişim kurmuş mu oluyoruz, yoksa iletişimi de “yadsımamız mı” gerekiyor?
Heeeyooo!!! Geldin ha, uzun zamandır görünmüyordun ortalıklarda!
*Soruyu soran kim ben mi sen mi?
—Sence bu soru cevaplana-bilir mi?
*Hiç değişmemişsin, bıraktığım yerde duruyorsun?
—Kelebekler bir gün, cırcır böcekleri bir saat yaşarmış, bazen bir AN bir ömre bedeldir, bazen bir ömürde bir AAAN bile yoktur. Senin duruyor GİBİ gördüğün ASLINDA her/
*Yeteeeer!! Yeter... Anladım formundasın gene ve anlaşılan niyetin ağzımdan çıkan her lafı, yine ağzıma tıkamak... Peki, böyle yaparak ne geçiyor eline, egon doyum mu buluyor, diyelim ki ben de sustum senin gibi eee, nolcak o zaman?
—Konuşmaya başlayacağız, işte o zaman...
*Şu an konuşmuyor muyuz?
—………………..
*Eeee, ne bu ya şimdi yine, soru mu çok anlamsız, susuyor musun ne yani BU?
—…………..........
*Bir işaret ver yaw!!! Sustuğunu, konuşmak istemediğini veya bilmem ne işte...
—Bir işaret verirsem, im-lersem” anlatmak istediğimi anlatamam ki!!! Sorduğun soruyu hatırla dedin ki:şu an konuşuyor muyuz, ben de bu soruya karşı:...........................
*................................ Ne ya, bu ne? İkide bir “noktalayıp” duruyorsun ne bu, ilahi mesajlar mı taşıyorsun, kimsin sen ve ne istiyorsun ....................... ununla sustuğunu mu söylüyorsun, susmuş mu oluyorsun, susarak mı cevap veriyorsun?
—…………………
*...............................
—Susmak, niye seni bu kadar çok “ürkütüyor” ve sen niye bu kadar çok konuşuyorsun? Bu senin çok garip bir halin... Gör-müyor musun konuştukça başın belaya giriyor, kendi-kendini olmaz-onmaz dertlerin içinde buluyorsun... Niye çenen bu kadar "düşük"? Var-oluşunun belli bir aşamasından beri, senin zaman birimlerine göre, çoook uzun bir zamandır konuşuyorsun. Peki, tüm bu konuşmalarla söylemelerle “neyi” hallede-bildin? Söyler misin? Neyin “ortada” senin?
*Senin çözüm önerin ne peki?
—………………….
*Susmak ve hiç konuşmamak mı? Nasıl yaşayıp, nasıl anlaşacağız o zaman?
—Buna Jim- işte: Bak böylesi bir işlevin var, beni zaman zaman "gülümsetiyorsun sen "Nasıl anlaşacağız ha???!!! Kim anlaşmış, kim neyi anlata-bilmiş şimdiye kadar?
*E işte şu anda bana bir-şeyler anlattın ya!!! Sen busun işte "çelişkiler" içinde zırvalayan, saçma-salağın tekisin... Bir susmaktır tutturmuşun ki geberip –“susup”- gitmedin de!!
—Eh! Bu söylediklerine kendini "inandırıp" ben konusunda rahatlaya-biliyorsan, diyeceğim bir şey yok... Ama bak dengen ve İNANÇARIN ne kadar da SALLANMAYA açık... Ben sana; "Kim kime bu güne değin-söz-yazı-konuşma v.b. gibi edimlerle neyi anlatabilmiş ki” diyorum, sen bana, “bak işte bir şeyleri anlattın” diyorsun...
*E anlatıyorsun işte, bu bir anlatı olanağı-olabilirliği değil mi, anlatamayacağını anlatıyorsun...
—Evet, iyi bir yakalayış ve "köşeye" sıkıştırma çabası. Şimdi bundan sonrasına DİKKAT kesil lütfen;
Eğer sözler hiç-bir-şeyi anlatamıyorsa (Yandaki yargı da bir-şeyse ve o hiçbir şeyin içine giriyorsa) bu durumda bunu da anlatamıyor demektir. Dolayısıyla ben sana “HİÇ”-bir şey anlatmadım...
*Anladım...
—Anladın mı???!!!
*Bak söylemin çöktü işte... Ben anlaya-bildiğime göre bana bir şeyleri anlatabildin demektir...
—Bu çıkarım hiç de "zekice" değil... Senin sözlerinin "paradigmasına" göre anladım diyerek şöylesi bir açmazın içine düştün... Bir yandan hiçbir sözün hiçbir zaman hiçbir şeyi anlatamayacağını kabullenirken bir yandan da ANLADIM diyebiliyorsun...Anlatmak yoksa, anlamak nasıl mümkün olabiliyor!?
*Anlamadım evet haklısın anlamıyorum...
—Bu kadar kolay kurtulabileceğini mi sanıyorsun "evet haklısın anlatılamaz ve bu durumda ben de anlayamam" diyerek “aynı açmazın içine düşmüş” oluyorsun...
*E lanet olası derdin ne senin ya, ne yapmaya çalışıyorsun?
—Sakin ol! Durumun şu metaforu çağrıştırdı; insanlara parmağımla "işaret" ederek "yıldızları" göstermeye çalışıyorum. Sen ise “parmağımı” "çözümleyerek" yıldızları anlayıp "görmeye" çalışıyorsun. İşte kendi sandığın dilin karşısında yaşadığın açmazın bu senin. Bunlar benim değil senin ikna olup inandığıns-özlerin ve bu nedenle “ben” değil s-özlerin sana oyun oynuyor ve ben sana bunu göstermeye çalışıyorum... Senle oynamıyorum asla... Kendimce hala konuşmaya başlamadım ben...
*Peki, ne zaman başlayacaksın?
—Sen "susmayı" yaşadığın zaman ben konuşmaya başlayacağım...
*...........................
—………………..
Kendi iç-inden fışkırmalı söz-insanın…
Bilmek kapalı insan-olana...
Geriye kalansa “inanç ve güven”...
Tanrıya-tanrına “inanamam”
Dünyaya-dünyana “inanamam”
Onlar piç sözlerin kimliksiz yetim evlatları...
Bir-tek sana inana-bilirim...
Bul bir yolunu da inandır beni kendine...
Hazırım kul-un ol-maya...
Sen kaldırabilir misin "tanrım" olmayı?
Razıyım kanımın her-bir zerreciğinin akmasına...
Yaratacağın tüm cehennemlerinin rızasıyım...
Yeter ki söz-duyu ol-aanı bildir bana...
Gözsüz-görmek isterdim SENİ...
Perdelerim-örtülerim olmadan...
Anadan-üryan-çırıl çıplak “BEBİŞ” gibi![]()
Ol-aanı suna-bilir-sen bana...
İşte o zaman "inanır-güvenirim" sana...


LinkBack URL
About LinkBacks
LIŞAN AÇ
MLAMALAR:
ARIN ne kadar da SALLANMAYA açık... Ben sana; "Kim kime bu güne değin-söz-yazı-konuşma v.b. gibi edimlerle neyi anlatabilmiş ki” diyorum, sen bana, “bak işte bir şeyleri anlattın” diyorsun...
Alıntı Yaparak Cevapla
KLİK”-DOĞRULUK-ÖZ/NELİK İLİŞKİLERİ ÜZERİNE)
K” önemlidir.