Sanırım hayatımın en mutsuz dönemini geçiriyordum. Adeta dibe batıyordum. Boğuluyordum. Ama bir türlü de dibe vurmuyordum. Bu, sanki sonsuz bir çukura yaptığım ve asla sonu gelmeyecek bir düşüştü. Yürüdüğümde toprağı bir türlü hissedemiyordum. Hayat klorlu bir su gibiydi. Başım bu suyun içindeydi. Suyun basıncından kulaklarım uğulduyor, klor yüzünden gözlerim yanıyor ve nihayetinde tuttuğum soluk bana gerekli oksijeni sağlamak için yeterli olmamaya başlıyordu. Başımı bu sudan çıkarmak bir çözüm müydü bilmiyordum.Bir işim vardı, dostlarım da... Ama hayatımdaki en önemli insan artık yoktu. Yok kelimesini bu konuda telaffuz etmek öyle yadsınası bir şey olarak geliyordu ki yüreğime, belki beynimin kabullenmeye başladığı bir gerçeği kalbim reddediyordu. İki sene önce çok güzel başlamış bir birlikteliğin insanları artık yoktu bu sahnede. Her ikimiz de, kendi evrenlerindeki camlara hohlayıp kendi hikayelerimiz resmediyorduk pencerelerine. Hangimiz hangimizi terk etmişti ya da birimizden birimiz gerçekten birimizden birimizi terk etmiş miydi bu bir muammaydı. Gerçek şuydu ki; o artık çıkmıştı hayatımdan. Kahramanı değildim hikayelerinin. tinsel olarak kayıptım ama tensel olarak varlığımı sürdürüyordum. Sanırım insanların varlık sebeplerini yanlış şeylerle adlandırmaları kadar büyük bir yanılgı yoktur. Ve ben de bu yanılgıyı işlemiştim. Bir yaz böyle geçiyordu. Akşamları odama kapanıp sayfalarca kitap okumak, müzik dinlemek bir alışkanlık olmuştu. Zorunlu olarak edindiğim bir alışkanlık. Çünkü kafamı sürekli meşgul tutmak asıl amaçtı benim için. Beynimi bir an olsun boş bırakmak istemiyordum. Beynim yüreğime yönelmemeli, ondan gelecek feryatlara kulak asmamalıydı. Beynim yüreğimdeki acıyı farketmemeliydi. O gece de öyle yapmıştım. Kendimi odama kapatmış, bir şeyler okuyordum. Yeni aldığım kitabın ilk sayfalarını bitirmiştim ki birden duraksadım. Ne yapıyordum ki ben? Bu durum daha ne kadar sürebilirdi ki? Acımı daha ne kadar yadsıyabilirdim? Daha ne kadar kendimi dış dünyadan soyutlayabilirdim? Bu ne işe yaradı ki? Kendime bu denli yüklenmek doğru muydu? Hayat gümüş bir nehir gibi akıyordu önümden bense onu seyredemiyordum bile. dizlerimi göğsüme çekip yatağımda oturuyordum bunları düşünürken. Sonra onunla geçirdiğim güzel anları düşünmeye başladım. Anılar peş peşe geçiyordu önümden. Saygın bir tören geçidi gibi. Parkta seyrettiğimiz o beyaz fino. Parkta seyrettiğimiz ve koşarken ayakları karışan o tatlı köpek.. İlk o gün eve gitmek istemediğini ve benimle kalmak istediğini söylemişti. Ve o eğlenceli bulaşık yıkama seanslarımız.... Bunları düşünürken irkildim.
Acı yine sinsi bir şekilde tüm bedenime yayılıyordu kalbimden. Yatağımdan doğruldum ve açık pencereye doğru yöneldim. Dışarı bakınmaya başladım. Bir kentin yaz gecesi görüntüsü vardı gözlerimin önünde serilen. Odam apartmanın 4. katında ve apartman da kentin yüksek bir yerindeydi.bu da bana bu kente hakim bir görüntü sağlıyordu. Dışarıda her şey normal seyrindeydi; arabalar, insanlar, göz kırpan ışıklar.... ama hepsi öyle uzaktı ki benden. Birden gözüm karşı apartmandaki pencereye ilişti. Aslında gece karanlıktı ama odamdan karşıya vuran ışık pencereyi zor da olsa görmemi sağlıyordu. Bir an için pencerede bir insan silueti gördüğümü sandım.. Daha da önemlisi sanki bir insan pencereye oturmuş ayaklarını dışarıya sarkıtıyordu. Yanılmış olmalıydım. Karanlığın oynadığı görsel bir oyun olmalıydı bu. Ama hayır... Gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışıyordum. Odamdan karşıya vuran ışık işimi kolaylaştırıyordu. Şimdi daha iyi görüyordum. Oradaydı. Pencereye çıkmış ve oturmuş ayakları dışarı sarkmış genç bir kız vardı. Oturduğu pencere kenarından ayağa kalktı. Ayakları çıplaktı. Bir etek giymişti ve bir bluz. Açık pencerede ayakları alt çerçeveye basarak dikiliyordu öylece. İlk kez yüzünü o an gördüm. Çok solgundu. Ya ağlıyordu ya da ağlamıştı. Çünkü göz makyajının aktığını farkedebiliyordum. Bana bakıyordu ve bir şeyler söylüyordu. Çok üzgün bir yüz ifadesi vardı.ne söylediğini anlamaya çalışıyordum. Ama başarısız olmuştum. Bana bir şeyler söylediği kesindi ama ne?Tüylerim diken diken olmuştu. Başım karıncalanmaya başlamıştı.endişeleniyordum. Kötü şeyler olacağı hissine kapılmıştım. Kız bana bakmayı bırakmış, bakışlarını yere yöneltmişti ve hala yere bakıp bir şeyler söylüyordu. "Ne yapmaya çalışıyorsun?" dedim ama yanıt vermedi, başka bir tepki de. Aniden ardımda bir ses duydum. Çok ürkmüştüm. Dönüp baktığımda duvara yapıştırmış olduğum afişlerden birinin düşmüş olduğunu gördüm. Tekrar dışarı baktım ama kız yoktu. Penceresi ise açıktı. Ve tül perde hala o varla yok arasındaki esintiden dolayı hafifçe uçuşuyordu. Atlamış olabileceği ihtimaliyle zemine doğru baktım ama karanlıkta pek bir şey göremedim. Bir süre açık pencereye bakmaya devam ettim. Yaşadığım bu birkaç dakikalık zaman dilimini analiz etmeye çalışıyordum. Ne olmuştu gerçekte? Tüm bunlar gerçek miydi yoksa içinde bulunduğum duygu yoğunluğunun bir getirisi miydi bu? Eğer her şey gerçek idiyse kıza ne olmuştu? Atlamış mıydı yoksa vaz mı geçmişti? Ve tabi bana ne söylemişti? Neden bu denli üzgündü? Tüm bu sorulara yanıt arıyordum. Uyuya kalmıştım ve rüyamda hayatımın en önemli insanıyla yine karşı karşıya gelmiştim. Hep onu arıyor ve yitiriyordum. Yine öyle olmuştu ve onu düşümde kaybetmiştim. Sabah uyandığımda hala kayıp bir aşkın madeni tadı vardı ağzımda. Güneş çoktan odamı işgal etmiş gün tüm hızıyla akıp gidiyordu dışarıda. Yine moralsizdim. Kalbim sızlıyordu. O beni çoktan gömmüştü yüreğindeki çorak toprağa. Filizlenme imkansızdı tekrar içinde. Oysa ben onu öldürememiştim içimde bir türlü. Belki de istemiyordum bunu. Ama onun kalbimdeki varlığı içimde tarifsiz acının tek nedeniydi. Bir ikilem yaşıyordum. Onu içimde öldürmekle yaşatmak arasında yapılacak bir seçimin seçimsizliği. Tam ortasındaydım sınırım. İkiye ayrılmıştım. Güne yine anlamsız başlamıştım. Üstelik daha yatağımdan kalkmadan. Yattığım yerden odama göz gezdirdim. Sonra açık pencereme takıldı gözüm. Ve gece yaşadığım yada yaşadığımı sandığım olay geldi aklıma. Garip bir dürtüyle pencereye yöneldim ve aşağı zemine baktım. Herhangi bir şey yoktu. Sadece günün erken saatinde oynamak için dışarı çıkmış çocuklar. Her şey normaldi. Kafamı salladım ve kendime güldüm. Sanırım artık gerçekle düşü ayıramıyordum. Gün benim için her zamanki anlamsızlığıyla akıp gitti. Yine odamdaydım. Ve uyuya kalmıştım. Uyandığımda saat gece yarısını biraz geçiyordu. Dışarıda dolunay vardı ve hafif bir rüzgar esiyordu penceremden içeri. Aniden doğrulup karşı pencereye baktım. Hiçbir şey yoktu. Derin bir nefes alıp yerime uzandım. Tavana bakarken bir ses işittim. Dışarıdan geliyordu pencereden baktığımda aynı kızın orada olduğunu gördüm. Bu sefer ki bir yanılsama olamazdı. Fazla uzak olmayan karşı penceredeki her şey açıkça görülüyordu. Aynı kızdı. Daha net görebiliyordum. Arkasına toplanmış siyah düz saçları vardı.
Makyajı yine akmıştı. Ağlıyordu ve ayakları yine çıplaktı. Öylesine üzgün ve acı çekiyor görünüyordu ki ona baktığımda kalbim sanki koca bir kayanın altında eziliyordu. O ise öylece bana bakıyordu.. Kendimi toplamaya çalıştım. Sakinliğimi korumalı ve mantığımı yitirmemeliydim. Karşı pencereye oturmuş ağlayarak bana bakan bir kız vardı. Belki atlayacaktı ama bu kesin değildi. Öncelikle onunla konuşmaya çalışmanın iyi olacağına karar verdim. Sorunun ne olduğunu, neden ağladığını sordum. Tepki vermedi. Bana bakıp ağlamaya devam eti. Soruları yineledim. Ama sonuç aynıydı. Ayağa kalktı. Aşağı zemine baktı bir süre. Yüzünü tekrar bana yöneltip ağlayarak bir şeyler söylemeye başladı. Bana ne söylediğini anlayamıyordum ama mimiklerinden benden bir şeyler istediğini sezinliyordum. Olanca dikkatimi söylediklerini anlamaya verdim. Ama anlayabildiklerim sadece tek tük kelimelerden ibaretti; 'baba, azad, yastık, uyumak' sürekli aynı şeyleri söylediğini farkettim. Fakat cümleleri anlayamıyordum bir türlü. Birden durdu ve yüz ifadesi değişti. Solgun ağlayan yüzü donuklaştı, ifadesiz bir hal aldı. Tıpkı gözleri gibi. Sanki karşıda bir boşluğa bakıyordu. Donuk. İrkildim. Kötü şeyler olacaktı. Hissediyordum bunu. Ama olacakları düşünmek bile istemiyordum. Sonunda yaptı. Ve kendini boşluğa bıraktı. Hissiz bir yüz ifadesiyle. Sadece "olamaz!" diye bağırabildim. Kendimi çılgın gibi merdivenlerden dışarı attım. Karşı apartmana koşup rastgele zillere bastım. Ve bir taraftan "atladı, atladı!!!" diye bağırıyordum. Apartman merdivenlerini aydınlatan lambalar yandı. Ve giriş kapısı açıldı. Kendimi içeri atar atmaz 4. kata çıkmaya başladım. Kapılar açılıyor uykulu gözler görünüyordu. Şaşkın, ürkek, kızgın yüzler. Ben hiçbirine aldırmadan merdivenleri çıkmaya devam ediyordum. Pencerenin ait olduğunu sandığım dairenin kapısını çaldım. Bir süre sonra kapı açıldı. 45 yaşlarında bir adamdı kapıyı açan; "hemen gelmelisiniz. Sanırım kızınız pencereden atladı" dedim. Önce şaşırdı sonra kaşlarını çatıp "benim kızım yok " dedi. "Anlamıyor musunuz? Biri pencerenizden atladı" diye bağırdım ve aşağı inmeye başladım. Bu arada peşimden diğer apartman sakinleri de geliyordu. Dışarı çıkıp pencerenin altında bulunan zemine geldiğimizde şaşırıp kaldım. Orada hiçbir şey yoktu. Zemin temizdi. Oysa kızın düşebileceği tek yer burasıydı. Ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Her şey çok çabuk ve gerçekçi gelişmişti. Kızı aşağı düşerken görmüştüm ve hayal görmediysem kızın bedeni şu anda benim ayaklarımın ucunda apartman sakinlerinin çevrelediği alanın ortasında olmalıydı. Olmalıydı ama yoktu. İnsanların tepkilerini, öfkeli cümlelerini zor işitiyordum. Çünkü kafamın içi uğulduyordu. Öylece dikildim biraz ve özür dileyerek hızla uzaklaştım oradan.
Odama döndüğümde hiçbir şey yapmadan yatağıma bıraktım kendimi. Tükenmiştim. Ertesi gün hafta sonuydu ve ben zaten kolay kolay uyanamayacağım uykudan uyandığımda saat öğle vaktini çoktan geçmişti. Kendime gelmeye çalışırken kapının çalındığını duydum. Kapıyı açtığımda karşımda 35 yaşlarında bir kadın duruyordu. Göz çukurları morarmış, alnındaki çizgiler derinleşip belirginleşmişti. Büyük kederlere göğüs gerdiği her halinden belliydi. Üzgün bir ses tonuyla, "Ben karşı apartmanda oturuyorum ve dün geceki olay nedeniyle geldim. Umarım rahatsız etmiyorum" dedi. Neredeyse kekeleyerek "Hayır. Rahatsız etmiyorsunuz" diye cevapladım ve ekledim "Bakın bilmelisiniz ki dün geceki olay bir şaka değildi. Gerçekten pencereden atlayan birini gördüm yada gördüğümü sandım. Üzgünüm herkesi boşuna telaşlandırdım. Bir daha tekrarlanmayacaktır sizi temin ederim" dedim. Kadın, "Hayır, hayır. Sanırım beni yanlış anladınız. Amacım bu değil. Yani şikayetimi dile getirmek." derin bir iç çekti ve devam etti. "Ben... ben çok başka bir nedenle geldim" iyice şaşırmıştım "Nasıl yani?" diye sordumsa da içerde konuşmanın daha uygun olacağına karar verip kadını evime davet ettim. Birlikte oturma odasına geçtik."Ortalığın dağınıklılığı için özür dilerim" dedim. "Lütfen rahatsız olmayın" dedi. "Size nasıl yardımcı olabilirim" diye sorduğumda derin ve titrek bir nefes aldı. Konuşmaya başlamakta güçlük çekiyordu. "Ben dün gece kızının atladığını iddia ettiğiniz beyin eşiyim" diyerek başladı. "Anlıyorum gerçekten üzgünüm. Sizi boş yere telaşlandırdım. O kızın oradan atladığını görünce, bunun sizin kızınız olduğunu düşündüm. Gerçek gibiydi. Atlaması. Yere doğru düşmesi. Gözlerim ilk kez bana böyle bir oyun oynadı. Ama bir kızınız olsaydı sanırım sizi çok daha fazla korkutmuş olurdum. Ama kızınızın olmaması sanırım olayın daha da vahim bir hal almasını önledi benim açımdan" dediğimde beklemediğim bir tepki aldım; "Yanılıyorsunuz"
"?!"
"Bizim bir kızımız var."
Beynime sanki bir balyoz yemiştim. Kafam allak bullak oldu. "A..aa...anlamadım", "Bir kızımız var ama artık hayatta değil. İntihar etti. Yaklaşık 2 yıl önce". Kadının gözlerinden yaşlar süzülürken anlatmaya devam etti. "O yaştaki kız çocuklarını bilirsiniz. Bir erkek arkadaşı vardı. Ona fazlasıyla düşkündü. Fakat çocuk onu terk etti. Yıkıldı kızcağız. Çok çaba sarfettik düzelmesi için. Her türlü yolu denedik. Terapiler bile işe yaramadı. Tedavilere bir türlü cevap vermiyordu. Gün be gün gözümüzün önünde soldu gitti. Bir gece kapısını kilitleyip pencereden atladı. Hastaneye yetiştirdiysek de kurtaramadık yavrumu. Doktorlar belki direnç gösterseydi kurtulabilirdi dediler. Ama ölmeyi o kadar çok istiyormuş ki...." kadın hıçkırıklara boğuldu. Sakinleştirmeye çalıştım. Bir müddet sonra kendine gelince, "Peki ama eşiniz neden kızınızın olmadığını söyledi" diye sordum. "Eşim kızıma çok düşkündü. Kızım da ona. Küçük bir çocukken bile çok yakındılar. Sonra bu olay olunca eşim kızımızın intihar etmesini kabullenemedi. Kızımızın eşimin hayatından bu şekilde çıkıp gitmesini, ondan izinsiz şekilde ayrılmasını kabul edemdi eşim. Ölümüyle sessiz bir küskünlüğe, adeta bir öfkeye büründü. Kızımızın cenazesine gitmedi. Ve bir reddediş başladı eşimin içinde kızımızın varlığına karşı. Ama kalbinde hala onu yaşatıyor bunu biliyorum. Fakat onu bir türlü işlediğini düşündüğü suçtan dolayı azad edemedi."
Birden beynimde şimşekler çaktı. Şimdi anlıyordum 'baba ve azad' kelimelerini. Peki ya yastık ve uyumak? Kadına gece olanları tüm ayrıntısıyla anlattım. Ve özellikle yastık ve uyku kelimelerinin ona ne ifade ettiğini sordum. "Kızımız henüz 6 yaşındayken uyumakta sorun yaşıyordu. Bir gün babasına 'baba yastığım çok kötü ve ben rahat uyuyamıyorum' dedi. Ertesi gün eşim kocaman bir puf yastıkla geldi ve bunu kızımıza verdi. O günden sonra kızımız o yastığı asla elinden bırakmadı. Özellikle babasının bu yastığı ona alması yastığın onun için değerini daha da artırıyordu.", "Peki o yastık şimdi nerede? ", "Kızımızın odasında. Yatağın baş ucunda. Bıraktığım gibi duruyor orda 2 senedir. Eşim bu intihar olayından sonra odaya hiç girmedi." Artık kafamda her şey şekillenmişti. Kadından eşini bulabileceğim yeri öğrendikten sonra kadına artık üzülmemesini ve her şeyin yoluna gireceğini söyledim. Teşekkür edip evden ayrıldı.
Bir süre sonra ben de hazırlanıp adamı muhtemelen bulacağım yere gittim. Oradaydı. İzin isteyip yanına oturdum. Dün geceki olayı ona da anlattım. Ve düşüncelerimi söyledim. Kızına aldığı yastığı kızının mezarına bırakmasını ve artık onu affetmesini rica ettim, beni tepki vermeden dinledi. Ve oradan ayrıldım. İki gün sonra kapı çalındı; kadındı gelen. Yüzünde bir gülümseme vardı. İçeri davet ettim. Kabul etmedi sadece dün eşiyle birlikte kızlarının mezarını ziyaret ettiklerini ve yastığı da götürdüklerini, eşinin çok değiştiğini ve artık kızıyla barışık yaşamak istediğini söylediğini söyledi. Bu olaya birlikte göğüs gereceklerdi artık. Teşekkür ederek ayrıldı. O gece ilk kez huzurluydum. Acı yoktu hiç. Geceyi umutla seyrettim. Pencereden bakarken karşı pencereye gözüm ilişti yine.camlar açıktı. Ve o kız ordaydı. Ama bu kez dipdiriydi. O solgun, acı çeken, ağlayan o yüz yoktu. Bana baktı ve gülümseyerek elindeki kocaman yastığı kaldırıp gösterdi. Yastığın üzerine koşan beyaz bir fino ile onun da yanında duran bir kızın resmi işlenmişti. Yastığı indirdi. Ve gülümseyerek pencereyi kapatıp içeri girdi. Odasının içeri ışıl ışıldı. Sonra o aydınlık yavaş yavaş söndü ve kayboldu. Ben de gülümsedim. Ve anladım ki sevgilim ben de seni azad etmeliydim yüreğimden. "seni azad ediyorum sevgilim. Artık rahat uyu" pencereyi örtüp yatağıma oturdum ve yerde duran o ilk gece düşen afişi gördüm. Duvara onu tekrar yapıştırdığımda afişin üzerindeki yazıya takıldım:
"İnsan görmek istediğini görür"


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


