Üç Aylar Ve Recep Ayı
İslâmî takvim diğer bir ifade ile Hicrî takvim Muharrem ayı ile başlar ve Zilhicce ile biter. İslâm inancında “üç aylar” olarak girmiş olan Recep, şaban ve ramazan ayları yüzlerce yıldır bir ibadet, feyiz ve mutluluk iklimi olarak kabul edilip, kutlanmaktadır.
Recep ayı, kamerî ayların yedincisi, üç ayların da ilkidir.
Recep ayının içinde iki mübarek gece bulun-maktadır. Birincisi, Recep ayının ilk cuma gecesidir. Recep ayının ilk perşembe gününü cuma gününe bağlayan gece “Regâib” gecesi olarak kutlanır. Regâib’in lügat mânası “çokça rağbet olunan şey-ler, hediye, çokça istenecek şeyler, bolca ihsan etmek” demektir.
Allah Celle Celâluhu, Regâib gecesinde Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize çok büyük ihsan ve mânevî ikramlarda bulunmuştur. İs-lâm âlimleri, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem, bu gecede çok büyük ikramlara eriştiği için, bu gece çokça ibadet etmiş, geceyi namaz kılarak, hamd ve şükürle geçirmişlerdir.
Regâib gecesi bizim de Rabbimizin rahmetine ve ilâhî ikramlarına ulaşabileceğimiz bir gecedir. Bu mü-barek gecede hâlimizi âlemlerin Rabbi’ne arz ettikten sonra geceyi namaz, şükür ve hamd ile geçir¬meliyiz.
Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir haberde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
“Allah katında ayların sayısı on ikidir. Yeri ve semâları Allah yarattığı günden beri bu böyle-dir. Bu aylardan dört tanesi haram ay olup şun-lardır: Allah’ın asamm ayı, recep… Bu ay tek başınadır. Kalan üç tanesi peş peşe olup şunlar¬dır: Zilkade, zilhicce ve muharrem. recep, Al¬lah’ın ayıdır; şaban, benim ayımdır; ramazan da ümmetimin ayıdır....”
Son yıllarda bazı din hırsızları, birçok konuda olduğu gibi üç aylar ve mübarek gecelerle ilgili ola-rak da ortaya birçok iftira atmaktadırlar. Üç aylar gibi bir kavramın olmadığını söyleyerek, gerek üç aylara, gerekse içindeki mübarek gecelere dil uzat-maktadırlar.
Oysa Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de şöyle bu-yurmaktadır:
»إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ«
“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın ya-zısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekûn savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekûn savaşın ve bilin ki, Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.”
Âyet-i kerîme bize şunu kesin olarak bildirmek-tedir ki, Allah Celle Celâluhu’nun mübarek kıldığı aylar vardır. Bu aylar, haram aylar olup, yukarıda da bahsettiğimiz üzere, üçü ardı ardına, biri de tek ol-mak üzere sayıları dörttür.
Regâib Gecesi
Regâib gecesinde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, çok büyük nimet ve mânevî ikramlara erişmiştir. Ayrıca İslâm âlimleri Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem çok büyük ikramlara eriştiği için bu gecede çokça ibadet etmiş, geceyi namaz kılarak, hamd ve şükür ederek geçirmiştir.
Regâib gecesi bizim de Rabbimizin rahmetine ve ilâhî ikramlarına ulaşabileceğimiz bir gecedir. Bu mü-barek gecede hâlimizi âlemlerin Rabbine arz ettikten sonra geceyi namaz, şükür ve hamd ile geçirmeliyiz.
Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir haberde Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin şöy-le buyurduğu anlatılır:
“Allah katında ayların sayısı on ikidir. Yeri ve semâları yarattığı günden beri bu böyledir. Bu aylardan dört tanesi haram ay olup şunlardır; Allah’ın asamm ayı Recep... Bu ay, tek başınadır. Kalan üç tanesi peş peşe olup şunlardır: Zilkade, zilhicce ve muharrem. Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan da ümmetimin ayıdır.”
İsrâ Olayı
İsrâ ya da Mîrac vakası Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hayatında cereyan eden en mü-him hâdiselerden biridir. İsrâ, kelime olarak, gecele-yin yürümek mânasına gelir. Geceleyin sefere çıkan askerî birliğe seriyye denir ki, bu kelimeyle aynı kökten türetilmiştir. Mîrac ise yükselmek mânasına gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ha-yatında geçen bir hâdise olarak İsrâ veya Mîrac de-nilince, hemen hemen aynı şey anlaşılmış olur. Bu, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bir gece, Mescid-i Haram’dan yani Kâbe'den başlayıp Mescid-i Aksa denen Kudüs’teki mâbede kadar süren, oradan gök-leri aşıp, Sidre-i Müntehâ'ya yani âlem-i imkân ile âlem-i vücub hududuna kadar ve daha ötesine ulaşan bir yolculuğun adıdır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu yolculuğa ilâhî bir lütuf olarak mazhar kılınmıştır. Bu yolculuğu Resûlullah Sallallahu A-leyhi ve Sellem ruh ve cesediyle birlikte, aynı gece-de, uyanık ve kendinde olduğu hâlde yapmıştır. Mîrac’la ilgili bazı ayrıntı bilgilerde âlimler arasında ihtilaf vaki olmuş ise de hâdisenin Mekke'den Ku-düs'e kadar olan kısmı âyet-i kerîmede sarih olarak ifade edildiği için, bu aşamayı inkâr eden kâfir olur. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyuruyor:
»سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ الْسَّمِيعُ البَصِيرُ«
"Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan mü-nezzehtir..."
İşte bu aşama, “Esrâ” yani “geceleyin yürüt-mek” kelimesi ile ifade edildiği için kelimenin mas-tarı olan İsrâ ile adlandırılmıştır. Resûlullah Sallalla-hu Aleyhi ve Sellem’e özgü bu seyahatin devamı olarak göklere yükselme, ilâhî kurbiyete erme olayı-na da Mîrac denir. Mîrac’la ilgili bazı meselelere her ne kadar Necm sûresinde değinilmiş ise de daha ziyade hadislerde sarih olarak açıklığa kavuşturul-muştur.
Mîrac’ın nereden başladığı hususunda değişik görüşler nakledilmiştir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mescid-i Haram’dan alındığı görüşü, aşağıdaki hadis-i şerife dayandırılıyor:
“Ben bir gece Mescid-i Haram’da Beytul-lah’da Hicr (Hatim)’in yanında uyku ile uyanıklık arasında iken Cebrail Burak ile bana geldi…”
Mescid-i Haram’dan maksat, Kâbe’nin çevresidir. Ümmü Hânî’nin evi de Mescid-i Haram’ın içinde bulunduğu için her iki açıklamadan aynı mâna çıkar.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mîrac'a götürüldüğü geceyi şöyle anlatmış ve demiştir ki:
"Ben Kâbe'nin avlusundan Hatim kısmında (belki Hicr'da demişti) yatıyordum. (Bir başka riva-yette şu ziyade var:) Uyku ile uyanıklık arasında idim. Derken bana biri geldi, şuradan şuraya kadar (göğsümü) yardı. (Bu sözüyle boğaz çuku-rundan kıl biten yere kadar olan kısmı işaret etti.) Kalbimi çıkardı. Sonra bana, içerisi imanla (hikmetle) dolu, altından bir kap getirildi. Kal-bim yerinden çıkarılıp (su ve Zemzemle) yıkandı. Sonra içerisi (imanla) doldurulup tekrar yerine kondu. Sonra merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak'tı. Ön aya-ğını gözünün gittiği en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim.”
Mîrac yolculuğunda Resûlullah Sallallahu A-leyhi ve Sellem olağanüstü hâdiselerle karşılaşır. Kudüs’e doğru yol alırlarken, yolun dışından kendi-sini çağıran birine rastlar. Cebrail:
"Yürü! der. Az sonra bir yaşlı kadına rastlar. Cebrail'e:
"Bu nedir?" diye sorar. O:
"Yürü." der. Derken bir cemaate rastlarlar. Cemaat bunlara selâm verir. Cebrail Aleyhisselâm:
"Selâma mukabele et." der. Ardından Cebrail Aleyhisselâm açıklamada bulunur:
"Seni çağıran İblis'ti, yaşlı kadın da dünya idi. Selâm verenler de İbrahim, Musa ve İsa idi."
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efen-dimiz yolculuğu esnasında, arazi eken ve hasat ya-pan bir kavme rastlar. Topluluğun hasadı kaldırma-sının hemen sonrasında ekinin tekrar meydana gel-diğini görür. Cebrail:
"Bunlar mücahitlerdir." dedi.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem daha sonra başları taşla ezilen bir kavme rastlar. Başları eziliyor, sonra tekrar eski hâline dönüyordu. Cebrail:
"Bunlar namaz kılmayan kimselerdir." der.
Sonra sadece avret yerlerinde örtü olan, hayvan-lar gibi otlayan bir kavme rastlarlar. Cebrail:
"Bunlar zina yapanlardır." der.
Sonra bir demet odun toplayan; fakat topladığı-nı taşıyamayan bir adama rastlarlar. Adamın, elinde-ki demete sürekli yeni ilaveler yaptığını görürler. Cebrail:
"Bu nezdinde emanet olup, emaneti eda et-meyen, fakat başka emanetler talep eden kimse-dir." der.
Sonra dil ve dudakları kesilen ve her kesilişten hemen sonra dil ve dudakları tekrar eski hâline dö-nen bir kavme rastlarlar. Cebrail:
"Bunlar insanları fitneye çağıran kimseler-dir." der. Sonra küçük bir delikten çıkan büyük bir öküze rastlarlar. Bu öküzün o delikten tekrar geri git-mek isteyip muktedir olamadığını görürler. Cebrail:
"Bu, söz söyleyip ardından pişman olan; fa-kat istediği hâlde, artık sözünü geri alamayan kimsedir." der.
Mescid-i Aksa’ya kadar olan yolculuklarında görülenlerle ilgili olarak şöyle bir rivayet daha var-dır: "Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyur-dular ki:
"İsrâ gecesinde Musa'ya uğradım. Kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılı-yordu."
Bir başka rivayete göre; Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, geceleyin yürütüldüğü zaman hurmalıklı bir araziden geçirilir. Cebrail:
"İn ve namaz kıl." der. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem iner ve namaz kılar. Cebrail:
"Burası Yesrib (Medine)." der. Rivayetin de-vamında Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, aynı şekilde muhtelif yerlerde iner ve namaz kılar. Her seferinde Cebrail:
"Burası Tur-i Sina, Allah'ın Musa ile konuş-tuğu yerdir."
“Burası İsa’nın doğduğu Beyt-i Lahm’dır."
"Medyen’dir." diye açıklamalar yapar.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mek-ke’den Kudüs’e gidinceye kadar birçok olayla ve değişik hâllerle karşılaşır. Bunların tamamını anlat-maya sayfalarımız izin vermez. Kudüs’e vardıkla-rında, Beyt-i Makdis’de daha önce peygamberlerin de bineklerini bağladıkları bir halkaya Burak’ı bağ-larlar. Bu arada Cebrail iki kap içecekle gelir. Kap-lardan birinin içinde içki, diğerinin içinde süt vardır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz sütü alır ve içer. Cebrail:
“Fıtrata uydun.” der.
Sonra Mescid-i Aksa’nın içine girerek, orada melekler ile namaz kılar. Bir başka rivayete göre; bütün peygamberlerin ruhları Mescid-i Aksa’ya ge-lirler. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efen-dimiz onlara imam olup, namaz kıldırır.
Ardından Mîrac yolculuğu başlar…
Mîrac Olayı
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendi-miz Mescid-i Aksa’da yapacaklarını yapıp, görecek-lerini gördükten sonra “Mîrac” yani merdiven veya asansör kuruldu. Bu durumu Ebû Saîd el-Hudrî Radı-yallahu Anh Resûlullah’tan şöyle rivayet ediyor:
“Beytülmakdis’te olanları bitirdiğim zaman Mîrac getirildi. Ben ondan daha güzel bir şey görmemiştim. Ölüleriniz can çekişme anında göz-lerini ona diker. Arkadaşım, beni ona bindirerek, öyle bir kapıya yükseltti ki, o kapıya ‘koruyucu melekler kapısı’ denir.”
Bu kapıya şu âyet-i kerîme işaret etmektedir:
»وَحَفِظْنَاهَا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ رَّجِيمٍ«
“Onları, taşlanmış, kovulmuş her şeytandan koruduk”
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatıyor:
Böylece Cebrail ile dünya semasının kapısına kadar geldik. Cebrail kapının açılmasını istedi:
"Gelen kim?" denildi.
"Cibril!" dedi.
"Beraberindeki kim?" denildi.
"Muhammed!" dedi.
"Ona Mîrac daveti gönderildi mi?" denildi.
"Evet." dedi.
"Öyleyse hoş gelmiş! Bu geliş, ne hoş geliş-tir!" denildi. İçeri girince görevli bir melekle karşı-laştık. Bu görevli meleğin ismi İsmail’dir. Emrinde yetmiş bin melek olup, her bir meleğin emrinde de yüzer bin melek bulunmaktadır.”
Hâdiseyi anlatan Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem anlatımın burasında şu âyet-i kerîmeyi okur:
«وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ»
“...Rabbinin ordularını, kendisinden başkası bilmez...”
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem sözle-rini şöyle sürdürür:
“Derken karşımda bir adam gördüm ki, ilk yara-tılışından hiçbir şey kaybetmemiş. İnsanların ruhları da ona arz edilip duruyor:
“Mü’minin ruhu, hoştur, güzel kokuludur. Bunun kitabını iyilerinkilerin yanına koyun.” diyor.
“Kâfirin ruhu ise, kötüdür, kötü kokuludur. Bunun kitabını da kötülerinkilerin yanına ko-yun.” diyordu.
“Ey Cebrail, bu kimdir?” dedim.
"Bu babanız Âdem'dir! Ona selâm ver." de-di. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Sonra bana:
"Salih evlat hoş gelmiş, salih peygamber hoş gelmiş!" dedi.
Sonra bir topluluk gördüm, dudakları deve ku-lağı gibiydi. Onların başına bir kısım memurlar gö-revlendirilmişti. Bu memurlar, onların önce dudakla-rını kesiyorlar, sonra da ağızlarına ateş taşlarını ko-yuyorlardı. Ağızlarına konan bu taşlar makatlarından çıkıyordu.
“Ey Cebrail, bunlar kimdir?” dedim.
“Bunlar dünyada yetimlerin mallarını yiyen-ler ve yetimlere haksızlık edenlerdir.” dedi.
Sonra baktım bir topluluk daha var, onların da derilerini kesip ağızlarına koyuyorlar. Onlara “Dün-yada yediğiniz gibi yiyin!” deniyordu.
“Ey Cebrail, bunlar kimdir?”
“Bunlar dünyada koğuculuk yapan, fitne çıkaranlardır. Bunlar insanların etlerini yiyen, insanlara söven, ırzlarına ve namuslarına saldıranlardır.” dedi. Sonra baktım, birtakım insanlar vardı ki, önlerine bir sofra kurulmuş ve en güzel yiyecek ve etlerle donatılmıştı. Etraflarında da leşten, kokuşmuş etlerden yiyecekler var. Bu insanlar, bu güzel yiyecekleri yemiyorlar da o leşleri, pis kokulu yiyecekleri yiyorlardı.
“Ey Cebrail, bunlar kimdir?”
“Bunlar zina yapanlar, dünyada Allah’ın he-lâl kıldığını bırakıp, harama yönelenlerdir.”
Sonra baktım, bir topluluk daha var ki, karınla-rı şişmanca. Bunlar Firavun ve ailesinin yolu üzere duruyorlardı. Firavun ve ailesi her ateşe atıldığında onların bulunduğu güzergâhtan gidip geliyorlardı. Firavun ve ailesi oradan geçerken, karınları şişkin bu insanlar yerlerinden havaya fırlıyorlar. Firavun ve ailesi de bu karınları şişmiş insanların üzerelerine basarak geçip gidiyorlar.
“Ey Cebrail, bunlar kimdir?” dedim.
“Bunlar dünyada faiz yiyenlerdir.” dedi.
Sonra gördüm ki, bazı kadınlar göğüslerinden, bazı kadınlar da baş aşağı ayaklarından kancalara asılmışlar.
“Ey Cebrail, bunlar kimdir?” dedim.
“Bunlar dünyada zina eden ve çocuklarını öldüren kadınlardır.” dedi.
Sonra Cebrail ile birlikte daha fazla yükseldik ve ikinci kat semâya geldik. Cebrail kapıyı çaldı. Birinci kat semâdaki konuşmalar tekrar edildi.
Orada iki teyze oğluyla, Yahya ve İsa ile karşı-laştık. Giyim, kuşam ve sûretleri birbirlerine benzi-yordu. Cebrail:
"Bunlar Yahya ve İsa'dır, onlara selâm ver." dedi. Ben de selâm verdim. Onlar da selâmıma mu-kabelede bulundular. Sonra:
"Hoş geldin salih kardeş, hoş geldin salih peygamber!" dediler.
Sonra Cebrail ile üçüncü kat semaya çıktık. Ka-pıyı çaldı, diğer katlarda geçen konuşmalar geçti.
Üçüncü kat semâda Yusuf ile karşılaştık. Üm-metinden kendisine tâbi olanlarla birlikte bulunu-yordu. Yüzü ayın on dördündeki dolunay gibiydi. Cebrail:
"Bu Yusuf'tur. Ona selâm ver." dedi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukabele etti. Sonra Ceb-rail ile dördüncü kat semâya çıktık. Cebrail kapıyı çaldı, diğer katlarda yapılan konuşmalar yapıldı.
Kapı açıldı. İçeri girdiğimizde, İdris ile karşı-laştık. Cebrail:
"Bu İdris'tir, ona selâm ver." dedi. Ben de se-lâm verdim. O da selâmıma mukabele etti. Sonra bana:
"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Rabbimiz İdris Aleyhisselâm için şöyle buyurmuştur:
«وَرَفَعْنَاهُ مَكَانًا عَلِيًّا»
“Onu üstün bir makama yücelttik.”
Sonra Cebrail ile beşinci kat semânın kapısına geldik. Cebrail kapıyı çaldı, kapı açıldık ve içeri girdik.
Orada Harun Aleyhisselâm ile karşılaştık. Ceb-rail Aleyhisselâm:
"Bu, Harun Aleyhisselâm'dır. Ona selâm ver." dedi. Ben selâm verdim. O da selamıma mu-kabelede bulundu ve:
"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi. Harun’un etrafında ümmetinden kendisine tâbi olan insanlar vardı.
Sonra Cebrail ile altıncı kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.
Burada Musa ile karşılaştık. Cebrail Aleyhis-selâm:
"Bu Musa’dır. Ona selâm ver." dedi. Ben se-lam verdim, o da selâmıma mukabelede bulundu ve:
"Salih kardeş hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi
Musa çok kıllı idi. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları onlardan dışarı çıkardı.
Sonra Cebrail ile yedinci kat semâya yükseldik. O, kapıyı çaldı ve kapı açıldı.
İçeri girince, İbrahim Aleyhisselâm ile karşılaş-tık. Cebrail:
"Bu atan İbrahim'dir. Ona selâm ver!" dedi. Ben selâm verdim. O da selâmıma mukabele etti.
Sonra:
"Salih oğlum hoş geldin, salih peygamber hoş geldin!" dedi.
İbrahim sırtını Beyt-i Ma’mur’a dayamıştı. O-rada bana:
“İşte senin yerin ve ümmetinin yeri burası-dır.” denildi.”
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem konuş-masının bu noktasında şu âyet-i kerimeyi okur:
»إِنَّ أَوْلَى النَّاسِ بِإِبْرَاهِيمَ لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ وَهَـذَا النَّبِيُّ وَالَّذِينَ آمَنُواْ وَاللّهُ وَلِيُّ الْمُؤْمِنِينَ«
“İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah mü’minlerin dostudur.”
Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem ar-dından kaldığı yerden anlatmaya devam eder:
“Sonra Beyt-i Ma’mur’a girdim ve içinde na-maz kıldım. Beyt-i Ma’mur’a her gün yetmiş bin melek girer, bu melekler kıyamet gününe kadar geri dönmezler.
Sonra baktım, bir ağaç var ki, bir yaprağı bu ümmeti örter. Bu ağacın kökünden bir kaynak çıkı-yor ve iki kola ayrılıyordu:
“Ey Cebrail, bu nedir?” dedim.
“Bu, rahmet nehridir. Şu da Allah’ın sana verdiği Kevser’dir.” dedi. Bunun üzerine rahmet nehrinde yıkandım, geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlandı. Bundan sonra Kevser’in akış istikametini takip ederek, cennete girdim. Cennette gördüğüm şeyleri anlatmamın imkânı yok; orada hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, hiçbir insanın kalbine gelmediği şeyler gördüm.
Sonra Sidretü'l-müntehâ'ya çıkarıldım. Sidre ağacının meyveleri (Yemen'in) Hecer testileri gibi iri idi. Yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrail Aleyhisselâm bana:
"İşte bu Sidretü’l-müntehâ'dır!" dedi.”
Görülecekler görülmüş, müşahedeler yapılmış ve nihayet zaman ve mekânın bittiği bir noktaya varılmıştı. Bu varılan nokta, Sidretü’l-müntehâ idi. Buradan sonrası hakkında hiçbir yaratılmışın ne bir bilgisi, ne de oradan öteye gitme gücü vardı. Buraya kadar Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e eşlik eden Cebrail durur:
“Buradan öteye gitmeye ne iznim var, ne de buna gücüm yeter.” der.
Rivayet edildiğine göre; son sınır noktasında nurdan bir Refref gelir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bu Refref ile yolculuğuna devam eder. Nurdan yetmiş bin perde vardır, bu perdelerin hepsinden geçilir. Burada perdeden kasıt, hiç şüphesiz bizim bildiğimiz perdeler değildir. Çünkü Sidretü’l-müntehâ’dan sonrasına akıl ve mantık dayanmaz. Orada olanları insanın cüz’i aklı kavrayamaz. Bu yüzden ne anlatılmışsa, ona o şekilde inanmak gerekir. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mîrac gecesi sayılamayacak kadar çok âyetler (ilâhî belgeler ve mucizeler) görmüştür. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurur:
“...öyle bir makama çıktım ki, orada kalem-lerin gıcırtılarını duyuyordum.”
Yani öyle bir makama, bir seviyeye çıkarıldım ki, kâinatın mukadderatının nasıl cereyan ettiğine vakıf oluyordum.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mîrac’ı anlatmaya devam eder:
“Sonra öyle bir yerde durdum ki, tarifi olmayan bir ilâhî perde ile karşılaştım. O anda bir ses duydum:
“Orayı geç!”
Bu ses üzerine ilâhî perdeyi geçtiğimi gördüm. Sonra yine bir ses duydum:
“Bana yaklaş!”
Bu sesi belki bin defa duydum. Her duyuşta bi-raz daha ilerledim ve her seferinde bir makamı ge-çip, bir başka makama vardım:
“Yâ Muhammed!”
diye bir nida işittim. Bana bir dehşet, bir ürperti geldi, aklım başımdan gitti. Bulunduğum yerden düşeceğimi hissettim. Şimdiye kadar tatmadığım lezzetleri orada tattım. Birden bana evvel ve âhir ilmi keşfolundu. Korkudan tutulmuş olan dilim açıldı. Ardından beni saran korku sevince, gönül rahatlığına dönüştü. O korkudan kurtulunca, bana hamd ve sena etmem için emir verildi.”
«اَلتَّحِيَّاتُ ِللهِ وَالصَّلَواَتُ وَالطَّيِّبَاتُ»
“Bütün dualar, senâlar, malî, bedenî ibadet-ler, iyilikler ve ihsanlar hep Allah içindir. Al-lah’tan başkasına ibadet yapılmaz...” (Et-tehıyyâ-tu lillâhi ve’s-salavâtu ve’t-tayyibât...)
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendi-miz bu senâyı, övgüyü yapınca Allah Celle Celâluhu:
«اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ اَيُّهَا النَّبِىُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ»
“Ey mertebesi yüce olan peygamberim! Al-lah’ın, rahmeti ve bereketi ile selâm ve selameti sana olsun!” (Esselâmü aleyke eyyühe’n-nebiyyü ve rahmetullâhi ve berakâtühü) buyurur. Efendimiz Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem de cevaben şöyle buyurur:
«اَلسَّلاَمُ عَلَيْنَا وَعَلىٰ عِبَادِاللهِ الصَّاحِيِنَ»
“Selâm ve selâmet bize ve Allah’ın iyi kulla-rının üzerine olsun.” (Esselâmü aleynâ ve alâ iba-dillâhis-sâlihîn)
Bu şekildeki hitabı işiten melekût âlemi tek li-sanla nidâ eder:
»اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ
وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ«
“Ben şahadet ederim ki, Allah’tan başka mâbud yoktur. Yine şahadet ederim ki, Muham-med Allah’ın kulu ve resûlüdür.” (Eşhedü en lâ ilâhe ilallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü)
Bu ilâhî huzurda Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem büyük nimetlere erer. İlme’l-yakin, ay-ne’l-yakîn olur. Bilme inancı, görme inancına dönü-şür. Bakara sûresinin son iki âyeti bu makamda Re-sûlullah’a verilir.
»آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا أُنزِلَ إِلَيْهِ مِنْ رَّبِّهِ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ آمَنَ بِاللّهِ وَمَلآئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ لاَ نُفَرِّقُ بَيْنَ أَحَدٍ مِّنْ رُّسُلِهِ وَقَالُواْ سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ لاَ يُكَلِّفُ اللّهُ نَفْسًا إِلاَّ وُسْعَهَا لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ«
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine in-dirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri Allah’a meleklerine, kitaplarına, pey-gamberlerine iman ettiler. Allah’ın peygamberle-rinden hiçbirisi arasında ayırım yapmayız. ‘İşit-tik, itaat ettik. Ey Rabbimiz! Affına sığındık. Dö-nüş sanadır.’ dediler.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı (hayır) kendi-ne, yapacağı (şer) de kendinedir.
Rabbimiz!
‘Unutursak veya hataya düşersek, bizi so-rumlu tutma.
Ey Rabbimiz!
Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de a-ğır bir yük yükleme.
Ey Rabbimiz!
Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme.
Bizi affet.
Bizi bağışla.
Bize acı.
Sen bizim Mevlâ’mızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.”
Resûlullah bu büyük ilâhî rahmete mazhar olur. Beş vakit namaz da bu makamda farz kılınır. Bu ilâhî makamda yaşananların şeklini ve boyutunu anlamanın imkânı yoktur. Bunu kelimelerle ifade etmek de mümkün değildir. Bütün denizlerdeki bir damla misâli bunu anlatmaya çalıştık. Her şeyin en doğrusunu Allah Celle Celâluhu bilir.
Vakit dolmuş ve geri dönülecektir. Yolculuğun geri kalanını tekrar Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den dinleyelim:
“Sonra bana, her günde elli vakit olmak üzere namaz farz kılındı. Huzurdan geri döndüm. Dönüşte Musa’ya uğradım. Musa bana:
"Ne ile emredildin?" dedi.
"Gece ve gündüzde elli vakit namazla." dedim.
"Ümmetin her gün elli vakit namaza güç yeti-remez. Vallahi ben, senden önce insanları tecrübe ettim. Benî İsrail'e muamelelerin en şiddetlisini uyguladım (buna muvaffak olamadım). Sen çabuk Rabbine dön, bu konuda ümmetin için hafifletme talep et." dedi. Ben de hemen döndüm (ümmetim için hafifletme istedim, Rabbim) benden on vakit namaz indirdi. Musa'ya tekrar uğradım. Yine:
"Ne ile emredildin?" dedi.
"Benden on vakit namazı kaldırdı." dedim.
"Rabbine dön. Ümmetin için bunu biraz daha azaltmasını iste." dedi. Ben döndüm. Rabbim benden on vakit daha kaldırdı. Dönüşte yine Musa'-ya uğradım. Aynı şeyi söyledi. Ben, beş vakitle em-rolununcaya kadar bu şekilde Musa ile Rabbim arasında gidip gelmeye devam ettim. Bu sonuncu defa da Musa’ya uğradım. Yine:
"Ne ile emredildin?" dedi.
"Her gün beş vakit namazla." dedim.
"Senin ümmetin her gün beş vakit namaza da güç getiremez. Rabbine dön, biraz daha hafif-letmesini talep et." dedi.
"Rabbimden çok istedim. Artık utanıyorum, daha fazla hafifletmesini isteyemem. Ben beş vakte razıyım. Allah’ın emrine teslim oluyorum." dedim.” Burada açıklanması gereken husus şudur: Anlatımda geçen “Musa ile Rabbim arasında gidip geldim” sözü-nü mâna olarak İstanbul Ankara arası gidip gelmeye ya da temsilde hata olmaz, Cumhurbaşkanı ile başbakan arasında gidip gelmeye benzetirsek hataya düşeriz. Allahu a’lem burada, Musa Aleyhisselâm’ın uyarısı ile Rabbine dönmesi, yukarıda geçen, “Beyt-i Ma’mur’a girdim ve içinde namaz kıldım.” sözünde anlatılan şeydir. Beyt-i Ma’mur’a gidip orada Rabbin-den ni-yazda bulunmasıdır. Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hz. Musa’yı geçer geçmez bir münâdi (Al-lah adına) nidâ etti:
"Farzını kesinleştirdim, kullarımdan da ha-fiflettim!"
Bir başka rivayette şu ifade de vardır.
"Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, beş vakit namazla gönderilince, Musa kendisine:
"Rabbine dön. Daha fazla azaltmasını talep et. Çünkü Benî İsrail'e iki vakit namaz farz et-mişti, onlar bunu kılmadılar." dedi. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Rabbime tekrar dönüp daha fazla hafifletmesini istedim. Rab Teâlâ şu cevabı verdi:
"Gökleri ve yeri yarattığım zaman ben sana ve ümmetine elli vakit namaz yazdım. Öyleyse elli olan beştir. Sen ve ümmetin bunları kılın." Böyle-ce anladım ki, bu beş vakit namaz Rabbim Teâlâ’dan kesin bir emirdir. Hemen Musa’ya döndüm. O yine "Dön." dedi. Fakat ben, artık geri dönmedim."
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Mî-rac’da geçmiş peygamberlerle konuştuğu konulardan biri de kıyametin mahiyeti ve onun ne zaman kopa-cağı idi. Rivayet olunmuştur ki:
"Mîrac gecesinde, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, İbrahim, Musa ve İsa ile karşılaştığında onlardan kıyamet hakkında bilgi istedi. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce İbrahim Aleyhis-selâm başladı ve ona kıyamet hakkında sorular sor-dular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıya-met hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz İsa Aleyhisselâm'a geldi. O:
"Kıyametin kopmasına yakın şeyler (alâmetler) hakkında bana bilgi verildi. Ama kıyametin kopma vaktini Allah'tan başka hiç kimse bi-lemez." dedi. Sonra kıyametin alâmetlerinden biri olarak, Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
"Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk yurtlarına geri dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkla-rı her suyu içip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt üst edecekler. Bunun üzerine halk feryat ederek, Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah’a dua ede-ceğim. Allah da bir su gönderecek ve o su, onları sürükleyip denize atacaktır. Daha sonra dağlar ufaltılıp dağıtılacak ve yer, derinin yarılıp genişle-tilmesi gibi yayılıp genişletilecek. İşte bu hâdise meydana geldiğinde, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkının, doğumu ile aniden ne za-man karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadının doğurma süresi gibi olacağı bana bildirildi."
Râvi şöyle demiştir: "Bunun tasdiki, Allah’ın Kitabında da vardır:
»حَتَّى إِذَا فُتِحَتْ يَأْجُوجُ وَمَأْجُوجُ وَهُم مِّن كُلِّ حَدَبٍ يَنسِلُونَ«
"Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettikleri zaman.”
FARKLI BİR BAKIŞ AÇISI İLE MÎRAC
Âyet-i Kerîmelerde Mîrac
Mîrac, dünya tarihinin en büyük olayı. Başka bir ifade ile hiçbir yaratılmışa nasip olmamış bir büyük lütuf.
Önce Mîrac’ın kelime mânası ile başlayalım. Mîrac, “yükselinecek yer, en yüksek makam, merdi-ven, merdiven ile yükselinen yüksek makam” anlam-larına gelmektedir. İslâm inancında Peygamber Efen-dimizle özdeşleşen Mîrac, Peygamberimizin madde âleminin ötesine ulaşarak birçok mânevî âlemi bizzat görüp müşahede etmesi ve sonra da hiçbir yaratılmışın ulaşamadığı o büyük makam ve mevkiye erişmesi, â-lemlerin Rabbi ile bizatihi görüşmesi olayıdır.
Mîrac’ın muhtevası 1400 yıldır İslâm âlimleri tarafından tartışılmıştır. Bir kısım İslâm âlimi şu tezi savunmuşlardır:
“Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efen-dimiz Mîrac olayını ruhen yapmıştır.”
Bir kısım İslâm âlimi de “Bedenen yapmıştır.” dediler.
Ancak çoğunluk şu görüşte birleşmiştir ki, Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz Mîrac hâdisesini “hem bedenen, hem de ruhen” gerçekleştirmiştir. Bedenen Mîrac Hicret’ten önce Mekke’de vuku bulan bildiğimiz hâdisedir. Bu hâdiseden sonra Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz birçok defa da ruhen Mîrac olayı gerçekleşmiştir.
Mîrac’ın gerçekleştiği âyet-i kerîme ile sabittir. Birçok sapık tahrifatçı Mîrac’ı inkâr ederken gerçek-te İslâm inancını inkâr etmektedirler. Çünkü âyet-i kerîmede çok açık bir şekilde:
»سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ اْلأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ آيَاتِنَا إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ البَصِيرُ«
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Ha-ram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münez-zehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”
Âyet-i kerîmenin ifadesi net ve kesindir. Kâina-tın Efendisi Mescid-i Haram’dan, yani Mekke’den, Rabbi tarafından alınmış ve Mescid-i Aksa’ya yani Kudüs’e götürülmüştür. Bunda en küçük bir tereddüt ve şüphe yoktur; çünkü Rabbimiz böyle buyurmak-tadır. Mekke’den Kudüs’e niçin götürüldüğü soru-sunun cevabını yine âyet-i kerîme veriyor:
“Bir kısım âyetlerimizi ona gösterelim diye.” Âlemlerin Rabbi, Peygamber’ine bazı olayları, mekânları ve hâlleri göstermek istemiştir. Göstermek istediği bu şeyler, hiç şüphesiz bugüne kadar kimsenin görmediği şeylerdi. Yoksa herkesin görüp, bildiği şeyler göstermenin bir cazip tarafı olmaz ve bu olayın üzerinde de bu kadar durulmazdı. Demek ki, kimsenin bugüne kadar görmediği ya da görme fırsatı verilmediği şeyler söz konusuydu. İşte âyet-i kerîme bu duruma işaret etmektedir. Daha açık bir ifade ile, Mescid-i Aksa’dan sonrasının da mevcut olduğu âyet-i kerîmenin ifadesinden anlaşılıyor.
Mîrac hâdisesini haber veren bir diğer sûre de Necm sûresidir. “Necm” yıldız demektir. Tefsir âlimlerine göre bu sûrede geçen necmden kasıt, Sü-reyya yıldızıdır. Ülker yıldızı olduğu da söylenmiştir. Rabbimiz bu sûrenin birinci âyet-i kerîmesine yemin ile başlıyor. “Battığı zaman yıldıza andolsun ki...”
Doğmakta olan yıldıza, Kur’an’a andolsun! Yükselmekte olan yıldıza, Muhammed’e andolsun, doğan ve yükselen yıldızlara andolsun!
Şimdi sûrenin devamı olan âyet-i kerîmeleri dikkatlice inceleyelim.
»مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى«
“...Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâ-tıla inanmadı..”
O öyle bir insan ve öyle bir peygamberdir ki, arkadaşınız Muhammed şaşırmadı, hak yoldan sapmadı. Onun Mîrac seyahati boyunca gördükleri hak ve doğru olan şeylerdir; onu bu konuda sakın yalanlamayın. O hiçbir zaman bâtıla inanmadığı gibi insanlara karşı ne haince bir düşünce içinde bulundu, ne de yalan söyledi.
»وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى«
“...O, arzusuna göre de konuşmaz...”
O şahsî arzu ve ihtiraslarına göre, mantıksız, ge-lişi güzel, ilim dışı bir üslup ile konuşmaz.
»إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى«
“... O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir...”
Rabbi ona neyi bildirdiyse, o onları tebliğle gö-revlidir. O Rabbinin tebliğinin dışında ya da Rabbi-nin tebliğinin hilafına bir şey söylemez:
»عَلَّمَهُ شَدِيدُ الْقُوَى ذُو مِرَّةٍ فَاسْتَوَى«
“...Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratı-lışlı biri (Cebrail) öğretti...”
Âlemlerin Rabbi’nin emri ve görevlendirmesiyle onu öyle biri öğretti ve ona arkadaş oldu ki, o çok (sevgi, merhamet güçlüdür ve birçok üstün özelliklerle donatılmıştır. Onu öğreten, onunla arkadaşlık eden, ona bütün âlemleri gösteren Cebrail’dir.
»وَهُوَ بِاْلأُفُقِ اْلأَعْلَى«
“... Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.”
Rivayet edilir ki, peygamberlerin hiçbiri Cebrail Aleyhisselâm’ı asıl sûretinde görmemiştir.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Cebrail Aleyhisselâm’ı iki defa asıl sûretinde görmüştür. Bunlardan bir tanesi vahyin başlangıç döneminde Hira da, diğeri de Mîrac hâdisesinde meydana gelmiş-tir. Yukarıda açıkladığımız âyet-i kerîmelerde Cebrail Aleyhisselâm’ın gücü ve kuvvetinin büyüklüğünden bahsedilmişti. Burada da bu büyük güç ve kuvvetin sahibi Cebrail asıl sûretiyle, tefsir âlimlerinin bildir-diğine göre, bütün ufku kaplamıştı. Ufuktan kastın sema, gök veya göğün batı kısmı olduğu söylenmiştir.
Şimdi aşağıdaki âyet-i kerîmeye dikkatimizi verelim:
»ثُمَّ دَنَا فَتَدَلَّى«
“... Sonra (Muhammed’e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı...”
Bu âyet-i kerîmeyi değişik şekillerde açıklayan âlimler olmuştur. Ancak Necm sûresinin ilk âyetinden başlayarak sûreyi bir bütün içinde ele alıp, sûrenin sekizinci ve sonraki âyetlerine geldiğimizde çok ilginç mesajlarla karşılaşıyoruz. Bu âyet-i kerîmede anlatılan olay nerede oluyor? Sidretü’l-müntehâ’da. Beyzâvî bu konuyu açıklarken şunları söylemektedir:
“Allahu Teâlâ’nın tedellî etmesi ve tevazu gös-termesi), peygamberi her şeyi ile kendisine cezp et-mesi (çekmesi) demektir.” Elmalılı Hamdi Yazır Rahmetullahi Aleyh Beyzâvî’ye ilaveten der ki:
“Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vasfı olarak, çekilmek sûretiyle yükselme mâna-sından anlıyoruz ki, bu da, yukarıdan aşağıya sarkmak değil, aşağıdan yukarıya çıkmak demek-tir. Görüldüğü gibi bununla da tam mânasıyla Mîrac olayına işaret edilmiştir. Yani Peygambe-rimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Ceb-rail Aleyhisselâm’ın öğretmesi üzerine yüksek u-fukta yalnız istiva ile kalmadı, istivadan sonra da Allahu Teâlâ’ya doğru yaklaştı.”
Bu yaklaşma, iki yayın birbirine olan uzaklığı kadar hatta daha yakın oldu:
»فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ أَوْ أَدْنَى«
“... O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası kadar hatta daha da yakın oldu...”
Bu âyeti tefsir eden âlimlerin çoğu, yaklaşmayı farklı şekillerde açıklamışlarsa da azınlık olan bazı âlimler, bu yaklaşmanın âlemlerin Rabbi ile Resûlü Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in arasında olduğu düşüncesinde birleşmişlerdir. Yine Elmalılı Hamdi Yazır Rahmetullahi Aleyh buna şöyle açık-lama getirir:
“Allah’ın has kulu olan arkadaşınız Muham-med Sallallahu Aleyhi ve Sellem, istiva ettikten son-ra Rabbine öyle yaklaştı ki, bütün vasıtalar kaldı-rıldı ve Allah ona doğrudan doğruya vahyetti. Yani Mîrac’da her ne vahyetti ise, Cibril’in dahi her-hangi bir aracılığı olmaksızın vahyetti.”
»فَأَوْحَى إِلَى عَبْدِهِ مَا أَوْحَى«
“...Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini bildirdi...”
Mîrac’da vasıtasız olarak vahyedilen hususlar-dan bir tanesi de namazdır. O gece verilen başka bir şey de, peygamberlerden cennete ilk girecek olanın Peygamberimiz ve ümmetlerden de ilk girecek ola-nın da bu ümmet olacağı müjdesidir. Ayrıca Bakara sûresinin son iki âyeti de vahyedilmiştir. Bir hadis-i şerifte bu konu şöyle anlatılmaktadır:
“Bana üç şey verildi: Beş vakit namaz, Bakara sûresinin sonu ve ümmetimden şirke düşmeyenlerin büyük günahlarının mağfiret edileceği müjdesi.”
Anlatılan mecliste Rabbi ile Resûl arasında ge-çen görüşmenin şekil ve boyutunu mevcut aklımızla kavramamız mümkün değildir.
Şunu bilmemizde fayda vardır: Rabbimiz her şe-ye kadirdir. O istediği zaman her şey meydana gelir. İşte bu bakış açısı ile olayı değerlendirdiğimizde şunu anlıyoruz: Rabbimiz ile kulu ve resûlü olan Muham-med Sallallahu Aleyhi ve Sellem arasında, Mîrac ge-cesinde, yaratılmış hiçbir varlığın kavrayamayacağı türden bir görüşme meydana gelmiştir.
»مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَأَى«
“... (Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlama-dı.”
Bütün bu olayları Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bizzat gözüyle gördü ve gözünün gördük-lerini de kalbi yalanlamadı; gördüklerini kalbi ile de tasdik etti.
»أَفَتُمَارُونَهُ عَلَى مَا يَرَى«
“... Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız ..?”
Ey Mekkeli müşrikler, münafıklar, fasıklar! O size bu olayları anlattığı zaman siz onunla tartışacak mısınız? Ona inanmayacak mısınız? Onu yalanlayacak mısınız? Sûrenin başında geçen âyet-i kerîmelerde bu soruların cevabı verilmişti. Rabbimiz inkârcıları şöyle tehdit ediyor:
»مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوَى«
“... Arkadaşınız (Muhammed) sapıtmadı ve bâtıla inanmadı...”
وَمَا يَنطِقُ عَنِ الْهَوَى إِنْ هُوَ إِلاَّ وَحْيٌ يُوحَى
“... O, arzusuna göre de konuşmaz...” Size “...O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değil-dir...”
»وَلَقَدْ رَآهُ نَزْلَةً أُخْرَى«
“... Andolsun onu, Sidretü’l-müntehâ’nın yanında önceden bir defa daha görmüştü...”
Bu âyet-i kerîmede bahsi geçen Cebrail Aley-hisselâm’dır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in Cebrail ile birlikte yaptığı Mîrac yolu-culuğu Sidretü’l-müntehâ’ya kadar olmuştur. Sidre-tü’l-müntehâ’dan sonra Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yalnız yolculuk etmiştir. “Yalnız”dan ka-sıt, yaratıklardan hiçbiri beraberinde olmadan, tek başına yüce huzura ermiş olmasıdır.
Âyet-i kerîmede geçen, “Onu önceden bir defa daha görmüştü.” ifadesinden kasıt da Cebrail Aleyhis-selâm’dır. er-Râzî, “Tefsir-i Kebir”inde şöyle der:
“Bu zamir, Cebrail Aleyhisselâm’a ait olup, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, ikinci kez inişinde Cebrail’i gördüğünü gösterir.” Mânanın böyle olması hâlinde, bu inme işinin, Mu-hammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e ait olması da muhtemeldir. Çünkü Mîrac gecesi ile ilgili haberle-rin birinde varid olduğuna üzere, Resûlullah Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem, Cebrail Aleyhisselâm’ın önü-ne geçti ve Cebrail Aleyhisselâm ona:
“Şayet bir parmak ucu kadar yaklaşacak ol-sam, derhal yanar kül olurum.” dedi. Daha sonra Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Cebrail Aleyhisselâm’ın yanına dönüp geldi ki, bu hâl, âyet-te, “nezleten” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Bu meseleyi şöyle bağlamak da mümkündür. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Cebrail Aleyhisselâm’ı, hangi sûrete girmişse o sû-rette görüyordu. Onu gerçek sûretinde yanı melek sûretinde iki defa gördü. Bunların birincisi, Mîrac’-tan önce diğeri de Mîrac’dan inerken Sidretü’l-müntehâ’nın yanında meydana gelmiştir. Cebrail Aleyhisselâm’ın bulunduğu yerden sonrası için “Şa-yet bir parmak ucu kadar yaklaşacak olsam, derhal yanar kül olurum” dediği yerde, Cebrail Aleyhisselâm asıl sûretinde bulunuyordu. Çünkü sûrenin yedinci âyet-i kerîmesinde,
»وَهُوَ بِالأُفُقِ الأَعْلَى«
“...Sonra en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.” buyrulmaktadır.
»عِندَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهَى«
Aynı sûrenin on dördüncü âyet-i kerîmesinde, “Münteha’nın yanında önceden bir defa daha görmüştü...” buyrulmaktadır.
Yaratılmışlar için son nokta olan bu yerde Ceb-rail Aleyhisselâm’ın asıl sûretinde bulunması ihtimal dâhilindedir. Çünkü aynı sûrenin âyetlerinde konu birkaç kez tekrarlanmaktadır. Her şeyin en doğrusu-nu Allah bilir.
Bahsi geçen Sidretü’l-müntehâ’nın kelime mânası, “nihayet Sidre’si”, “son sınır”, “hudut Sidre’si” demek-tir. Sidre’den kasıt da ağaçtır. Resûlullah Sal-lallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz bu ağacın meyvesini, tâcın püsküllerine, yapraklarını da fil kulaklarına benzettiği ve hakkında şunları söylediği rivayet edilmiştir:
“Öyle bir ağaç ki, bir binici onun gölgesinde yetmiş sene yol alsa yine de onu katedemez. Bir yaprağı ümmetin hepsini örter.”
“Keşşaf”ta da şu açıklama vardır:
“Sidretü’l-müntehâ sanki cennetin bitiş noktasındadır.” İbn Abbas ve Ka’b’dan nakledildiğine göre; Sidretü’l-müntehâ, arşın altında bulunan bir ağaçtır ki, meleklerin, nebilerin ve âlimlerin ilmi sonuçta ona ulaşır. Ondan ötesi ise gaybdır. Allah’tan başkası bilemez.
»عِندَهَا جَنَّةُ الْمَأْوَى«
Sidretü’l-müntehâ’nın yanında öyle bir yer var-dır ki, şehitlerin ve muttakilerin varacakları yer ora-sıdır. Orası Cennetü’l-me’vâ’dır. “Cennetü’l-me’vâ da onun yanındadır.”
»إِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشَى«
“...Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.”
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efen-dimiz Sidre’yi kaplayanları anlatırken, insan aklının alamayacağı, kelimelerle ifade edilemeyecek hariku-ladelikleri gördüğünü bildirmiştir. Sidre ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Orasını, ne olduğunu bilmediğim renkler kaplamıştı. Allah’ın hiçbir yaratığı, onu niteleme gücüne sahip değildir. Sidre’yi altından kelebekle-rin kapladığını gördüm. Her yaprağın üzerinde Allah’ı tesbih eden bir melek gördüm. Onu Ref-ref yani yeşil kuşlardan bir grup kuş kaplamıştı.”
Bu olağan üstü hâller ve tecelliyât karşısında:
»مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى«
“... Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.”
Görme sınırını aşıp da sağa sola bakmadı. Akılların şaşacağı, gözlerin kamaşacağı hayret verici şeyler görmekle beraber o, ne şaştı, ne de görme sınırını aştı. Son derece dikkatli ve sıhhatli bir şekil-de Allah’ı tesbih edip, onu müşahede etti. Bu âyet-i kerîmede geçen “gözü kaymadı” ifadesi, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’in Mîrac hâdisesini bizzat bedeni ile yaptığının delilidir. Gö-zün kaymasının başka şekilde olması imkân dışıdır.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile ilgili “Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.” ifadesinin “gö-zü kaymadı” kısmı, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin edebini, tevazusunu, saygısını, kısaca en üstün ahlâkî özelliklerini ifade etmektedir. “Sınırı aşmadı.” tabirine gelince, bu ifade de Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’e verilen kuvvet ve kudreti beyan etmektedir.
Bu olay, Musa Aleyhisselâm’ın kıssası ile de kıyaslanmıştır. Musa Aleyhisselâm ne demişti:
»وَلَمَّا جَاء مُوسَى لِمِيقَاتِنَا وَكَلَّمَهُ رَبُّهُ قَالَ رَبِّ أَرِنِي أَنظُرْ إِلَيْكَ قَالَ لَن تَرَانِي وَلَـكِنِ انظُرْ إِلَى الْجَبَلِ فَإِنِ اسْتَقَرَّ مَكَانَهُ فَسَوْفَ تَرَانِي فَلَمَّا تَجَلَّى رَبُّهُ لِلْجَبَلِ جَعَلَهُ دَكًّا وَخَرَّ موسَى صَعِقًا فَلَمَّا أَفَاقَ قَالَ سُبْحَانَكَ تُبْتُ إِلَيْكَ وَأَنَاْ أَوَّلُ الْمُؤْمِنِينَ«
“... Rabbim bana kendini göster, seni göre-yim, dedi.. ”
Musa Aleyhisselâm’ın bu talebine Rabbimiz şöyle cevap vermişti:
“... Sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sen de beni göre-ceksin...!” Musa Aleyhisselâm denileni yaptı:
“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti. Musa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ederim.” Musa Aleyhisselâm’ın yaşadığı olay, Mîrac hâdisesi ile kıyaslanamayacak olmasına rağmen o buna tâkat getiremedi; dağ parçalandı, kendisi de bayılıp yere düştü. Ancak Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, hiçbir beşerin ve yaratılmışın erişemediği makam ve bilgilere ulaşmasına rağmen “gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.” Bütün bu olaylardan sonra Mîrac hâdisesi sona erer. Mîrac hâdisesinin son bulduğunu bildiren âyet-i kerîme Necm sûresinin on sekizinci âyet-i kerîmesidir:
»لَقَدْ رَأَى مِنْ آيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرَى«
“...Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerin-den bir kısmını gördü.” Rabbimizin büyük yaratışını, eşsiz sanatını, gücünün kudretinin sonuçlarını bizzat müşahede etti. Hiçbir yaratılmışa nasip olmayan nimetlere kavuştu. Hiçbir fânînin göremeyeceği, işitemeyeceği olaylara vâkıf oldu. Resûlullah Sallal-lahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Rabbinin rubûbiyet âyetlerinden, mülk ve saltanatının acayipliklerinden, sözle ifadeye sığmayıp, ancak müşahede ile ulaşılabilecek en büyük âyet veya âyetlerini gördü.
Mîrac olayında Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, Rabbini dünya gözü ile görmüş-tür. Bu görüşe katılmayan sahâbîler ve tefsir âlimleri mevcuttur. İbn Abbas’tan nakledilen meşhur görüşe göre de Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Allah’ı gözleriyle görmüştür. Hatta Hâkim, Nesâî ve Taberânî’nin bazı rivayetlerinde İbn Abbas, “Allahu Teâlâ Musa’yı kelâm, İbrahim’i dostluk ve Mu-hammed’i de görme (rüyet) sıfatı ile ayrıcalıklı kıldı.” demiştir. İmam Eş’arî ve ona tâbi olanlardan bir grup da, Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Allah’ı beden gözüyle gördüğü kanaatin-dedirler. Bazı tasavvuf erbabı da, açık bir delil ol-madığı için rüyetin (Allah’ın görülmesinin) baş gözü ile gerçekleşmesi konusunda görüş beyan etmemekle birlikte, bunun caiz olabileceğini söylemektedirler. Kadı Iyaz şöyle der:
“Hiç şüphesiz doğru olan görüş budur. Zira Allahu Teâlâ’nın dünyada görülmesi aklen câizdir ve akıl noktasında bu görmeyi imkânsız kılacak bir şey yoktur. Şeriatte de mümkün olamayacağı konusunda kat’i bir delil söz konusu değildir.”
Fahrüddin er-Râzî, “Tefsir”inde, Allah’ı gör-menin caiz olduğunu söyledikten sonra şöyle der:
“Ehlisünnet’e göre; görmenin meydana gel-mesi kulun değil, Allah’ın iradesi ile olur. Allah dilerse gözde, dilerse gönülde idrak halk edebilir. Rabbimiz bir şeyin meydana gelmesini murad ettiği zaman ona bir “ol” demesi yeterlidir. Madem ki, her şey Rabbimizin isteği ile meydana geliyor, o hâlde Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya götüren Allah Celle Celâluhu, onu Mescid-i Aksa’dan da Sidretü’l-müntehâ’ya çıkarmış, Sid-retü’l-müntehâ ve ötesinde ona birçok büyük âyetini göstermiştir.”
Açıklamaya çalıştığımız âyet-i kerîmeler ışığın-da son olarak deriz ki, hiçbir beşerin görmediği ve yaşamadığı bir hâdiseyi Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz yaşamıştır. Bu olağanüstülük içinde en büyük harikuladelik Mevlâ’nın görülmesi-dir, Rabbi diledi ve rüyet gerçekleşti. Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır.
Mîrac’tan Dönüş
Ve Mekke’de Yaşananlar
Mîrac dönüşünde de birçok harikulade olay ya-şanır. Resûlullah Efendimiz Rabbimizin birçok âye-tini bizzat görür ve müşahede eder. Dönüşü ile ilgili bir rivayet şöyledir:
“Resûlullah, dönüşü sırasında, Mekke'ye gel-mekte olan bir Kureyş kervanına rastlayıp onlara selâm vermiş, kervandakiler birbirlerine "Bu, Muhammed’in sesi…" demişlerdir. Hatta Resû-lullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bir devede bu-lunan su kabındaki sudan da içmiştir.”
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hâdiseyi kabul etmeyenlere bu kafileden de bahsetmiş ve:
"Kervanınız falanca gün burada olacak." der.
Seyahat tamamlanmış, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem yolculuğa başladığı noktaya geri dönmüştür. Sabah olur… O gece yaşadıklarını Mekke halkına anlatmak ister. Durumdan haberdar olan amcasının kızı Ümmü Hânî, Resûlullah’a mâni olmak ister. O, Kureyş müşriklerinin alay etmelerinden endişe eder. Çünkü anlatılanlar, beşerî akılla anlaşılacak türden şeyler değildir. Zaten Kureyş de Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile alay etmek için bahaneler aramaktadır. Resûlullah kararlıdır:
“Vallahi, ben gece yaşadıklarımı onlara anla-tacağım.” der.
Mîrac hâdisesi Mekke’de duyulduğu zaman müşrikler, “Böyle bir şey bu zamana kadar ne görülmüş ne de duyulmuştur. Bu da Muham-med’in (hâşâ) uydurmalarından bir uydurmadır. Bir gecede Mescid-i Aksa'ya gidilip gelinebilir mi?" derler. İbn Abbas’tan gelen bir haberde o gün Mekke’nin durumu şöyle anlatılmaktadır.
"Resûlullah'ın Mîrac’a gittiği gecenin sabahında Ebû Cehil, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e rastlar:
"Yeni bir şey var mı?" diye sorar.
"Evet, bu gece Mescid-i Aksa'ya götürül-düm." cevabını alınca, alaylı bir şekilde sorar:
"Sonra da aramıza geldin!"
"Evet."
"Kavmini çağırsam, bu hikâyeni onlara da anlatır mısın?"
"Evet."
Ebû Cehil, şamata ve alay etmek, Peygamberi küçük düşürmek için aradığı fırsatı bulmuştur. Benî Ka'b b. Lüey'i hemen çağırıp Resûlullah'a kıssayı anlattırır. Mekkeliler duyduklarından şaşkına dönerler:
"Bize Mescid-i Aksa’yı anlatabilir misin? " derler.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu yol-culuğunu, geceleyin Mescid-i Aksa’ya götürüldüğü-nü söyleyince Mescid-i Aksa ile ilgili bilgileri an-latmasını isterler. Mekkelilerden Kudüs’e gidenler olduğu için, Mescid-i Aksa hakkında bilgi sahibi idiler. Şunu düşünüyorlardı: Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Kudüs’e gitmemişti, dolayısıyla Mescid-i Aksa hakkında hiçbir bilgisi de yoktu.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem bunu şöyle anlatır:
"Kureyş beni tekzib ettiği vakit Hicr'de doğ-ruldum. Allah Teâlâ, Beytülmakdis'i bana gös-termeye başladı. Ben de onlara onun yapısını birer birer anlatmaya başladım. Ben Beytülmakdis'e hem bakıyor, hem de aynı zamanda gördüklerimi yanımdakilere anlatıyordum."
Mescid-i Aksa ile ilgili soruları cevaplayınca, Resûlullah'ın, bir gecede Beytülmakdis'e yaptığını söylediği yolculuğa inanmak mecburiyetinde kaldılar. Diğer hususlardaki doğruluk ve güvenilirliği yakînen biliyordu. Bu husustaki haberi sahih olunca, diğer söylediklerinde de doğru olduğunu tasdik etmek gerekir. Bu durum, mü’minlerin imanını artırdığı gibi inkâr edenlerin de zararını artırmıştır.
Hz. Ebû Bekir
Tasdik Ediyor
Mîrac hâdisesiyle iyice şamata yapan müşrikler-den bir grup, Hz. Ebû Bekir’e gider. Onu da kendi yanlarına çekme ümidiyle meseleyi anlatırlar. Fakat o:
"Ben şahadet ederim ki, o doğru söylemiş-tir!" der.
"Yani, sen onun bir gecede Şam'a gidip, son-ra da Mekke'ye geri geldiğine inanıyor musun?" dediler.
"Evet, ben onun bundan daha öte söyledikle-rini zaten kabul ettim. Ben onun gökten getirdiği haberi kabul ettim; bunu niçin kabul etmeye-yim?" buyurur. Bu hâdise üzerine Hz. Ebû Bekir "es-Sıddîk" unvanını alır.
Sen Kervanlarımızdan
Haber Ver
Mîrac olayının duyan Mekkeli müşrikler:
“Mademki sen bu gece Kudüs’e gidip geldiğini söylüyorsun, Mekke yolunda olan kervanlarımızın durumu hakkında bize bilgi ver. Kervanımız bizim için Beytülmakdis’den daha önemlidir.” derler. Bir başkası da:
“Sen, falan yerdeki develerimize rastladın mı? Bize onlardan haber ver.” der. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz:
“Evet, develerinize rastladım. Falan oğulla-rına da rastladım. Onlar, bir develerini kaybet-mişlerdi, her tarafta onu arıyorlardı. Konak yer-lerinde kimse kalmamıştı. O sırada su içmek iste-dim ve develerden birinin üzerinde bulunan bir örtüyü açtım ve su torbasından su içtim. Sonra üzerini örterek eski hâlinde bıraktım.
Şu anda o kafile Ten’im yokuşundan iniyor. Kafilenin önünde boz, siyah renkli erkek bir deve var. Devenin sırtında da birisi alaca, birisi siyah iki çuval var.” der. Bu anlatılanları dinleyenler ara-sında bulunan Velid b. Muğire:
“Sihirbaz!” diye bağırır. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz sözüne devamla:
“Kervan geldiği zaman onlara sorunuz. Kaplarındaki suyu bulabilmişler mi?” Müşrikler:
“Lat ve Uzza’ya and olsun ki, bu bir delidir!” dediler. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem:
“Ben şu vadide falan oğullarının kafilesine de rastlamıştım. Onlar da bir hayvanlarının sesi bir develerini ürkütmüş ve deve kaçmıştı. Ben, onlara kaçan develerinin yerini gösterdim.” buyurdu.
Konuşmaları dinleyen müşrikler, yerlerinden kalkarak hızla Ten’im yokuşuna doğru gittiler. Peygamberin verdiği haberin asılsız çıkması ümidi ile kervanı beklemeye koyuldular. Fazla zaman geçmemişti ki, uzaktan kervan göründü:
“İşte kervan geliyor!” diye bağırdılar.
Boz deve en önde ilerliyordu. İlk karşılarına çı-kan deve Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in tarif ettiği deve idi. Kafile yanlarına geldiğinde onla-ra su meselesini sordular.
Onlar da bahsedilen su kabının su ile dolu oldu-ğunu; fakat ne olduğunu anlamadıkları bir şekilde su kabının boşaldığını söylediler.
Kureyş müşrikleri diğer kafileyi de beklediler ve onlara da soracaklarını sordular.
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ver-diği haberleri bu kafile de doğruladı.
Adı geçen vadide bir devemiz ürktü ve kaçtı. Bir insan sesi işittik; o ses bizi devemizin olduğu yere çağırıyordu.
Müşrikler her şeyi en ince ayrıntısına kadar so-rup soruşturdular. Verilen haberlerin hepsi doğru çıkmıştı.
Müşrikler, bu duruma rağmen inkâr yolunu seç-tiler. Mevlâ’mız da buna rağmen inanmadıkları için ziyanlarını artırdı. Mü’minlerin de inandıkları için imanını artırıp, sağlamlaştırdı.
Mîrac Sonrası
ed-Dehlevî, “Hüccetullahi’l-bâliğa” adlı ese-rinin sonunda “Siyer-i Nebi” konusu içerisinde Mîrac’a dair şunları söylüyor:
“Hz. Peygamber önce Mescid-i Aksa’ya, sonra da Sidretü’l-müntehâ’ya ve oradan da Allah’ın dile-diği bir mekâna götürüldü. Bütün bunlar uyanık ola-rak, cismanî planda, ancak misâl ile şahadet arası bir âlemde ve her ikisinin hükümlerinin cereyan ettiği bir yerde gerçekleşti. Onun için ceset üzerinde ruh hâlleri, ruh ve ruha ait hâller de ceset üzerinde gö-rülmüştür. Bundan dolayı söz konusu olaylardan her biri için bir tabir ortaya çıkmıştır.
1-Göğsünün yarılıp iman ile doldurulması (şakk-ı sadır): Bunun hakikati, meleklere ait nurların galebe etmesi, tabiat ateşinin söndürülmesi ve cenne-tin feyiz ve bereketi ile onun sükûna erdirilmesidir.
2-Burak’a binmesi: Bu da insan cevherinin, üstün derecede bir hayvan olan canlı bir varlık üze-rine oturmasıdır ki, Peygamberin ruhu, behîmî (şe-hevî) arzularına galip bir hâlde Burak’a binerek yük-selmiştir.
3-Mescid-i Aksa’ya geceleyin götürülmesi: Burası Allah’a ait alâmetlerin ortaya çıkış yeri, Mele-i a’lâ’nın (meleklerin toplantı yeri) bağlı olduğu ve peygamberlerin bakışlarını çevirdikleri yer ve sanki gayb âlemine açılan bir pencere gibidir.
4-Peygamberlerle görüşmesi: Bunun hakikati de, Hz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in onlarla cennete şeref bahşetmesi ve onlar arasında kendisine mahsus olan kemâl mertebesinin ortaya çıkmasıdır.
5- Göklere çıkması: Bu da, peygamberlerin de-rece derece Allah’a doğru yükselerek, vazifeli me-leklerin ve onlara katılan faziletli kimselerin hâlleri-ne, Allah Teâlâ’nın onlara verdiği tedbire ve o seç-kin toplulukta meydana gelen tartışmalara vâkıf ol-ması demektir. Hz. Musa’nın ağlaması, hasetten değil; ancak genel daveti kaybetmiş olmasının ve yolunda bulunup da elde edememiş olduğu bir ol-gunluğun sebat örneğidir.
6-Sidretü’l-müntehâ: O, bir yaratılış ağacıdır. Kâinatın, bir düzen içinde birbirlerini kuşatması ile beslenen, büyüyen ve diğer hususlarda toplanan bir ağaç gibi toplanmasıdır. O, hayvan şeklinde görün-medi. Zira fertleri içinde umumî işleri yönetmeye en çok benzeyen hayvan değil; ağaçtır. Çünkü hayvan-da üstün kuvvetler vardır ve ondaki irade tabiatın yolunda daha açıktır. Ağacın dibinden çıkan nehirler ise, maddî âlemde olduğu gibi mânevî âlemde de dolup taşan hayat kaynağıdır. Onun için burada yeni görülen âlemde de Nil ve Fırat nehri gibi bazı fayda-lı işler ortaya çıkmıştır. Onu kuşatan nurlar da ilâhî cilveler ve rahmanî tedbirlerdir ki bunlar da şahadet-teki kabiliyete göredir.
7-Beyt-i Ma’mur: Onun hakikati de, beşerin secdesinin ve yakarışlarının yöneldiği ilâhî görü-nümlerdir ki, o da yanlarındaki Kâbe ve Beyt-i Makdis tarzında bir beyt olarak görünmüştür. Sonra Peygamber’e bir kap süt ve bir kap şarap getirilmiş; ancak o, sütü tercih etmiştir. Bunun üzerine Cebrail, “Fıtrata uygun olanı seçmeni Allah sana hidayet etti. Eğer şarabı alsaydın ümmetin azacaktı.” demiştir. Demek ki Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ümmetinin toplayıcısı ve çıkış kaynağı ol-muştur.
Kapı Kapanmıyordu
Bir gün Şam’da bulunan tüccarlar, Rum Kayse-ri’nin (hükümdarının) huzuruna çağırılırlar. Bu çağırı-lan tüccarlar arasında Mekke’den Şam’a ticaret için gelen Ebû Süfyan ve birkaç arkadaşı da vardır. Rum Hükümdarı, Ebû Süfyan ve arkadaşlarının Mekke’den geldiğini öğrenince, bunu bir fırsat bilerek, malûm soruyu sorar:
“Memleketinizden zuhûr eden şu peygamber hakkında bize bilgi verin.”
Rum Hükümdarı Herakliyus’un bu sorusuna Ebû Süfyan cevap verir. Fakat cevabında Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i küçük düşürücü ve hafife alıcı ifadeler kullanır. Yıllar sonra Ebû Süfyan, o gün yaşadıklarını şöyle anlatır:
“Doğrusu benim Hz. Peygamberi Kayser’in gözünden düşürmek için yeterli sözleri söylememe engel olan husus, onun yanında bir yalan söyleyip de bundan dolayı onun beni sorumlu tutması endişesi idi. Benim bu konuda yalan söylediğimi anlarsa, artık hiçbir konuda bana inanmazdı. Ebû Süfyan, Kayser’e onun Mîrac’a gittiğini anlatırken der ki;
“Ey Hükümdar! Onun yalan söylediğini bil-diren bir haber vereyim mi sana?”
Rum Kayser’i:
“Nedir o?” diye sorar. Ebû Süfyan şöyle konuşur:
“O Mekke toprakları içinde bulunan Harem-i Şerif’ten geceleyin çıkıp, sizin Kudüs’teki mâ-bediniz İlya Mescidi’ne gittiğini ve sabah olma-dan önce de aynı gece tekrar Mekke’ye döndüğü-nü iddia ediyor.”
Ebû Süfyan konuşmasına şöyle devam eder:
“Ben bunları anlattığım sırada Kudüs’teki İlya Patriği de Rum Kayser’inin yanında bulu-nuyordu.”
Benim söylediklerimi büyük bir dikkatle dinle-yen patrik söze müdahale etti:
“O geceyi biliyor musun?”
Rum Kayser’i ona dönerek:
“Nereden bileceksin?”
Patrik sözüne devam etti:
“Ben yıllarca Kudüs’teki mabedimizde bulundum. Bulunduğum süre içinde her gece mabedin bütün kapılarını kapatır, ondan sonra odama çekilir ve yatardım. Adı geçen gece de âdetim üzere bütün kapıları kapatarak, istirahata çekilecektim. Ne yazık ki bir kapıyı kapatamadım. Ne kadar uğraştımsa, kapıyı kapatamıyordum. Yanımda bulunanları yardıma çağırdım. Birkaç kişi olmamıza rağmen yine de kapıyı kapatamadık. Aramızda bulunan marangozlar kapıyı kontrol ederek dediler ki:
“Kapının üst kısmı yıkılmış, sabah olunca gün ışığı ile kontrol edip tamir edelim.” Patrik konuşmasına devam eder:
“Yapacak bir şey yoktu; mecbûren kapıyı a-çık bıraktık.” Ertesi gün mâbede geldiğimde bu gece burada bazı harikuladeliklerin olduğunu sez-dim. Mâbette bulunan bir taş delinmişti, taşın deli-nen yerinde bir hayvanın bağlanma izi bulunuyordu. Arkadaşlarımı topladım ve onlara dedim ki:
“Bu kapının, bu gece bir peygambere açılmış olması ihtimali yüksektir. Bu gece bu mâbette bir peygamber namaz kılmıştır.”
İsrâ Ve Mîrac Konusunda
Son Söz
İsrâ ve Mîrac olayı İslâm ümmeti arasında 1400 yıldır tartışma konusu olmuştur. Mîrac olayını iki kısma ayırabiliriz. Birinci kısım, âyet-i kerîme ile sabittir ki, bu, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar olan yolculuktur. Bu yolculuk Kur’an âyetleri ile sabit olduğundan inkâr edilmesi durumunda, inkâr eden, Allah korusun, küfre düşer. Zaten âyet-i kerîmede geçen İsrâ, gece yürüyüşü yani Mekke’den, Kudüs’e gece yürüyüşü şeklinde açıklanmıştır.
İkinci kısma gelince; bu, Mescid-i Aksa’dan sonraki yolculuktur. Mescid-i Aksa’dan göklere ve nihayet Sidretü’l-müntehâ’ya çıkma hâdisesidir. Bu konuda açık bir âyetin olmayıp, haberlerin hadislere dayanması ve yine sahabeden farklı rivayetlerin gelmiş olması, bu yolculuğun mahiyeti hakkında ihtilafın çıkmasına sebep olmuştur. Şu kadar var ki, İslâm âlimleri bir konuda ittifak etmişlerdir. Bu itti-fak da, hakkında ne kadar tartışma yapılırsa yapılsın, sonuçta Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem E-fendimizin Mîrac’a çıkmış olmasıdır.
Ruh veya bedenle olup olmadığı konusuna ge-lince; İslâm âlimleri demişlerdir ki, Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, bu yolculuğunu hem ruh hem de bedenen gerçekleştirmiştir. Necm sûresi işaret yoluyla da olsa, bu hâdisenin bedenen ve uya-nık bir durumda gerçekleştiğini göstermektedir.
Özellikle son zamanlarda “dinde yeniden yapılanma” adı altında ortaya atılan sapık fikirler, Mîrac’ı yalanlamaya ve değişik felsefelerden alınan masal ve hikâyelere benzetmeye çalışmaktadır. Bu sapık fikir sahiplerinin amacı, üzüm yemek değil; bağcıyı dövmektir. Onların o kısıtlı akılları ile Mîrac olayının hakikatini ve sırrını anlamaları zaten mümkün değildir. Onlar bu namütenahi olayı kavramıyor-lar diye bu olağan üstü olayı yok sayamayız. Mîrac, aklî ve ilmî olarak da ispat edilecek seviyede net ve açık bir hâdisedir.
Her insanın anlama kapasitesi aynı değildir. Herkesten aynı anlayış ve olgunluğu beklemek akıl-lıca bir davranış olmaz. Bu durum, dünya kurulduğu günden bu yana böyledir. Hatta Asr-ı Saadet’te uy-gulanan metod da böyle idi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ashabının fikrî kapasite ve anlama kabiliyetine göre hareket ederdi. Eğer bir görevlen-dirme yapacaksa, çevresindeki insanların kapasite-sine göre görev dağılımı yapardı.
Mîrac ile ilgili değerlendirme yapan her şahıs, kendi kapasite ve kabiliyetine göre bir anlayış ve bir yorum getirmiştir. Her yorum getiren de “Benim yorumum en doğru yorumdur.” mantığı ile hareket etmektedir. Oysa yapılması gereken şudur: Ortak aklı kullanmak ve ortak aklın verdiği doğru üzerinde yürümek.
Sonuç olarak; yukarıda izah etmeye çalıştığımız üzere Mîrac olayı gerçeklemiş ve bu gerçekleşme, hem ruh hem de bedenen meydana gelmiştir


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla