• Reklam
2 sonuçtan 1 --- 2 arası gösteriliyor
  1. #1
    lider adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-02-2006
    Mesajlar
    45
    Karizma Gücü
    0

    Bu Sese Kulak Ver Kurtuluş KErvanına KAtıl ..

    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıy-la…
    “Senin izzet sahibi rabbin, oların isnat etmek-te oldukları vasıflardan yücedir, münezzehtir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun! Alemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd olsun!”
    Tebliğ ve davet için değişik Avrupa ülkelerine giden bir gurup mümin kardeşimizin yapmış olduk-ları sohbetler ve vaazlar neticesinde bazı insanların hidayetine vesile olmuşlardı. İngiltere’de başların-dan geçen enteresan bir hadiseyi anlattılar. Olay şöyle gelişmişti; yapılan tebliğ ve davetin tesiriyle müslüman olan bir Hıristiyan hıçkırıklarla ağlayarak bu tebliğci müminlere sitem eder.
    “Yarın Allah’ın huzurunda iki elim sizlerin iki yakasında olacak! Sizleri Rabbime şikayet edece-ğim!” diye adeta feryat ediyordu. Tabi bu durum kar-şısında mümin kardeşlerimiz çok şaşırmışlar bunun sebebini anlamaya çalışıyorlardı. Ona dediler ki:
    “Yahu mübarek bizlerin vesilesiyle İslam ile şeref buldun. Bizlere Allah razı olsun diyeceğine, bizlere memnuniyetini izhar edeceğine sen kalk-mış sizi Allah’a şikayet edeceğim diyorsun, böyle söylemenin sebebini öğrenebilir miyiz?” O yeni Müslüman olan İngiliz sakinleştikten sonra şöyle anlattı:
    “Her gün çalıştığım yere babamla beraber giderdim. Mahallemizin köşesinde duran bir dilenci vardı. İşe giderken babam bu dilenciye devamlı para verirdi. Fakat ben vermez; bana ne oda çalışsın kazansın, derdim. Yani babam benden daha yumuşak kalpli, daha merhametli bir insandı. Şimdi ben bu gün Allah’ıma hamdolsun gerçeği buldum ve iman edip Müslüman oldum. Eğer babam da şu an olsaydı mutlaka oda iman ederdi. Fakat babam üç ay önce vefat etti ve iman edemeden öldü, ebedi hayatı da berbat oldu. Peki sizler üç ay önce neredeydiniz? Şayet daha önce gelmiş olsaydınız babam da Müslüman olarak ölecek ve ahiretini kurtaracaktı. İşte bunun için sizleri Allah’a şikayet edeceğim’”
    Bu kitabı yazmamızda bu ve buna benzer olayla-rın tesiri oldu. Gerçekten yeryüzünde bir ışık bir kıvılcım bekleyen, sayılarını bilemediğimiz nice insanlar var. Peki bu insanların kurtuluşu için biz ne yapıyoruz?! Koskoca bir hiç... Keyfe ve zevke dal-mış kendi nefsimizin istek ve taleplerini yerine ge-tirmekle meşgulüz.
    Yapılması gerekenin yanında bizim yaptığımız, deryada bir damla misali gibi bir şeydir. Deryada bir damla misali olsa da her hareketin bir başlangıç nok-tası olduğu inancındayız.
    Öncelikle şunu ifade edeyim ki, İslâm dini kimsenin şahsî malı, siyasî ya da kültürel hareketi değildir. Özellikle inananların; dolayısıyla bütün insanların ortak değerler bütünüdür. Bu kitapçık; “bununla İslâm’ı anlatalım, çok taraftar toplayalım ve üstünlük sağlayalım.” gibi sözlerden ve niyetlerden uzaktır. İslâm dininin gayesi insanı kurtarmaktır. Ona iki dârın saadetini sunmaktır. Bu saadet de bizleri ve her şeyi yoktan var eden Allah’ın rızasını kazanmakla oluyor. Kim Allah’ın rızasını kazanmışsa, o kurtulmuştur. Meselenin özü ve hülâsası budur.
    Yaşadığımız çağ itibarıyla imkânlarımız çok üst düzeydedir. Bu kadar üst düzey imkânlar içinde İs-lam gibi büyük bir hakikati ve büyük bir gerçeği dünyaya haykıramıyorsak, burada kendimizi ve me-todumuzu sorgulamak durumundayız.
    Elimizdeki somut ve akılcı delillerden hareket ederek diyoruz ki: Elimizde Allah’ın kelâmı olan bir kitap, yani Kur’an var. Bu Kur’an, o kadar açık, net, pürüzsüz, akılcı, ilmi ve bilimsel bir eser ki, bir benzeri bugüne kadar yazılamadı. Bilerek ya da bilmeyerek, onun aleyhine olanlar, iğneden ipliğe kadar incelediler ve ne bir bozukluk ne de bir tezat bulabildiler. Onu bozmaya, tahrif etmeye çalıştılar; ama bunda da başarılı olamadılar. Şu an mevcut Kur’an metinlerinin, hiçbir değişime uğramadan, 1400 yıl önce Hz. Muhammed’e inen metnin nokta-sına, virgülüne varıncaya kadar aynısı olduğunu en küçük bir tereddüde mahal vermeyecek kadar açık-lıkla ifade edebiliriz.
    Elimizdeki ikinci değer ise, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ve uygulamalarıdır. Kitabın ileri ki sayfalarında da ifade edeceğimiz gibi, Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Selem ‘de hayatı boyunca en küçük bir olumsuzluk ya da bir ilkesizlik görmek mümkün değil. O ne söyledi ise, nefsinde yaşadığını söyledi. O Sallallahu Aleyhi ve Sellem getirdiği ve uyguladığı prensiplerle tarihin en büyük medeniyetini meydana getirdi. Onun 1400 yıl önceki tespit ve uygulamaları bugün dahi tazeli-ğini korumaktadır. Gerek hayatında, gerekse ilke ve prensiplerinde en küçük bir tezat göremezsiniz.
    Elimizde bu kadar net ve açık, bilime, ilime uy-gun ve yol gösterici somut belge varken, bunları görmezlikten gelmek, akıl kârı değildir. Özellikle İslâm inancına müntesip olmayan gayrimüslimlere sesleniyoruz: “Atalarınızdan miras kalan mal mi-sali, inancınızı muhafaza etme gayretindesiniz. Şu İslâm dinini gerçek mânada, objektif kriter-lerle bir inceleyelim, diye hiç düşündünüz mü? Bunu yapsanız ne kaybedersiniz? Bu kitapçık, sizleri bu düşünceye davet için yazılmış olup, bütün gayri-müslimleri aklıselime davet etmektedir. Ön yargıdan uzak, kişisel bir çıkar ve endişe peşinde koşmadan, gerek kendi inancınızı, gerekse bu kitapçıkta çok az bir kısmını ana hatları ile okuyacağınız İslâm inan-cını akıl terazisinde bir tartın ve kalbinizden gelen sese kulak verin.


    HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?
    ŞAYET İSLÂM DİNİ HAK VE DOĞRU İSE...
    Evet, bu soruyu İslâm dışı bütün inanç sahiple-rine soruyoruz. Biz mü’minler olarak İslâm inancı-nın doğruluğundan zerrece şüphe ve tereddüdümüz yok.
    Peki Sizler!
    Bir an olsun düşündünüz mü? İslâm’ın öğretisi gerçek olup, Hz. Muhammed son peygamberdir. Eğer vaziyet bu ise, bunun için hiç mi tedbir almaz ve sonunuzdan endişe etmezsiniz?! Halbuki dünya hayatınızdaki iş ve uygulamalarınızla ilgili alacağı-nız kararları, ne şansa, ne tesadüflere bırakmamaya özen gösterirsiniz. En küçük bir tehlike veya olum-suzluk görseniz, hemen o işi veya kararı gözden ge-çirisiniz. Kendi dünyevî hayatınız için bu kadar has-sas davranırsınız da, sonu olmayan ebedî hayatınızı nasıl şansa bırakırsınız?
    Hz. Muhammed’in damadı ve dördündü halifesi Hz. Ali ile bir ateist arasında geçen meşhur bir olay anlatılmaktadır.
    Bir ateist kişi, Allah’a ve ahirete inanmadığı için Hz. Ali’nin yaptığı ibadet ve taati boşa kürek çek-mek olarak görmektedir. Bir gün bu ateist kişiye Hz. Ali radıyallahü Anh’a sorar:
    -“Sen Allah’a ve ahirete inanmadığın için i-badet yapmıyorsun, peki bundan dolayı bir kârın var mı?”
    -“Hayır! Yok Ya Ali!”
    -“Ben Allah’a ibadet ediyorum, bu yaptığım ibadet ve taatten dolayı benim bir zararım var mı?”
    -“Yok Ya Ali!”
    -“Demek bu konuda müsaviyiz. (Yani şayet senin inancın doğru ise kazanan kaybeden yok) Şa-yet benim inancım doğruysa, (ki kesin doğru) Be-nim durumum ne olur?”
    -“O zaman Sen yaşadın Ya Ali!”
    -“Peki senin durumun ne olur?”
    -“O zaman ben yanarım Ya Ali!”
    Durum madem öyle bu ihtimal göz ardı edilir mi? Milyonda bir çıkma ihtimali olmasına rağmen, bu ihtimali hesap ederek piyango bileti alan insan, acaba ahiret ihtimalini niye hesap etmez?
    Dünya hayatı ile ilgili her türlü ihtimali göz ö-nünde tutan insan önünde, ebedî hayat için çok fazla seçenek yok; hepsi bir elin parmakları kadar. Bu, sayısı bir elin parmaklarından ibaret olan seçenek-lerden biri de İslâm dinidir. Ebedî bir hayat için bu seçenek araştırılmaya, öğrenilmeye değmez mi?!
    İşte bu mantıkla kaleme alınan bu kitapçık, birkaç yabancı dile de çevrilerek, imkânlar dâhilinde her tarafa ulaştırılmaya çalışıldı. Gayret bizden muvaffakiyet Allah’tan.

    “ALLAH İNDİNDE TEK DİN İSLÂM’DIR.”
    Âdem Aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği ile İbrahim Aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği, Musa Aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği ile İsa Aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği din arasında özde hiçbir fark olmadığı gibi Muhammed Aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği ile diğer bütün pey-gamberlerin tebliğ ettikleri arasında da hiçbir fark yoktur. Kaynak aynı kaynak, tevhid aynı tevhid, iman aynı imandır. Değişik olan sadece dünya şart-larının getirdiği imkân ya da imkânsızlıklar eşiğinde bazı hükümlerdir.
    Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i gönderdi. Hz. Mu-hammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem son peygamber olduğu için kıyamete kadar ge¬lecek olan bütün in-sanlara da peygamber olarak gönderildi. Sadece in-sanlara mı? O bütün âlemlere bir rahmet olarak gön-derildi. Nitekim:
    Kur’an-ı Kerîm’de Enbiya sûresi 107. âyet-i ke-rîmede şöyle buyrulur:
    “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gön-derdik.”
    Buradan hareketle bütün insanlık âlemine şöyle haykırabiliriz:
    “Ey insanlar! Her biriniz Hz. Muhammed’e iman etmek mecburiyetindesiniz. Bu, her şeyi yoktan var eden ve bütün her şeyin sahibi olan Hak Teâlâ’nın kesin bir emridir.”
    Dolayısıyla biz mü’minler olarak, dünyada yaşayan gayrimüslimlere gerektiği gibi tebliğde bulunup bulun¬madığımızı sorgulamak durumundayız. Bugün dünya üzerinde sayılarını bilemeyeceğimiz kadar çeşitli inançlar, sahte dinler bulunmakta, insanlar da bu sahte inanç ve dinlere inanarak onların sapık-bâtıl yollarından giderek, kendilerini uçuruma, felâkete sürüklemektedirler.
    Bu kadar vahim bir durum karşısında bizler ne ya-pıyoruz? Biz gereken hassasiyeti gösterip, ge¬rekli tebliği yapabiliyor muyuz? Kesinlikle hayır! Ya bizden öncekiler, bu dinin bugünlere gelmesi için neler yaptılar, ne sıkıntılara katlandılar? Peygamber Efendi-miz Aleyhissalatü Vesselam veda hutbesini okudu-ğunda yüz on dört bin tane sahabe vardı. Oysa bu gün sahabe-i kiramın hemen hemen yüz bin tanesinin kab-rini Mekke ve Medine’de bulmazsınız. Peki o saadet asrının kahramanları acaba nerede yatıyorlar?...
    Bugün başta ülkemiz olmak üzere Orta As-ya’dan, Kuzey Afrika’ya kadar bir büyük coğrafya-nın neresine bakarsanız bakın, Hz. Mu¬hammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bir arkadaşının kabri ile karşılaşırsınız. Bu neyi ifade ediyor dersiniz? Bu, yüce hakikati bir kişiye dahi duyurabilmek için yapı-lan hicreti, azmi, kararlılığı ve fedakârlığı göster-mektedir. Her biri doğup büyüdükleri şehirlerden kalkıp, bin¬lerce kilometre yollar kat ederek, bir in-san dahi olsa onun kurtuluşuna vesile olmak için onca meşakkat ve sıkıntıya katlanmışlardır. Onların bu gayret ve uğraşıları sonucu hidayet kervanı bizle-re ulaşmış ve kurtuluşumuza vesile olmuşlardır. Ya biz bunca imkâna rağmen ne yaptık, bundan sonra ne yapacağız?
    Elimizde Allah’ın kelâmı, hiçbir tereddüde ve şüpheye meydan vermeyecek kadar açık ve net ola-rak bulunuyor. O Kitabı getiren Resûl Hz. Muham-med’in çağlar üstü prensipleri ve uygulamaları önü-müzdedir.
    Elimizde bulunan Kur’an-ı Kerîm, bundan bin dört yüz yıl önce Allah tarafından kulu ve resûlü olan Hz. Muhammed’e 23 yılda peyderpey indiril-miştir. Kur’an-ı Kerîm, nazil ol¬duğu günden bu güne kadar en küçük bir değişime ve tahrife uğramamıştır. Bu durum hem aklî ve naklî delillerle sabit olduğu gibi bilimsel verilerle de sabitleşmiştir. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz’den sonra yazılan ilk Kur’an-ı Kerîm bugün elimizde¬dir.
    Bugün bazı çevreler Kur’an’a iman etmemek i-çin ya akılları ermediği ya da kasıtlı kıskançlıkları sebebiyle Kur’an-ı Kerîm’e, onun Allah’ın kelâmı olduğuna inanmıyor. (Hâşâ) “Muhammed ve bir-kaç arkadaşı oturdu bu Kitabı yazdı, sonra da bu, Allah’ın kelâmıdır diye cahil Arap toplumu-nu inandırdı.” diyorlar.
    Kur’an’ın ilâhî bir kitap olmadığı iddiasında o-lanları, her şeyden önce Kur’an’ın indiği çağın yani bundan 1400 yıl öncesinin şartlarını dikkatle ince-lemeye davet ediyoruz.
    Kur’an-ı Kerîm’in indiği çağda, milattan sonra 6. ve 7. yüzyıllarda değil Arap toplu¬munda yeryüzünde yaşayan diğer topluluklarda dahi bilim gelişmemişti, bilimsel faaliyetler sıfır noktasında bulunuyordu. Örneğin yer bilimleri, deniz bilimleri, gök bilimleri ve insan vücudu ile ilgili bilimlerden insanoğlunun herhangi bir bilgisi yoktu. Bu alanlarda insanlar birçok hurafeye ve bâtıl inanca inanıyordu. Örneğin, dünyanın döndüğü bilinmiyor, dünyanın yuvarlak olduğu kabul edilmiyor; aksine göklerin dağlar sayesinde ayakta durduğu gibi bir¬çok konuda yalan yanlış bilgiler mevcuttu.
    Günümüzün teknolojik gelişmişliğini dikkate al-dığımızda, o asırlarda teknolojinin zer¬resinin bulun-madığını çok rahat bir şekilde söyleyebiliriz. İdarî ve sosyal yapıya baktığımızda da krallıklar, derebeylik-ler ve imparatorluklar vardı. Haklının değil, güçlünün söz sahibi oluğu bir dönem yaşanıyordu. İnsan hakkı diye bir kavramın sözü dahi edilmi-yordu. Özellikle kız çocukları hiç ama hiçbir değer ifade etmiyor, bir-çokları doğduktan sonra diri diri toprağa gömülüyor-du. Kölelik müessesesi bütün gücüyle çalışıyor, köle-ler zaten insan kabul edilmi¬yordu.
    İnanç durumuna gelince; aya, güneşe, yıldızlara tapanların yanında kendi elleri ile yaptıkları putları tanrı olarak kabul edenler de vardı. Kişi kendi tanrı-sını kendisi yapıyordu. Ateşe tapanların yanında ağaca, taşa tapanlar da bulunuyordu.
    İşte bu çağda Arap yarımadasının ortasında çöl-de bir insan ortaya çıkıyor ve:
    “Ben Rabbimizin insanoğluna gönderdiği son peygamberim! Vahiy olarak bana gelen şu sözler de Rabbimin kelâmı Kur’an-ı Kerîm’dir. Bütün bâtıl inançları ve hurafeleri, adaletsizlikleri, fuh-şu terk edin. Yalnız bir olan Allah’a inanın ve O’nun gönderdiği Resûle, Kitabı Kur’an-ı Ke-rîm’e iman edin.” diye sesleniyordu.
    O gün Allah’ın Resûlü’ne ve Kitabı Kur’an-ı Kerîm’e iman etmeyenleri anlamakta zorlanıyoruz. Çünkü tebliği doğrudan kaynağından alıyorlar, akıllarına takılan her şeyi doğru¬dan ondan öğreniyorlardı. Düşünebiliyor musunuz? Hemen yanı başına Allah’ın elçisi gelmiş, âlemlerin Rabbinin emrini, buyruğunu getirmiş…
    Bunu hissedebiliyorsun. Ne dehşetli bir hâdise, ne muazzam bir olay!!.. Buna rağmen yine de iman etmeyenlere “yazıklar olsun!!..” demekte ne kadar haklıyız değil mi? O gün öyleydi de bugün durum nasıl? O gün meselenin direk kaynağı ve muhatabı ile muhatap olunuyordu. Ya bugün, evet bugünde çok büyük bir gerçek ve çok aşikâr hakikatlerle karşı karşıyayız.
    Bugün biraz aklını kullanan, biraz düşünen ve akleden her insan Hz. Muhammed ger¬çeğini ve Kur’an hakikatini görecek durumdadır. Bu yazımız-da önce Kur’an-ı Kerîm’in Al¬lah’ın kelâmı olduğu-nu açıklayan, bilimsel ve aklı delillerle sizlere sun-maya gayret edeceğiz. Bu yazıyı oku¬yan her mü’min inşallah imanını tazeleyecek, müslüman olduğu için ne büyük nimet içinde olduğunu anlayıp, şükrede-cek. İnanmayan, gayrimüslim de inanmadığı için ne büyük kayıp içinde oldu¬ğunu farkederek, Hz. Mu-hammed’e ve Kur’an-ı Kerîm’e iman edip, ebedî kurtuluş kervanına katılacak inşallah.


    KİM BU SES?
    Meselenin özüne geçmeden, 1400 yıl önce Arap yarımadasından yükselen sesin sahibine ve o devrin şartlarına kısaca bir göz daha atalım.
    1–Hz. Muhammed’in yaşadığı devirde, bilimin gelişmediği, teknolojiden söz etmenin de mümkün olmadığı açık bir gerçektir. Ne uzay bilimleri ile ilgili bir bilgi vardır; ne de yer bilimleri ile insan anatomisi hakkında ciddî, elle tutulur bir bilgi mev-cut değildi. Bu bilimlerin yerine bâtıl inançlar, hura-feler vardı. O günün sosyal, kültürel, sanayi ve bi-limsel yapısını bugünkü imkânlarla karşılaştırdığı-mızda, bugünün imkân ve olanaklarının belki mil-yonda biri bile o zaman yoktu.
    2–1400 yıl önce Arap yarım adasından yükselen sesin sahibi, Arapça ifade ile ümmî yani okuryazar-lığı olmayan bir insandır. Okuryazar olmadığı için de peygamberlik vazifesi ile görevlendirilmeden önce ne bilim adamı, ne ilim adamı ne de edebiyat-çıdır.
    3–Bugün elimizde bulunan Kur’an metninde en küçük bir bozulma ve tahrifat olmamış¬tır. Hz. Mu-hammed’in zamanındakinin aynıdır. Daha açık bir ifade ile bugün eli¬mizde bulunan Kur’an metni ile bundan 1400 yıl önceki Kur’an metni arasında bir nokta dahi farklılık yoktur.
    4–Arap yarımadasından o nurlu sesin yükseldiği devirde, insan haklarından söz etmek mümkün değildi. Hakkın hâkimiyeti değil, gücün hâkimiyeti vardı. Her yerde derebeylikler, krallıklar hüküm sürmekte, kölelik sistemi en verimli devrini geçirmekteydi. Zulüm, insanlık dışı uygulamalar en ileri safhadaydı.
    İşte bütün dünya bu şart ve ahvalde iken Arap yarımadasından bir gün bir ses yükselir. Bu ses öyle bir sestir ki, dinleyenleri mest etmekte, alışılagelmişin dışında çok beliğ ve ilginç şeyler söylemektedir. Şimdi bu sese, 1400 yıl sonra bir daha kulak verelim; bakalım bugüne, bizlere ne haber veriyor? O devrin şartlarını göz önüne alarak, bu sesten çıkan sözleri, bir in¬sanın kendi aklı ve mantığı ile bulup söylemesinin imkânı var mı yok mu şimdi hep birlikte göreceğiz.


    BU SES NE DİYOR?
    1–Bu ses diyor ki:
    “Güneş, ay ve dünya bir hesap ile dönmektedirler.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Enbiya sûresi 33. âyet-i ke-rîmede:
    “O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmekte¬dir.”
    Yasin sûresi 38. âyet-i kerîmede:
    “Güneş, kendi için belirlenen yerde akar (dö-ner). İşte bu, azîz ve alîm olan Al¬lah’ın takdiridir.”
    Ve Yasin sûresi 40. âyet-i kerîmede:
    “Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” buy-rulmaktadır.
    O devrin imkânlarını göz önüne aldığımızda bir insanın uzaydan haber vermesi, uzayda meydana gelen hâdiseleri bir bir sayması imkânsızdır. 20. yüzyılın modern gelişmiş teknik imkânları ile elde edilen bilimsel gerçekleri, 1400 yıl önce okuryazar-lığı olmayan birinin ha¬ber vermesi bir insanın yapa-bileceği bir iş midir?
    2–Dinle bak, bu ses başka ne diyor:
    “Zaman dilimleri olan, günler, aylar ve yıllar, güneş, ay ve dünya ile bağlantılı olarak ve onların bir ölçüyle dönmeleri sonunda meydana gelmektedir.”
    Kur’an-ı Kerîm’de En’âm sûresi 96. âyet-i ke-rîmede:
    “O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı (vakitlerin ta¬yini için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, azîz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen Allah’ın takdiridir.” buyrul-maktadır.
    Dünyamızın, güneş ve ayın dönüşleri neticesin-de günler, aylar, yıllar ve mevsimler meydana geli-yor. Arap yarımadasında çölde yaşayan bir insan bunları nasıl bilebilir?
    3–Oku; bak bu nur ses başka neler diyor:
    “Evren sürekli genişliyor.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Zâriyat sûresi 51. âyet-i kerîmede:
    “Göğü kendi ellerimizle biz kurduk ve biz (o-nu) elbette genişleticiyiz.” buyrul¬maktadır.
    Evrenin sürekli genişlediği, 20. yüzyılda yapılan bilimsel çalışmalarda anlaşılmıştır. Evrenin sürekli genişlediğini uzay bilimci Hubble tespit etti. Tespit aracı da gelişmiş bir te¬leskoptu. Bu sese kulak tıka-yanlara sorarız: 1400 yıl önce evrenin sırları öğre-nilmek için nasıl bir teleskop kullanılmıştı?
    4–Bu seste, bak daha ne hikmetler var:
    “Zaman izafî bir kavramdır, içinde yaşadığımız dünya günleri sadece bu dünyaya ait¬tir.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Secde sûresi 5. âyet-i kerî-mede:
    “Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir. Sonra (bütün bu işler) sizin saya geldikle-rinize göre bin yıl tutan bir günde O’nun nezdine çıkar.”
    Hakka sûresi 4. âyet-i kerîmede:
    “Melekler ve Ruh (Cebrail), oraya miktarı (dünya senesi ile) elli bin yıl olan bir günde yükse-lip çıkar.” buyrulmaktadır.
    Zaman yani günlerimiz izafî bir kavramdır. Bu tespit bilimsel olarak fizikçi Einstein’ın tespitidir. Einstein’ın bu buluşuna “İzafiyet Teorisi” denil-mektedir. Zaman her ortamda, her yerde, her hızda farklıdır ve değişkendir. Saatler farklı işlemekte, günler farklı algılanmakta¬dır. Bu durum her ne ka-dar 20. yüzyılda bulunmuş olsa da 1400 yıl önce bir ses dünya günle¬rinden farklı günlerin olduğunu tüm insanlığa haykırıyordu.
    5–Kulak ver bu sese, bak şimdi nereden haber veriyor:
    “Denizler birbirine karışmasın, karı-şıp da özellikleri bozulmasın diye arala-rına perde çekilmiştir.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Rahmân sûresi 19 ve 20. â-yet-i kerîmelerde:
    “İki denizi birbirine kavuşturmak için salıvermiştik. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmazlar.”
    Furkan sûresi 53. âyet-i kerîmede:
    “Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, di-ğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur.” buyrulmaktadır.
    Belli denizlerin kendine has tuzluluğu ve yoğun-luğu bulunmaktadır. Denizlerin farklı özelliklerde olmaları onların farklı canlıları bünyelerinde barın-dırmalarına sebep olmaktadır. Ünlü deniz bilimci Cousteau: “İki denizin birleştiği noktada, birbiri-ne karışmasını engel¬leyen harika bir su perdesi ile karşı karşıya kaldık.” diyordu. Bu durum Ce-bel-i Tarık Bo¬ğazı’nda tespit edilmişti. Aynı tezi bir başka bilim adamı Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in bir¬leştiği Mendep Boğazı’nda tespit etmişti. Onlar bu tespitlerini 20. yüzyılın modern imkânları ile ya-pabilmişlerdi. Durum böyleyken, bundan 1400 yıl önce Arap yarımadasından çıkan bir ümmî insan, denizin yüzlerce metre derinliklerinde yaşanan bu olağanüstü plan ve projeleri nereden ve nasıl bilebi-liyordu?
    6–Bu ses daha neler söylüyor:
    “Anne rahminde, insanın gelişimini safha safha haber vermektedir.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Kıyamet sûresi 37. âyet-i ke-rîmede:
    “O, (rahim yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi?”
    Secde sûresi 7 ve 8. âyet-i kerîmelerde:
    “O Allah ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yarat¬mıştır. Sonra onun zürriyetini, dayanıksız bir suyun özünden üretmiştir.”
    Mü’minûn sûresi 13. âyet-i kerîmede:
    “Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe hâ-line getirdik.”
    Enbiya sûresi 14. âyet-i kerîmede:
    “Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yap-tık. Peşinden alakayı, bir parçacık et haline sok-tuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çe-virdik; bu kemikleri etle kapla¬dık. Sonra onu başka bir yaratılışla insan hâline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.”
    İnsanın anne karnında hangi safhalarda yaratıl-dığını modern bilim şöyle izah etmekte¬dir:
    “Menideki milyonlarca spermlerden sadece bir tanesi anne rahminde döllenmeye sebep teşkil eder. Spermler anne rahmindeki yumurta ile bu-luştuğunda, fallop adı verilen bir tüple rahimde yolculuğa başlar. Embriyonun, rahimdeki yolcu-luğu sona erince kan damarlarının yoğun olduğu ve iyi beslenebilecekleri bir yere tutunur, yani asılır. Modern tabirle, embriyo, rahim duvarına takılır. Burada geçirilen belli bir süreden sonra embriyo bir parça et hâline gelir. Bu et parçası insan iskeletini meydana getiren kemiklere dönü-şür, ardından da meydana gelen kemikler etlen-meye başlar, yani kemiklere et giydirilir.”
    Anne karnındaki bir başka olay da şöyle haber verilmektedir:
    Kur’an-ı Kerîm’de Zümer sûresi 6. âyet-i kerî-mede:
    “...Sizi de annelerinizin karınlarında üç katlı karanlık içinde çeşitli safhalardan geçirerek ya-ratıyor...” buyrulmaktadır.
    Anne rahmindeki bu gelişim bir başka bilimsel ifade ile şöyle izah edilmektedir: Anne karnında üç evre geçirilir:
    1) Fallop borusundaki evre: Spermle yumurta birleştiklerinde bu boruda yolculuk yaparlar.
    2) Rahim duvarında asılı durulan evre: Bu, bir et parçası hâline dönüşünceye kadar süren zaman dilimidir.
    3) Amniyon kesesindeki evre: Bu, kemikleşen etin ve kemiklere sarılan etlerin daha iyi muhafazası için içi sıvı ile dolu özel bir kesede doğuma kadar kalınan süredir. Çağımızın modern bilimi bir insanın anne rahminden doğuma kadarki sürecini bu şekilde açıklıyor. Peki, bundan 1400 yıl önce dünyaya yayı-lan bu ses, bu bilimsel gerçekleri nereden öğrendi dersi¬niz?
    7–Bu ses modern çağın en önemli buluş-larından birini haber veriyor:
    “Parmak izi”
    Kur’an-ı Kerîm’de Kıyamet sûresi 4 ve 5. âyet-i kerîmelerde:
    “İnsan, kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, bi¬zim, onun parmak uçlarını bile aynen eski hâline getirmeye gücümüz yeter.” buyrul¬maktadır.
    Modern çağın önemli buluşlarında biri de par-mak izinin bulunmasıdır. Parmak izi 1856 yılında İngiliz bilim adamları tarafından tespit edildi. Yapılan araştırmada hiçbir insanın parmak izinin başkasınınki ile aynı olmadığı ortaya çıktı. Çok ente-resan bir durumdu; gelmiş geçmiş, yaşayan ve yaşa-yacak hiçbir insanın parmak uçları aynı değildi. 14 asır önce Arap çöllerinden çıkan ses, niçin sizi, ku-laklarınıza, burunlarınıza, gözlerinize ya da başka organla¬rınıza kadar tekrar eski hâlinde yaratacağız demiyor da, sizin parmak uçlarınızı bile eskisi gibi yaratacağız, diyordu?
    8–Dinle bak, başka ne diyor bu ses:
    “Kendinden 2000 yıl önce yaşamış bir insanın, kendinden 1400 yıl sonra insanlık âle¬mine ibret olacağının habe-rini veriyor.”
    Kur’an-ı Kerîm’de Yunus sûresi 92. âyet-i kerî-mede:
    “(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün senin bedenini (cansız olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan birçoğu, hakikaten âyetlerimizden gafil¬dirler.” buyrulmaktadır.
    Kendisinden yaklaşık olarak 2000 bin yıl önce yaşamış bir Firavun’un, kendisinden 1400 yıl sonra insanlık âlemine ibret olacağını haber vermektedir. Denizde boğulan Fira¬vun’un cesedi belli bir süre sonra kıyıya vurur. Kıyıya vurduğunda secde eder vaziyette bulu¬nan Firavun’un cesedi, bu vaziyette mumyalanmış ve saklanmıştır. Ta ki 19. yüzyıla kadar. 19. yüzyılda bulunan Firavun mumyaları 1400 yıl önce büyük hakikati haykıran ümmî Pey¬gamberi bir defa daha haklı çıkarıyordu:
    9–Dinle, dinle de ibret al bu sesten:
    “Geçmişte gelen peygamberlerin ge-tirdiği şeriatları, yasaları, kanunları ve uygulama¬ları kaldırıyor, “Bundan böyle benim getirdiğim kanunlar, kurallar uy-gulanacak.” diyordu.
    Ancak bir şey var ki, akılla, mantıkla, ilimle ve bilimle onun hiçbir izah ve açıklaması yok; bunu inkâr etmiyor, bilakis tasdik ediyordu: Bir peygam-berin babasız doğmasından bahsediyoruz.
    Kur’an-ı Kerîm’de Âl-i İmrân sûresi 45. âyet-i kerîmede:
    “Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir Kelime’yi müj¬deliyor. Adı Meryem oğlu İsâ’dır. Mesih’tir; dünyada da, âhirette de itibarlı ve Allah’ın kendisine yakın kıldıklarındandır.”
    Enbiya sûresi 47. âyet-i kerîmede:
    “Meryem: “Rabbim!” dedi, “Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?” Allah şöyle buyurdu: “İşte böyledir, Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona sadece “Ol!” der, o da oluverir.”
    Âl-i İmrân sûresi 59. âyet-i kerîmede:
    “Allah nezdinde İsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona “Ol!” dedi ve oluverdi.”
    Enbiya sûresi 91. âyet-i kerîmede:
    “Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de an)… Biz ona ruhumuzdan üfledik. Onu ve oğlu-nu cümle âlem için bir ibret kıldık.” buyrul-maktadır.
    Milâdî 7. yüzyılda bir insan çıkıyor, yerkürede devrim niteliğinde söylemler ortaya atıyor. Diyor ki:
    “Geçmiş peygamberlerin getirdiği kitapların hükmü kaldırılmış, geçmiş peygamberlerin şeriatları da kaldırılmıştır, bundan sonra kıyamete kadar hüküm sürecek olan Kur’an gelmiştir.” İncil’i ve İsâ Aleyhisselâm’ın getirdiği şeriatı da rafa kaldırıyor. Ancak burada bir nokta, bir incelik var ki, birçok gözden kaçmış, birçok akıl onu anlayamamıştır. Eğer bu kitap, Allah katından değil de başka bir yerden, bir kul işi olmuş olsaydı, geçmiş peygamberlerin kitap ve şeriatlarını rafa kaldırırken, çok önemli bir şeyi daha yapması gere¬kirdi. İlk insan ve ilk peygamberden bu yana babasız doğan bir insanın varlığından söz edil¬miş değildir? Bir insanın babasız doğmasının maddî plânda izahı ve anlaşılırlığı yoktur. Bir insanın babasız doğumu hiçbir devirde anlaşılmayacağı için. Bunun akılla, ilimle, bilimle izahı müm¬kün değildir. Eğer bu kitap, bir insan yazması olmuş olsaydı, geçmişi rafa kaldırırken ilk ya¬pacağı işlerden biri de; “aklın, mantığın, ilmin, bilimin almadığı ve hiçbir maddî izahının yapılamayacağı bir olayı yok saymak olurdu.” Yok, saymakla kalmaz, geçmişi rafa kaldırırken, bu akıl, mantık ve ilim dışı olayı fırsat bilir, kullanır ve şöyle derdi:
    “Siz İsâ Aleyhisselâm’ın getirdiği dini ve İsa Aleyhisselâm’ın zatını o kadar tahrif etmişsiniz ki, babasız dünyaya geldiğini söylüyorsunuz.” Bu söylem, yeni bir din getiren kişi için iyi bir prim aracı olmaz mıydı? Fakat o bunu inkâr etmedi; bila-kis tasdik etti. Çünkü o kendi kafasından konuşma-yıp, gelen vahyin haberlerini verirdi.
    10–Sabırla oku, bak ne diyor bu ses:
    “Kur’an’ın bir benzerini yapın da gö-relim”
    “Tebliğe başladığı andan itibaren bütün insanlık tarihi boyunca sesine kulak verme¬yenlere, kulakları çınlatırcasına sesleniyor: “Mademki, bu Kur’an’a inanmıyorsunuz, haydi bütün imkân ve olanakla-rınızı bir araya toplayın, ulaşabildiğiniz herkes-ten yardım alın ve şu Kur’an’ın bir benzerini yapın da göreyim.”
    Kur’an-ı Kerîm’de İsra sûresi 88. âyet-i kerîmede:
    “De ki: Andolsun, bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak üzere insü cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.”
    Ya da Kur’an’ın bir harfini, bir kelimesini tahrif edebiliyor musunuz? Bunu da yapamazlar. Nitekim Hicr sûresi 9. âyet-i kerîmede:
    “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” buyrulmakta¬dır.
    Hz. Muhammed’e peygamberlik verildiği ve Kur’an Allah’ın kelâmı olarak geldiği günden bu yana gerek Peygamberin gerekse Kur’an’ın sayıla-mayacak kadar çok düşmanı ol¬muştur. Ona ve getir-diği kitaba her türlü yalan, iftira atılmış, onu ve ki-tabını karalamak, in¬sanların gözünden düşürmek için denenmemiş hiçbir yol kalmamıştır. Bunca faaliyete rağmen en küçük bir sonuç ya da ilerleme katedil-memiştir. Mademki bir din ve Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek bir insanın yapabileceği bir şey-dir, o hâlde bütün imkânlarınızı bir araya getirin de Kur’an’ın bir benzerini yapın, görelim. Ne o kitabın bir benzerini yazabilirisiniz, ne de o kitapta bir tahri-fat ya da bozukluk meydana getirebilirsiniz.
    Yukarıda maddeler hâlinde açıklamaya çalıştı-ğımız bu yüce hakikatleri, yüz maddeye, bin madde-ye hatta daha fazlaya çıkarmamız mümkündür. Bu Misallerin çoğalacağını bize yine aynı ses haber vermektedir:
    Kur’an-ı Kerîm’de İsra sûresi 89. âyet-i kerîmede:
    “Muhakkak ki biz, bu Kur’an’da insanlara her türlü misâli çeşitli şekillerde an¬lattık. Yine de insanların çoğu inkârcılıktan başkasını kabul-lenmediler.”
    Kehf sûresi 54. âyet-i kerîmede:
    “Hakikaten biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misâli sayıp dökmüşüzdür. Fakat tartış-maya en çok düşkün varlık insandır.” buyrulmak-tadır.
    Kur’an’ın beyan ettiği konuları o günün şartları ile bir insanın bilmesi hiçbir zaman mümkün değildir. Mekke’de oturan okuma yazması olmayan bir kişi, uzayın derinliklerinde yaşanan olayları, güneşin, ayın ve dünyanın döndüğünü nasıl bilebilir? Cebel-i Tarık Bo¬ğazı’nda veya denizlerin derinliklerinde meydana gelen olayları nasıl bilebilir? Anne karnında bir çocuğun geçirdiği evreleri bilmesi mümkün müdür? Evrenin sürekli genişlemekte oldu¬ğunu nasıl bilir? Zamanın izafî bir kavram olduğunu ve dünya günlerinin dünyaya mahsus olduğunu, uzaydaki günlerin farklı olduğunu bilmesi mümkün müdür? Firavun’un cesedinin 1400 yıl sonra nasıl ibret vesikası olacağını nereden bilebilir? Bu ve benzeri onlarca, yüzlerce meselede bir insanın hüküm vermesi mümkün değildir. İşte bu ve bunun gibi pek çok meselenin bize haykırdığı gerçek şudur: “bu Kur’an, kesinlikle insan kelâmı değil Allah kelamıdır.”

    1400 YIL ÖNCE HAYKIRAN
    SESİN SAHİBİ
    Şimdi de Kur’an’ı getiren ve son peygamber o-lan Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şahsiyetine bakalım. Hz. Muhammed’i birkaç mad-dede inceleyelim.
    1–Bir insanda olabilecek en mükemmel özellik-lerin tamamını bünyesinde toplamıştı.
    “Hayatının hiçbir döneminde en küçük bir yalan söylememişti.”
    “Yaşadığı devrin ve yerin en güvenilir insanı olmuştu. Mekkeli müşrikler bile ona “Muham-medü’l-Emîn” demişlerdi.”
    “İn¬sanlık tarihinin suç saydığı hiçbir fiili iş-lememişti.”
    Bu tespitler, sadece müslümanların tespiti değil-dir. Onun düşmanları dahi bu tespitlere iştirak et-mektedirler.
    2–Dünya tarihi boyunca şahsı ile ilgili en çok ki-tap yazılan, en çok araştırılan, en çok konuşulan kişi Hz. Muhammed’dir. Bunca araştırmacının, ilim a-damının ve bunca tarih¬çinin incelemesi altında ol-masına rağmen şahsında bir noksanlık, bir suç ve bir kabahate rast¬lanamamıştır.
    3–Kaynağını Kur’an’dan alan kendi sünnetinde yani en detaya varan uygulamalarında, o gün bir yanlışlık, yanlış anlama veya çağa uyumsuzluk yoktu. Aradan 1400 yıl geçmesine rağmen sünneti seniyesinde bugün bile bir aksama, bozulma ya da şurası eksik, burası fazla denilebilecek bir kusur yoktur.
    4–Eğer Kur’an-ı Kerîm-i arkadaşları ile birlikte veya sadece kendisi yazmış olsaydı, hiçbir eser sahi-bi eserini kitap hâline getirmeden bırakır mıydı? Bunu kendisinin yazdığını bilen hiç mi kimse ol-mazdı? Ne zaman ki âhirete intikal etti, ondan sonra gelen halifeleri Kur’an-ı Kerîm’i bir kitap olarak bir araya topladılar.
    5–Tebliğe başladığı andan son anına kadar de-vamlı gelişip büyümüştür. Kendisine ve getirdiğine inanıp da sonra davasından vazgeçen kaç kişi olmuş-tur? Hz. Muhammed bütün bunları kendi kafasından yazmış; fakat bunu yakınında, çevresinde bulunan, sayılarının yüz bini aştığı bildirilen sahâbesinden hiç kimse farkedemedi mi?
    6–23 sene gibi kısa bir zaman diliminde ortaya attığı ilkeler, prensipler ve bunların uygulamaları dünyanın en büyük medeniyetinin meydana gelme-sine sebep oldu. Ne ondan önce ne de ondan sonra bu çapta bir beşer dünyayı şereflendirmedi.
    Onun hiçbir itiraza ve muhalefete fırsat vermeye-cek kadar açık ve ortada olan yüce şahsiyetini, taraflı tarafsız herkes takdir etmekte, onaylamaktadır.





    ONUN İÇİN NE DEDİLER?
    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendi-miz, gelmiş geçmiş bütün insanlık âle¬minin en zirve noktası ve iftihar tablosudur. Bunun böyle olduğunu her mü’min bilir. Biz bu¬rada mü’minlerin, sevda zirvesi için söylediklerini yazmayacağız. Bizim dı-şımızdaki son devrin Avrupalı aydınlarının İslâm ve onu güzîde peygamberi Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem ile ilgili sözlerinden birkaçını bu-raya aktaracağız. O kadar çok yazı var ki, ancak bir-kaç tanesini siz okuyucularımıza sunabildik.
    Hint Lideri Mahatma Gandhi şöyle der:
    “İslâm dini yalancı bir din değildir. Hintlilerin bu dini saygı ile incelemelerini isterim. Onlar da İslâmiyeti benim gibi seveceklerdir. Ben, İslâm di-ninin Peygamberinin ve onun ya¬kınında bulunan-ların nasıl hayat sürdüklerini bildiren kitapları okudum. Bunlar beni o kadar ilgilendirdi ki, kitaplar bittiği zaman bunlardan daha fazla olmamasına ü-züldüm. Ben şu kana¬ate vardım ki, İslâmiyet’in çok süratle yayılması, kılıç sayesinde olmamıştır. Aksine her şey¬den evvel sadeliği, mantıklı olması ve peygamberinin büyük tevazuu, sözünü daima tutması, yakınlarına ve müslüman olan herkese karşı sonsuz bağlılığı yüzünden İslâm dini birçok in¬sanlar tarafından sevgiyle kabul edilmiştir.
    Alman Şair ve Yazar J.W.Von Goethe:
    “Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen bizim konulmuş olan tüm kanunlarımız, İslâm kültürüne nispetle eksiktir. Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışta onu geçemeyecektir.”
    Almanya Kurucu Devlet Başkanı
    Prens Bismark:
    “Ben şunu iddia ediyorum ki, Hz. Muham-med en seçkin kıymettir. Yaradan’ın böyle ikinci bir vücudu imkân sahasına getirmesi de ihtimal-den uzaktır.
    Sana muasır bir vücut olamadığımdan dolayı müteessirim ey Muhammed! Muallimi ve nâşiri bulunduğun bu kitap senin eserin değildir; o ilâhîdir. Bu kitabın Allah’tan olduğunu inkâr etmek, müspet ilimlerin bâtıl olduğunu ileri sürmek ka-dar gülünçtür.”
    Dr. Lizt:
    “Büyük bir cüretle; fakat edeple diyorum ki, bütün hayır ve bereketlerin menbaı olan, Allah’ın kullarına vahyettiği Hz. Muhammed’in dini, en doğru dindir. İnsanları kendisine tercih etmek, e-maneti yerine getirmek, kuvvetli ve sarsılmaz bir imanla hayır ve şer arasını ayırmak ve bâtılı men etmek… İşte eğer bunlar hayra delâlet ediyorsa, Hz. Muhammed’in risâleti bu hayırları getiren va-hiyden başka bir şey değildir.”
    Prof. Stubart:
    “Baştan başa bütün insanlık tarihi içinde Hz. Muhammed’in şahsiyetine benzeyen tek bir insan mevcut değildir. Onun elinde bulunan maddî araçlar ne kadar az; göstermiş olduğu kahramanlıklar ise ne kadar büyük ve çoktu. Sadece bu yönden tarihi araştırmış olsaydık, Hz. Muhammed’in isminden başka, bu derece parlak ve bu derece ayan bir isim bulamazdık.”
    A.D. Lamartine:
    “Hakimdi, hatipti, peygamberdi. Muharipti, fikirler fatihiydi. Mâkul itikatların muhyisi idi ve nihayet din kurucusu idi. 20 dünyevî devlet kur-muş ve bir tek ruhanî millet yaşatmıştı. Muhammed budur! İnsan büyüklüğü hangi ölçü ile ölçülürse ölçülsün, acaba on¬dan daha büyük bir insan bu-lunur mu?”
    Prof.Carlyle:
    “Şayet gayenin büyüklüğü, vasıtaların küçüklü-ğü ve neticenin azameti, insan dehâsı¬nın üç ölçüsü ise, modern tarihin en büyük şahsiyetlerini dahi Hz. Muhammed (s.a.v.)’le mu¬kayeseye kim cüret edebilir ki?!”
    G. Bernard Shaw:
    “Ben, Müslümanlığın yarının Avrupa’sı için mutlaka kabule değer olacağı kanaatinde¬yim. Aslında Avrupa, çoktan Müslümanlığı kabule değer bulmaya başladı bile…”
    Kaptan Dr. Cousteau:
    “Modern ilmin on dört asır geriden takip ettiği Kur’an, ben şehadet ederim ki, Allah kelamıdır.”


    KUR’AN-I KERÎM, İNSAN SÖ¬ZÜ DEĞİLDİR;
    ALLAH KELÂMIDIR
    Zamanın Bağdat valisi Sırrı Paşa şöyle bir hâtı-râtını nakletmektedir.
    Diyarbakır şehrinde bir cuma günü şehrin ileri gelenleri ile oturuyorduk. Arap di¬linde ve din bilgi-sinde derinliği ile tanınmış olan meşhur Kildânî pa-pazı Abdü Yesû da aramızda idi.
    Misafirim olan Musul Vâlîsi Muhammed Reşîd Paşa’ya yanımdakileri takdim eder¬ken, Abdü Yesû için de:
    “Arap edebiya¬tında pek derindir.” demiştim. Bunun için belâgat üzerinde çok konuşuldu. Sonra dilden kavimciliğe geçildi. Bu sırada, vak¬tiyle Bey-rutlu bir İsevî ile aramızda geçen bir konuşmayı on-lara anlattım.
    “Herkes kendi kavminin büyükleri ile övü-nür. Siz de Arap oğullarısınız. Size sorsalar ki, büyük devlet kurma, ilim, sanat ve belâgat bakı-mından en büyük adamınız kimdir? Ne cevap verirsi¬niz?” demiştim. Beyrutlu Hıristiyan da he-men:
    “Muhammed Aleyhisselâm demeye mecbu-ruz.” demişti.” dedim. Sonra Abdü Yesû’a dö¬nerek:
    “Size sorsaydım, ne derdiniz?” dedim.
    Papaz Abdü Yesû:
    “Evet, büyük devlet kurma ve medeniyete hiz¬met bakımından, Arab’ın en büyük, en meşhur adamı odur, de¬rim. Fakat Muhammed Aley-hisselâm’ın, Arab’ın en fasîh ko¬nuşanı oldu-ğunu kabul etmem. Çünkü bunu gösterecek bir eseri yok¬tur. Kur’an’ı göste¬rirseniz, “Kur’an onun sözü değildir.” diyorsu¬nuz.
    “Kur’an’ın çok fasîh, pek belîğ olması, onun fa-sîh ve belîğ olmasını göstermez. Evet, o, belîğ ve fasîh idi. Fakat onun gibi başkaları da vardı. Meselâ, Alî’nin sözleri gös¬teriyor ki, o da, onun gibi fasîh ve belîğ idi. İslâmiyet’ten önce İmruü’l-Kays ve Kuss bin Saide’nin şöhretlerini hepimiz biliyo¬ruz. Hatta Kuss bin Saide’nin hutbesini Muhammed Aleyhis-selâm da beğenmiştir.” dedi.
    Bu sözü dinleyenler, birbiri ile konuşmaya, bir gürültü sezil¬meye başladığından ayağa kalkıp:
    “Şimdilik kimseden yardım iste¬miyorum. Lütfen rahat olunuz.” dedim. Herkes sustu. Şöyle cevap verdim:
    “Şu anda, din hissimizi, taassubumuzu bir yana bırakıp, ilmî ve ciddî konuşalım! Kur’an-ı Kerîm için siz ne dersiniz? Kur’an-ı Kerîm kimin sözüdür?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Kur’an’ı Muhammed Aleyhisselâm arka-daşla¬rı ile birlikte yazdı.”
    Sırrî Paşa:
    “Geçenlerde, vâlilik emrim okununca, siz A-rap¬ça bir dua yapmıştınız. O duayı başka¬sının yazıp size verdiğini söyleselerdi, susar mıydınız?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Susmam, onu benim yazdığımı söylerim.”
    Sırrî Paşa:
    “Niçin?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Çünkü bu duayı ben hazırladım.”
    Sırrî Paşa:
    “Hakkınız var. Beş beyitlik bir gazel yazan kimse bile bir beytinin çalındığını görse, hırsızın derhal cezalandırılmasını ister. Herkes eseri ile övünür, değil mi?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Evet.”
    Sırrî Paşa:
    “Sizin o duanızdan daha güzeli yapılabilir mi?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Evet, yapılabilir.”
    Sırrî Paşa:
    “Sizin duanızla, Kur’an-ı Kerîm arasında fe-sahat, belâgat bakımlarından fark var mı¬dır?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Elbet, hem de pek çok.”
    Sırrî Paşa:
    “Arap ediplerinin, dost ve düşman ilim adamlarının uğraşarak, Kur’an-ı Kerîm gibisini yazamamaları, Kur’an’ı yazan¬lar için büyük bir şeref olmaz mı?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Elbet olur.”
    Sırrî Paşa:
    “Böyle yüksek bir eseri, sahibi başkasına ba-ğış¬lar mı?” Muhammed Aleyhisselâm:
    “Bu Kur’an, Allah kelâmıdır. İnanmıyorsa-nız, bir âyeti kadar siz de ya¬pın! Yapamazsınız!” demiştir. O kadar düşman oldukları, el ele verip uğraştıkları hâlde düşmanları bunu yapamadılar. Kimisi onun icâz ve belâgatini görür gör¬mez i-man etti. Kimisi, “İnsan bunu yapamaz” diyerek, ister iste¬mez tasdik etti. Muhammed Aleyhis-selâm, bunu birkaç kimse ile birlikte yazmış ol-saydı, düşmanlar da bir araya gelerek, bunun gibi ya¬pabilirdi. Çünkü Müslümanlarda olduğu gibi kâfirler ara¬sında da kuvvetli edip, fasîh kim-seler vardı.
    Sonra bununla meydan okurken, malı, mül-kü, mevkii ve hükümeti yoktu ki, yardım¬cılarını bunlarla susturdu denilsin. Kur’an-ı Kerîm, Tev-rat, Zebur ve İncil gibi topluca meydana konma-dı ki, yardımcıları, bu eserin böyle kıymetli ola-cağını önceden düşüne¬mediler, sonradan pişman oldularsa da, iş iş¬ten geçmişti denilsin. Kur’an-ı Kerîm yavaş yavaş yirmi üç senede indi. İnen her âyette herkes hayran kalıyordu. Yardımcıları ol¬saydı, ne kadar sabırlı, fedakâr olsalar da kendi eserlerinin, böy¬le şân ve şerefini görüp de, yirmi üç sene seslerini çıkarmaz, susa¬bilirler miydi?”
    Papaz Abdü Yesû’:
    “Sözün doğrusu, Kur’an’ı Muhammed Aley-his¬selâm yalnız kendi yazmıştır.”
    Sırrî Paşa:
    “Kur’an-ı Kerîmi siz nasıl buluyorsunuz?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Çok fasîh, pek belîğ, hikmet dolu.”
    Sırrî Paşa:
    “Demek, bunu yapan hakîm olmalı.”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Evet.”
    Sırrî Paşa:
    “Demek ki, Muhammed Aleyhisselâm hakîm idi.”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Şüphesiz hakîm idi.”
    Sırrî Paşa:
    “Yalan söyleyen hakîm olur mu?”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Olmaz.”
    Sırrî Paşa:
    “Muhammed Aleyhisselâm’ın hakîm olduğunu söylüyorsunuz ve hakîm, doğru söyler di-yorsunuz. Zaten bütün hıristiyanların onun doğru olduğunu bilmesi lâzımdır. Çünkü Mardin köylerinden birinde bulunan “Deyr-i Zaferân” adındaki büyük kilisede Nasârâ’nın Arapça yazılmış tarihî mukaddes kitaplarından birinde: “Muhammed A-leyhisselâm’a peygamberli¬ğinden evvel herkes “Muhammedü’l-emîn” derdi. Çünkü doğruluğu ile meşhur idi.” cümlelerini okumuştum. İşte o doğru sözlü Muham¬med Aleyhis-selâm bize haber verdi ki:
    “Kur’an-ı Kerîm, insan sö¬zü değildir. Allah kelâmıdır.” Buna ne dersiniz? Hayır, inan¬mam derseniz, onun hakîm olduğuna da inanmamış olursunuz. Hakîm olduğuna inanı¬yorsanız, onun sözüne de inanmanız lâzım ge¬lir.”
    Papaz Abdü Yesû:
    “Doğrusunu istiyorsanız, Muhammed Aley-his¬selâm peygamber idi. Fakat yalnız Arap¬ların peygamberi idi.”
    Sırrî Paşa:
    “Teşekkür ederim. Şüphe bulutları sıyrılıp, hakikat ışıkları parlamaya başladı. Hakîm yalan söylemez, dediniz. Peygamber hiç yalan söyler mi? O hiç söylemez. Öyle ise, Mu¬hammed Aley-hisselâm’ın bütün insanlara, her millete peygam¬ber olduğuna inanmanız lâzımdır. Çünkü o bize: “Ben bütün insanların ve cinlerin hepsinin pey-gamberiyim.” diye haber ve¬rmiştir. Buna ne der-siniz?”
    Papaz Abdü Yesû, birkaç saniye durduktan son-ra kalkıp gitti ve bir daha yanı¬ma gel¬medi. (İslâmiyet ve Hıristiyanlık, Hakikat Kitabevi, s.75).



    NASIL BİR ALLAH’A İMAN EDECEĞİZ?
    “Hıristiyanlar; Allah, Baba, Oğul ve ruhul-kudüsten ibaret olmak üzere üçtür. Yahut Allah üç unsurdan meydana gelmiştir, bunların üçü de birbirinin aynıdır. Her biri tam İlahtır ve üçü birden tek tanrıdır.” Demişlerdir ki Bu karmaşık inanç sistemi çelişkilerle doludur.
    Niçin üç değişik unsur ya da şekil? Bu inanç sa-hipleri şu soruya cevap vermelidirler:
    “İsâ’yı kim yarattı?” Eğer İsâ’yı, “Baba” de-dikleri Allah yaratı ise, o zaman Hz. İsâ sonradan yaratılan bir yavru Allah’tır. Baba Allah yarattığına göre, yaratan yarattığını ortadan kaldırmaya da gücü yeter. Varlığı bir başkasının irade ve inisiyatifine bağlı bir ilah olabilir mi?
    Yok, eğer Hz. İsâ yaratılmamış ve ezelden beri Baba Allah ile var ise, o zaman akla şu soru geliyor: Ezelden bu yana Baba Allah ve Oğul Allah varsa, bu ikilem olmuyor mu? Yok, bu ikilem kabul edilmiyor ve Allah sonradan kendinden, kendi özünden Oğul Allah’ı yarattı deniyorsa, bu sefer de Hz. İsâ, Baba Allah’ın bir uzantısı olarak karşımıza çıkıyor. He-men sormak gerek: Baba Allah’ın başka uzantıları da var mı?
    Neresinden bakarsanız bakın, bu üçlü birlik i-nancı, ne akla, ne ilme, ne bilime, hiçbir şeye uy-maz. Haydi, şöyle bir yorum getirsek:
    “Bunlar ilâhî sırlardır, insanın aklı ermez.” O zaman aklımızın ermediği şeylere niçin kafa yora-lım? Veya din gibi büyük bir olgu, aklın almayacağı şeyler üzerine inşa edilir mi?
    Bu mantıkla biri çıkar şunu söyler:
    “Baba Allah’ın oğlu olmaya en ideal varlık, akla ve mantığa en yakın canlı, ilk insan Âdem peygamberdir. Bu nedenle Baba Allah’ın ilk oğlu Âdem, ilk kızı da Havva’dır.” Bu akla, ilme, man-tığa daha yakın düşmektedir.
    Teslis inancı bugün eldeki İnciller tarafından bile reddedilmektedir.
    “İsâ ona: “Bana neden iyi diyorsun?” dedi. “İyi olan tek biri var, o da Tanrı’dır.” (Markos, 10/18)
    İsâ Aleyhisselâm’a göre; iyi olan bir tek varlık var; o da tek olan, bir olan, bütün güç ve kudret ken-disinde olan, her şeyin tek sahibi olan Allah’tır. Bir başka yerde bu gerçek, hiç tevile gerek duymayacak kadar açık dile getirilir:
    “İsâ şöyle karşılık verdi: En önemlisi şudur: Dinle, ey İsrail! Tanrımız olan Rab tek Rab’tir.” (Markos,12/29)
    Ne demek “Tanrımız olan Rab?” İsâ Aleyhisselâm burada tek olan ilahın kendi İlahı olduğunu beyan ediyor. İşte İncil’in bu açıklaması yukarıda belirttiğimiz tezi doğrulamaktadır. Buna rağmen, Hz. İsâ’yı Allah olarak anlamak, mitoloji inancına tam denk düşmektedir:
    “Asıl İlah, asıl ilahın sonradan yarattığı yavru ilah. “ Allah öyle bir Allah’tır ki; “gücünün ve kudretinin sonu yoktur. Onun varlığı ezeli ve ebedidir. O hiçbir şeye muhtaç değil, her şey ona muhtaçtır. O’nun ne bir ortağı nede bir yardımcısı vardır. O’nun gücünü, kudretini ve zatını insan aklının anlaması ve algılaması mümkün değildir. Ancak o ne kadarını anlamamıza yetecek güç vermişse, ancak o kadarını anlarız.”

    HZ. İSA İLAH DEĞİL İNSAN İDİ
    İsâ Aleyhisselâm’ın peygamber olmadığı, onun Allah’ın oğlu, Oğul Allah olduğuna inananlar. Bu inançlarını da aşağıdaki gerekçelere dayandırıyorlar.
    * İsâ Aleyhisselâm’ın babasız doğması.
    * İsâ Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeler.
    * Kutsal Ruh ile desteklenmesi
    * Âdem Aleyhisselâm’dan kaynaklanan gü-nahın evrensel olup, bütün insanlığı kaplaması ve Allah’ın, oğlunu göndererek bu günah yükünden insanları kurtarması.
    * Öldürülüp, birkaç gün sonra tekrar dirilti-lip göklere çıkarılması.
    Ana hatları ile İsâ Aleyhisselâm’ın ilâhlığını bu gerekçeler üzerine oturtuyorlar.
    Halbuki bu gerekçeler Hz. İsa aleyhisselamın İlah olduğuna değil, Peygamber olduğuna delildir.
    * Eğer babasız doğmak İlah olmayı gerektiriyor-sa, o takdirde Hz. Ademinde İlah olması gerekir. Çünkü Onun hem babası yoktu hemde anası…
    * Hz. İsa’nın mucize göstermesi Onun İlah değil Peygamber olduğunun delilidir. Şayet Hz. İsa ölüleri dirilttiği için İlah olduğu söyleniyorsa, o zaman Hz. Musa’nın da İlah olması gerekir. Çünkü Hz. Musa elindeki asâyı ejderhaya çeviriyordu. Dolayısıyla Asâyı ejderha gibi bir yılan yapmak, ölüyü diriltmekten dahâ zordur. Çünkü, baston ile yılan, hiçbir bakımdan birbirine yakın değildir. Şimdi bu mantığa göre böyle bir mucizeyle gelen Mûsâ aleyhisselâma da mı, Allah’ın oğlu denilecek?..
    * Allah ölmez, Onun evveli ve ahiri yoktur. Oy-sa Hz. İsa yok idi doğdu büyüdü ve ölecek.
    * Her yavru babasına benzer. Allah celle Celaluhu yatırır besler, büyütür. Hz. İsa bunu yapa-mazdı.
    * Allah celle Celaluhu yemez içmez ve değiş-mez. Oysa Hz. İsa doğdu, büyüdü, O yer içer besle-nir ve zararlı maddeleri atardı.
    * Yahudilerden korunamadı öldürüldü deniliyor. Peki bu takdîrde, âlem İlahsız kalmış olmuyor mu? Hâlbuki, âlemin ilahsız kalması mümkün değildir. Ve İlahın, her zamân var olması lâzımdır. Ayrıca, kendini bile öldürülmekten koruyamayan âciz, kuv-vetsiz bir kimse, hiç İlah olabilir mi?
    * O, İlah değildir fakat, İlahın bir parçası ona hulûl etmiş, yerleşmiştir deniliyor. O zaman bu par-ça ilahdan ayrılınca, temâmen ilahlığı bozulur ve hulûl ettiği şeyin hükmünü alır. Hem bu takdirde İlah parçalanmış olmuyor mu? Ayrıca İlah madem hulûl ediyor, o zaman her şeye mesela “Dağa, taşa, ota” da hulûl edince (Hâşa) onlarda İlah mı oluyor.
    * Îsâ Aleyhisselâm’ın, Allah-u Teâlâ’ya çok i-bâdet ettiği, tâ’ata çok rağbet ettiği husûsu da, tevâ-tür ile sabittir. Îsâ aleyhisselâm ilah olsaydı, ibâdet ve tâ’atda bulunmazdı. Çünkü ilah, abid değil Ma’bud’dur. Aslâ kendisine ibâdet etmez., bilakis başkaları ona ibâdet eder.

    PEYGAMBERLİK VE TEBLİĞ
    İlk insan ve ilk peygamber Âdem Aleyhis-selâm’dır. Ondan sonra dünya nüfusu her geçen gün çoğaldı. Çoğalma ve dünya üzerinde yeni yeni yerle-şimlerin meydana getirdiği ihtiyaçları gidermek ve insanın uyması gereken evrensel ahlâkî ve insanî kurallara aykırı davranışları düzeltmek için Allah peygamberleri gönderdi. Onları yüce hak ve hakikati kullarına tebliğ etmekle görevlendirdi. Her gelen peygamber, kendi kavmine yüce hak ve hakikatlerin tebliğini yaptı.
    Gelen peygamberlerin hepsi de Yüce Allah tara-fından vahiy ile desteklenmiştir. Vahiy Yüce Al-lah’ın, peygamberlerine verdiği emir ve tâlimatlar-dır. Bu tâlimatlar kimi peygamberlere sadece vahiy olarak verilmiş ve öylece kalmıştır. Kimi peygam-berlere gelen vahye “suhuf” yani “sahifeler” den-miştir. Kimi peygamberlere de kitap (Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an) verilmiştir.
    Ayrıca peygamberler, Allah’ın izni ile mucize-lerle desteklenmiştir. Her peygambere mucize ve-rilmiştir. Birkaç örnek olmak üzere şunlar sayılabi-lir: İbrahim Aleyhisselâm ateşe atıldığında ateş İbra-him’i yakmamış; aksine bir gül bahçesine dönüş-müştür. Ayrıca kıyamet günü yeniden yaratılışı me-rak eden İbrahim Aleyhisselâm’a bir vahiy gelmiş bu vahiyde “Bir kuşu parça parça etmesi, her bir parçasını bir dağa atması ve sonra da bu kuşu Allah’ın ismi ile çağırması istenmiş, kuşun eski hâline dönüp, geleceği bildirilmiştir.”
    Mûsâ Aleyhisselâm, “değneği büyük bir yılan olmuş, denizi yararak içinden on iki yol açmış ve kayadan su akıtmıştır.”
    İsâ Aleyhisselâm, kundakta iken konuşmuş, ya-ratılıştan körlere şifa vermiş, ağır hastaları iyileştir-miştir, ölülere hayat vermiş. Onun bunların yanında başka birçok mucizesi de vardır. Hz. Muhammed de ayı ikiye bölmüş, parmaklarından su akmış, uzakta meydana gelen bir hâdiseyi anında görüp haber ver-miştir. Onun da daha birçok mucizesi vardır.
    Bunlardan anlaşılıyor ki, olağanüstü hâl yani mucize göstermek, İsâ Aleyhisselâm’a has bir durum değildir. Her peygamber Allah’ın izni ile mucize göstermiştir.
    Bir peygamberin mucize göstermesi, (hâşâ) o-nun Allah olduğunu göstermez.
    Peygamberler mucize ile desteklenirken, Al-lah’ın dostları olan takva sahibi kullar da kerametler-le desteklenmiştir.
    Kaynak tek olduğu için bütün peygamberler, i-lâhî mesajlarını aynı kaynaktan almışlardır. İşte bu sebepledir ki, bütün peygamberlerin tebliğ ettiği şeriatların özü aynıdır. Aralarında itikad bakımından hiçbir fark yoktur. Bazı küçük farklılıklar ameller ve amelî uygulamalarla ilgilidir. Uygulamalarla ilgili farklılıklar vardır ki, bu da bazen coğrafî durumlar-la, bazen yaşanılan çağın gelişmişliğiyle, bazen de genel tekâmülle alâkalıdır ve bunlar dünyanın o günkü şartları çerçevesinde olmuştur.

    PEYGAMBERLER ARASINDA
    AYIRIM YOKTUR
    Allah gönderdiği peygamberler arasında bize a-yırım yapmamamızı emretmektedir. Bir mü’minin Hz. Âdem’e bakışı ile Hz. Mûsâ’ya bakışı arasında fark olmadığı gibi Hz. İsâ’ya bakışı ile Hz. Mu-hammed’e bakışı arasında fark olmamalıdır. Bu uya-rıyı dikkate alıp, gerçekten iman edip, kurtuluşa e-renlerin haberi Kur’an’da şöyle verilmektedir:
    “...Müminlerde iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. “Allah’ın peygamberlerinden hiçbiri arasında ayırım yapmayız...” (Bakara, 285)
    Kur’an’ın bir başka yerinde peygamberlerin i-simleri zikredilerek:
    “De ki: Biz, Allah’a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Ya’kub ve Ya’kub’un oğullarına indirilenlere, Mûsâ, İsâ ve diğer peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onları birbirinden ayırdetmeyiz. Biz ancak O’na teslim oluruz.” (Âl-i İmrân, 84) buyrulur.
    Allah’ın gönderdiği Peygamberin birini bile inkar etmek bütün peygamberleri inkar etmek demektir. Hocanın bir tanesi Peygamberlere iman bahsini anlatırken, talebelerin içerisinden bir tanesini kaldırır ve “oğlum git şu dolaptaki kavanozu getir” der. Talebe kalkar dolabı açar gözleri şaşı olduğu için oradaki bir kavanozu iki kavanoz gibi görür. Hocasına seslenir “Hocam burada iki kavanoz var hangisini getireyim” hoca cevap verir. “evladım birini kır diğerini getir” talebe iki tane gibi gördüğü kavanozun birini kırınca diğer kavanozu da göremez. İşte bu misaldeki gibi peygamberlerden birine inkar demek diğerini de inkar etmek manasına gelir.
    Peygamberler arasında ayırım yapılmaz, hepsine ve getirdikleri şeriatlara iman etmek her mü’minin başlıca görevdir. Bu şuna benzer: Bir ordu düşünün; bu orduda değişik rütbelerde komutanlar vardır. Ordudaki erlerin görevi, bu komutanların emir ve tâlimatlarına uymaktır. Bütün insanları bir orduda vazifeli erlere benzetecek olursak, bütün insanlar orduda görevli komutanlara uymak, onları tanımak durumundadır. Biz de insanlık ordusunda görevli bütün komutanlara iman ettik ve onlar arasında ayı-rım yapmayız.





    PEYGAMBERLERİN BAZILARI
    DİĞERLERİNDEN ÜSTÜNDÜR
    Peygamberler arasında ayırım yapılmaz; ancak a-ralarında üstünlük farkı bulunanlar vardır. Bir kısım peygamber diğerlerinden üstün yaratılmıştır. Bu durum bize Kur’an-ı Kerîm’de şöyle bildirilmektedir:
    “O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile konuş-muş, bazılarını da derece derece yükseltmiştir...” (Bakara, 253)
    “...Gerçekten biz, peygamberlerin kimini ki-minden üstün kıldık...” (İsra, 55)
    Bu durumun izahı ve misâli şöyledir: Yine bir orduda görevli komutanları düşünün; bunların içinde rütbe ve makam olarak farklı olanlar vardır. Bir kıs-mı general, bir kısmı albay, bir kısmı da yüzbaşıdır. Bu komutanların rütbe farklılıkları, onlara uymakla görevli erler için bir şey değiştirir mi? Hayır, değiş-tirmez; rütbesi ne olursa olsun komutanın emrine uymak mecburiyeti vardır.

    KUTSAL RUH
    “Kutsal Ruh”, “Ruhulkudüs”; peygamberlere vahyi yani Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün tâli-matlarını bildiren melektir. Meleklerde bulunan ö-zellikler onda da mevcuttur. Meleklerin başlıca özel-likleri, nefislerinin olmaması ve Allah’a itaatten başka bir gaye ve düşüncelerinin bulunmamasıdır. Onlar ne erkektirler, ne de dişi. Onların cismi konu-sunda da nuranî, latif varlıklar olduğu bildirilmiştir. Ruhulkudüs, bu nuranî varlıkların reisidir. En önde gelenidir. Allah’ın izin vermesi ve Allah’ın yardımı neticesinde birçok şey yapmaya yetkilidir. İnsan aklının almayacağı olayları gerçekleştirmeye yetki-lidir. Ona bu yetki ve özellikleri veren, tek olan Al-lah’tır.
    Ondaki bu yetkileri bahane ederek, onu Allah’a ortak koşmak doğru değildir. O ne yapıyorsa, sadece kendisine emredileni yapıyordur. Ayrıca bunları da, kendinden değil; tek olan Allah’ın izni, yardımı ve müsaadesi ile yapmaktadır. Allah dilemese, Kutsal Ruh, Ruhulkudüs hiçbir şey yapamaz, hatta Allah dilerse onu yok eder, onun yerine başkasını yaratır.
    Ruhulkudüs, “Cebrail” ismi ile bilinir. Kur’an’-da birkaç isimle daha anılmıştır. Bunlar: “Cebrail, Ruhulkudüs, Mukaddes Ruh, Ruhulemin ve Ruh’tur.”
    Şöyle bir olay yaşanmıştır: Hz. Muhammed, Mekke’de büyük sıkıntılara muhatap olur, darlanır, sıkılır ve uzaktan akrabaları olan Taif yurduna hicret eder. Taif’te biraz dinlenmeyi, Mekke’nin sıkıntılarından uzak kalmayı planlamıştır. Maalesef evdeki hesap çarşıya uymamış, Taifliler de Hz. Muhammed’i çok kötü karşılamış, hatta yurtlarına sokmamış, geldiği yere dönmesi için onu âdeta kovmuşlardır. Kovarken de bir an önce yurtlarından çıkması için onu çocuklara, aralarındaki akılsızlara taşlatmışlardır. O kadar ileri gitmişlerdir ki, atılan taşlardan yaralanmış, acı ve ıstırap içine düşmüştür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen bir peygambere bu muamele yapılır mı?! Sıkıntı, darlık ve acı içinde Mekke’ye doğru yol alınırken, ufukta Cebrail görünmüş.
    — “Ya Muhammed! Rabbin başına gelen olaylardan haberdardır. Sana selâmı var ve şu gördüğün dağlar meleğini senin emrine verdi.”
    O sırada dağlar meleği görünür ve:
    — “Ya Resulellah! Emret şu dağları Taif halkının üzerine kapatayım, yaptıkları zulmün cezasını çeksinler.” dedi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sel-lem:
    — “Hayır. Umarım ki, gelecekte bu Taif hal-kının neslinden, iyiliği emreder, kötülükten me-neden bir nesil yetişir...” dedi.
    Bu hâdise bize birçok konuda ışık tutmaktadır. Toplumsal olaylara ve özellikle insana bakışı ortaya koymaktadır. Nitekim, o Taif halkı ileriki yıllarda iman edecek ve İslâm’a büyük hizmetleri olacaktır. Bu işin bir başka boyutu... Konumuzla ilgili kısmına gelince; Hz. Muhammed’e Cebrail geldi, aynı durumda olan İsâ’ya da, Mûsâ’ya da gelmişti. Biz, bu gelen hakkında, “Hayır, bu Cebrail değil; gelen Allah’tır” mı diyeceğiz?! Bu işler olağan üstü işler, bu tür olağan üstü işler, mevcudattaki âdetullaha aykırı bir şekilde yorumlanırsa, haktan ve hakikatten ayrılınmış olur. Kapı bir defa açılmaya görsün, peşisıra yalan yanlış bilgiler gelir de gelir. İşte bunun en somut örnekleri, kendilerini ilâhî din olarak kabul eden, İslâm’ın dışındaki dinlerde görülmektedir.
    Kur’an-ı Kerîm’den bir örnek verelim:
    “Andolsun, biz Mûsâ’ya Kitab’ı verdik. On-dan sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsâ’ya da mucizeler verdik. Ve onu, Ruhulkudüs ile destekledik...” (Bakara, 87)
    Âyet, Hz. İsâ’ya verilen mucizelerden bahsedi-yor. Verilen mucizeler, Allah’ın izni ile verilmiştir. Bu mucizelerin uygulama safhasında Cebrail (Ruhulkudüs-Kutsal Ruh) bulunmuştur. Zaten âyetin devamında “Ruhulkudüs ile destekledik” denil-mektedir. Aynı şekilde bütün peygamberler Ruhul-kudüs ile desteklenmiştir, Taif’te ve başka yerlerde de Hz. Muhammed desteklendiği gibi…



    HZ. MERYEM VE KUTSAL RUH
    Hz. Meryem, İsâ Peygamber’in annesidir. O çok mübarek ve mukaddes bir kadındır. İslâm inancında övülmüş, en üst düzeydeki dört kadından biridir. Onun hakkında Kur’an’ın birçok âyeti bilgi vermektedir. Bunlardan bir tanesinde şöyle buyurulmaktadır:
    “Irzını, iffetini korumuş olan Meryem’i de an. Biz ona ruhumuzdan üflemiştik. Onu ve oğ-lunu cümle âlem için bir ibret kıldık.” (Enbiya, 91)
    Allah bu âyeti kerîmesinde Hz. Meryem ve oğ-lunun bütün âleme ibret kılındığını bildiriyor. İki bin yıldır bütün insanlık tarihi bu ibretli olayı, yanlışı ve doğrusuyla, ibretle izlemektedir.
    Hz. Meryem ve İsâ’nın doğumu ile ilgili bir Kur’an âyetinde şöyle denilmektedir:
    “Meryem, onlarla kendi arasında bir perde çekmişti. Derken, biz ona ruhumuzu gönderdik de o, kendisine tastamam bir insan şeklinde gö-ründü.” (Meryem, 17)
    Hz. Meryem, âbide, zâhide, ihlâslı ve iffetli bir kadındır. O Allah katında övülmüş kadınlardandır. Âyet-i kerîmede “ruhumuz” diye bahsedilen Cebrail Aleyhisselâm’dır. Yukarıda da yazmıştık; melekler, bizim maddî hayatımızla, aklımızla algılayıp izahını yapabileceğimiz varlıklar değildirler. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak, şöyle deriz: Zarûrî ihtiyacımız, en önemli yaşam kaynağımız olan havayı tarif etmek istesek, nasıl tarif ederiz? Hava ile bir ilgi ve alâkası olmayan bir varlığa hava nasıl anlatılır? Veya elektromanyetik dalgalar nasıl anlatılır? Buradaki anlatımı, teorik anlatım olarak düşünmeyin; somut, insanın maddî planda anlayacağı şekilde anlatmaktan bahsediyoruz. Ne hava anlatılabilir, ne manyetik dalgalar ve ne de başkaları. İşte melekler de böyledir. Bize kutsal kitapta ne bildirilmişse, sadece o şekilde inanacağız.
    Allah’ın izni ile Allah’ın emrini getiren melek (Kutsal Ruh, Ruhulkudüs, Cebrail) ile Meryem ara-sında şöyle bir konuşma geçer, Kur’an-ı Kerîm’de:
    “Meryem dedi ki: “Senden, çok esirgeyici o-lan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen, bana dokunma.” (Meryem, 18)
    “Melek: “Ben, yalnızca, sana tertemiz bir er-kek çocuk bağışlamam için Rabbimin bir elçisi-yim.” dedi.” (Meryem, 19)
    “Meryem: “Bana bir insan eli değmediği, if-fetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.” (Meryem, 20)
    “Melek: “Öyledir”, dedi. “Rabbin buyurdu ki: Bu bana kolaydır. Çünkü biz, onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız.” Bu, hüküm ve karara bağlanmış, ezelde olup bitmiş bir iştir.” (Meryem, 21)

    HZ. ÂDEM İLE HZ. İSÂ’NIN
    BENZERLİKLERİ
    İlk insanın yaratılışı ile başlayan insanlık tari-hinde gelip geçen bütün peygamberler, onlara veri-len kitaplar ve bütün insanların dünyaya geliş ve gidişlerinde bir terslik, bir uyumsuzluk, bir bozukluk görmek mümkün değildir. Eğer böyle bir eksiklik tespit eden varsa, o eksiklik kendisinde olduğu için öyle görüyordur. Gözü kör ya da şaşı olan kişi, bir maddeyi eksik veya hatalı ya da kusurlu görse, suç gözde midir yoksa sapasağlam olan maddede mi? Hiç şüphesiz kabahat gözdedir. Bu kadar muazzam bir yaratılış ve hiyerarşik yapıda kusur arayıp bulan kişi, o kusuru bu yapıda değil de kendisinde arasın; kesinlikle kusur kendisindedir.
    Yaratılıştaki bu muazzamlığı daha iyi anlaya-bilmek için yaratılışla ilgili Kur’an âyetine kulak verelim:
    “Hani Rabbin meleklere demişti ki: Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçık-tan bir insan yaratacağım.” (Hicr, 28)
    Allah bu sözü meleklere söylemişti. İnsanın be-denini topraktan yani çamurdan şekillenmiş kara balçıktan yarattı. Daha sonra ne oldu? Kur’an’ı din-leyelim:
    “Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üfledi-ğim zaman siz hemen onun için secdeye kapa-nın!” (Hicr, 29)
    O, çamur ve karabalçık yığınına şekil verdi. Sonra ne yaptı? Ruhundan üfledi. İşte burada düşün: Birçok yerde olduğu gibi burada da karşımıza ruh çıkıyor. İnsanın ilk yaratılışına, ilk insana, insanın atasına Allah ruhundan üflüyor. Peki, bu ruh nedir? Onu da Kur’an’dan dinleyelim:
    “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindedir. Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” (İsra, 85)
    Demek ki, ruh, Allah ile direkt bağlantılıdır. “Kendi ruhumdan üfledim” diyor, ardından da “ruh Allah’ın emrindedir” deniyor. Demek ki, İnsan-Ruh-Allah arasında hiç kopmayan, eskimeyen, zaafa uğramayan direkt bir ilişki bulunmaktadır.
    Şimdi biz kalkar da bunu değişik tevillerle yo-rumlamaya kalkışırsak, işte o zaman aldananlardan olmuş oluruz. Bir kısmı der ki: “(Hâşâ) mademki, ruh-insan-Allah arasında bu ilişki var. O zaman insan da bir noktada cüz’i yaratıcıdır.” Bir başka-sı da: “İnsan değil; ancak İsâ Allah’ın oğludur.” der. Bir başkası ise: “Mademki böyle bir sıralama var. Allah her şeydir.” diye konuşur. İşte bütün bu bâtıl ve sapık fikirlerin, düşüncelerin ortaya çıkaca-ğını bilen Allah âyetin devamında uyarıyı da yap-maktadır. “Size ancak az bir bilgi verilmiştir.” Demek istiyor ki: “Bu meseleyi fazla kurcalama-yın. Size verdiğim dünya aklı ile bu meseleyi kav-rayamaz, anlayamaz ve anlatamazsınız.”
    Yaratılış, insanın durumu, ruh üfleme, ruhun Al-lah’ın emrinde olması hususlarını alt alta dizdikten sonra bu sıralamada Âdem ile İsâ arasındaki noktayı Kur’an’a bırakalım. Kur’an’a kulak veriyoruz:
    “Allah nezdinde İsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona “Ol!” dedi ve oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)
    İsâ ile Âdem’in arasında benzerliğin olduğunu her akıl kabul etmektedir. Daha önce yazdığımız gibi, (hâşâ) gerek teorik olarak, gerekse zaman ola-rak Allah’ın oğlu olmaya en çok yakışan Âdem’dir. Eğer Allah (hâşâ) bir evlat edinecekti ise, bu Â-dem’den başkası olmamalıydı. Bu duruma Kur’an açıklık getirmekte ve şöyle buyurmaktadır.
    “Ey ehl-i kitap! Dininizde aşırı gitmeyin ve Allah hakkında gerçekten başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsâ Mesih, ancak Allah’ın resûlü-dür. O, Allah’ın, Meryem’e ulaştırdığı “ol” keli-mesinin eseridir. Ondan bir ruhtur. Şu hâlde Al-lah’a ve peygamberlerine iman edin. “Tanrı üç-tür” demeyin, sizin için hayırlı olmak üzerine bundan vazgeçin. Allah ancak bir tek Allah’tır. O, çocuğu olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Vekil olarak Al-lah yeter.” (Nisâ, 171)


    GÜNAH VE GÜNAH ALDATMACASI
    “Yine Hıristiyanlık inancına göre; Hz. Âdem iş-lediği bir günah yüzünden bütün insanlık ailesi bir günah bataklığına saplandı. Bütün insanlık günah-kâr, günahlı oldu. Aradan uzun yıllar, binlerce yıl geçti. Bu zaman içinde, sayılarını Allah bilir, milyar-larca insan dünyadan gelip geçti. Bütün bu insanlar Âdem’in işlediği günahtan dolayı, günahkârdılar, lânetlenmişlerdi. Tanrı bu durumu düzeltmek ve insanı bu büyük günah yükünden kurtarmak için kendi oğlunu dünyaya gönderdi. Göndermekle de kalmadı, onu insanlık için kurban etti. İsâ bütün in-sanlık için kurban oldu, kanı aktı ve böylece insanlık günah yükünden kurtuldu. Tanrı insanı bu yükten kurtarmak için kendi oğlunu feda etti.”
    Bu günah meselesi tam bir mitolojik hikâyedir...
    Bir defa hiçbir kurum, kuruluş ve kişi, her ne o-lursa olsun, başkasının işlediği suçtan dolayı suçla-namaz. Bu inanış, dünyanın hiçbir hukuk normuna uygun düşmez. Hiçbir ortak akla da uygun düşmez. Hiçbir teoriye de uygun düşmez. Hz. Âdem bir suç işledi, bu suçtan sonra aradan üç bin yıl geçti, dün-yaya bir insan geldi. Şimdi bu insan, üç bin yıl önce Hz. Âdem’in işlediği bir günahtan bir şekilde sorum-lu ve mesul olacak (?). Bu, Allah’ın adaletine atılan büyük bir iftira değil midir? Ve aynı zamanda kü-fürdür.
    Bahsi geçen günah meselesinin gerçeği şudur: Hz. Âdem, eşi Havva ile birlikte cennette yaşamaktadır. Orada yaşamak için Allah onlara kurallar koymuştur. Bu kurallardan biri de bir ağaçtan uzak durmaları idi. Kur’an’a kulak verelim:
    “Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp yerle-rini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olur-sunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.” dedi.” (A’raf, 20)
    Hz. Âdem ile Havva daha önce şeytan hususun-da uyarılmışlardı. Şeytanın sözlerini şüpheyle karşı-ladılar. Bu durumu anlayan şeytan onlara:
    “Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.” (A’raf, 21)
    Şeytanın telkinleri etkili oldu.
    Konunun devamını Kur’an’dan dinleyelim:
    “Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyve-sini tattıklarında ayıp yerleri kendilerine görün-dü. Ve cennet yapraklarından üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: “Ben size o ağacı ya-saklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düş-mandır, demedim mi?” diye nida etti.” (A’raf, 22)
    Bu olaydan sonra Hz. Âdem ile Havva, cen-netten geçici bir süre kendilerinin ve zürriyetlerinin kalacakları dünyaya indirildiler. İşledikleri günah onlara eziyet veriyordu. Son derece pişman olmuş-lardı. Onların bu pişmanlıkları Kur’an-ı Kerîm’de:
    “Âdem ile eşi dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf, 23)
    Onların bu pişmanlıklarını ve tevbe ettiklerini gören Allah:
    “Bu durum devam ederken Âdem, Rabbin-den birtakım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.” (Bakara, 37)
    Böylece Allah, Hz. Âdem ile Havva’nın tevbele-rini kabul etti ve onları bağışladı. Onlardan sonra gelen insanlara bu günahın hiçbir yükü ve sorumlu-luğu yoktur. Yalnız şunun altını çizelim ki, günah her insan için bir gerçek ve hakikattir. Günahsız in-san olmaz; sadece peygamberler günahlardan ko-runmuşlardır ki, onlar da vahiy desteklidirler. Onla-rın işlediklerine günahtan ziyade hata veya kusur denilebilir. Peygamberlerden hariç hiçbir insanın günah işlemeyeceği söylenemez.




    GÜNAHIN AFFI İÇİN KURBAN
    İnsanın üzerindeki bir günah lekesinden dolayı Allah, oğlunu dünyaya gönderdi ve kullarının günah yükünden kurtulmaları için oğlunu kurban verdi. Oğul Allah’ın kanı aktı ve böylece insanlık günah yükünden temizlendi.
    Konunun burası tam mânası ile mitolojik bir masalı andırmaktadır. Mitolojik hikâyelere göre, tanrılara insanlar kurban edilir. Her yıl belli zaman-larda bir genç kız ya da genç bir delikanlı veya baş-ka bir insan, tanrılara kurban edilir. Bu kurban saye-sinde ya rızıklarının bollaşacağına ya günahlarından arınacaklarına veya belâ ve musibetlerden, afetler-den kurtulacaklarına inanırlardı. Bu mitolojik hikâ-yelerle, Hıristiyanlık’taki “evrensel günahtan kur-tulmak için Tanrı’nın, oğlunu feda etmesi” inan-cının aynı kaynaktan geldiği anlaşılıyor.
    Bu nasıl iştir ki, Baba İlah, Oğul İlah’ı, dünya-ya gönderiyor. Oğul İlah’a insanlar tarafından iş-kence ediliyor ve öldürülüyor. Hıristiyanlık inancına göre; Oğul İlah çarmıha geriliyor. Bu nasıl Oğul İlah ki, acılar içinde çarmıha geriliyor. Böyle İlah olur mu?
    Bu, Hz. İbrahim’in olayına benziyor:
    Halk bayram yerine gidip şehirde kimse kalmayınca Hz. İbrahim geriye dönüp eline aldığı bir baltayla putların bulunduğu puthaneye girdi. Orada 72 tane put bulunuyordu. Onlardan büyük putun dışındaki bütün putları teker teker kırdı. Hepsi moloz yığınına döndü. Yalnız o büyüğüne dokunmadı baltasını da onun boynuna asarak oradan uzaklaştı. Büyüğüne dokumamasının sebebi elbette onlara bir şeyler anlatmaktı.
    Nihayet akşam olup halk bayram yerinden dön-meye başladı. Önce puthaneye gittiler. Oraya takdis için koydukları yemekleri almaya gidince bir de ne görsünler baktılar ki büyük putun dışındaki bütün putlar paramparça edilmiş. Akılları başlarından gitti.
    “Dediler ki: Bunu tanrılarımıza kim yaptı, doğrusu o zalimlerden biridir.” (Enbiya:59) Hiç birisi düşünmedi ki, eğer bunlar İlah iseler kendile-rini niçin koruyamadılar. Veya şu büyük put, madem onlardan büyük, diğerlerini kırılmaktan dökülmekten neden koruyamadı? Kendilerini bile korumaktan aciz olan ve moloz yığını olmaktan kurtulamayan bu şeyler, kendisine İlah diye tapanları nasıl korusun?”
    Kurban, ilk insandan bu yana var. Ancak insanın kurban edilmesi, hele hele Allah için kurban edilme-si kesinlikle yoktur. Sadece İbrahim Peygamber’in oğlu İsmail Peygamber’i kurban etme meselesi var-dır ki, o hâdise onlar için bir imtihandan başka bir şey değildir. Büyük insanların imtihanları da büyük oluyor. Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:
    “Her ikisi de teslim olup, onu alnı üzerine ya-tırınca: Ey İbrahim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır, diye seslendik. Biz oğlu-na bedel ona büyük bir kurban verdik.” (Saffat, 103-107)
    İbrahim Peygamber, imtihanların en ağırına tâbi tutulmuş, bu imtihanları başarı ile vermiş ve peygamberlerin arasında çok üst makama çıkmıştır. İslâm İnancında peygamberlerin içinde ulûlazm peygamberler vardır. Ulûlazm peygamberlerin sayısı beştir. Bu beş peygamber diğer peygamberlerden üstün kılınmıştır. Bu peygamberler Kur’an’da şöyle haber verilmektedir:
    “Hani biz peygamberlerden söz almıştık. Senden (Muhammed), Nuh’tan, İbrahim’den, Mû-sâ’dan ve Meryem oğlu İsâ’dan da. Biz onlardan sağlam bir söz almıştık.” (Ahzab, 7)
    Bu beş büyük peygamberin, mücadeleleri, tebliğleri, imtihanları diğerlerine oranla daha çok ve ağır olmuştur. Onlar da sabırla sebat ederek, Allah katında büyük makam ve derecelere ulaşmışlardır.


    KUTSAL KİTAP YANILGISI
    Bugün Hıristiyanlık, kitap konusunda da kendi içinde tutarlı değildir. “Kutsal kitap” kavramını saptırmışlardır. Kutsal kitap nedir? Kutsal kitap, tek olan Allah tarafından peygamberlere vahiy yoluyla verilen metinlerdir. Bu kutsal metinlerin lafızları yani sözleri Allah’ın sözleridir, Allah tarafından bildirilen metinlerdir. Bir kutsal kitapta ne yazıyorsa veya ne söyleniyorsa, bunu Allah söylemiştir. Örne-ğin, direkt olarak Allah’ın emir ve buyrukları olduğu gibi, “falan kişi şöyle demişti” biçiminde yer alan ifadelerde de söz başkasının ağzından çıksa da, o kişinin öyle dediğini bildiren Allah olduğu için onla-rın da tamamı kutsal kitap kapsamına girer.
    Müslümanların elinde bulunan kutsal kitapları Kur’an-ı Kerîm böyledir. Noktasına, virgülüne kadar Allah tarafından gönderilmiştir, Hak kelâmıdır. İçine hiçbir beşer kendisinden bir şey katmamış veya mü-dahalede bulunmamıştır.
    Bugün hıristiyanların ellerinde bulunan İnciller, kutsal kitaplar öyle midir? Öne sürülen dört İncil’in dördü de Hz. İsâ’dan altmış - yüz yıl sonra yazılmıştır. Bazı kaynaklarda bu zaman süresinin daha fazla olduğu rivayet edilmiştir. Aradan yaklaşık bir nesil geçtikten sonra bu İnciller yazılmıştır. Bugün bile elli yüz sene önce yaşamış bir lider, bir ilim adamı için birçok hurafe ve yanlış bilgi verilirken… Hatta günümüzün bu derece teknolojik, bilimsel ve iletişim imkânları varken… Miladî 100. yılda imkânların sıfır noktasında, bunun yanında bir de dünyaya hâkim olan putperestliğin baskısı altında yazılan İncillerin gerçeği yansıtması düşünülebilir mi?!
    Burada hıristiyanlara şu soruyu soruyoruz:
    Biz “Hz. İsâ peygamberdi” diyoruz. Yok, pey-gamber değil; (hâşâ) Allah’ın oğlu, Rab İsâ ise ken-dine mal edilecek kitaba niçin bir çekidüzen verme-di, hakkıyla, doğru bir kitap yazdırmadı. Dünya işlerini yöneten Kutsal Ruh ile birlikte bunca İncil’in yazılmasına nasıl göz yumdu? Burada ciddî bir ya-nılgı yok mu?!
    Oysa son peygambere bakacak olursak… Her i-nen vahyi arkadaşlarına ezberletti, kendisi zaten ez-berlemişti. Her yıl bir defa (ramazan ayında) baştan sona tüm vahiy kontrol ediliyordu. Kurralar sürekli okuyup, ezberlerinde tutarlarken, sayfalara da yazılı-yordu. Hz. Muhammed bu konuda ne kadar hassas davranmıştır. Vefatından sonra halifeleri tarafından, yazılı olan bu Kur’an sayfaları toplandı. Hafızların ezberleriyle de karşılaştırma yapılarak, Hz. Peygam-ber’in en yakın arkadaşlarıyla birlikte, hiçbir itiraza mahal vermeyecek şekilde kitap hâline getirildi.
    Bu işin zâhirî ve sebepler boyutu. İşin bir de mânevî boyutu var ki, o da yüce kelâm Kur’an’da şöyle bildiriliyor:
    “Kur’an’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.” (Hicr, 9)
    Ne denilebilir ki?! İşte mucize ortada, âyet-i ke-rîme ne kadar da doğru 1400 yıldır bir noktasını dahi değiştiremediler.

    RAB İSÂ KULLARININ BAŞINA
    GELECEKLERİ NİÇİN BİLEMEDİ?
    Hıristiyanlık inancını reddeden, onu âdeta karın güneş karşısında erimesi gibi eriten şey, Hz. Muham-med, Kur’an ve İslâmiyet’tir. Mademki hıristi-yanların tabiri ile İslâm dini hak din değil, Hz. Muhammed de peygamber değil, Kur’an kutsal kitap değil (Hz. Mu-hammed ve arkadaşları tarafından yazılmıştır); böyle bir olayın meydana geleceğini (Rab İsâ) Rabbiniz niçin haber vermedi. Dininin perişan olmasına nasıl göz yumdu?! Burada iki soru soracağız:
    1- Şayet İsâ Peygamber, Rab ise ilerde kendi di-nini perişan edecek bir sahte peygamber’in ve onun sahte kitabının zuhur edeceğini niçin havarilerine haber vermedi, ona karşı şu tedbirleri alın demedi?! Eğer Hz. İsa gerçekten ilah olsaydı, Hz. Muham-med’de peygamber olmasaydı bunu haber vermeli değil miydi? Yok, kendisinden beş yüz sene sonra dünyayı sarsacak bir insanın geleceğini bilmediği için bildirmemişse, bu nasıl ilâhtır?!
    2- Rab olarak inandığınız Hz. İsâ, beş yüz sene sonrasını bilemedi. Ama o peygamberliğini kabul etmediğiniz Hz. Muhammed 1400 yıl sonrasını bildi. “Ben,” dedi, “son peygamberim, benden sonra peygamber gelmeyecektir. Kitap da gelmeyecek, hiç kimseye vahiy de gelmeyecektir.” ve buyurdu-ğu da oldu. Hz. Muhammed’den sonra geçen 1400 yıl içinde ne bir peygamber geldi, ne bir kitap, ne de vahiy.
    Ve siz her ne kadar sırf kuru inadınız neticesinde peygamberliğini kabul etmeseniz de Hz. Muhammed tüm dünyaya haykırıyor:
    “Ben son peygamberim, benden sonra başka ne bir peygamber gelecek, ne de kitap.” Zaman kimi haklı çıkardı? Sizin, peygamberliğini kabul etmediğiniz Hz. Muhammed’i. O Muhammed, Hz. İsâ’nın başına gelenin kendi başına ve ümmetinin başına gelmemesi için gerekli bütün tedbirleri aldı. İşte feraset, işte risâlet, işte nübüvvet!..
    Bu arada müslümanların inandığı ve iman ettiği Peygamber İsâ Aleyhisselâm’a haksızlık yapmaktan da Allah’a sığınırız. O Allah’ın kendisine bildirdiği kadarıyla geleceği biliyordu. Kendisinden sonra son bir peygamberin geleceğini ve işleri yoluna koyup bütün insanlığı kıyamete götüreceğini biliyordu. Bu konuda havarilerine de gerekli bilgiyi vermişti.
    Bu konuda Kur’an-ı Kerîm’de şöyle denilmek-tedir:
    “Hatırla ki, Meryem oğlu İsâ: Ey İsrailoğul-ları! Ben size Allah’ın elçisiyim, benden önce ge-len Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek olan Ahmed adında bir peygamberi de müjdele-yici olarak geldim, demişti. Fakat o, kendilerine açık deliler getirince: “Bu apaçık bir büyüdür.” dediler.” (Saf, 6)
    Bugünkü hıristiyanların kabul etmedikleri, uy-durma dedikleri -zaten onlar işlerine gelmeyen bir şey oldu mu ona “uydurma” damgasını vururlar- Barnabas İncil’inde şöyle denmektedir:
    “İsâ cevap verdi: “Ruhumun huzurunda durduğu Allah sağ ve diridir. O Allah, babamız İbrahim’e: “Senin soyundan yeryüzünün tüm kabilelerini kutsayacağım.” diye vaat etmişse de, ben yeryüzünün tüm kabilelerinin beklediği Mesih değilim. Fakat, Allah beni dünyadan çekip alınca, şeytan dinsizleri benim ilâh ve Allah’ın oğlu olduğuma inandıracak. O bu lânetli fitneyi yeniden uyandıracak, bu şekilde sözlerim ve akidem öylesine tahrif edilecek ki, ortada otuz mü’min ya kalacak ya kalmayacak. Bunun üzerine Allah dünyaya acıyacak ve her şeyi kendisi için yaratmış olduğu Elçi’sini gönderecek. O güneyden kuvvetle gelecek ve puta tapıcılarla birlikte putları yok edecek. Şeytandan insanlar üzerindeki egemenliğini alacak. Yanında, kendisine inanacak olanların kurtuluşu için Allah’ın merhametini getirecektir. Onun sözlerine inanacak olanlara ne mutlu!” (Barnabas İncili, Kültür Yayınları, 95. Bab., s.195)
    Aynı İncil’in 97. Bab’ında şöyle denilmektedir:
    “Mesih’in adı hayranlık uyandırır; çünkü Allah ruhunu yaratıp da göksel bir nur içine koyduğu za-man ona bu adı kendisi vermiştir. Allah dedi ki: “Bekle Muhammed; çünkü senin uğruna cenneti, dünyayı ve yığınlarca yaratığı yaratacağım ve içlerinde seni Elçi yapacağım. Öyle ki, kim seni kutsarsa o kutsanacak, kim seni lânetlerse, o lâ-netlenecektir. Seni, dünyaya gönderdiğim zaman, kurtuluşa Elçim olarak göndereceğim ve senin sözün gerçek olacak. O kadar ki, gök ve yer düşe-cek; fakat senin dinin düşmeyecektir. Muham-med onun kutlu adıdır.”
    O zaman kalabalık, seslerini yükseltip, dediler:
    “Ey Allahımız, bize Elçi’ni gönder! Ey Mu-ham-med, dünyanın kurtuluşu için çabuk gel!”
    İsâ Aleyhisselâm ile ilgili tespitlerimize destek veren, ayrıca değişik eleştirel bir bakış açısı getiren hıristiyan din âlimlerinden Dr. Morton Scott Enslin, “Christian Beginnings” isimli eserinin 2. bölümünde şöyle demektedir:
    “İsâ’nın şahsiyeti ile uğraşma, kim olduğunu a-raştırma ve her şeyi onun şahsiyeti ile ilgi kurarak açıklama gayretleri, kendisi için uydurulup da kendi-sinin hiçbir zaman söylemediği şeyleri, kendisinin tebliğ ettiği gerçekleri, Allahü Teâlâ’nın kullarından istediği şeyleri ve tevbeye çağırdığı hususları unut-turdu. Böylece, ümmetine tebliğ ettiği ahkâmın öğ-renilmesi ve itaat edilmesi yerine şahsiyetinin açık-lanıp anlaşılması lâzım olan bir kimse hâline geldi.”
    İsâ Aleyhisselâm’ın şahsı ile o kadar ilgilenildi ki, nihayet iş çığrından çıktı. Bu muazzez peygam-ber hiç olmayacak bir şekle sokularak, “Bu, insan olamaz; olsa olsa ancak bir ilâh olabilir.” söyle-mine malzeme yapıldı.


    HIRİSTİYANLIK NİÇİN SÜREKLİ
    KAN KAYBETMEKTEDİR?
    Hıristiyanlığın gelişip büyüyememesi ya da bu-günkü hâlde kalması bile başarıdır. Çünkü Hıristi-yanlık inanç sistemi baştan sona kadar akıl ve bilim-le çelişmektedir. Hıristiyanlık, tarihin hiçbir döne-minde ciddî bir medeniyet kuramamış, özellikle orta çağ Avrupa’sını kan, zulüm ve gözyaşına boğmuş-tur. Bilime karşı oluşunun en açık örneği, araştırma-ları sonucunda dünyanın döndüğünü tespit eden bir bilim adamını idama mahkûm etmesidir. Ne zaman ki Avrupa, Hıristiyanlığı sosyal hayattan çıkarıp kiliseye hapsetti, o zaman ilim ve bilimde ilerlemeye başladı.
    İSLAM’I ÖĞRENEN BİR MÜ’MİNİN
    DİNİNİ BIRAKIP HIRİSTİYAN OLDUĞU
    GÖSTERİLEBİLİR Mİ?
    1400 yıllık İslâm tarihine baktığımızda çok açık bir şekilde görmüşüzdür ki, aklıselim bir mü’min dinini terk edip başka bir dine girmemiştir. Sadece şu olmuştur: Şeytan, ilim ve bilgide çok ileri gidenleri mânevî yollarla yoldan çıkarmış; bunlar da önce peygamberlik iddiasında bulunmuşlar veya üstün bir kul, beklenen mehdi olduklarını söylemişlerdir. Bunların bazıları bir zaman sonra tamamen inkâra düşmüşlerdir. Bu tür insanların varlığından Kur’an da bahsetmektedir. Bugün bile bunların örneklerini görmekteyiz. 1990 yıllarda bir zat çıktı ve “Ben yeni bir peygamber’im” iddiasında bulundu “Bana kitap verildi. Bazan göklere çıkıyor ve orada peygamberlere imamlık yapıyorum.” gibi saçma sapan şeyler söyleyerek, kendisine maddî-mânevî bir makam ve çevre edindi. Zannediyorum, hâlen de bu sapığın faaliyetleri devam ediyor. Bizim burada anlatmak istediğimiz şudur: Aklıselim bir müslüman veya bir insan, oturup, detaylı, objektif bir araştırma neticesinde:
    “Evet, tek doğru ve hak din Hıristiyanlıktır; ben bu nedenle hıristiyan oluyorum.” dememiştir. Bugün özellikle ülkemizde yaygın bir şekilde faali-yet gösteren misyonerler ve onlara destek olan Türk-lere baktığımızda, tek kelime ile bir cehaletle karşı karşıya kaldıklarını görüyoruz. Kimi psikolojik, kimi ekonomik sıkıntıyla, kimi bir şeye inanayım da ne olursa olsun derdiyle, kimi de bir değişiklik olsun gibi bilim ve objektif bakışa uzak sebeplerle Hıristi-yanlığı seçiyorlar.

    İSLÂM DİNİNİ
    NİÇİN KABUL ETMİYORLAR?
    Gayrimüslimlerin İslâm dinini kabul etmemele-rinin altında birkaç sebep yatmaktadır:
    1-“Bilgisizlik.” Dinin, herhangi bir araştırmaya gerek duymadan, atadan kalma bir miras olarak gö-rülmesi.
    2-“Nefse uyarak kolaya kaçma.” İslâm dini hayatın her safhasına müdahale eden ve yön veren tâlimatlar koyan bir dindir. Bu bir kısım nefislere ağır gelebilir. İşin özüne inmeyen veya işin ehem-miyetinin farkına varmayan kimseler, “Nasıl olsa, o da din, bu da din. Bizim için önemli olan, kolay ve rahat olanı seçmek. Pazar günleri bir saat kili-seye git; bir iki ilâhî söyle. Elinle yüzüne bazı işa-retler yap vs.” Peki İslâmiyet öyle mi? Günde beş vakit namaz, her namazdan önce güzelce temizlik… Senede bir ay oruç, kadın erkek ilişkisinde bazı sı-nırlamalar, helâller haramlar gibi bazı kurallar tabi doğal olarak Bunları uygulamak nefse ağır geliyor. Nefis bunları istemiyor. Kolayı varken, “o da din bu da din kolayını yapalım.” mantığı ağır basıyor.
    3-Kurulmuş olan düzen ve bu düzenden menfa-atlenen kişi veya kişiler, kurum ya da kurumlar. Tam bir saltanat oluşmuş durumdadır. Papalığından, patrikliğine, metropolisinden, kilisesine, manastırına varıncaya kadar büyük bir devlet kurulmuş. Bu devletin sarsılması, yıllardır bağlı bulundukları inançlarından uzaklaşmaları, bu büyük devleti ciddî sıkıntıya sokar. Bu büyük sektörün sonunu getirir. İşte bu nedenle, kimse elindeki saltanatın gitmesini istemez. Yoksa bu papalar, patrikler, papazlar, rahipler vs. gerçeği, aklın yolunu bilmezler mi? Elbetteki bilirler. Bilirler, bilmesine; ama işlerine gelmez. Sonunda saltanatın ve gücün ellerinden gitmesi söz konusudur. Bir de işin içinde korku ve tehdit varsa, o zaman tam bir dükalık ile karşı karşıyayız demektir.


    İSÂ ALEYHİSSELÂM’IN GETİRDİĞİ
    DİN NASIL BOZULDU?
    Hıristiyanlık mitolojinin etkisi altında kalarak gelişip, şekillenmiştir. İsâ Aleyhisselâm’ın getirdiği şeriatın, kendisinden sonra bugünkü durumlara gel-mesinin sebebini birkaç başlıkta inceleyeceğiz. İsâ Aleyhisselâm’ın getirdiği şeriat ile bugün ona atfedi-len şeriat arasında derin uçurumlar bulunmaktadır. İsâ Aleyhisselâm’ın öğretisi bu derece nasıl bozuldu ve insanlar bu bozuk öğretiye nasıl inanıyor?! İlk başa dönerek, İsâ Aleyhisselâm’ın dünyaya gelişini ve peygamberliğini inceleyelim.
    İSÂ ALEYHİSSELÂM’IN DOĞUP, YAŞADIĞI
    VE PEYGAMBERLİĞİNİ TEBLİĞ ETTİĞİ
    DEVRİN SİYASAL VE SOSYAL YAPISI
    İsâ Aleyhisselâm’ın doğup büyüdüğü topraklar bugün Filistin olarak bilinen bölgedir. İsâ Aleyhis-selâm döneminde bu toprakların idaresi Roma İmparatorluğu’nda idi. İsâ Aleyhisselâm Romalıların hükümdarlık ettiği topraklarda doğdu ve yaşamını sürdürdü. Roma İmparatorluğu inanç olarak, puta tapan, bir yığın hurafe ve ilâhî mesajı bir arada tutan bir inanç sistemine inanıyordu. Aynı dönemde dünya coğrafyasının büyük çoğunluğunda da bu ve benzeri inançlar hüküm sürmektedir. Tek olan Allah’a değil de taşa, toprağa, putlara, ateşe, yıldızlara, hayvanlara tapan topluluklar mevcuttu. Bir de İsrailoğulları’nın durumu vardı ki, onlar da Musa Aleyhisselâm’ın şeriatını rafa kaldırmış, Tevrat’ın hükümlerini uygu-lamaz olmuş, sayıları bilinmeyecek kadar çok sayıda peygamberi katletmişlerdir. Bu katledilen peygamberlerin sonuncuları Zekeriyya ile Yahya Aleyhi-messelâmdır. İşte İsâ Aleyhisselâm kısaca anlattığımız böyle bir siyasî ve sosyal yapının hüküm sürdüğü bir zamanda yaşadı.
    PEYGAMBERLİĞİ NE KADAR SÜRDÜ VE
    KENDİSİNE KAÇ KİŞİ İMAN ETTİ?
    30 yaşında peygamberlik verildiği ve peygam-berliğinin üç yıl sürdüğü rivayet edilmektedir. Bu üç yıl içinde kendisine inananların sayısı oldukça azdır. Bir rivayette 12 kişi oldukları bildirilmiş olup, bun-lara Havariler denilmektedir. İsâ Aleyhisselâm, Musa Aleyhisselâm’ın şeriatından bazı hükümleri kaldırıp, yerine yeni hükümler koymuş, Tevrat’ın yerine İncil’i getirmişti. Bu ve benzeri nedenlerle de İsrailoğulları diğer peygamberlere olduğu gibi ona da düşman olmuşlardı. Başlarındaki Romalılar put-perest olduğu için İsâ Aleyhisselâm’ın düşmanları çoğalmıştı. Netice itibarıyla düşmanlar aynı safta birleşmiş ve İsâ Aleyhisselâm’ı ortadan kaldırmaya karar vermişlerdi. İsâ Aleyhisselâm peygamberlik vazifesini aldıktan sonra dünyada üç yıl gibi az bir zaman kaldı. Yaşadığı toplumun idarecisinden hal-kına varıncaya kadar büyük çoğunluk ona düşman olmuştu. İşte bu sebepledir ki, ona iman edenlerin sayıları oldukça azdır. Yahudîler ve putperestler, bilhassa İsâ Aleyhisselâm’a iman edenlere çok büyük zulümler yaptılar. Yakaladıkları bazı mü’minlerin diri diri derilerini yüzüyorlardı. Bu zulümlerle İsâ Aley-hisselâm’ın dinini yıkamayacaklarını anlayan Yahudî-ler onu içeriden yıkmaya çalıştılar.

    İSÂ ALEYHİSSELÂM’DAN SONRA
    GELİŞEN OLAYLAR
    İsâ Aleyhisselâm’ın göklere kaldırılmasından sonra kendisine inanan az sayıdaki mü’minler (hava-riler), değişik bölgelere dağılıp hak dini tebliğe de-vam ettiler. Bir yandan hak dini tebliğ ederken, diğer yandan da can tehlikesi yaşıyorlardı. İdare putperest olduğundan, onlara tebliğ için izin ver-miyor, hapse atıyor, işkence ediyor, değişik şekillerde onlara zul-mediyordu. Havariler de son derece olumsuz şartlar altında hak dini tebliğe çalışıyorlardı. Bunda çok başarılı oldukları da söylenemezdi. Meşhur yahudî Haham Saul, İsâ Aleyhisselâm’ın kendisine görün-düğü ve ona iman ettiği ve İsâ Aleyhisselâm’ın, kendisine yahudîlerin dışındaki milletleri İseviliğe davet etme vazifesi verdiği yalanını uydurdu. Gayet âbid, dindar gözüktü ve İsâ Aleyhisselâm’ın tevhid dinini bozdu.
    HAVARİLERİN HAK DİNİ TEBLİĞ ETMELERİ
    VE ORTAYA ÇIKAN ÇELİŞKİLER
    Bir yandan havarilerin tebliği devam ederken, diğer taraftan da çağın sosyal ve kültürel yapısını hâkimiyeti altına almış olan putperestlik, havarilerin işini zorlaştırıyordu. Netice olarak sayıları az olan bu güzel insanların dünyadaki vâdeleri doldu ve her canlı gibi dünyadan ayrıldılar. Havarilerin tebliğ ettiklerini, insanlara anlattıklarını o günün şartlarında düşündüğümüzde putperestlik anlayışından etkilenmemesi mümkün değildir. İsâ Aleyhisselâm’ın dini, Roma İmparatorluğu içinde yayılmaya başlayınca, karışıklıklar arttı. Mü’minler ile münafıklar ve putperestlikten dönen Romanlılar arasındaki münazara ve mücadeleler de iyice arttı. Tebliğ yerleşip kabul görsün diye taviz verilmeye, putperest Romalıların inançlarından bazı anlayışlar gerçek dinin içine karıştırılmaya başlandı.
    Biri, bir konuyu anlattığında, o anlatılan kişi bir başkasına değişik ilâvelerde bulunarak anlatıyordu. Ondan da başkasına daha değişik anlatımlar, derken, bir anlatım üç dört kişiden sonra aslını tamamen yitirmiş olarak inanç literatüründeki yerini alıyordu. Günümüzde olduğu gibi modern imkânlar ve teknik araçlar yoktu ki, anlatılan kaydedilerek, tahrifat ön-lenebilsin. Bu tezimizi doğrulayan en önemli olay, İsâ Aleyhisselâm’dan yaklaşık üç yüz sene sonra İznik konsili toplandığı zaman ortaya yüzlerce İn-cil’in çıkmasıdır. Demek ki, her gelen kafasına göre bir İncil yazmış, her yazan değişik bir şey ilave et-miş, sonuçta da yüzlerce İncil ortaya çıkmıştı.
    MİTOLOJİNİN ETKİSİ ALTINA NASIL GİRDİ?
    Dünya var olduğu günden beri insanın beslen-mesi, temel ihtiyaçlarını temin etmesi ne kadar zaru-rî bir mesele ise, bir şeye inanması da o kadar zarurî olmuştur. Bu inançların çoğunluğu bâtıl olup, hura-felerle doludur. Mitolojilere baktığımızda sayılama-yacak kadar çok ve çeşitli tanrı ile karşılaşır, bir o kadar da efsane ile karşı karşıya geliriz.
    Bir bakarsın; ana tanrıça, baba tanrı, ateş tanrısı, yer tanrısı, gök tanrısı, yıldız tanrısı, toprak tanrısı, bir kısım insanların tanrılık iddialarıyla doludur. Firavunlarda olduğu gibi. Adı geçen bu tanrıların da kendilerine has efsaneleri bulunmaktadır. Bütün bu inanış ve efsanelerin meydana geliş sebebi, insanın fıtratındaki bir olan Allah’a inanma güdüsüdür. (Tüm bu batıl inanç sahipleri maalesef) Gerçek hakikate inanıp kurtuluşa erenlerden olamadılar, bâtıla ve sapıklığa iman ederek, ebedî kaybedenlerden oldular.
    İşte İsâ Aleyhisselâm’ın ve havarilerinin yaşadı-ğı çağın şartlarını ve gerçeklerini göz önüne aldığı-mızda, bu mitolojik inanç ve inanışlardan etkilendi-ğini görürüz. İsâ Aleyhisselâm’ın mucize eseri baba-sız dünyaya gelmesi, mitolojik inanışların etkisinde kalınarak, ana tanrıçanın olduğu bir dünyada “bu ana tanrıça niçin bir ilâh doğurmasın” mantığıyla izah edilmektedir. İnsanların ilâhlaştırıldığı inanç-larda, “Firavun ilâh oluyor da İsâ niçin olmasın” mantığının etkisi büyüktür. İsâ Aleyhisse-lâm’ın şeriatı, işte bu dış etkenlerden etkilenerek, kısa za-manda tahrip olup aslından uzaklaştı.
    NİÇİN YÜZLERCE İNCİL YAZILMIŞ?
    BU YAZILAN İNCİL’LER SONRADAN NEDEN
    DÖRDE İNDİRİLMİŞ?
    İşte bu sorunun cevabı yukarıdaki paragrafta bu-lunmaktadır. Bu değişim ve etkileşim neticesinde yüz-lerce İncil, yüzlerce değişik anlayışla kaleme alınmış, karmakarışık bir yapı ortaya çıkmıştır. Bahsi geçen İncil’lerin hiçbiri ilâhî kelâm değildir. Tamamı insan-lar tarafından yazılan, anlatılardan ibarettir. İçlerinde elbette Allah’ın kelâmı olan cümleler de bulunmakta-dır. Ancak bugün dört olduğu inanılan İncil’lerin hiçbi-ri gerçek İncil değildir. Gerçek İncil; Allah Teâlâ Haz-retleri tarafından kulu ve resûlü İsâ Aleyhisselâm’a Cebrail Aleyhisselâm aracılığıyla indirilen ilâhî ke-lâmdır. Bu ilâhî kelâmdan bugün eser yoktur. Sadece onun az bir kısım âyetleri bugünkü incilin içinde bu-lunmaktadır ki, onu da Allah Celle Celâluhu bilir.

    BU BOZULMA, TAHRİP OLMA,
    BAŞKA İNANÇLARDAN ETKİLENME
    NORMAL BİR SÜREÇ MİDİR?
    Bu bozulma ilk insanla birlikte başlamış, kıya-mete kadar da devam edecektir. Bütün peygamberle-rin kavimlerinin hepsinin başından bu bozulma geçmiştir. Âdem Aleyhisselâm ile başlayan insanlık tarihi macerası, bugüne kadar gelirken, bütün kavim-lerde bu sapıklık ve bozulma belirgin bir şekilde görülmüştür. Nuh Aleyhisselâm da, kavminin az bir kısmını tufandan kurtarmış, bu kurtulanlar büyük hakikati bizzat yaşamışlardır. Ne yazık ki, aradan geçen zaman içinde başlarından geçeni unutmaya, hele bir de peygamber aradan çıkınca tamamen unu-tulmaya başlamışlardır. Aradan bir iki nesil de geçti mi, iş tamamen aslından uzaklaşmıştır. Nuh Aleyhisselâm’dan Hud ve Salih Aleyhimesselâm gelene kadar insanlar o kadar değişmiş ki, sanki Nuh Tufanı hiç olmamıştır. İnsanlar neye tapacaklarını şaşırmışlardır. Oysa daha birkaç asır önce atalarının başından geçen felâketi hatırlamıyorlar bile. Kapı açılmaya görsün… Kapı bir defa açıldı mı, oradan ne çıkacağı bilinmez ve bunun sonu da alınmaz.
    HZ. MUHAMMED’İN ŞERİATI
    BU TEHLİKEYİ YAŞADI MI?
    Elbette ki yaşadı ve hâlen de yaşamaktadır. Burada geçmiş peygamberlerden ve ümmetlerden bir farklılık bulunmaktadır. O da şudur: Eskiye oranla maddî imkânların fazlalığından dolayı bilgi kayda alınarak, kaybolup tahrif olması engelleniyor. Bunun en net örneği, Kur’an-ı Kerîm’dir. İnanmayanlar, Kur’an-ı Kerîm’i kabul etmeyebilirler. Ancak hiç kimse şunu iddia edemez: “Kur’an aslından uzaklaştırıldı, değiştirildi.”
    Bundan 1400 yıl önce Kur’an-ı Kerîm ne idi ise, bugünde aynıdır.
    Geçmiş ümmetlerin başına gelen olaylar bu ümmetin de başına gelmiştir. Ancak bu dinin sahip-leri, ilim adamları sağlam tedbirler alarak, bozulup tahrip olmasının önüne geçtiler. Birkaç örnekle anla-tılacak olursa; Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den yaklaşık kırk yıl sonra şöyle bir iddia ortaya atıldı:
    “Kur’an mahlûktur.”
    Hatta bir savaşta, yazılı Kur’an sayfalarını mız-rakların ucuna asarak, savaşı kazanacaklarını zannet-tiler. Bir başka grup da, İslâm’ın dördüncü halifesi, Peygamberin amcaoğlu ve damadını, üstün meziyet-lerle donatılmış, (hâşâ) yarı tanrı olarak anlatmaya başladı. Bunlar sapıklıkta o kadar ileri gitmişlerdir ki, Hz. Ali’nin ilâh olduğu, yahut Allah’ın ona hu-lul ettiği inancına kapılmışlardır.
    Onlarca bâtıl ve sapık mezhep ortaya çıkarak, İslâm dinini özünden ayırmaya çalışmıştır. Maalesef günü-müzde de bunun çok açık örneklerini görmekteyiz.


    İSLÂM DİNİ NİÇİN BOZULMADI?
    Geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerinin başına gelen bu hâdiseleri iyi bilen ve bu doğrultuda Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den tâlimat alan gerek sahâbe, gerekse tabiîn ve tebeüttabiîn, tahrif ve bozulma hususunda çok hassas davranmış-tır. İşte mezhep imamları ve mezheplerin ortaya çı-kış sebebi budur. Her kafadan bir ses çıkmaya ve İslâm dini dünya coğrafyasına yayılmaya başladı-ğında bu tehlikeyi gören mezhep imamları, mezhep-lerini kurdular. İman, inanç ve ibadet hakikatlerini kalın çizgilerle çizerek, kıyamete kadar bir daha tartışılmayacak şekilde noktaladılar. Bugünün çok bilmiş, âlim olarak geçinen çağdaş yazarların aklı bu noktayı almamaktadır. Onlar o zaman bu tedbiri almamış olsaydı, bugün gelinen noktada çok perişan bir vaziyetle karşı karşıya kalacaktık. Allah onlardan râzı olsun ki, mezhepleri kurdular ve inanç sistemi-mizden küçük bir sapma olmadan günümüze ulaştı; kıyamete kadar da böyle devam edecektir.
    İslâm âlimlerinin bu kadar titiz davranmalarının, hiçbir açık kapı bırakmamalarının temel sebebi, geçmiş peygamberlerin mesajlarının ve ümmetlerinin bozulup tahrif olarak, gerçek dinden uzaklaşmalarıdır. Başta Hz. Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, onun arkadaşlarının ve İslâm âlimlerinin bunca gayretine rağmen yine de sapık fırkalar, hatta sahte peygamberler zuhur etmiştir. Fakat bu sapık hareketler sıkışıp kalmış, kendi içlerinde eriyip gitmişlerdir.

    BUNCA HAKİKATE RAĞMEN
    HIRİSTİYANLAR NİÇİN İMAN ETMEZ?
    a) Bu sorunun birkaç cevabı bulunmaktadır. En önemlisi, insan nefsinin kötülüğü emretmesi ve in-sanın da nefsine mağlûp olmasıdır. Çünkü bugünkü Hıristiyanlık nefse hitap ediyor. İnsanın yaptığı hiç-bir işe karışmaz; işleyebildiğin kadar suç ve günah işle, günah çıkarmaya gittin mi bütün günahlarından temizlenirsin. Seni günahlarından temizleyecek her zaman bir papaz bulursun.
    b) Gerçek tebliğin, onlara hakkıyla ulaşmaması. İnsanoğlunun fıtratından gelen inanmak ve tapmak melekeleri bir şekilde ortaya çıkıyor. Atadan miras kalan bir inanç bulununca da inançta hemen kolaya kaçılıyor ve bu ata mirası inanca sarılınıyor. O inanç az da olsa kendisini tatmin ediyor ve onunla yetini-yor. Bu inandığım, hak mıdır bâtıl mıdır, araştırmı-yor, kolaycılığa kaçıyor.
    c) Bir başka cevabı; oluşan maddî - mânevî güç ve bu gücün meydana getirdiği saltanattır. Bu güç ve sal-tanata dayalı olarak oluşan dev bir sektör ve bu sektör-den maddî ve mânevî olarak nemalanan milyonlarca insan var. Bir düşünün: Dünya üzerindeki kiliseler, bu kiliselerdeki görevliler, onların âmirleri ve bunlardan meydana gelen otorite, saltanat vs. Bunlar (ı bırakmak kolay olmasa gerek) bırakılır mı?
    d) Ata mirası olduğu için benlik duygusu ağır bası-yor. Sanki İslâm dini birilerinin tekelinde imiş de eğer İslâm dini seçilmiş olsa kendi varlıkları sona erecektir. Asabiyet ve mensubiyet taassubu kırılamıyor. Bunun neticesinde de büyük hakikatten mahrum kalınıyor.

    GERÇEKTEN KAÇIŞ YOK
    YOLUN SONU GÖRÜNDÜ
    Yüzyıllardır gerçekler insanlardan gizlendi. Ger-çeklerin gizlenmesi için şartlar ve sebepler elverişli idi. Geçmiş zamanlarda şartların, imkânların elveriş-siz olmasına rağmen İslâm dini her geçen gün geli-şip büyüyen yegâne hak dindir. Bugün ben müslü-manım diyenlerin sayısı yerküre üzerinde 1,5 milyarı bulmaktadır. Bu da dünya nüfusunun yüzde yirmi beşine tekabül etmektedir.
    Bu oran müslümanlar lehine hızla değişmekte-dir. Değişmesinin sebeplerinden biri de gelişen bilgi ve bilgiye bağlı iletişimdir. Artık büyük hakikatleri insanlardan gizlemenin imkânı kalmamıştır. İstan-bul’da oturduğunuz yerden, Güney Amerika’nın bir ucundaki bir Arjantinli ile irtibat kurulabiliyor, ona büyük hakikati anlatma şansına sahip olabiliyoruz. Bunun tam tersi de olabiliyor; Kuzey Kutbu’nda yaşayan bir insan merak edip araştırsa, çok fazla bir zahmete katlanmadan istediği bilgilere anında ulaşa-biliyor. İşte imkânların genişlemesi neticesinde artık mızrak çuvala sığmıyor. Hakikat, aşikâr görünüyor ve bundan böyle de görünmeye devam edecektir.

    HIRİSTİYAN, YAHUDÎ VE DİĞER
    GÜÇ ODAKLARININ ETEKLERİ TUTUŞTU
    Bu gidişle belki onlarca yıl bile beklemeye gerek kalmadan dünya nüfusunun çoğunluğu İslâm ile şe-reflenecektir. Bunu gören Hıristiyan, Yahudî ve diğer güç odakları, ellerindeki son kozu oynuyorlar. Nedir diye sorarsanız, bu koz, yükselen yegâne değer olan “İslâm dinini insanların gözünden düşürmek” ve “İslâm dinini karalamak”tır. Bunun için de son yarım yüzyıla damgasını vuran kavramı ortaya attılar. “İslâmî Terör”. Bu terörü bizzat kendileri organize ettiler, terörün gelişip büyümesi ve yeşermesi için ortam hazırladılar. Yani terör tarlasını meydana getir-diler. Şimdi o tarlada ekip suladıkları tohumlardan gelişip büyüyen terörü biçiyorlar.
    Bu tedbirlerinde de başarılı olamayacaklar; çün-kü İslâm dinini bu aşağılık emelleri ile karalayama-yacaklar, dün ekip biçtikleri terör, yarın onların ca-nını yakacaktır. Planları ters dönecektir. Burada ina-nanlara düşen görev; aklıselim davranmak ve İslâm dininin terör dini olmadığını ve terörle bir meselenin halledilemeyeceğini bilmek ve buna göre tepkiyi ortaya koymaktır.



    ÜLKEMİZDE BÖYLE SAÇMALIKLARA
    İNANACAK BİR AHMAK BULUNACAĞINI
    ZANNETMİYORUM
    Bu kitabımızı çok enteresan bir anekdotla bitir-mek istiyorum.
    16. yüzyılın başlarında Avrupa’da kurulan “Cizvit” teşkilâtı ve bir misyoner cemiyeti, Hıristi-yanlığı yaymak için tüm dünyaya misyoner papazlar gönderirler. Bu görevlendirilen papazlara da “Cizvit papazları” denilir. Bu görevli Cizvit papazlarından ikisi Çin’e giderler.
    Çin’in Kanton şehrine gelen papazlar, Kanton vâ-lisinden Hıristiyan dini hakkında vaaz vermek için müsaade istediler. Vâli bunları ciddiye almadı ise de, Cizvit papazları her gün gelip onu rahatsız ettikle¬rinden, nihayet:
    “Ben bu mesele için Çin imparatorundan izin almaya mecburum. Kendisine haber vereceğim.” dedi ve meseleyi Çin imparatoruna bildirdi. Gelen cevapta, “Onları ba¬na gönder. Ne istediklerini anlayayım.” Deniliyordu. Vâli, Cizvit papazlarını Çin’in başkenti Pekin’e yolladı.
    Olanların haberini almış olan Budist rahipler, fena hâlde telâşa düşerler. “Bu adamlar, Hıristi-yanlık adı altında ortaya çı¬kan yeni bir dini, mil-letimize telkin etmeğe çalışıyorlar. Bunlar, kutsal Buda’yı tanımıyorlar, halkımızı yanlış bir yola sokacaklar¬dır. Lütfen onları buradan kovun!” diye İmparatora müracaat ettiler. İmparator:
    “Evvelâ ne söylediklerini bir anlayalım. On-dan sonra bu hususta kararımızı veririz.” dedi.
    Memleketin sayılı devlet ve din adamlarından meydana ge¬len bir meclis düzenledi. Cizvit papazla-rını da bu meclise davet etti:
    “Yaymak istediğiniz dinin esasları nedir? An-latın.” dedi.
    Bunun üzerine, Cizvit papazları şöyle dediler:
    “Semayı ve arzı yaratan Allah birdir. Fakat aynı zamanda üçtür. Allah’ın biricik oğlu ve Ruhulkudüs de birer Allah’tırlar. Allah, Âdem ve Havva’yı yaratıp, cennete koydu. Onlara her türlü nimeti verdi. Yalnız bir ağaçtan yememelerini em-retti. Her nasılsa şeytan, Havva’yı aldattı. Havva da Âdem’i yanılta¬rak, birlikte Allah’ın emrine karşı geldiler ve o ağacın meyvesinden yedi¬ler. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, onları cennetten çıkardı ve dünyaya gönderdi. Burada onların çocukları ve torunları doğdu. Fakat bütün bunlar, büyük baba-larının işlediği günah ile kirlen¬mişlerdi. Hepsi günahkârdı.
    Bu hâl, tam 6000 sene devam etti. Nihayet Cenâb-ı Hak, in¬sanlara acıdı ve onların günahını affettirmek için kendi öz oğlunu onlara gönder-mekten ve bu biricik oğlunu, günah kefareti olarak kurban etmekten başka çare bulamadı. İşte, bizim inandığımız peygamber, Allah’ın oğlu olan o Rab İsâ’dır.
    Arabistan’ın batısında Filistin denilen bir bölge ve orada Kudüs denilen bir şehir vardır. Kudüs’te, Celile denilen bir kasaba, Celile’nin de Nasıra isminde bir köyü vardır. İşte bu köyde bun¬dan bin sene önce Meryem isminde bir kız bulunuyordu. Bu kız, amcasının oğlu olan marangoz Yusuf ile nişanlanmış ise de, henüz evlilik gerçekleşmemişti; bu yüzden bakire idi. Bir gün, tenhâ bir yerde bulunurken, Ruhulkudüs gelip, ona Allah’ın oğlunu ilkâ etti (koydu). Yani, kız bakire iken hâmile oldu. [Bundan sonra nişanlısı ile Kudüs’e giderlerken Beytüllahm’da] bir ahır içinde çocuğu dünyaya geldi. Allah’ın oğlunu ahırdaki yemliğin içine koydular. Doğuda bulunan rahipler, onun doğduğunu gökte birdenbire yeniden ortaya çıkan bir yıldızdan anlayarak, hediyelerle onu aramaya çıktılar ve nihayet bu ahırda buldular. Ona secde ettiler.
    İsâ denilen Allah’ın oğlu, 33 yaşına kadar Al-lah’ın melekûtu üzerine vaaz etti: “Ben Allah’ın oğluyum. Bana inanın, sizi kurtar¬mağa geldim.” dedi. Ölüleri diriltmek, âmâların gözlerini açmak, topalları yürütmek, cüzamlıları tedavi etmek, deniz-de fırtınaları durdurmak, iki balıkla on bin kişiyi doyurmak, suyu şarap yap¬mak, kışın meyve verme-diği için bir incir ağacını bir işaret ile ku¬rutmak gibi daha birçok mucizeler gösterdiyse de çok az insan ona iman etti, inandı.
    Nihayet hain Yahudîler, onu Romalılara şikâ-yet ettiler ve haça gerilmesine sebep oldular. Lâkin İsâ, öldükten üç gün sonra haçta tekrar dirilerek, kendisine inananlara göründü. Bundan sonra se-maya çıkıp, babasının sağ tarafına oturdu. Baba¬sı da dünyanın bütün işlerini ona terk etti ve kendi-si geri çekildi. İşte, bizim vaaz edeceğimiz dinin esası budur. Buna inananlar, öte¬ki dünyada cenne-te, inanmayanlar ise cehenneme gidecekler¬dir.”
    Bu sözleri dinleyen Çin imparatoru, papazlara:
    “Ben sizden bazı şeyleri sual edeceğim. Bun-lara cevap ve¬rin.” dedi ve şöyle sormaya başladı:
    “İlk sualim şudur: Siz, Allah hem bir, hem de üçtür, diyorsu¬nuz. Bu, iki iki daha beş eder gibi mânasız bir laftır. Bu işin aslını bana izâh edin!”
    Papazlar cevap veremediler:
    “Bu Allah’ın bir sırrıdır. İnsanların aklı buna ermez.” dediler.
    İmparator:
    “İkinci sualim şudur: Yeri, göğü ve bütün â-lemi yaratan, çok kudretli Allah, kullarından birinin işlediği günah için onun, bu iş¬ten haberi bile olmayan bütün sülâlesini nasıl günahkâr sa-yar? Kulların affı için nasıl olur da kendi öz oğ-lunu kurban etmekten başka çare bulamaz? Bu, O’nun büyüklüğüne yakışır mı? Buna ne dersi-niz?” dedi.
    Papazlar yine cevap veremediler:
    “Bu da Allah’ın bir sırrıdır.” dediler.
    İmparator:
    “Üçüncü sualim de şudur: İsâ, bir incir ağa-cından mevsimi olmaksızın meyve istemiş, ağaç meyve vermeyince onu kurutmuş. Mevsimi olma¬dan meyve vermek, bir ağacın yapamayacağı bir şeydir. Böyle ol¬duğu hâlde İsâ’nın buna kızıp ağacı kurutması, bir zulüm değil midir? Bir pey-gamber, zalim olur mu?”
    Papazlar buna da cevap veremediler:
    “Bu işler, manevî işlerdir. Allah’ın sırlarıdır. İnsanların akıl¬ları buna ermez.” dediler.
    Bunun üzerine Çin imparatoru:
    “Ben size izin ve müsaade veriyorum. Gidin, Çin’in, iste¬diğiniz yerinde vaaz verin.” diyerek onlara müsaade etti.
    Onlar, huzurdan çıktıktan sonra imparator mec-liste bulunanlara dönüp:
    “Ben Çin’de böyle saçmalıklara inanacak bir ahmak bulunacağını zannetmiyorum. Onun için bu adamların, bu hurafeleri vaaz etmelerinde hiçbir mahzur görmedim. Ben eminim ki, bunları dinleyen vatandaşlarımız, dünyada ne ahmak kavimlerin bulunduğunu görecektir” dedi. (İslâmi-yet ve Hıristiyanlık, Hakikat Kitabevi, s.175).
    “Senin izzet sahibi rabbin, oların isnat et-mekte oldukları vasıflardan yücedir, münezzeh-tir. Gönderilen bütün peygamberlere selam ol-sun! Alemlerin Rabbi olan Allah’a da hamd ol-sun!”



    Alıntıdır ... Ahmet Zeki Sarıhan

  2. #2
    siyasal adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    06-07-2006
    Mesajlar
    920
    Karizma Gücü
    6
    özür dilerim arkadaşım ama bir şey sorucam

    ahmet zeki saruhan dediğin kişi beyan dergisindeki

    kişimi acaba???
    Levent Kırca'nın Hükümetten Kimse Öldüğümde Cenazeme Gelmesin Söylemine Kulp Bulan Zevatlarrrrr
    AKP'nin şakşakçılığını yapanlar

    Şehit Aillerinin "SAYIN ERDOĞAN'ı protesto etmesine ve Şehit Cenazelerinden Kovmasına da Kulp bulabildiler mi ?
    Biran önce bulun da "Gazınızzz" gitsin ...

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. 2 dakika sonra KATİL OLDU
    2005 Konuları bölümünde Castellini tarafından açılmış
    Yanıt: 1
    Son Mesaj: 09.10.05, 20:59
  2. Splinter Cell Flim Kervanına Katılıyor
    2005 Konuları bölümünde atilla11 tarafından açılmış
    Yanıt: 0
    Son Mesaj: 15.08.05, 12:58

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •