• Reklam
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    lider adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-02-2006
    Mesajlar
    45
    Karizma Gücü
    0

    Ehl-i Sünnet üzerine

    Ehl-i Sünnet üzerine



    Bir anlık bile olsa, sahabeliğin faziletine denk hiçbir amel yoktur ve mertebesine hiçbir surette erişilemez. Faziletler ise bu manada kıyas kabul etmez; zira bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur.



    "ÜMMETİM YETMİŞ ÜÇ FIRKAYA AYRILACAKTIR…"
    HADİSİNDEKİ 'ÜMMET'TEN KASTEDİLEN NEDİR?
    "Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Biri hariç hepsi ateştedir." O kurtulanlar kimlerdir ey Allah'ın Resûlü? diye sordular. Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem de:
    "Onlar benim ve ashabımın bulunduğu çizgi üzere olanlardır" buyurdu. Hadisindeki 'ümmet'ten maksat, icâbet ümmetidir. Sözü edilen fırkalar ise İslam fırkalarıdır. 'Ateştedir' ifadesinin anlamı da 'inançlarından ötürü ateşe girmeyi hak ederler' demektir. Yoksa 'fiilen girmişlerdir' anlamında değil.. Çünkü (inançlarının insanı küfre sokan nitelikte olmaması kaydıyla) Allah Teala'nın affına mazhar olmaları veya şefaatçilerin şefaati sebebiyle cehenneme girmemeleri de mümkündür. Ne var ki insanı küfre düşüren bir inanca sahip olanlar, İslam fırkalarının dışına çıkmış ve ateşte ebedi olarak kalmayı hak etmiş kimselerdir.
    Mesela, alemin ezelî olduğunu savunan felsefeciler ve tüm olayları eşyanın doğasına dayandırarak açıklamaya çalışan inkarcı materyalistler böyledir.

    EHL–İ SÜNNET
    VE'L–CEMAAT KİMLERDİR?
    Ehl–i Sünnet ve'l–Cemaat, fırka–i nâciyedir. Yani Mâturidiyye ve Eş'ariyye. Zira dalalet fırkalarının aksine, inançlarında nasların zahiri, açık anlamını çiğnemeden, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve ashabına tam manasıyla bağlılık göstermeleri sebebiyle "ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır" hadisindeki 'kurtulmuş fırka' tarifine uygun düşmektedirler. el–Akaidu'l–hayriyye'de şöyle denmektedir:
    Bil ki ehl–i sünnet ve'l–cemaat iki fırkadır. Biri, Şeyh Ebû Mansûr el–Mâturîdî'ye tâbi olan Mâturîdiyye fırkası, diğeri Şeyh Ebu'l–Hasan el–Eş'arî'ye bağlı bulunan Eş'ariyye fırkasıdır. Bunlar her ne kadar iki ayrı fırka gibi gözükseler de gerçekte inanç esasları aynıdır; birbirlerini dalaletle suçlamayı gerektirecek kadar bir ihtilafları yoktur. Bu açıdan tek bir fırka olarak kabul edilmiştir. Öte yandan inançlarında nasların zahiri–açık anlamını çiğnemeden, Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve ashabına tam manasıyla bağlılık göstermeleri ve mücerret akıllarına göre hareket etmemeleri sebebiyle de fırka–i nâciye (kurtulmuş fırka) diye isimlendirilmişlerdir. Çünkü fiilleri, hadiste sözü edilen tanıma uygun düşmektedir. Bu sebeple de onlar hakkında fırka–i naciye hükmünü vermek gerekmektedir.
    Dalalet fırkalarına gelince, onlar her ne kadar kendilerinin fırka–i nâciye olduklarını iddia etseler de, gerçekte Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve O'nun ashabına tabi olmamaları ve Sünnet ve Cemaat'e muhalefet etmeleri sebebiyle haklarında 'fırka–i dâlle' (sapık fırka) hükmünü vermek ve bu isimle adlandırmak gerekmiştir. Zira tevile hiç gerek olmadığı halde nasların zahiri–açık anlamını başka şekillerde yorumlamaya kalkışmış ve heveslerine uymuşlardır. Çoğu zaman manası gayet açık ve net olan nakillere ve aklın tartışmasız delillerine ters düşmüşlerdir. Bu sebeple fiil ve durumları, hadiste geçen tanıma uymamaktadır. Çünkü fiilleri, onların dalaletine şahitlik etmekte ve asıl "nâciyenin (kurtulmuş) kendileri olduğu şeklindeki iddialarını yalanlamaktadır. Dolayısıyla fiillerinin de şahitliğiyle sapık bir fırka olarak değerlendirilmeleri, gerçeklere tamamıyla uygundur".

    "ÜMMETİMİN İHTİLAFI RAHMETTİR" HADİSİNDEKİ
    'İHTİLAFTAN' MAKSAT NEDİR?
    el–Hattabi şöyle demiştir:
    "Dindeki ihtilaf üç kısma ayrılır.
    Birincisi: Sâni' Teala'yı ve vahdaniyetini ispat hakkında olup inkarı küfürdür.
    İkincisi: Cenab–ı Hakk'ın sıfatları ve meşîeti (irade ve isteği) hakkındadır; bunu inkar etmek ise bidattir. Üçüncüsü de çeşitli şekillerde anlaşılması ve uygulanması mümkün olan fürû hükümleriyle ilgilidir. İşte Allah Teala bu türden bir ihtilafı alimler için bir rahmet ve keramet vesilesi kılmıştır. "Ümmetimin ihtilafı rahmettir" hadisindeki 'ihtilaftan' maksat da budur."

    MUAVİYE VE O DÖNEMDE CEREYAN EDEN SAVAŞLAR
    HAKKINDAKİ GÖRÜŞ NEDİR? SÖZ KONUSU
    SAVAŞLARIN SEBEPLERİ NELERDİR?
    Muaviye Radıyallahu Anh, faziletli, adil ve seçkin sahabilerden Radıyallahu Anhüm biriydi. O dönemde gerçekleşen savaşlar hakkındaki temel görüş şudur: Her bir grubun, kendisini haklı saydığı bir iddiası vardı ve o savaşlara katılan sahabelerin hepsi gerek savaş hali gerekse başka durumlarda, bulundukları konumu meşrulaştıracak mazeretlere/tevillere sahip adil kimselerdi. Söz konusu savaşlardan hiçbiri, onları sahip oldukları adalet vasfından düşürmüş değildir. Çünkü onlar, kendilerinden sonra gelen müçtehidlerin kan vb. davalardaki farklı içtihadları gibi, içtihada konu olabilecek meselelerde değişik içtihadlarda bulunmuşlardır. Bu itibarla hiçbirinin değerinden bir şey eksilmez. Savaşların sebeplerine gelince, o devrin olaylarının gayet karmaşık olması hasebiyle içtihadları da farklılaşmış ve üç kısma ayrılmışlardır:
    Bir kısmı, içtihadları neticesi, bir tarafın haklılığına ötekinin de baği (isyankar) olduğuna inanarak, haklı tarafa yardım etmesi ve baği tarafla savaşması vacip olmuştur. Zira bu inançta olan birinin, bağilerle savaş konusunda adil imama yardım etmemesi düşünülemez. Diğer bir kısım ise birincilerin tam tersini düşünerek, kendi içtihadlarına göre haklı olan tarafa destek verip, onlara saldıran diğer tarafla savaşması gerekmiştir.
    Üçüncü bir kısım da olayın kendileri açısından tam olarak aydınlanamaması ve kararsız kalmaları sebebiyle iki taraftan birini tercih edememiş, bu sebeple her ikisinden de ayrılmaları vacip olmuştur. Onlar açısından bu ayrılış, zaruridir; çünkü, haketmediği müddetçe, bir müslümanla savaşmaya kalkışmak caiz değildir. Eğer iki gruptan birinin, diğerinden daha haklı olduğunu tespit etselerdi bu durumda onunla birlikte, bağilere karşı savaşmamaları caiz olmazdı. Buna göre savaşa katılan ve katılmayanların hepsi mazur sayılırlar. Bu sebeple, hak ehli ve görüşleri muteber tüm alimler, onların şahitlik ve rivayetlerinin kabulüne ve tam anlamıyla adil olduklarına dair icma etmişlerdir."

    SAHABEYE SÖVMENİN HÜKMÜ VE

    SÖVGÜ HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞÜ NEDİR?
    Sahabeye sövmek en çirkin haramlardan biridir. Sahabenin fitne savaşlarına karışmış olanlarla olmayanları arasında, bu açıdan bir fark söz konusu değildir. Zira savaşlara katılanlar, daha önce de açıkladığımız gibi, içtihadlarına göre hareket etmişlerdir. Cumhura göre sahabeye söven kimse, tazir edilir ama öldürülmez. Bir kısım Malikiler:
    "Bir anlık bile olsa, sahabeliğin faziletine denk hiçbir amel yoktur ve mertebesine hiçbir surette erişilemez. Faziletler ise bu manada kıyas kabul etmez; zira bu, Allah'ın dilediğine verdiği bir lütfudur" demişlerdir. Kadı İyaz şöyle der:
    "Hadis ehlinden bazıları şöyle demiştir: 'Sahabelik fazileti, Allah Resulüyle çokça ünsiyet ve muhabbet etmiş, onunla birlikte savaşmış, infakta bulunmuş ve hicret etmiş kimseler içindir; yoksa, onu ömründe bir kere gören bedevi heyetlerine yahut Mekke Fethinden ve dinin güç kazandığı bir devreden sonra hiçbir hicreti, dine katkısı ve müslümanlara faydası bulunmadığı halde Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile beraber olan kimselere ait değildir." Kadı İyaz devamla şöyle demektedir:
    "Doğru olan görüş birincisidir, çoğunluğun görüşü de odur. Yine de Allah en doğrusunu bilir".

    SAHABEDEN BİRİNİ KÖTÜ BİR ŞEKİLDE
    ANMAMIZ CAİZ OLUR MU?
    Sahabeden biri hakkında hayırdan başkasını söylemek caiz değildir. Aralarında cereyan eden savaşlar konusunda da susmak gerekir. Zira bu savaşlar, onların bir içtihadı gereği gerçekleşmiştir. Dinde içtihad eden birinin de, hata etmişse bir, isabet etmişse iki sevabı vardır. Bu itibarla bize düşen görev, onlara saygı göstermek ve hepsinin adaletli olduğuna inanmaktır.
    Abdullah b. el–Muğaffel'in Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurulmaktadır:
    "Sahabilerim hakkında Allah'tan sakının! Benden sonra onları hedef almayın. Kim onları severse, bana sevgisinden dolayı sevmiştir. Kim de onlardan nefret ederse, bana nefretinden dolayı nefret etmiştir. Kim onlara eziyet ederse, bana eziyet etmiş sayılır. Bana eziyet eden de Allah'a eziyet etmiş demektir. Allah'a eziyet edeni ise Allah Teala her an (kendi katına acı bir şekilde) alabilir."

    MÜÇTEHİDLERİN FÜRÛ MESELELERDE
    İHTİLAF ETMELERİ BİR RAHMET MİDİR?
    Beyhaki'nin İbn Abbas'tan rivayetine göre Peygamber Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:
    "Mutlaka Allah'ın kitabıyla amel etmek gerekir; hiç kimsenin onu terketmeye mazereti olamaz. Eğer, meselelerin çözümü Allah'ın kitabında yoksa o zaman benden size ulaşan bir sünnete tabi olun. Eğer Sünnette de bir şey bulamazsanız, ashabımın sözlerine itibar edin. Zira ashabım, gökyüzündeki yıldızlar gibidirler; hangi birine uysanız sizi doğru yola eriştirirler. Ashabımın ihtilafı da sizin adınıza bir rahmettir". İmamu'l–harameyn el–Cuveyni de şu hadisi rivayet etmektedir:
    "Ümmetimin ihtilafı insanlar için rahmettir". İmam Suyûti, Ömer b. Abdülaziz'in şöyle dediğini nakletmektedir:
    "Eğer Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın sahabesi ihtilaf etmemiş olsalardı, mutlu olmazdım. Zira onlar ihtilaf etmeselerdi, ruhsat/kolaylık olmazdı". El–Hatîb el–Bağdâdî, Harun er–Reşîd'in, Malik b. Enes'e şöyle dediğini aktarır:
    "Ey Ebu Abdillah! Şu eserlerini (İmam Malik'in kitaplarını kastediyor) derleyip toplayıp tüm İslam diyarına gönderelim ve ümmeti buna zorlayalım, (ne dersin?)." Bunun üzerine İmam Malik:
    "Ey Müminlerin emiri! Alimlerin ihtilafı, Allah Teala'nın bu ümmet üzerine bir rahmetidir. Herkes, kendisine göre doğru olana uyacaktır. Hepsi de hidayet üzeredir; zira hepsi Allah'ın rızasını arzulamaktadır." Et–Tatarhaniyye'nin başında şöyle bir ibare kayıtlıdır:
    "Hidayet önderlerinin ihtilafı, insanlar için bir genişlik, kolaylıktır".

  2. #2
    termit adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2005
    Mesajlar
    475
    Karizma Gücü
    0
    1- Eshab-ı kiram Peygamber efendimizin arkadaşları ve dostlarıdır. Onun dostlarını üzmek, Onu üzmek demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Eshabıma dil uzatmakta Allah’tan korkun! Benden sonra onları kötü emellerinize alet etmeyin! Onları seven, beni sevdiği için sever. Beni sevmeyen de onları sevmez. Onları inciten beni incitmiş olur. Beni inciten de Allahü teâlâyı incitmiş olur.) [Buhari]

    2- Eshab-ı kiram, bizim ölülerimiz olduğu için kötü söz söylenmez. Çünkü (Ölülerinizi hayırla anın, iyiliklerini söyleyin, kötülüklerini açıklamayın) hadis-i şerifine aykırı olur. (Tirmizi)

    3- Eshab-ı kiramın kusurları olsa bile, söylememek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Eshabımın kusurları, yanlış hareketleri olacaktır. Allahü teâlâ, benim hatırım için onların kusurlarını affedecektir.) [İbni Asakir]

    4- Eshab-ı kiramın kusurunu söylemek fayda vermeyeceği gibi, aksine Cehenneme gitmeye sebep olacağı için susmak gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Eshabım arasında fitne çıkacak, Allahü teâlâ benimle olan sohbetlerinin hürmetine, fitnelere karışan Eshabımı affedecek, bunlara dil uzatanlar Cehenneme gidecektir.) [Müslim]

    5- Peygamber efendimiz, (Eshabımı kötülemeyin) buyurduğu için onların hiç birisi hakkında kötü söz söylenmez. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Eshabımı kötüleyenler, Müslümanlıktan ayrılmış olur.) [Beyheki]
    (Eshabımı kötüleyene Allah lanet etsin.) [Taberani, Beyheki, Hakim]

    6- Allahü teâlâ, onlardan razı olduğu ve onların kusurlarını affettiği ve hepsine Cenneti söz verdiği için kötülemek caiz olmaz. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Allah onlardan razıdır.) [Tevbe 100]
    (Hepsine hüsnayı [Cenneti] vaad ettik.) [Hadid 10]

    7- Araf ve Hicr surelerinde (Biz azimüşşan, onların kalblerindeki gıl ve gışşı nezettik) buyuruluyor. Yani kalblerindeki kin ve düşmanlık gibi şeyleri kökünden çıkarıp attık. Demek ki, hiçbir sahabi, başka bir sahabiye haset ve kin beslemez. Çünkü, hepsi Hakkulyakin mertebesine ulaşmışlardır. Aralarındaki savaşlar ictihad sebebi ile idi. Her biri, kendi ictihadı ile hareket etmeye mecbur olduğundan, hiçbiri kötülenemez. Eshab-ı kiramdan birini kötülemek, (Allah onlardan razıdır) mealindeki âyete inanmamak olur. (Tathir-ül-cenan)

    İmam-ı a'zam, (Eshab-ı kiramın hepsini hayırla anarız) buyurdu. İmam-ı Şafii ve Ömer bin Abdülaziz de, Eshab-ı kiram arasındaki savaşlar hakkında (Allahü teâlâ, ellerimizi, bu kanlara bulaşmaktan koruduğu gibi, biz de, dilimizi tutup, bulaştırmayalım!) buyurdu. (M.Rabbani c.2, m.96)

    İmam-ı Gazali hazretleri de (Dinimizi bize ulaştıran Eshab-ı kiramdır. Onlardan birini kötülemek, dini yıkmak olur) buyurdu. (Envar li-amel-il-ebrar)
    Hiçbir Sahabinin müslüman olmadan önceki hâlini kötüleyerek anlatmak asla caiz değildir.
    Müslüman olmadan önce işlenen bütün günahları Cenab-ı Hak affeder, hatta sevaba da çevirir. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:
    (Allah, kâfirken tevbe edip iman eden ve salih amel işleyenlerin seyyiatını hasenata [günahlarını sevaplara] çevirir. Allah çok affedici ve çok merhamet sahibidir.) [Furkan 70]

    Müslüman olan bir kâfir, iman etmeden önceki yaptığı iyiliklerin karşılığına da kavuşur. Hakim bin Hazam, iman edince, (Önceki iyiliklerim ne oldu) diye sordu. Peygamber efendimiz buyurdu ki:
    (Önceki iyi işlerin makbul olmak üzere Müslüman oldun.) [Buhari]

    Bu husus kâfir iken Müslüman olan herkes için geçerlidir. Hangi günah olursa olsun, şirk yani kâfirlik dahil, tevbe edilince Allah onu affeder. Bu husus, kıyamete kadar böyledir.

    Hiçbir müslümanı tevbe ettiği günahtan ayıplamak uygun olmadığı gibi, kâfirken tevbe edip iman edenlerin de önceki hallerinden dolayı onları ayıplamak, bu yüzden onlara leke sürmek, önceki hallerini ***** konusu etmek caiz değildir.
    Ehl-i sünnet âlimleri tefsir ve hadis bilgisini, dört halife içinden, en çok Hz. Ali’den almıştır. Çünkü, üç halife önce vefat etti. Hz. Ebu Bekir, ilk imana geldiği, dini yaymakla vakit geçirdiği, ahkam-ı islamiyeyi ve Müslümanların işlerini yapmaya uğraştığı için, kendinden gelen haberler az oldu. Bundan dolayı, Ehl-i sünnet âlimlerinin çoğu, bilgilerini Hz. Ali’den aldı. Hz. Ali: (Benden istediğinizi sorunuz! Her âyet, gece mi, gündüz mü geldi, savaşta mı, barışta mı, ovada mı, dağda mı geldi bilirim) buyurdu. (Her âyetin ne için geldiğini bilirim. Her âyetin manasını sordum, öğrendim, ezberledim, anlatırım. Bana sorun) buyurdu. İbni Mesud, (Kur’an-ı kerim, yedi harf, yani yedi lugat üzerine geldi. Her harfinin iç ve dış manaları vardır. Bu manaların hepsi Ali’dedir) buyurdu. Ehl-i sünnet âlimleri tefsir ve hadis-i şerif bilgilerini, İmam-ı Ali, Hz. Hasan, Hüseyin ve Selman ile Ebu Zer’den öğrendikleri gibi, Eshab-ı kiramın hepsinden de aldı. Hepsi yüksek idi, adil idi. (Mevduat-ül Ulum)

    Eshab-ı kiramın sayısı çoktur. Mekke fethinde 10 bin, Tebük’te 70 bin, Veda haccında 90 bin ve Resulullah vefat ettiği zaman 124 binden ziyade Sahabi mevcut idi. (Mevahib-i ledünniyye)

    Resulullahın vefatında, 124 bin Sahabi vardı, hepsi de adil idi. (Envar li-amel-il-ebrar)

    Eshab-ı kirama sövmek haramdır. Büyük günahtır. Çünkü,124 bin Eshab-ı kiramın hepsi müctehiddir. O savaşlarda, ictihadlarına uygun davranmaları vacip idi ve öyle yaptılar.

    İmam-ı Gazali hazretleri buyurdu ki:
    İmam-ı Hasan’ın ve imam-ı Hüseyin’in nasıl şehid olduklarını ve Eshab-ı kiram arasındaki savaşları anlatmak, yazmak haramdır. Çünkü, Eshab-ı kiramdan herhangi birini kötülemeye, sevmemeye sebep olur. İslamiyet’i sonradan gelenlere ulaştıran, onların hepsidir. Onlardan birini kötülemek, İslamiyet’i kötülemek, dini yıkmak olur. Müctehid her hadisle amel eder. Eshab-ı kiramın her sözü senettir. (Ravdatül-Ulema)

  3. #3
    termit adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2005
    Mesajlar
    475
    Karizma Gücü
    0
    Ehl-i sünnet olmak için
    Türkiye’de ve dünyada çeşitli gruplar var. Hemen her grup (Sadece ehl-i sünnet olan biziz) diyor. Grupların Ehl-i sünnet olup olmadıkları nasıl bilinir?

    Aslında bilinmesi çok kolaydır. Çünkü Ehl-i sünnet itikadı bellidir. Bunlara inanan Ehl-i sünnettir, inanmayan bid’at ehli veya kâfir olur. Ehl-i sünnet itikadından önemli olanlardan bazıları şunlardır.

    1- Amentü’deki altı esasa inanmak. [Hayrın, şerrin ve her şeyin Allah’tan olduğuna inanmak. İnsanda irade-i cüziye vardır. İşlediği günahlardan mesuldür.]

    2- Amel, imandan parça değildir. Yani ibadet etmeyen veya günah işleyen mümine kâfir denmez. [Vehhabiler, (amel imanın parçasıdır, namaz kılmayan ve haram işleyen kâfirdir) derler.]

    3- İman artıp eksilmez. [Parlaklığı artıp eksilir.]

    4- Kur’an-ı kerim mahluk [yaratık] değildir.

    5- Allah mekândan münezzehtir. [Vehhabiler, (Allah gökte veya Arşta) derler. Bu küfürdür.]

    6- Ehl-i kıble tekfir edilmez. [Vehhabiler, kendilerinden başka herkese kâfir derler.]

    7- Kabir suali ve kabir azabı haktır.

    8- Gaybı yalnız Allah bilir, dilerse enbiya ve evliyasına da bildirir.

    9- Evliyanın kerameti haktır.

    10- Eshab-ı kiramın hepsi cennetliktir. [Rafiziler, (Beşi hariç sahabenin tamamı kâfirdir) derler. Halbuki Kur’anda, tamamı cennetlik deniyor.] (Hadid 10)

    11- Ebu Bekr-i Sıddık, eshab-ı kiramın en üstünüdür.

    12- Mirac, ruh ve bedenle birlikte olmuştur.

    13- Öldürülen, intihar eden eceli ile ölmüştür.

    14- Peygamberler günah işlemez.

    15- Bugün için dört hak mezhepten birinde olmak.

    16- Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselam, sonuncusu Muhammed aleyhisselamdır. [Vehhabiler, Hz. Âdem’in, Hz. Şit’in, Hz. İdris’in peygamber olduğunu inkâr ederler. İlk peygamber Hz. Nuh derler. Önderlerine resul [Peygamber] diyen bazı gruplar da, (Nebi gelmez, ama resul gelir) derler. Bunun için de Resulüm diyen zındıklar türemiştir.]

    17- Şefaate, sırata, hesaba ve mizana inanmak.

    18- Ruh ölmez. Kâfir ve Müslüman ölülerin ruhları işitir.

    19- Kabir ziyareti caizdir. İstigase, yani Enbiya ve evliyanın kabirlerine gidip, onların hürmetine dua etmek ve onlardan yardım istemek caizdir. [Vehhabiler ise buna şirk derler. Bu yüzden Sünnilere ve Şiilere müşrik, yani kâfir derler.]

    20- Kıyamet alametlerinden olan Deccal, Dabbet-ül-arz, Hz. Mehdi’nin geleceğine, Hz. İsa’nın gökten ineceğine, güneşin batıdan doğacağına ve bildirilen diğer kıyamet alametlerine inanmak.

    İmam-ı a’zam hazretleri (Kıyamet alametlerine tevilsiz inanmalı) buyuruyor.
    Bir hadis-i şerif meali:
    (Güneş batıdan doğmadıkça, Kıyamet kopmaz. O zaman herkes iman eder, ama iman artık fayda vermez.) [Buhari, Müslim]

    Güneşin batıdan doğmasını, (Avrupa Müslüman olacak) diye tevil etmek, imam-ı a’zamın sözüne aykırıdır. Hiçbir İslam âlimi tevil etmemiştir. Hâşâ Resulullah, bilmece gibi mi söz söylüyor? Böyle tevil etmek, (elma dersem çık, armut dersem çıkma) demeye benzer. Nitekim (Salat, duadır, namaz diye bir şey yok) diyenler çıkmıştır. O zaman ortada din diye bir şey kalmaz. Bir de Avrupa Müslüman olunca, iman niye fayda vermesin? Güneşin batıdan doğması, ilmen de mümkündür. Dinsizler itiraz eder diye zoraki tevile gitmek gerekmez. Allahü teâlâ, dünyayı şimdiki yörüngesinden çıkarır, başka yörüngeye koyar. Dönüşü değişince, güneş batıdan doğmuş olur.

    21- Ahirette Allahü teâlâ görülecektir.

    22- Kâfirler Cehennemde sonsuz kalır ve azapları hafiflemez, hatta gittikçe artar.

    23- Mest üzerine mesh caizdir.

    24- Sultana isyan caiz değildir.

    (Bu bilgiler, Fıkh-ı ekber, Nuhbet-ül-leali, R. Nasihin, Mek. Rabbani, F. Fevaid’den alınmıştır.)

    imam-ı Rabbani hazretleri ;
    (Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]

    Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.

    Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
    Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.

    Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

    (Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]
    (Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]

    Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Dua etmekten çekinmemeli, Ya Rabbi, doğru olan hangi grup ise bize onu nasip eyle demelidir.

  4. #4
    lider adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-02-2006
    Mesajlar
    45
    Karizma Gücü
    0
    Allah RAzı Olsun Bilgilere Bilgi Eklediğin İçin ...

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •