• Reklam
5 sonuçtan 1 --- 5 arası gösteriliyor

Konu: Erdal ŞAFAK

  1. #1
    Doucann adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    28-01-2006
    Mesajlar
    3,712
    Karizma Gücü
    7

    Erdal ŞAFAK

    Sanıklar ve deliller

    Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ile Türkiye'de yargı mantığı kökünden değişti. Suçludan delile ulaşma yerine delilden suçluya gitme ilkesi getirildi. Peki, Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın, Büyükanıt'ı çete kurmakla suçladığı Şemdinli iddianamesi bu ilkeye ne kadar uyuyor?.

    Adalet Bakanı Çiçek, Şemdinli iddianamesi sızınca kopan fırtınayı, "Telaşlanmaya gerek yok. Soruşturmada eksiklik varsa, iddianame mahkeme tarafından iade edilir" diye göğüslemeye çalıştı.
    3'üncü Ağır Ceza Mahkemesi dün iddianameyi kabul ettiğine göre, demek Van Cumhuriyet Savcısı Ferhat Sarıkaya'nın iddianamesinde eksiklik yok!
    Bu işlemle de başta Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Büyükanıt olmak üzere birçok generalin çete kurdukları suçlaması resmi belgeye dönüştü. İddiaya temel oluşturan deliller? 1- Diyarbakırlı işadamı Mehmet Ali Altındağ'ın Meclis Şemdinli Komisyonu'nun kapalı oturumunda verdiği ifade. 2- Çoğu isimsiz, imzasız ihbar mektupları.
    Yeni Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun (CMUK) 170'inci maddesinde "İddianamede yüklenen suçu oluşturan olayların, delillerle ilişkilendirilerek açıklanması" şart koşuluyor.
    Yargıç ve savcılara verilen seminerlerde bu madde üstünde uzun uzun duruldu:
    "Yeni CMUK'ta asıl önemli husus iddianamenin maddi olaylara ilişkin içeriği. Bu düzenlemenin amacı, tek celselik yargılamayı temin etmek. Bu nedenle, yeni düzenlemede mahkeme kural olarak delil toplamayla uğraşmayacak.
    Suçu oluşturan olayları, suçun unsurlarını dikkate alarak delillendirmek gerekiyor. Savcı 'Bu koşullarda elimdeki deliller mahkumiyete yetebilir' diyebilmeli."
    Bu açıklamalar ışığında, bir an için Genelkurmay'ın yargılama izni verdiğini varsayarsak, Org. Büyükanıt ve diğer yüksek rütbeli subayları "Tek celselik duruşma"da mahkum edecek vicdani kanaat unsurlarının oluştuğu söylenebilir mi? 21 sayfasını Altındağ'ın "Genel kanı"ya, "Diyarbakır'daki kanaat"e dayandırdığı suçlamaların, bir o kadarını imzasız ihbarların oluşturduğu iddianamenin önyargılılar ve rövanş peşindekiler dışındakamu vicdanını tatmin ettiği söylenebilir mi?

    Hangi CMUK'un ürünü?
    Yine seminerlerde yargıç ve savcılara çok önemli bir uyarı yapıldı: "Artık delil toplanmadan dava açılması mümkün değil. Dürüst bir insan için haksız yere sanık olmak yeterince ağır bir durum. Lekelenmeme hakkı son derece önemli."
    Bu iddianameyle 31 Ağustos'tan itibaren Genelkurmay Başkanlığı görevini devralacak Org. Büyükanıt ile adları geçen diğer yüksek rütbeli subaylar, somut delil gösterilmeden vahim biçimde lekelenmiş olmuyor mu?
    Mahkemenin beraat kararı çözüm olsa, Çiçek daha iki gün önce "Birçok insanın bu iddianameyle ilişkisinin olmadığı ortaya çıksa bile, bu insanlar özgürlükleri, kişisel itibarları, aile hayatları dahil olmak üzere bundan zarar görüyor. Sonunda bu insanlar beraat etse de, kamuoyu beraati pek hatırlamıyor" der miydi?
    Şurası açık: Bir "Hesaplaşma" niyetini taşıdığı pek de gizlenmeyen iddianame, "Delilden sanığa gitmeye" dayalı yeni CMUK'un değil, "Ben suçlarım, delilleri toplamak mahkemeye düşer" zihniyetiyle çok can yakan eski CMUK'un anlayışına daha yakın.
    Yargıda görev dağılımı şöyle anlatılır: Savcı "Tez" ortaya koyar, savunma makamı "Anti-tez"i üstlenir, yargıç ise "Sentez" yapar. Ama bu iddianamede savcı "Tez" ile yetinmedi "Sentez" de yaptı. Bu da çok tehlikeli bir yetki tecavüzü değil mi?
    Anlaşılan, er-geç gündemimize gelecek hukuk reformu sırasında, polis ile savcı arasındaki kurum olan "Sorgu yargıçlığı"nı da düşünmemiz gerekecek. Savcıların sadece somut delillere dayalı iddianameler hazırlayabilmeleri için başka çare yok...


    08.03.2006
    EFELER BiRLiĞi
    Paylaşım Ve Dostluk Platformu


    Kısa bir süre yoktum ! Geri döndüm

    Genç Panda

  2. #2
    efeeet
    Kayıt Tarihi
    11-10-2005
    Mesajlar
    1,190
    Karizma Gücü
    0
    09/05/06

    Sular duruldu mu?

    Son günlerdeki gelişmelere bakınca insan, tarihin bizim bölgemizdeki yürüyüşünde adımlarını hızlandırdığı izlenimine kapılıyor.
    ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'in Rusya'ya çıkışının ardından Washington ile Moskova arasında esen dondurucu rüzgarlar bile bu duyguyu uyandırmaya yeterli.
    Cheney, Güney Osetya, Abhazya ve Transnitri'deki Rus birliklerini ima ederek, "Komşularının toprak bütünlüğünü dinamitleyen eylemleri kimse haklı gösteremez" dedi.
    Rusya'nın cevabı Dişişleri Bakanı Sergey Lavrov'la geldi: "1990'ların başında bu ülkelerin toprak bütünlüklerini korumak için Rus askerleri canlarını verdiler." Cheney "Rusya'nın petrol ve doğal gazı şantaj silahı olarak kullanmasının kabul edilemeyeceğini" söyledi.
    Lavrov bunu "Son 40 yılda ülkemiz hiçbir petrol ve doğal gaz sözleşmesini ihlal etmedi" diye yanıtladı.
    Böyle uzayıp giden atışmanın satır aralarında ABD'nin küresel egemenlik stratejisinin en önemli ayağı haline gelen Karadeniz, Kafkaslar, Hazar Denizi ve Orta Asya'da Rusya'yla giriştiği bilek güreşinin ipuçları gizli.
    Rusya Başkanı Putin, dünya sahnesine süper güç olarak dönmek için yeni bir doktrin geliştirdi: Petrol ve doğalgazı silah" olarak kullanmak.
    ABD ise politikalarını Putin'in silahının gücünü azaltma üstüne kurdu. Bu amaçla üç hedef belirledi: 1- Rusya'yı çevreleyen eski Doğu ülkelerine yerleşmek. 2- Batı'nın Rusya'ya enerji bağımlılığını azaltmak için Kafkas ve Orta Asya kaynaklarını Avrupa'ya ulaştırmak. 3- Rusya'nın enerji yollarını denetlemek.

    Karadeniz candamarı oldu
    İlk hedefe büyük ölçüde ulaştı: Ukrayna ve Gürcistan "Kadife Devrimler"le ABD safına geçtiler. Şimdi hem Bağımsız Devletler Topluluğu'ndan ayrılmaya, hem de NATO'ya girmeye hazırlanıyorlar. Romanya ve Bulgaristan topraklarında ABD'ye üs verdiler.
    İkinci hedefte de epey mesafe alındı: Bakü-Tiflis-Ceyhan hattından bir aya kadar Batı'ya petrol sevkiyatı başlıyor. Kazak petrol ve doğalgazını Türkiye üstünden Avrupa'ya taşıma projesi de ilerliyor.
    Üçüncü hedef, Rusya'nın enerji yollarının denetimi ise Karadeniz'in kontrolundan geçiyor. ABD bu amaçla Türkiye'ye Akdeniz'deki NATO gücünün görev alanının Karadeniz'i de kapsayacak şekilde genişletilmesini önerdi. Talebini günümüzün en geçerli gerekçesine dayandırmayı ihmal etmedi: Silah, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı yapan, terör örgütlerine silah taşıyan gemilerin denetimi.
    Türkiye, ABD'nin girişimiyle Lozan Antlaşması ile birlikte bağımsızlığının en önemli, en kutsal güvencesi gördüğü Montrö Antlaşması'nın delineceği tedirginliğine kapıldı. Haklı olarak. Çünkü antlaşma bir kez delinirse, değiştirilmesi talebinin de gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktı. ABD'nin "Montrö'yü ihlal etmeyeceğiz" güvencesi bile kaygıları gidermedi.
    Ve iki müttefik arasındaki sessiz ama soğuk savaş, ABD'nin planından vazgeçmesiyle noktalandı.
    Bu geri adım, Karadeniz'de suların durulmasını sağlayacak mı? Sanmıyoruz.
    Çünkü ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson'un açıklamasını unutmadık: "Karadeniz hakkımızdır."
    ABD bakalım Avrasya enerji kaynakları ve koridorlarının kilit noktası olan Karadeniz'e girmek için nasıl bir sıkıştırma taktiği izleyecek, hangi baskı araçlarını devreye sokacak?
    Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin "ABD Dışişleri Bakanı Rice ile Savunma Bakanı Rumsfeld bana 'Korkmayın, Türkiye'nin Irak'a girmesine engel olacağız' güvencesi verdiler" açıklaması bunun bir işareti olabilir mi?
    ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı... 16/04/06

  3. #3
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Siviller ve askeri suç

    Sivillerin barış döneminde askeri mahkemelerde yargılanmalarına son veren yasa tasarısı Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı.
    Dışişleri Bakanı Gül'ün 12 Nisan'da açıkladığı 9'uncu Reform Paketi'nin kilit düzenlemelerinden birini oluşturan bu tasarıyla, hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve AB'nin önemli eleştirilerinin birinden kurtulmak, hem de Türk Ceza Kanunu ile uyumu sağlamak amaçlanıyor.
    Aslında sivillerin askeri mahkemede yargılandıkları suçların kapsamının daraltılmasıyla ilgili ilk adım 7 Ağustos 2003'te yürürlüğe giren 7'nci Reform Paketi ile atıldı : Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun 11'inci maddesine eklenen fıkrayla, Askeri Ceza Kanunu'nun 58'inci maddesinde sayılan "Halkı askerlikten soğutma" suçunu yargılama yetkisi askeri mahkemelerden adli yargıya, yani sivil mahkemelere devredildi.
    Ancak bu kez çok daha kapsamlı değişikliğe gidiliyor : Milli Savunma Bakanlığı'nın hazırladığı tasarıyla Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu'nun "Askeri mahkemeler, asker olmayan kişilerin aşağıda yazılı suçlarına ilişkin davalarına bakarlar" diye başlayan ünlü 11'inci maddesinin tümüyle yürürlükten kaldırılması öngörülüyor.
    Böylece örneğin, casusluk yapanlar, askere kasten yanlış bilgi verenler, askeri araçları tahrip edenler, kaçaklar ve firariler, askere gitmemek için kendilerini yaralayanlar, askere itaatsizlik yapanlar ve itaatsizliğe teşvik edenler artık sivil mahkemeye çıkarılacaklar.

    Üniformasız askerler
    Bize göre, bu tasarıyı fırsat kabul edip, iki konuyu daha aydınlığa kavuşturmakta yarar bulunuyor: "Sivil" kişileri yeniden tanımlamak ve askerlerin sivil suçlarıyla ilgili düzenlemeleri tartışmaya açmak...
    İlkini bir örnekle anlatalım: Askeri kurumlarda çalışan bir memur ya da işçi, yasa değişikliğinden sonra yukarda saydığımız suçlardan birini işlerse hangi mahkemeye sevkedilecek? Çünkü Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu, "Milli Savunma Bakanlığı veya Türk Silahlı Kuvvetleri kadro ve kuruluşlarında çalışan sivil personel" ile "Askeri işyerlerinde çalışan ve İş Kanunu'na tabi bulunan işçiler"i "Asker kişi" Kabul ediyor. Dahası, askeri yargının tutukladığı veya askeri makamların gözaltına aldığı sivilleri de!

    Erdil Paşa olayı
    Asker kişilerin askeri faaliyet sayılamayacak suçlarının yargı merciine gelince... Bu konuda önümüzde taze sayılabilecek iki örnek var.
    1-Deniz Kuvvetleri eski Komutanı, emekli Oramiral İlhami Erdil olayı : Birçok hukukçu, görevi ihmal ve kötüye kullanmak suçundan Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde yargılanan ve 2 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Erdil'in hem suçu askeri nitelik taşımadığı, hem de kendisi artık üniformasız olduğu için sivil mahkeme önüne çıkarılmasının daha doğru olacağını savundu. O davada Genelkurmay Askeri Mahkemesi Erdil'in yanı sıra, eşini, kızını ve kızının ortağını da yargıladı.
    2-Bursa'da sivil mahkemenin bir çete operasyonunda gözaltına alınan alay komutanı için tutuklama kararı vermesi: Karar Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun "Askerlerin görevleri dış suçlarda asker olmayanların da ilgisi varsa bunlar genel mahkemelerde yargılanır" hükmüne dayandırıldı ama ikinci duruşmada, eylemlerinin "Askeri faaliyet" kapsamına girdiği gerekçesiyle albay tahliye edildi, ardından da görev yeri değiştirildi.
    Herşeye rağmen, hatta bazı kesimleri tatmin etmese, eksik bulunsa da tasarıyı önemli bir gelişme olarak görüyoruz.
    Türkiye, Öcalan'ı yargılayan DGM'den karar öncesi askeri yargıcı çıkararak başlattığı yargıyı sivilleştirme ve normalleştirme sürecinde hiç de küçümsenmeyecek bir noktaya geliyor...

    10.05.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  4. #4
    dervish adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    26-12-2004
    Mesajlar
    2,283
    Karizma Gücü
    0
    Vetonun satır araları

    Cumhurbaşkanı Sezer, sadece laikliğin değil, "Sosyal devlet" ilkesinin de bekçisi olduğunu gösterdi.
    Sosyal Güvenlik ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 15 maddesini yeniden görüşülmek üzere Meclis'e iade kararının ayrıntılı gerekçesinde, adeta "Sosyal devlet nedir" dersi veriyor: "Sosyal güvenlik sistemi, toplumsal dayanışmanın kurumsallaştırılmasıdır", "Devlet sosyal güvenlik hakkını kullanılmayacak duruma getiren önlemler alamaz", "Sosyal güvenliği salt aktüeryal denge kaygısına dayandırmak, sosyal devlet ilkesinin savsaklanmasıdır", "Sosyal güvenlik vatandaş için hak, devlet için ödevdir..." Sezer'in gerekçede saydığı örnekler, gelecek kuşakları derinden etkileyecek bu reforma sendikaların ve diğer emekçi örgütlerinin yönelttikleri eleştirileri haklı bulduğunu ortaya koyuyor. Özellikle "Mezarda emeklilik" feryatlarını.
    Yasa emeklilik yaşının erkekler için 2036-2044, kadınlar için de 2036-2048 yılları arasında kademeli artışla 65'e çıkarılmasını öngörüyor. Ayrıca 9 bin gün prim ödenmesi koşulu getiriyor. Bu düzenleme 1 Ocak 2007'den itibaren sosyal güvenlik kapsamına girecekler için geçerli olacak.
    Meclis'te CHP'nin boykot ettiği görüşmeler sırasında iktidar sözcüleri amacın "40'ında emekliye ayrılıp 40 yıl maaş almaya son vermek" olduğunu anlattılar.
    Sezer'e göre işin aslı pek öyle değil. Bu maddenin emekliliği neredeyse imkansız hale getirdiği görüşünde. İşte verdiği örnek: Diyelim ki, 18 yaşında bir delikanlı 1 Ocak 2007 tarihinde işe başladı. 9 bin gün prim ödedi. Bu, 25 yıl yapıyor. Böylece 2032 yılında 43 yaşında emekliliğe hak kazandı. Ancak yasa 2036'ya kadar kadınların 58, erkeklerin de 60'ından önce emekli olamayacağını hükme bağladığı için, 43 yaşındaki kişi 17 yıl bekleyecek. 17 yıl sonra, yani 60'ına bastığında, o tarihte emeklilik yaşı kademeli artışla 65'e yükselmiş olacağı için, 5 yıllık yeni bekleme süresiyle karşılaşacak. Sezer önümüzdeki yıl işbaşı yapacak 18'lik gencin ancak 2054'te emekliliğe hak kazanabileceği sonucuna varıyor. Doğru.

    Ortalama yaşam süresi
    Çankaya'nın "Yasa emekli aylıklarını azaltacak", "Emeklilerin refahtan pay almalarını önleyecek" (Çünkü emekli aylıklarındaki artış sadece yıllık Tüketici Fiyatları Endeksi'ne bağlanıyor, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla artışı, yani büyüme hızı kriteri safdışı bırakılıyor), "Ayrımcılığa yol açacak" gibi uyarılarını bir yana bırakıyoruz. Ama itirazların biri özellikle ilgimizi çekti. Aynen aktarıyoruz:
    "Ülkemizde ortalama yaşam süresinin 66 yıl olduğu gözetildiğinde, emekli yaşının zaman içinde de olsa 65'e yükseltilmesinin, gelecek kuşakların emeklilik hakkına kavuşmasını olanaksız kılacağı açıktır."
    Bizim bildiğimiz, Türkiye'de halen ortalama yaşam süresi 69.8 yıl. OECD verileri öyle diyor. Emeklilik yaşının 65'e yükseleceği 2048'de bu sürenin en az 80 yıl olacağı varsayılıyor. Çünkü Batı'da şimdiden o düzeyde.
    Sezer'in 2050'lerde bile Türkiye'de ortalama yaşamı 66 dolayında tahmin etmesinin ancak iki yorumu olabilir:
    * Ya Türkiye'nin geleceğini parlak bulmuyor. Zenginleşeceğine, refahın artacağına inanmıyor. Çünkü yaşam süresinin yükselmesi, başta sağlık olmak üzere sosyal harcamalara milli gelirden daha büyük pay ayrılmasına bağlı.
    * Ya da Türkiye zenginleşse bile bu yasa nedeniyle çalışanların ve emeklilerin refahtan pay alamayacaklarını, o nedenle ömürlerinin uzamayacağını düşünüyor.
    Sizce hangisi? Aslında cevabı kısmen yukarda var.

    11.05.2006
    ATAM İzindeyiz



    “Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,
    Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
    Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,
    Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.”

  5. #5
    efeeet
    Kayıt Tarihi
    11-10-2005
    Mesajlar
    1,190
    Karizma Gücü
    0
    12/05/06

    Ege ısınmamalı

    Yunan basınının manşetlerinde iki gündür şahinler kanat çırpıyor:
    "Ege'yi Türkiye'ye bıraktıkTürk savaş uçakları izinsiz uçtu..." (Eleftrotipia)
    "Türk tatbikatı Ege hava sahasının ihlaliyle başladı..." (To Vima)
    "Ege'de statükonun değişmesi tatbikatı..." (Eleftros Tipos)
    Konu malum; Türk Deniz Kuvvetleri'nin Karaburun Yarımadası ile Midilli, İşkiri ve Sakız adaları arasında kalan uluslararası sularda 10 Mayıs'ta yaptığı "Deniz Aslanı-2006" arama-kurtarma tatbikatı.
    13 ülkeden 17 askeri gözlemcinin de izlediği tatbikatta, Türk ve Yunan savaş uçakları arasında, bir süredir görülmeyen "İt dalaşı" sahneleri yaşandı.
    Doğrusu pek şaşırmadık. Çünkü Yunanistan, Türkiye'nin bu tatbikatla ilgili "notam"ını, yani uçuş bilgileri bültenini geçersiz ilan etti. Gerekçe: Bölgenin Atina FIR hattında yer aldığını, o sularda arama-kurtarma operasyonlarının Pire'deki koordinasyon merkezinde olduğunu öne sürmesi.
    Yunanistan a baştan tavır koyunca, "olay" çıkması sürpriz değildi. Öyle de oldu: Yunan uçakları Türk helikopterlerini taciz etti. Bunun üstüne Türk F-16'ları havalandı ve iki taraf da birbirine gözdağı vermeye çalıştı.
    Hem de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile Yunanlı meslekdaşı Dora Bakoyannis'in "Ege'de it dalaşlarını önlemek için Eskişehir-Larissa arasında kırmızı hat kurulmasına hazır olduklarını" açıklamalarından sadece iki hafta sonra.
    Yunan bankalarının Türkiye'de peşpeşe banka satın aldıkları, iki ülke ticaret odalarının ortak banka kurmaya hazırlandıkları, Ege'nin iki yakası arasındaki ticaretin 5 yılda 10 kat arttığı dönemde, sular neden yeniden ısınıyor?
    Çünkü Yunanistan'da bir süredir "Kriz beklentisi"nden söz ediliyor. Tarih de verilerek: Önümüzdeki sonbaharda.

    Atina'da komplo teorileri
    Yazılan senaryoya göre, AB Komisyonu'nun Ekim veya Kasım'da açıklayacağı Türkiye İlerleme Raporu son derece olumsuz değerlendirmelerle dolu olacak. Bu da Türkiye ile AB arasında depreme yol açacak. Seçim, cumhurbaşkanlığı, cari açık gibi sorunlarla boğuşan Ankara çıkışı depremin serpintilerini sınırları dışına göndermekte arayacak. Nereye? Tabii Ege'ye, Kıbrıs'a!
    Bitmedi. Senaryoda olası çatışmayı başlatacak kıvılcımlar da sayılıyor: Ege'deki "taciz"lerin birinde savaş uçakları arasında "kaza" çıkması. Bir Türk teknesinin Kardak'a ya da başka bir kayalığa yanaşması. Batı Trakya'daki Türkler'in hareketlenmesi.
    Bakanlar kurulu toplantılarında bu senaryonun sürekli gündeme geldiğini, Başbakan Kostas Karamanlis'in ilgili bakanlardan "Eylem planı" hazırlamalarını istediğini de ekleyelim.
    İyi ama iki ülke arasında alınan ve sayıları 14'e ulaşan "Güven artırıcı önlem"e, imzalanan 30'a yakın anlaşmaya ne oldu?
    Türkiye ile Yunanistan'ın tarihleri boyunca birbirlerine en çok yakınlaştıkları dönemde, Atina'nın havasının bu tür senaryolarla, korkularla, komplo teorileriyle daha fazla zehirlenmemesi için galiba Türkiye'nin iyiniyet açılımı yapması gerekiyor.
    Örneğin Ege sorunlarıyla ilgili olarak 2002-2005 arasında 31 tur yapılan "İstikşafi", yani keşif amaçlı görüşmelerin yeniden başlatılması gibi. "Kırmızı hat"tın hemen devreye sokulması gibi. Karamanlis'in en kısa sürede Ankara'yı resmen ziyaret etmesi gibi.
    Hatta Turgutreis ve Iraklion belediye başkanlarının önerisi de düşünülebilir: Kardak'ta Türk ve Yunan garsonların çalışacağı ortak bir kafe!
    Çevremizde "sıfır sorun" politikası izleyen hükümet, Batı komşumuzla daha fazla ilgilenmeli.
    ölüm Allahın emri, ayrılık olmasaydı... 16/04/06

 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •