Dileğimiz, Türk toplumunun siyasileriyle, bürokratlarıyla, işçi ve işverenleriyle, akademisyenleriyle artık daha fazla gecikmeden yabancı sermayeye karşı gerçekçi ve tutarlı davranışlar sergilemesi ve işsizlikten, yoksulluktan kurtulmakta ondan akıllıca yararlanır bir konuma gelmesidir.

Bir ülkede işsizliğin ve yoksulluğun azaltılması mümkün olduğunca fazla yatırım yapılmasına bağlıdır. Yatırımların kaynağı da tasarruflar olduğundan ve düşük gelir düzeylerinde fazla tasarruf yapılamadığından, kalkınma iktisatçıları yıllar yılı “yoksulluğun kısır döngüsünden” söz etmişlerdir. Bugünün, gelişmiş ülkeleri arasında İrlanda, İspanya, Portekiz, Yunanistan, G.Kore ve diğer Asya kaplanları gibi dünün birçok yoksul ülkesinin yer alması, söz konusu kısır döngünün şu ya da bu şekilde kırılabildiğinin bir kanıtıdır.
Ülke örneklerine baktığımızda, bu konuda dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının önemli bir faktör halinde ön plana çıktığını görüyoruz. Söz gelişi 4.2 milyon nüfuslu İrlanda’ya 2003 yılında 27, 2004’te ise 26 milyar dolarlık dolaysız yabancı sermaye yatırımı yapılmıştır. Dünyada 2004 yılında yapılan 612 milyar dolarlık dolaysız yabancı yatırımın % 55’i gelişmiş, % 45’i ise gelişmekte olan ülkelere yönelmiştir. Geçen yıl Çin’e 62, İspanya’ya 18, Meksika’ya 16, Brezilya’ya 16 milyar dolarlık yabancı sermaye yatırımı yapıldığını görüyoruz.

Dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının olumlu büyüme ve istihdam etkileri, ülkeye teknoloji transferine ve döviz girişine yaptığı katkılar, ülkenin uluslararası piyasalara entegrasyonu konusunda oynadığı rol, vergiler yoluyla kamu maliyesini iyileştirmesi bugün artık fazla tartışılmıyor. Şüphesiz, bu yatırımların hepsi aynı etkiyi yapmıyor. Söz gelişi özelleştirme, birleşme ve satın almalar yoluyla gelen yabancı sermayeye göre, yeni yatırımlar yapan, tesisler kuran, fabrikalar inşa eden sermaye daha tercih edilir bir konumdadır. Fakat uygulamada bu tür ayırımların pek de kolay olmadığını ve çeşitli dolaysız yatırım türlerinin kimi zaman iç içe geçmiş halde karşımıza çıktığını görüyoruz. Bu konuda sermaye kabul eden ülkelerin belli ilkeler koyarak, türler arasında teşvik ve kolaylıklar açısından fark gözeterek yabancı yatırımların yararlarını maksimize etmeye çalışmaları gerekiyor.

Yatırım hacminin zayıflığı, ülkemizde yaşadığımız çeşitli ekonomik ve sosyal sorunların temelinde yatan nedenlerden biridir. Yatırım artışıyla övündüğümüz 2004 yılınd6a bile kişi başına yatırımda 60 ülke arasında en gerilerde, 52.sırada yer alabilmiş durumdayız.

Milli gelirden yatırımlara ayrılan pay açısından da dünya sıralamasının en dibinde bulunuyoruz.

Son bir–iki yılda kaydedilen bazı olumlu gelişmelere rağmen, yabancı sermaye yatırımlarının henüz bu tabloyu değiştirecek güce ulaşmaktan çok uzak olduğu bir gerçektir. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı (UNCTAD) 2005 Dünya Raporu’na göre, 2004 yılında ülkemize 2 milyar 733 milyon dolarlık doğrudan yabancı yatırım girişi olmuştur.

Türkiye’nin bu cılız performansının üzerinde bir potansiyele sahip olduğu açıktır. Örneğin, YASED çerçevesinde yapılan son çalışma ve tahminler, ülkemizin 2005-2010 döneminde yıllık ortalama 10 milyar dolar, 2010-2015 döneminde ise yıllık ortalama 15 milyar dolar tutarında doğrudan yabancı sermaye yatırımı çekmesinin muhtemel olduğunu göstermektedir. Bu çapta yabancı yatırımlar yıllık büyüme hızımızı 2 puan yukarı çıkarabilecektir.

Bu sonucun elde edilmesinin, ülkemizde siyasal ve ekonomik istikrarın sürdürülmesine, yatırım ortamının iyileştirilmesine, genelde vergilerin, özelde istihdam vergilerinin hafifletilmesine, girdi ve enerji fiyatlarının dünya seviyelerine çekilmesine, yatırımlar önündeki bürokratik engellerin ortadan kaldırılmasına ve özellikle AB ile müzakere sürecinin kesintisiz devamına bağlı bulunduğunu herkes biliyor. Aslında bu koşullar büyük ölçüde biz ulusal girişimcileri de daha fazla yatırıma yöneltecek koşullarla örtüşmektedir. Başka bir ifadeyle, ülkemiz bu koşulları yerine getirebildiği ölçüde, bir taşla iki kuş vurabilecek ve büyümeyi hızlandırırken işsizliğin belini kırabileceğiz.

Son zamanlarda hortlar görünen yabancı sermaye karşıtı görüşleri bir ölçüde tolere edebilir ve demokrasinin cilvesi sayabiliriz. Günümüzde bu tür görüşler özellikle küreselleşme bağlamında pek çok ülkede dile getiriliyor ve fazla ciddiye alınmıyor. Aksi olsa, Çin Halk Cumhuriyeti yılda 60 milyar dolarlık dış yatırıma kapılarını açmazdı. Bugün dünyanın beş kıtasında hemen tüm ülkeler doğrudan yabancı yatırımın önem ve yararlarının farkındadır ve ondan daha çok yararlanmanın arayışı içindedir.

Türkiye için önemli olan, son zamanlarda Hyundai yatırımı ve kurumlar vergisi indirimi gibi konularda ortaya çıkan çelişkili hükümet ve bürokrasi yaklaşımlarıdır. Söz gelişi, kurumlar vergisi oranının % 30’lardan % 20’lere indirilmesi iç ve dış yatırımlar açısından ne kadar olumlu bir adımsa, yatırım indiriminin kaldırılmasının bu işin “bedeli” yapılmaya çalışılması o kadar olumsuz bir davranıştır. Eski bir deyimle, bu durum tam bir “kaşıkla aş verirken, sapıyla göz çıkarma” örneğidir ve tasvip edilemez.

Dileğimiz, Türk toplumunun siyasileriyle, bürokratlarıyla, işçi ve işverenleriyle, akademisyenleriyle artık daha fazla gecikmeden yabancı sermayeye karşı gerçekçi ve tutarlı davranışlar sergilemesi ve işsizlikten, yoksulluktan kurtulmakta ondan akıllıca yararlanır bir konuma gelmesidir.

Bu vesileyle, tüm İŞVEREN okurlarının Yeni Yılını ve Kurban Bayramını içtenlikle kutluyor, 2006 yılının ülkemiz ve ulusumuz için bir mutluluk ve refah yılı olmasını diliyoruz.

Tuğrul KUDATGOBİLİK
TİSK Yönetim Kurulu Başkanı

-işveren dergisi-
aralık 2005