• Reklam
10 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7

    Mehmet Y. YILMAZ

    Erbakanlar’a kara para soruşturması yapıldı mı?


    KARA Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında yapılan "adli yargıyı etkilemeye teşebbüs" suçlamasının kamuoyunda yarattığı tepki nedeniyle son derece ilginç bir haber dikkatlerden kaçtı.

    Pazar günü Vatan’ın manşetinde Barlas Yurtsever imzalı bir haber yayımlandı. Haber, aralarında Necmettin Erbakan’ın kardeşi Kemalettin Erbakan ve kızı Zeynep Erbakan da olan dört kişi hakkında "kara para aklama suçlaması" ile ilgiliydi.

    Kara para soruşturması, söz konusu kişilerin batık Bayındırbank’taki hesaplarda yer alan 23.6 milyon Amerikan Doları ile 3.4 milyon Euro’nun kendilerine iadesiyle ilgili olarak açtıkları davadan sonra başlamıştı.

    Banka müfettişleri, ilgili hesapları incelerken Almanya, İsviçre ve ABD’den Türkiye’ye baş döndürücü bir para trafiğini tespit etmişlerdi. 1994 ile 2000 yılları arasında 50 milyon Amerikan Doları’ndan fazla paranın Türkiye’de onlarca değişik hesaba aktarıldığı ve daha sonra Erbakanlar ile bazı Milli Görüş yöneticilerinin şifreli off-shore hesaplarında toplandığı ortaya çıkarılmıştı.

    Banka müfettişleri, hesaplardaki bu hareketlerin MASAK (Mali Suçları Araştırma Kurulu) tarafından hazırlanan yayınlarda sözü edilen türden şüpheli işlemler olduğunu fark edince, 2004 yılında "kara para soruşturması" için raporlarını MASAK’a göndermişler.

    Erbakan’ın avukatlarının dün yaptıkları açıklama, böyle bir soruşturmanın olmadığı yolundaydı.

    2004 yılında yapılan bir suç duyurusuyla ilgili soruşturmanın yapılıp yapılmadığını ben de gerçekten çok merak ediyorum.

    MASAK yetkilileri, müfettiş raporlarının sonucunda ne gibi bir işlem yaptıklarını açıklarlarsa hep birlikte öğreneceğiz.

    AKP’liler gerçekten çok sevinmiş

    ORGENERAL Yaşar Büyükanıt ile ilgili iddianın Van Savcılığı tarafından soruşturulmak üzere Genelkurmay Askeri Savcılığı’na iletilmesi, en çok bazı AKP’lileri sevindirmiş.

    AKP Adıyaman Milletvekili Faruk Ünsal şöyle söylemiş: "İnsan Hakları Komisyonu’nda kamu görevlilerinin devam eden yargıya müdahale edemeyeceklerine ilişkin önerge hazırlamıştım. Ancak reddedildi. Van Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianame, bizim yapamadığımızı yapmıştır."

    AKP Manisa Milletvekili Hakan Taşçı da şöyle konuşmuş: "Bizim eksik bıraktığımızı Van Savcılığı tamamlamıştır."

    Hafızası zayıf bir toplum olduğumuz için geçen hafta TBMM’de olanları kısaca hatırlatayım önce: Orgeneral Yaşar Büyükanıt ile ilgili olarak verilen önerge, TBMM Komisyonu’nda kabul edilmedi; çünkü önergeyi veren üç milletvekili (ikisi AKP’li) oylamaya katılmadılar!

    Ayrıca Orgeneral Büyükanıt’a yönelik eleştiriler de AKP’li komisyon başkanı Mehmet Elkatmış tarafından rapor metninden çıkarılmıştı.

    Belli ki komisyon raporuna bu ifadeleri sokamayanlar, savcılığın bu iddiayı ciddiye almasından ziyadesiyle memnun olmuşlar.

    Acaba bu memnuniyetin arkasında yargıya yönelik gizli bir müdahale de yatıyor mu?

    Yunan gazetecilerin Türkiye takıntısı

    YUNAN gazetecilerin gazetecilik anlayışlarıyla ilgili her zaman çok ciddi kuşkularım oldu.

    Yüzlerce gazetecinin her ay Yunan hükümetinden maaş aldıklarını öğrendiğimden beri Yunan gazetelerinin Türkiye takıntılarını daha iyi anlar oldum.

    Yunanistan’ın en ciddi gazetelerinden Kathimerini, haftada altı gün bir de İngilizce versiyon yayınlıyor. Yunanistan’da Herald Tribune ile birlikte dağıtılan bu versiyonun cumartesi günkü nüshasını Atina’da okudum.

    8 sayfalık gazetede dört sayfa televizyon ve sinema programları, borsa tabloları, lüzumlu telefonlar, hava durumu ve küçük ilanlara ayrılmıştı.

    Haberlere ayrılan dört sayfada Türkiye ile ilgili 6 haber yer alıyordu.

    Ama en ilginci de şuydu: Cuma günü Yunanistan’da bir kuğunun kuş gribinden öldüğüne ilişkin haber birinci sayfada tek sütuna 17 santimetrelik bir yerden verilmişti. Türkiye’de üç kuşun, kuş gribinden öldüğüne ilişkin haber ise gazetenin ikinci sayfasında dört sütuna 7 santimetrelik bir alan (yani toplam 28 santim sütun) kaplıyordu!

    Ne dersiniz, gerçekten ilginç bir gazetecilik anlayışı değil mi?

    07.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  2. #2
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Suçlanan yine kadın oldu!


    OYUNCU Sanem Çelik ile yönetmen Kudret Sabancı’nın öpüşürlerken yakalanmaları olayında deyim yerindeyse "kabak Sanem Çelik’in başında patladı".

    Gazetelerde yer alan yorumlar daha çok Sanem Çelik ile dizide oynadığı Aliye karakterinin karıştırılmamasını öneriyor.

    Önceki akşamki televizyon haberlerinde de birçok kadın sanatçı ile yapılan konuşmaları izledim. Genel eğilim yönetmenin evli olması nedeniyle daha çok Sanem Çelik’i suçluyor.

    Bazı kadın sanatçılar Sanem Çelik’e evli bir erkekle birlikte olduğu için ateş püskürüyor. "Aliye"nin, "Kara Melek" olduğu günlere atıfta bulunuluyor.

    Adını hatırlamakta zorlandığım bir kadın sanatçı, yönetmenin eşinde de kabahat olabileceğine dikkat çekti. "Kadın olsaydı da eşini elinde tutsaydı" gibi bir yorum!

    Görüldüğü gibi öyle ya da böyle, suçlanan yine kadınlar oluyor.

    Kadınların toplumsal yaşam içinde erkeklerle eşit haklara sahip bireyler olarak değerlendirilmesinde hálá büyük güçlükler var.

    Evlilik aynı zamanda bir tür "sadakat sözleşmesi". Ve bu olaydaki taraflardan kadın olan değil, erkek olan bir başka kadınla evlenerek böyle bir söz vermiş.

    Verdiği sözü tutmayarak, eşine ihanet eden bir erkek kahramanı var olayın.

    Ama dikkat ediyorum en okumuş yazmışlarımız bile daha çok ilişkinin kadın tarafını suçlama eğiliminde: "Aliye bunu yapmamalıydın"!

    Belli ki "erkektir yapar" şeklinde özetlenebilecek bir bakış açısı genlerimize kazınmış, ruhumuza işlemiş.

    Sanem Çelik-Kudret Sabancı olayında benim en çok dikkatimi çeken şey, toplumumuza hákim olan bakış açısındaki bu çarpıklık oldu.

    Hürriyet, neden Hürriyet’tir

    BAZI gazetelerde "Sanem Çelik-Kudret Sabancı Olayı"nın kasıtlı olarak abartıldığına ilişkin yorumlar okudum. "İnsanların özel hayatlarını kim merak ediyor ki" gibi bir bakış da var.

    Bunun üzerine merak ettim ve Hürriyet internet sitesinin yöneticilerinden bu haberlerle ilgili sonuçları aldım.

    6 Mart günü en çok okunan altı haberden beşi bu konuyla ilgili. "Ağlayarak dönen eş" haberi tam 286 bin 312 kez okunmuş. Konuyla ilgili öteki haberler de 120 bin ile 140 bin kez görüntülenmiş.

    7 Mart günü tablo değişmiyor. "Esra da aynı kaderi yaşadı" haberi 165 bin 232 kez okunma ile günün lideri. Bu konuyla ilgili ikinci haber de 103 bin 256 kez okunmuş.

    Yani "Bu haberlere ne gerek var" diyenlere yanıt bu: Halk bunları daha çok okuyor!

    Öte yandan aynı gün gazetenin baskılı kopyasında manşet olan Orgeneral Yaşar Büyükanıt haberi ise 75 bin kez okunmuş.

    Gazetenin yöneticileri sonucun böyle olacağını bildikleri halde gazetenin manşetine daha az okunacak bir haberi dokuz sütun koymakta sakınca görmemişler.

    Hürriyet’i büyük ve diğerlerinden farklı kılan özelliği de zaten budur.

    Hürriyet, halkın merak ettiği konuları sayfalarına taşıma konusunda kompleksleri ile hareket etmez çünkü.

    Öte yandan "çok okunuyor" diye gazeteyi sadece bu tür haberlerle de doldurmaz.

    Ülkenin ağırlıklı gündem konularını ayrıntılı olarak işler, tavır almaya çekinmez, okuyucunun çoğunun ilgisini çekmeyen çok ağır konuları bile manşetine taşımakta tereddüt etmez.

    Bir halk gazetesinin olması gerektiği gibi ilginç olayları sayfalarına taşır, ancak ülkenin karar verenleri için de aynı zamanda bir "referans" gazetesi olduğunun bilincindedir.

    Reklam sloganımızda olduğu gibi yani: Hürriyet, Hürriyet’tir!

    Ele verir talkını!

    AKP, muhalefette olduğu 21 Ocak 2002 tarihinde, zamanın İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen hakkında bir gensoru önergesi vereceğini basına açıklamış.

    Gerekçe Yücelen’in, "Kılıç Balığı Operasyonu hazırlık dosyasını hiç yetkisi olmadığı halde ele geçirip, kamuoyuna açıklaması" olarak belirtilmiş.

    "Hazırlık soruşturmasının gizliliği ve güçler ayrılığı ilkesinin ihlali" ileri sürülmüş.

    Cumartesi günkü Akşam Gazetesi’nde, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile yapılmış bir söyleşi yayımlandı.

    Gazetedeki fotoğrafta Bakan Çiçek, gazetenin Ankara Temsilcisi’ne ve Genel Yayın Koordinatörü’ne bir evrak gösterirken görülüyor.

    Evrakın da bir fotoğrafı yayımlanmış. Bu evrak "Sauna Çetesi"nin bazı siyasetçiler için hazırladığı bilinen "bilgi fişlerinden" Cemil Çiçek ile ilgili olanı.

    Merak ettim, Bakan soruşturma dosyasında olması gereken bilgi fişini nasıl ofisine kadar götürüp, gazetecilere de gösterebiliyor?

    "Hazırlık soruşturmasının gizliliği ilkesi" Bakan’ın üye olduğu partiye göre değişiyor mu?

    AKP yöneticileri bunun için de bir gensoru önergesi verseler de biz de öğrensek!


    08.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  3. #3
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    İlk kez olmuyor ki


    KARA Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkındaki soruşturma isteği büyük bir gürültü koparınca Van Savcısı Ferhat Sarıkaya hakkında inceleme başlatıldı.

    Savcı Bey’e yönelik en temel eleştiri "dedikoduları" ve "ihbar mektuplarını" hiçbir araştırmaya gerek duymaksızın iddianamesine almış olması.

    Bu konuda yazılıp çizilenlere bakıyorum ve birçok kişinin sanki böyle bir durumla ilk kez karşılaşıyormuşuz gibi şaşırmış olmasına bir anlam veremiyorum.

    Özellikle siyasi yönü de olan birçok davada yazılan iddianamelerin salt gazete haberlerinden ve dedikodulardan ibaret olduğunu ne çabuk unutmuşuz! Sorun sanıyorum ki en temelinde adli soruşturma süreçlerimizin iyi işlemiyor olması.

    Savcıların, soruşturmayı yürütürken ve iddianamelerini hazırlarken ihtiyaç duyacakları sağlıklı delillerin toplanması belli ki o kadar kolayca mümkün olamıyor.

    Geçmişte çok işe yarayan "zorla konuşturma ve itiraf ettirme" yöntemleri de artık kolayca kullanılamaz hale geldiği için savcılar ellerinde ne varsa artık onlarla dava açmaktan başka yol bulamıyorlar.

    İyi yetiştirilmiş, eksiksiz ve sağlıklı kanıt toplamayı öğrenmiş bir polis gücüne henüz sahip değiliz.

    Polis gücümüz içinde elbette çağdaş yöntemleri kullanarak delil toplayan, soruşturmaları eksiksiz yürütebilenler de var, ancak sayılarının yeterli olduğunu söyleyebilmek bugün için çok erken.

    Bu olayda, konuşulan kişinin Kara Kuvvetleri Komutanı olması, olası bir adli hatanın önüne geçebilecek.

    Biliyorum ki söz konusu kişi Orgeneral Büyükanıt olmasaydı da sıradan vatandaş Mehmet Efendi olsaydı şu anda yargılama süreci yürüyor olacaktı. Belki de tutuklu olarak!

    Van Savcısı hakkındaki inceleme sürerken kendimize bunu da soralım: Orgeneral Büyükanıt kadar güçlü ve tanınmış olmayanlar ne yapacak?

    Validen muhabir kaymakamdan kameraman!

    TELEVİZYONLARDA haber kanallarının sayısı arttığından beri yeni bir ádet gelişti. Buna kısaca "kamu görevlilerinin televizyon muhabirliğine intisabı" da diyebiliriz.

    Ne zaman İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerin dışında bir olay gelişse aynı şey oluyor. Televizyonlar o yerdeki en yüksek mülki amirle telefon bağlantısı kurup, gelişmeleri onlardan almaya çalışıyorlar.

    Dün sabah da böyle bir trafik yaşandı. Tokat’ın Reşadiye İlçesi yakınlarında Kelkit Çayı’na uçan otobüsle ilgili haberleri bölgedeki yetkililerden aldık. Birçok televizyon kanalı, yetkililerle canlı telefon bağlantısı kurarak gelişmeleri izleyicilerine aktardılar.

    Oysa yetkililer o saatte görevlerini yapıyor olmalılardı. Ama arka arkaya gelen bağlantılar nedeniyle sabahın o vaktinde neresinden hesaplarsanız hesaplayın bir saate yakın zamanlarını bu işe harcadılar.

    Belli ki televizyon kanalları, ajanslardan gelen haberlerle yetinmeyerek mutlaka bölgedeki yetkililerden de bilgi almak istiyorlar.

    O zaman şöyle bir çözüm düşünülebilir: Olayın olduğu yerdeki yetkilinin görevlendireceği bir kişi, bir basın toplantısı düzenleyerek bütün kanallara açıklamasını aynı anda yapar ve böylece yetkili kamu görevlilerinin çok değerli zamanlarının israf edilmesinin de önüne geçilebilir.

    Buhar lazım mı abi?

    SANEM Çelik ile yönetmen sevgilisi Kudret Sabancı, gecenin geç bir saatinde Boğaz’da bir otomobilin içinde öpüşürken yakalandılar.

    Açıklandığına göre bu görüntüden "rahatsız olan" bir vatandaşın ihbarı sonucunda televizyon ekibi "olay yerine" gelmiş, Türkiye de bu aşktan bu vesileyle haberdar olmuş.

    Bir otomobilin içinde öpüşen çiftin görüntüsünden rahatsız olan kişinin nasıl bir yaratık olduğunu merak etmiyor değilim.

    Ama böylelerinin sayısının hiç de az olmadığını Murat Sabuncu’nun bu hafta Tempo’da yazdığı yazıda okudum.

    Bu nedenle yeni bir "iş alanı" bile gelişmiş!

    Boğaz’da otomobillerinin içinde deniz seyreden ve bu arada öpüşüp koklaşan çiftlerin yanına gelen bu kişiler "Buhar lazım mı abi?" diye soruyorlarmış. Yanıt olumlu olursa kaynatılan bir çaydanlık su aracılığıyla otomobilin içine buhar veriliyor, camların buğulanması sağlanıyor ve böylece çiftler "kimseyi rahatsız etmeden" öpüşebiliyorlarmış!

    Hayrola Cafe yöneticileri hizmetlerine bir de bunu eklemiş olsalardı, Türkiye’yi bir haftadır meşgul eden bir olay hiç olmayacaktı demek ki?


    10.03.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  4. #4
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Mersin göç altında eziliyor


    HER gün içinde yaşadığımız kentlerin yıllar içinde nasıl değişip geliştiğini anlamak kolayca mümkün olamayabiliyor. Bir tür "Şu mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" dizesindeki durum gibi.

    Mersin’e 28 yıllık bir aradan sonra gittiğimde bunu düşündüm.

    Değişimin beni çarptığını itiraf etmeliyim. Gerçi çok kısa bir süre kaldım, bütün sokaklarını, caddelerini gezemedim ama o kısa süre içinde gördüklerim, dinlediklerim bile bana yetti.

    Doğan Yayın Holding’in "Anadolu’daki Avrupa" toplantıları için her ay değişik bir Anadolu kentini görme olanağı buluyoruz.

    Konuştuğum insanların anlattıkları da ortaya koyuyor ki Mersin’in en önemli problemi, kısa süre içinde aldığı büyük göç.

    Mersin’de mevcut 66 mahallenin 34’ü göçler sonucunda oluşmuş. Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Kadri Şaman, Mersin’e göçle gelenlerin yüzde 85’inin ekonomik ve terör nedeniyle geldiklerini söylüyor. 1 milyon 600 bini biraz geçen nüfusun yaklaşık 300 bini Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan göç eden, fakir insanlar.

    Bu durum bir zamanlar Anadolu’nun en düzgün kentlerinden biri olan Mersin’in kentsel gelişimini de bozmuş kaçınılmaz olarak.

    Tarsus da benzer bir durumdaymış. Bu ilçede de 45 mahallenin 12’si göçlerle oluşmuş.

    Görebildiğim kadarıyla Mersin, göçlerle bozulan dengelerini toparlamak için devletten önemli katkılar da sağlamamış. Kentte güçlü bir sivil toplum örgütlenmesi var ve bu örgütler kendi çaplarında önemli projelerle göçten kaynaklanan sorunları çözmeye çalışıyorlar.

    Ama öyle görünüyor ki sorunun boyutları, Mersin’in kendi boyutlarını çok aşıyor.

    Devletin bu konuda yerel yetkililerle de işbirliği yaparak bazı girişimlere hız vermesi gerekiyor.

    İlginç bir saha kapatma cezası

    MANİSA’daki olaylar nedeniyle Fenerbahçe’nin sahası bir maç için seyircilerine kapatıldı.

    Umarım bu hem ders olur, hem de aynı şekilde koltukları sökerek sahaya fırlatan başka konuk takım seyircilerine verilecek cezalar için de bir örnek teşkil eder!

    Reklamcı dostumuz Haluk Mesci, cezanın açıklanmasından sonra şöyle bir öneri getirdi:

    "Seyircisi küfür ettiği için vs. bir kulübe saha kapatma cezası vermek yerine, sadece kadın seyirciler önünde oynama cezası takdir edilse ilginç ve öğretici olmaz mı?"

    Gerçekten ilginç bir öneri diye düşünüyorum.

    Sahalarda olay çıkaranlar, televizyon görüntülerinden de kolayca tespit edilebileceği gibi, erkek taraftarlar. Kadın taraftarlar bu tür olaylara karışmıyorlar, toplu küfre katılmıyorlar, holiganlık yapmıyorlar.

    O zaman erkeklerin yaptıkları bir şey için onlar neden cezalandırılıyor?

    Böyle bir uygulama yaparak "Dünya Futbol Tarihi"nde bir ilki gerçekleştirmeyi neden düşünmeyelim?

    Azimli bir tek insan yeter

    HER zaman şuna inanmışımdır: Başarmaya istekli, meraklı bir tek insan bile bir ülkenin ya da bir toplumun kaderini değiştirebilir.

    İnsanlık tarihine baktığımızda bunun binlerce örneğini bulabilmek mümkün.

    Önceki gün Mersin’de bulunduğum sırada çok çarpıcı bir başka örnekle daha karşılaştım.

    Bugün Türkiye’de satılan her dört portakaldan biri Mersin’de üretiliyor.

    Limon üretiminin yüzde 95’i, greyfurt üretiminin yüzde 98’i de ağırlığı Mersin ve civarı olmak üzere Akdeniz kıyı şeridimizde yapılıyor.

    Türkiye’nin narenciye ihracatının yüzde 75’i de yine Mersin’den yapılıyor.

    Bu tabloya bakınca insanın şöyle düşünmesi mümkün: Bundan daha doğal olan ne var; Mersin’de portakal, limon, mandalina yüzlerce yıldır yetiştiriliyor!

    İşin aslı hiç de böyle değil.

    1928 yılına kadar Mersin ve civarında narenciye üretimi diye bir şey yokmuş. O tarihe kadar Mersin ve civarı, gemilerle başka yerlerden getirilen narenciye ürünlerini tüketirmiş.

    Mersin’deki ilk turunç ağacı Osmaniye Mahallesi’nde yaşayan Kadı Tahsin Merzeci tarafından 1928 yılında dikilmiş. Sonra ağaçlar aşılanmış ve aradan geçen 78 yıl sonra Mersin, Türkiye’nin "narenciye bahçesi" haline gelmiş.

    Şimdi, on binlerce insan geçimini narenciye üretimiyle sağlıyor.

    Rahmetli Kadı Tahsin Bey, o ilk ağacı dikerken işin bu noktalara gelebileceğini düşünmüş müydü, bilmiyorum.

    Bildiğim şu: Bir tek insanın başarma isteği, çok şeyi değiştirmeye yetiyor!

    27/04/06
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  5. #5
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Atlanan ’küçük’ bir ayrıntı!


    ANAYASA Mahkemesi Başkanı Tülay Tuğcu’nun, mahkemenin kuruluş yıldönümü töreninden sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç’a "Size sert bir yanıt vermemi telkin edenler oldu ama ben konuşmamda bu konuya değinmedim" dediği iddia edilmişti.

    Yeni Şafak’ın iddiasına göre Tuğcu, Arınç’ın konuşmasında "yanıt verilmesi gereken bir husus olmadığı" kanısındaydı.

    Tuğcu daha sonra yaptığı bir açıklamayla bu diyaloğu yalanladı.

    Dün yalanlamayı yayımlayan Yeni Şafak Gazetesi, yalanlamanın "bazı çevrelerin baskısıyla" yapıldığını iddia ederek, aynı sözlerin Radikal’de Murat Yetkin tarafından da haberleştirildiğini yazdı.

    Yeni Şafak, bunu yazarken "küçük bir detayı" atlamış.

    Çünkü Yetkin’in haberinde Tuğcu’nun, "Anayasa Mahkemesi’nin siyaset üstü kalması lazım" dediği de yazılıydı.

    "Atlanan detay" belki küçük ama Yeni Şafak’ın iddiasını geçersiz kılan bir "ayrıntı".

    Gelecekte bir gün neler olacak?

    BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan, önceki gün AKP milletvekillerine ilginç bir konuşma yaptı.

    "Bir gün gelecek" sözcüklerinin bir nakarat gibi sık sık tekrarlandığı konuşmanın bir yerinde Başbakan şöyle diyor: "Egemenlik duvarda değil, kayıtsız şartsız milletin kendisinde olacak."

    Bir yerinde de şunları söylüyor: "Anayasa’nın hiçbir ilkesi ötekinin üstünde sayılmayacak."

    Başbakan’ın sözleri ile Bülent Arınç’ın 23 Nisan konuşması birbirini tamamlıyor gibi.

    İki olasılık aklıma geliyor: Ya Başbakan, Arınç’ın "rol çalmasından" rahatsız oldu, kendi tabanına "Aynı şeyleri ben daha etkili söyleyebilirim" demek istiyor. Ya da Başbakan’ın dilinin altında şimdilik ortaya çıkarmaya çekindiği bir "bakla" var!

    Bir vakitler "Demokrasi bizim için amaç değil, araçtır" gibisinden sözler de söylediği için sanırım ki dilinin altında bugün söylemek istemediği ama aklından da çıkaramadığı başka şeyler var.

    Şimdi mesele, "bir gün gelecek" dediği günün, ne zaman geleceğini bulmakta!

    Emin Çölaşan geçenlerde TRT Genel Müdür yardımcılarından birine ait olduğu iddia edilen bir kitaptan alıntılar yapmıştı. O kitapta şöyle bir cümle var: "Biz dört koldan İslam gemisini yüzdürmeye koyulduk."

    Hükümetin genel kadrolaşma faaliyetine hákim olan anlayış ile bu sözler birlikte okunursa "o gün"ün ne zaman geleceği üzerine tahminler yürütmek mümkün.

    Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kadrolarının İslamcılar tarafından ele geçirildiği bir günden mi söz ediliyor acaba?

    Artık kimsenin aksine sesini çıkaramayacağı, laiklik ilkesinin kolayca bir kenara fırlatılabileceği bir gün, gerçekten gelecek mi dersiniz?

    Bordo Bereliler’e ’bozkurt’ amblemi

    HALK arasında "Bordo Bereliler" olarak bilinen Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın "çakan bir şimşek içindeki kama" şeklinde olan amblemi değiştirilmiş.

    Yeni tasarlanan amblem ay yıldız içinde bir "bozkurt başı"ndan oluşuyor.

    MHP’ye yakınlığı ile bilinen Orta Doğu Gazetesi, değişikliğin "Bordo Bereliler’den gelen istek üzerine" yapıldığını yazıyor.

    Gazetenin iddiasına göre yeni amblem Genelkurmay’ın onayı üzerine M.A.K. Alay Komutanlığı’nda görevli subay, astsubay ve uzman çavuşların üniformalarında kullanılmaya başlanmış.

    Bozkurt, herkesin bildiği gibi uzunca bir süredir belli bir siyasi kesimin kendisine sembol olarak seçtiği bir işaret.

    Bir siyasi hareketin sembolü haline gelmiş bu işaretin, bir askeri birliğin amblemi haline neden getirildiğini anlamak güç.

    Türk Silahlı Kuvvetleri’nin günlük siyasi tartışmalara bulaştırılmasından günümüz komutanlarının hiç hoşlanmadıklarını biliyoruz.

    Bu tutum ile bu işaret arasında bir çelişki var gibi geldi bana.

    Bu değişikliğin "Bordo Bereliler’den gelen istek üzerine" yapılmış olması da, bir tür siyasallaşma işareti diye düşünüyorum.

    Genelkurmay bu değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğunu ve böylesine siyasallaşmış bir amblemin neden seçildiğini açıklarsa, nedenini hepimiz öğrenmiş oluruz.

    28/04/06
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  6. #6
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7
    Benim maddem senin maddeni döver


    BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın "bir gün gelecek Anayasa’nın hiçbir ilkesi ötekinin üstünde sayılmayacak" sözlerini okuduktan sonra "hangi ilkelerin diğerlerinden üstün sayıldığını" tekrar hatırlatmakta yarar var.

    Anayasamızda ana hatlarıyla "iki tür" madde var: Değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez olanlar ve TBMM’de belli koşulların yerine gelmesiyle değiştirilebilir olanlar.

    Demek ki Anayasa ilkeleri arasında Başbakan’ın tarifiyle "ötekilere üstünlük taslayanlar", bu değiştirilemez nitelikte olanlar.

    Şimdi onlara bakalım:

    Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

    Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.

    Madde 3- Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir. Bayrağı, şekli kanunla belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı "İstiklál Marşı"dır. Başkenti Ankara’dır.

    Anayasa’nın 4. maddesi de bu üç maddede belirtilen ilkelerin "değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez" olduğunu söylüyor.

    Geri kalan maddeler "bir gün gelir" değiştirilebilir; ama bunlara elini sürmeye kalkanın da eli ciddi olarak yanar.

    Bu durumda Başbakan’ın bir açıklama yapmasında yarar var.

    Başbakan hangi ilkeleri kastettiğini açıkça söylese ve bizi şifre çözmekten kurtarsa diyorum.

    Eş durumundan ’iş kadını’

    DÜNYA İş Kadınları Zirvesi, İstanbul’da toplandı. Toplantıya iş yaşamında başarılı olmuş çok sayıda kadın da katıldı. Sayılarının çokluğu kadın-erkek eşitliğini kendisine dert edinen benim gibi kız çocuk babaları için sevindiriciydi.

    Toplantıyı Emine Erdoğan yaptığı bir konuşmayla açtı. Başka ülkelerden de önde gelen siyasetçilerin eşleri zirveye, sanıyorum "vitrin heybetli dursun diye" davetliydi.

    Gazetelerden kimlerin katıldığını aktarıyorum: Emine Erdoğan (Başbakan Erdoğan’ın eşi), Esma Esad (Suriye Devlet Başkanı’nın eşi), Zinet Karzai (Afganistan Devlet Başkanı’nın eşi), Oya Talat (KKTC Başbakanı’nın eşi), Ronda Berri (Lübnan Devlet Başkanı’nın eşi), Media Terziç (Bosna Hersek Bakanlar Kurulu Başkanı’nın eşi). Liste böyle uzayıp gidiyor.

    Listeye bakınca keşke "toplumsal yaşamdaki yerleri eşlerinin görevleriyle tarif edilmeyen kadınlar" vitrinde olsalardı diye düşündüm.

    Yanlış anlaşılmasın: Bu hanımların varlıklarını küçümsüyor, değerlerini hafife alıyor değilim.

    Evlerinde oturmak yerine, bu tür toplumsal projeler içinde yer almalarını da takdir ediyorum.

    Ancak "birisinin eşi olarak anılmanın", yetişmekte olan kız çocukları için de iyi bir "rol modeli" olamayacağı kanısındayım.

    Ve gazetelerin yazdığına göre Semra Sezer toplantıya çağrılmamış. Emekli olana kadar yaşamını öğretmen olarak geçirmiş, kendi başına da bir şeyler başarmış bir kadının anlatacaklarından öğrenecek bir şeylerimiz olabilirdi oysa.

    Bu eserimde sevgiyi anlattım

    BAHARIN ilk günlerinde Boğaz’da yürürken bir beton blokun üzerinde bir "grafiti" ile karşılaştım.

    Siyah sprey boyayla ve düzgün bir el yazısıyla yazılmış bir yazıydı bu. Şöyle diyor: Bu eserimde sevgiyi anlattım!

    İlk gördüğümden beri belki yirmi kere o yazının önünden geçtim.

    Her seferinde yüzümde geniş bir tebessümün doğmasına engel olamıyorum.

    Hangi isimsiz "mizah yazarı"nın eseriyse her gülümseyişimle birlikte şöyle düşünüyorum:

    Yazan her kimse sevginin esasen böyle bir şey olduğunu çok derinlerinde bir yerde biliyor olmalı.

    Çünkü bence bir insanı güldürmekle başlar her şey.

    Kimse, kendisini güldürmeyi başaramayan bir erkek ya da kadınla ortak bir sevgiyi paylaşamaz gibi geliyor bana.

    Çünkü gülmek, sadece insana özgü canlı davranışıdır. Zeká ile ilgilidir.

    Ve şunun yanıtını da hiçbir zaman bulamamışımdır: Toprağı sıksan mizah yazarının fışkırdığı bir ülkenin yöneticileri, asık suratlı olmak için neden bu kadar çok çaba gösterirler?

    Hiddetle bakan gözler, gerilmiş dudak kasları, şişirilmiş şahdamarlarıyla kimi etkileyebileceklerini sanıyorlar?

    29/04/06
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  7. #7
    efeeet
    Kayıt Tarihi
    11-10-2005
    Mesajlar
    1,190
    Karizma Gücü
    0
    09/05/06

    ’Cinsel zeká’ diye bir şey de varmış


    POPÜLER bilim ve kültür dergisi Focus ve www.36saat.com işbirliğiyle düzenlenen "Cinsel Zeká Semineri" bugün Harbiye’deki Askeri Müze salonlarında başlıyor.

    Cinsellik üzerine konuşmak bizim toplumumuzda "tabu" sayılan konuların başında geliyor.

    Ve her şeyde olduğu gibi cinsellikte de "konuşamamak" yaşadığımız bireysel sorunları yaratan en büyük etken.

    Focus Dergisi bu yılki Cinsel Zeká Semineri’ne Amerika’nın en tanınmış "aile terapisti" Dr. Marty Klein’ı davet etmiş.

    Klein "Cinsel Zeká" üzerine bir konuşma yapacak ve katılımcıların sorularını yanıtlayacak.

    Konferansla ilgili duyuruyu okuyunca "cinsel zeká da ne" diye merak ettim. Şöyle tanımlanıyor: Hem kendi bedenimiz hem de eşimizin bedenini tanımak; cinsellikte ne beklediğimizi rahat bir şekilde ifade edebilmek, sağlıklı cinsel yaşam, hamilelik, doğum kontrolü, cinsel işlev bozuklukları ve bunlara yönelik tedavilerden haberdar olmak...

    Konferansa Focus Dergisi’nin mayıs sayısındaki davetiyeyle ücretsiz olarak katılmak mümkün.

    Diplomaside ilk akla gelen söylenmez

    BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın son Yunanistan gezisi, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu evdeki defterden koparılan yazıyla gündeme geldi.

    O gezide üzerinde durulması gereken bir konu daha var.

    Gazetelerin yazdığına göre Başbakan, Yunanlılara "Biz Türkiye’deki kiliseleri tamir ediyoruz, siz de Atina’daki camilerin restore edilmesini sağlayın" demiş. Bazı haberlerde de Başbakan’ın bu restorasyon işine "Türkiye adına talip olduğu" da yazılıydı.

    Önce şunun altını çizmek gerek: Yunanistan’daki Osmanlı eserleri Yunanistan’a ait kültürel zenginliklerdir. Bunlara bakmamak, yok olmaya terk etmek ya da geçmişte olduğu gibi tamamen yıkıp yok etmek, Yunanistan’ın kendi kültürel varlıklarına karşı işlediği bir suçtur.

    Öte yandan ülkemiz sınırları içinde yer alan Ortodoks Hıristiyanlara ait eserler de Türkiye’ye ait kültürel zenginliklerdendir.

    Bunlara bakmak ve yok olmalarını önlemek için tamir ettirmek, kendi kültürel varlıklarımızı korumak için yapmamız gereken bir iştir.

    Dolayısıyla bu işte "biz bakıyoruz, siz de bakın" gibi bir karşılıklılık beklemek yersizdir.

    Öte yandan konunun bir de diplomatik boyutu var ki bu da en az kültürel zenginliklerin korunması meselesi kadar önemli.

    Eğer Türkiye, Yunanistan’daki Osmanlı eserlerinin bakımını üstlenmek, onların bakımına karışmak gibi konularda kendinde böyle bir hak görür ve bir karşılıklılık ararsa, bu Yunanistan’a da buradaki Ortodoks eserlerine karışma hakkını tanımak anlamına gelir.

    Belli ki Başbakan bu öneriyi dile getirirken hep olduğu gibi yine aklına ilk geleni söylemek yoluna gitmiş.

    Uluslararası ilişkiler ise böyle aklına ilk geleni söylemek gibi durumları kaldıramayacak kadar incelik ister, bilgi ister, dikkat ister.

    Bunu tekrar hatırlatayım istedim.

    Islık sevmez Müdür Bey

    SİLİFKE İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, Devlet Tiyatroları tarafından en çok oynanan "Islık Sever Max" adlı çocuk oyununun "Alman kültürünün özelliklerini taşıdığı" ve "Türk ahlak yapısına uygun düşmediği" gerekçeleriyle okullarda sergilenmesine izin vermedi. Haberi bugün Hürriyet’te okuyacaksınız.

    Dün bu haberi okuduktan sonra internette küçük bir araştırma yaptım. Öyle görünüyor ki 1980’lerde Türkçe’ye çevrilen bu oyunun oynanmadığı yer kalmamış.

    Milli Eğitim Müdürlüğü’nün "Eser güncel değil, yabancı (Alman) kültürünün özelliklerini taşıyor" itirazını ciddiye alacak olursak, bütün eğitim müfredatını da değiştirmek gerekecek.

    Dostoyevski, Tolstoy, Gogol, Steinbeck, Dickens, Melville gibi yazarları, Eski Yunan klasiklerini de okutmamak gerek.

    Milli Eğitim Müdürlüğü’nün gerekçelerinden biri de oyunda verilen mesajların büyüklerin hatalarıyla ilgili olması, bunun da çocukların eğitimi için yararlı olamayacağı şeklinde.

    Belli ki Milli Eğitim Müdürü, "Büyüktür, ne yapsa yeridir" diye düşünüyor.

    Konak Kaymakamı’ndan sonra Silifke Milli Eğitim Müdürü’nün bu tavrı, yeni bir sansür dalgası mı geliyor diye düşündürtüyor insanı.
    ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı... 16/04/06

  8. #8
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Allah'ın parmağı yok ki!

    İSTANBUL Cumhuriyet Başsavcılığı, Yapı ve Kredi Bankası'nın üç eski yöneticisi hakkında 'zimmet' suçlaması ve 12 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı.

    Dava açılan yöneticilerden biri de bankanın mali işlerden sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Selçuk Altun.

    Davaya konu olan işlemlerin yapıldığı dönemde Altun, bankacılığının yanı sıra yazdığı romanlarla da gündeme gelmişti.

    Bu romanlardan biri "Ku(r)şun Lezzeti" adını taşıyordu.

    Altun bu romanında "iblis" olarak isimlendirdiği bir medya grubunun, Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki bir barı tehditle ele geçirmeye çalışması gibi "akla ziyan" bir öykü anlatıyordu.

    Anlattığı sözüm ona "hayali" medya grubunun yöneticilerine taktığı isimlerle de günümüz medya dünyasının önde gelen gazetecilerine göndermeler yapıyordu.

    "Patronunun verdiği sipariş üzerine yazıldığını" düşündüğüm bu romanın yazarı, şimdi patronunun emrettiği işleri yaptığı için "zimmet" suçlamasıyla yargılanacak.

    "Allah'ın parmağı yok ki gözünü çıkarsın" deyişini işte bu yüzden çok seviyorum.

    Nasrettin Hoca TMSF'nin başında!

    TASARRUF Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), batık İktisat Bankası'nın hákim ortağı Erol Aksoy ile bir protokol imzaladı.

    Buna göre Erol Aksoy, bankasının fona devrildiği günden beri biriken faizlerle birlikte 945 milyon dolar tutarındaki borcunu, 12 yılda ödeyecek.

    TMSF, bu amaçla Aksoy'a ait şirketleri "çalışıp borcunu ödesin" diye Aksoy'a geri veriyor.

    Şirketler çalışıp, iyi para eder hale geldiğinde de şirketler satılacak ve TMSF alacağını böylece tahsil edecek.

    Biraz Nasrettin Hoca'nın "Dikenler büyüyecek, gelip geçen koyunların tüyleri bunlara takılacak, eğirip iplik yapıp, satıp borcumu ödeyeceğim" öyküsüne benziyor ama olsun.

    TMSF açıklamasında, Aksoy'un "sahip olduğu tecrübe ve bilgi birikimiyle yaratacağı değerler ve sahip olduğu arsalar üzerinde geliştireceği gayrimenkul projelerinden sağlayacağı kaynaklardan" da söz ediliyor.

    Gerçi, Aksoy'un bütün bunları bankasına el konulmadan önce neden yapamadığı da belirtilmemiş ama buna da "olsun" diyelim.

    Merak ettiğim husus şu: Bu olanak neden öteki batık banka patronlarına, mesela Dinç Bilgin'e tanınmadı?

    Dinç Bilgin'in "bilgi birikimi ve tecrübesi" daha mı azdı? Bilgin'in çok daha yüksek değer edebilecek gazeteleri ve televizyonu, neden açık artırma bile yapılmadan, kapalı kapılar arkasında satıldı?

    Bir bilen varsa açıklasa da hepimiz öğrensek!

    Hakan ve Hasan'a haksızlık etmeyin

    PAZARTESİ gününden beri gazetelerin spor sayfalarını okurken gözlerime inanamadığımı söylemeliyim.

    Beşiktaş Asbaşkanı Kıvanç Oktay, Tigana'dan, maçın ilk yarısında basit hatalar yaptığı için kaleci Cordoba'yı devre arasında değiştirmesini istemiş.

    Lucescu da Beşiktaş'ın başındayken Cordoba'nın maç sattığından şüpheleniyormuş.

    Galatasaray maçından sonra arkadaşlarının tepkisini çeken Cordoba ile yollar ayrılacakmış.

    Haberler ve yorumlar bu minval üzerine sürüp gidiyor.

    Kimse açıkça yazmıyor ama satır aralarında Cordoba'nın maçın son saniyelerindeki hatayı sanki bilerek yaptığı gibi bir izlenim yayılıyor.

    Bu haberleri okurken "insaf" dedim, "Bir kaleci maçı satacaksa, son 20 saniyeyi mi bekler?"

    Kafalarımız komplo teorileri ve kuyruğu birbirine dolaşmayan tilkilerle o kadar dolu ki bu basit soruyu bile sormuyor kimse.

    Ve en önemlisi Galatasaray'ın golünde Hakan'ın "santrforluk dersi" olarak tanımlanabilecek kafa pasını, Hasan Kabze'nin hareketli topa mükemmel vuruşunu kimse konuşmuyor.

    Sadece şeytanlığa çalışan kafalar bu iki futbolcunun emeklerine de saygısızlık ediyorlar.


    10.05.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  9. #9
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Dursun annesini görmesin


    YOLDA sahipsiz bir futbol topu görse "bomba buldum" diye ilk karakola koşacak kadar bilgisi olanlar futbolla uğraşmaya başlarlarsa işte böyle olur: Küme düşme yasaklansın!

    Her sene küme düşenler belli olduğunda bu türden cılız sesler çıkmasına alışkındık; ama bu kez öneri anamuhalefet partisinin liderinden geldiği için ciddiye almak gerekiyor.

    Benim değerli milletvekillerimize önerim şu: Bu futbol maçları oynanırken de bir sürü istenmeyen tatsız olaylar çıkıyor, insanlar yaralanabiliyor.

    Bütün bunları da ortadan kaldırmak için her sezon başında TBMM toplansın ve kimin şampiyon olacağına, kimin UEFA Kupası’na gideceğine karar versin. Hatta ligin "gol kralı", "asist kralı" ve "en az gol yiyecek kalecisi" de o toplantıda belirlensin. Görün bakalım, ortada şiddetten, küfürden eser kalıyor mu?

    Deniz Baykal’ın "küme düşme kaldırılsın" önerisini okurken aklıma bir de fıkra geldi. Sizlere de anlatayım:

    Temel ve Dursun idama mahkûm edilmişler. İnfazdan önce Dursun’a sormuşlar: Son isteğin nedir?

    Dursun biraz düşünmüş ve "Annemi görmek istiyorum" demiş.

    Sonra Temel’e sormuşlar: Son isteğin nedir?

    Temel uzunca bir süre düşündükten sonra "son isteğini" açıklamış: Dursun annesini görmesin!

    Kuzey Kore ve İran’a özenmek

    RTÜK Başkanı Zahid Akman, geçenlerde yapılan "Sayısal Yayıncılık Paneli"nde "uydu yayınlarını almak için kullanılan çanak antenlerle" ilgili ilginç sözler söyledi.

    Gazetelerden okuduğum kadarıyla Akman’ın önerileri arasında sayısal yayıncılık, RTÜK tarafından bir düzene sokulana kadar çanak antenlerin yasaklanması da var.

    Bu yazıyı yazmak için bir süre beklememin nedeni, bu konuda "amacını aşan cümleler" kurulup kurulmadığını görmekti.

    Gazetelere yansıyan bir açıklama olmadığına göre Akman bu sözleri söylemiş.

    Düşündüm, çanak antenleri yasaklayan başka kaç tane ülke var diye. Aklıma sadece İran ve Kuzey Kore geldi.

    Önceki akşam İran’dan dönen Mustafa Denizli ile karşılaştığımda aklımda bu konu olduğu için "çanak anten yasağının" ne álemde olduğunu sordum.

    Bana "Mehmet Ali Birand, İran’da buradan daha çok tanınır" diye yanıt verdi.

    Demek ki o baskıcı ve kapalı rejimlerde bile çanak anten yasağı, uygulanamayan ve kimsenin takmadığı bir yasak.

    RTÜK’e önerim, dünya sayısal (dijital) yayıncılık konusunda almış başını giderken yasaklarla uğraşmaması. Ellerini çabuk tutup, bu işi de frekans tahsisine çevirmesinler.

    Ötesini Türk halkı kendi başına halledebilir. Neyi seyredip, neyi seyretmeyeceğine kendisi karar verebilir.

    Dava Cemil Çiçek’e açılmalı

    SELANİK’teki "anı defteri" olayında da her şey tam Türkiye’ye yakışır gibi gelişti.

    Biraz sürreel, biraz fantastik, çokça da fars!

    Küçük bir İtalyan kentinde yaşayan bir papaz ile bir komünist belediye başkanı üzerinden politik güldürüler yazan (Don Camillo serisi) Guareschi’nin bile aklına bu kadarı gelemezdi diye düşünüyorum.

    Atatürk adına açılmış bir anı defterine, normal bir mecrada yayınlansa ciddi davalar açılmasına neden olabilecek türden yazılar yazılmasını onaylamadığını daha önce yazmıştım.

    Başbakan Erdoğan’ın buna tepki göstermesini de onayladığımı belirtmiştim.

    Ama hükümet sözcüsü ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in bu hakaretler içeren metni çıkıp televizyon kameralarının önünde okumasına da bir anlam verebildiğimi söyleyemeyeceğim.

    Söz konusu "hakaretler" bir deftere yazılmıştı ve ancak o defteri okuyanlar tarafından görülebilirdi.

    (Yeri gelmişken: Böyle defterleri ben de yazıp imzalamışımdır; ama kimsenin başkaları ne yazmış diye okuduğuna da hiç tanık olmamıştım. Yoksa Başbakan, "ne yazayım" diye kopya çekmeye mi kalkmıştı?)

    Cemil Çiçek, üzerinde yeteri kadar konuşulup, unutulmaya yüz tutmuş bir mektubu "dava açacağız" gerekçesiyle herkese okudu.

    Bence AKP’liler ve bakanlar asıl davayı Cemil Çiçek aleyhine açmalılar.

    Suç unsurları içeren bir metni alenileştirdiği için! Üstelik bu alenileştirme yayın yoluyla yapıldığı için cezası da katlanıyor!

    Öyle görünüyor ki Cemil Çiçek, ava giderken kendisini vuran bir avcı durumuna düştü!


    11.05.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  10. #10
    efeeet
    Kayıt Tarihi
    11-10-2005
    Mesajlar
    1,190
    Karizma Gücü
    0
    12/05/06

    Eyvah, Marmaris’e bir bakan geldi!


    DÜN benim için "mutlu bir tesadüf eseri olarak" Marmaris’teydim.

    Ve "benim için mutlu bir tesadüf eseri olmayarak" İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da Marmaris’teydi.

    Yanlış anlaşılmasın, Abdülkadir Bey’in şahsıyla bir sorunum yok. Kendisi çelebi bir zattır. Biz gazetecilere iyi davranır, güler yüzlüdür.

    Sorun, "Bakan geliyor" denilerek sabah saatlerinden itibaren Marmaris kent merkezinin trafiğe kapatılmış olmasıydı. Kent merkezindeki meydan ve çevresindeki yollar kapatılınca, zaten pek de "iyi bir şehircilik örneği" sayılamayacak Marmaris’te trafik birbirine girmişti.

    Esnafın iddiasına göre bakanın "güvenliğini sağlamak için" Marmaris’teki polisler yetmemiş, Muğla’dan da "takviye" getirilmişti.

    Otomobilimizi çeviren polise şunu sordum: Bakan Bey, Ankara ve İstanbul’da dolaşırken yollar kapatılmıyor da burada neden kapatılıyor?

    "Güvenlik için" yanıtını aldım.

    Bir de buradan Muğla Valisi’ne, Marmaris Kaymakamı’na, Marmaris Emniyet Müdürü’ne sorayım:

    İçişleri Bakanı’nın güvenliğini sağlamak için yolları kapatmanız gerekiyorsa, sade vatandaşları nasıl koruyorsunuz?

    Bakanın güvenliği için "takviye polis" gerekiyorsa, ülkenin en önemli turizm merkezinde geri kalan zamanlarda güvenlik nasıl sağlanabiliyor?

    Marmaris’in asayişi, bir bakanı korumak için yolların kapattırılmasını gerektirecek kadar bozuk mu? Eğer öyleyse siz o koltuklarda neden oturuyorsunuz?

    Tatmin edici bir yanıt alamayacağımı biliyorum; ama yine de sorayım dedim!

    Yasa çıkınca Paris’e gidiyorum

    ’ERMENİ Soykırımı’ tasarısının yasalaşması, Fransızların "devrim"den beri savunageldikleri değerlerin yok sayılması anlamına da geliyor.

    Böylece Fransa, bir tek konuyla sınırlı da olsa fikir açıklama ve bilimsel tartışma özgürlüğünü askıya almış oluyor.

    Merkezi Paris’te bulunan bir uluslararası kuruluş var: UNESCO.

    Neden Dışişlerimiz, "Arkadaşlar, bu Fransa’da akademik özgürlük kalmayacak, UNESCO’nun merkezini akademik özgürlük olan bir yere taşıyalım" demiyor?

    Bu yasa çıkarsa bizlerin de yapabileceği bir şeyler var:

    Mesela, ben yasa çıktığı hafta Paris’e gidip elimde bir pankartla polis merkezinin önünde gösteri yapacağım: "Ermeni soykırımı yoktur!" yazılı bir pankartla.

    Sonra beni yakalayıp yargılayacaklar, mahkûm edip sınır dışı edecekler.

    Ben de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gidip sıkı bir tazminat alarak emeklilik hayallerimi gerçekleştirmek için büyük bir adım atacağım.

    Biraz düşünürsek, bu yasaya karşı "Fransız mallarına boykottan" çok daha etkili yöntemler bulabiliriz.

    Çünkü unutmayalım ki "Fransız" zannettiğimiz birçok mal esasen "Türk malı". Ülkemizde 30 binden fazla Türk, bu malların üretildiği yerlerde çalışıyor.

    Hadi, tembelliği bırakıp daha yaratıcı protesto yöntemleri bulalım!

    Neden hep gol yiyoruz?

    FRANSA’da gündeme getirilen "Ermeni Soykırımı" ile ilgili tasarı yasalaşırsa, bundan böyle Fransa’da "Ermeni soykırımı yoktur" demek ciddi bir suç sayılacak.

    Fransa’nın bu konudaki tutumunu Ermenilerin "etkinliğiyle" açıklamak genel kabul gören bir durum.

    Ama şöyle de düşünebiliriz: Ermenistan’da kaç Ermeni yaşıyor ki Fransa’da kaç tane olsun ve bunlar Fransa nüfusu içinde nasıl bir "azınlık çoğunluğuna" karşılık gelsin.

    Bilmeyenler için ben söyleyeyim: Ermenistan’ın nüfusu 3 milyon, Fransa’nın nüfusu 61 milyon, Fransa’daki Ermeni nüfusu 250 bin.

    Demek ki sorun esasen "Ermenilerin başına geçmişte gelen felaketlere üzülmek" ile ilgili değil, bunu Türklerin yapmış olduğunun iddia ediliyor olmasıyla ilgili.

    Ve bu açık ırkçılığa karşı bizim yapabileceklerimiz ilk bakışta "hiçbir şey".

    Uygulanamayacak boykotlardan, elçi geri çağırmaktan daha etkili bir şeyler yapabiliyor olmalıyız. Ama yapamıyoruz.

    En başta biz tek tek vatandaşlar yapamıyoruz. Statükoyla sağladıkları avantalar kesilmesin diye Türk halkına yıllarca demokrasiyi çok görenler bunun mimarı. Çünkü bu süreç, en çok bizlerin demokratik tepkilerimizi ortaya koymayı öğrenmemiş olmamıza neden oldu.

    Böyle kültüre sahip olmayan bir halk bir de yurtdışında yaşıyorsa içine kapanma kaçınılmaz oluyor. Fransa’da yaşayan şu kadar Türk’ün bu olayda esamisinin okunmamasının tek nedeni bu.

    Bu nedenle Türkiye’den kaynaklanan tek demokratik tepki, sadece dokuz aydının bir bildiri yayımlamasıyla sınırlı kalıyor.

    Bunu değiştiremediğimiz sürece bu konuda "gol yemeye" devam edeceğimiz de çok açık.
    ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı... 16/04/06

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •