İnsan bir şeyler söyleyeceğim diye yazar olmaz, o bir şeyleri belli bir biçimde söylemek için olur. Üslup elbette yazının değerini yapan şeydir. Ama, göze batmamalıdır. Kelimeler saydam olduklarına göre, bakışı geçirdiklerine göre, aralarına buzlu camlar koymak saçma olur.
Yazıda güzellik, okşayan, kendini belli etmeyen bir güçtür. Güzellik bir resimde yekten göze çarpar, bir kitapta gizlenir, bir sesin, bir yüzün büyüsü gibi inandıra inandıra kazanır insanı, zorla değil, farkına vardırmadan kendine çeker sizi.
Görmediğiniz bir büyünün etkisine kapılarak ileri sürülen düşüncelere katılırlısınız. Dinin törenleri, dinin kendisi değildir, ona destek olurlar; kelimelerin düzeni, güzelliği, kelimelerin dengesi, okurun duygularını farkına varmadan hazırlar, din törenleri gibi, müzik gibi, dans gibi onları düzene sokar; okuyucu yalnız onlara dalarsa, anlamını kaybeder, sıkıntılı uyumlar içinde kalır.
Yazıda güzelliğin tadı hesapta olmadan gelirse, katıksız, temizdir. Bu kadar basit gerçekleri hatırlatmaya utanıyor insan, ama bugün bunlar unutulmuşa benziyor. Yoksa, gelir bize, niyetiniz edebiyatı öldürmek, ya da bir düşünceye bağlılık, yazma sanatına zarar verir derler miydi?
Şiirle karışık bir çeşit yazı eleştirmecilerin düşüncelerini bulandırmamış olsaydı, biz yalnız özden bahsederken kalkıp da bize biçim adına çatarlarmıydı? Biçim üzerine önceden hiçbir şey söylenemez, biz de bir şey demedik: Herkes biçimini kendi bulur ve sonradan yargılanır. Gerçi, konular bir üsluba götürür, ama, onun buyrukları altına alamazlar; hiçbir konu önceden edebiyat sanatının dışında sayılamaz.
Cizvitlere çatmaktan daha bağımlı, daha sıkıcı bir şey olurmu? Oysa, Pascal bu konudan Provinciales’ i çıkardı. Kısacası, bütün mesele, insanın neyi yazacağını bilmesinde: Kelebeklerden mi, yoksa Yahudilerin durumundan mı söz edecek? Bunu bildikten sonra, iş, nasıl yazacağına kalır. Çok defa, iki iş bir araya gelir, ama iyi yazarlarda hiçbir zaman üslup konudan önce gelmez.
Biliyorum, Giraudoux dermiş ki: ‘’ Bütün mesele üslup bulmakta, düşünce sonradan gelir.’’
Ama, aldanıyordu Giraudoux; Düşünce gelmedi. Tersine, konuları, her zaman kapıları açık meseleler, çağrılar, bekleyişler diye görürsek, sanatın, bir düşünceye bağlanmaktan hiçbir şey kaybetmeyeceği, kazanacağı anlaşılır. Nasıl ki, fizik matematikçilere yeni meseleler getirir ve onları yeni bir sembolizm bulmaya götürürse, toplumsal ya da fizik dışı gerçeklerin durmadan yenileşen isterleri, sanatçıyı yeni bir dil ve yeni teknikler bulmaya zorlar.
Biz bugün XVII. Yüzyıldaki gibi yazmıyorsak, Racine’ nin ve Saint- Evrement’ un dili lokomotiflerden ve işçi sınıfından söz etmeğe elverişli değil de ondan. Ama, biçimciler tutup bize lokomotiflerden söz etmeyi yasak edeceklermiş, etsinler. Sanat hiçbir zaman biçimcilerden yana olmadı.
Mademki bizim için yazmak bir işe girişmektir, mademki yazarlar birer ölü olmazdan önce yaşayan kimselerdir, mademki kitaplarımızda haklı olmayı denemek gerekir diyoruz, madem ki, çağlar bizi sonradan haksız da görse, önceden kendimizi haksız görmek zorunda değiliz, madem ki, yazarın eserlerinde bütün varlığı ile bağımlı olmasını, kötülüklerini, dertlerini, güçsüzlüklerini öne sürerek iğrenç bir neme gerekçilik içinde çalmasını değil, her birimizin yaşarken vardığımız bir kararı isteme, bir seçmeye, bir toptan yaşamaya bağlanmasını istiyoruz, meseleyi en başından ele almamız ve kendi kendimize şunu sormamız gerekir:
İnsan niçin yazar ?
*YENİ UFUKLAR DERGİSİ.Cilt:10 Sayı:109 Haziran 1961. Sayfa: 11-12


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla


