KURAN-I KERİMİ HERKES ANLAYABİLİR Mİ?
Kur’an-ı kerim
Cenab-ı Hak tarafından gönderilen ilahî kitaplarda bildirilen emir ve yasakların tatbikinde Peygamberlerlerin izahlarının şart olduğunu, bunda zaruret bulunduğunu açıkladıktan sonra, şimdi de Peygamberimiz Muhammed aleyhisselama gönderilen kitabımız Kur’an-ı kerim üzerinde durmak istiyorum. Kur’an-ı kerim nedir, anlamak mümkün mü, kimler anlayabilir? Bu konuların üzerinde duralım:
Kur’ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Nazm, lügatda, incileri ipliğe dizmeğe denir. Kelimeleri de, inci gibi, yanyana dizmeğe nazm denilmişdir. Kur’ân-ı kerîmin kelimeleri arabîdir. Fakat, bu kelimeleri yanyana dizen, Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan dizisi değildir.
Cebrâîl aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o âna kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhırete teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâb-ı kirâmdan çoğu, Kur’ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemişti. Bazıları da, bazı kısmları ezberlemiş, birçok kısmlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm, âhırete teşrîf ettiği sene, Hz.Ebû Bekir ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur’ân-ı kerîmi, kâğıd üzerine yazdırdı. Böylece, “Mushaf” denilen bir kitâb meydana geldi.
Kur’ân-ı kerîm, hiçbir dile, hattâ arapçaya da tercüme edilemez. Herhangi bir şiirin, kendi diline bile, tam tercümesine imkân yokdur. Ancak meâli ve îzâhı olur. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını tercümesinden anlamak mümkün değildir. Bir âyetin ma’nâsını anlamak demek, Allahü teâlânın, bu âyette, ne demek istediğini anlamak demektir.
Bu âyetin herhangi bir tercümesini okuyan kimse, murâd-ı ilâhîyi öğrenemez. Tercüme edenin, bilgi derecesine göre yapdığı meâlini öğrenir. Bir câhilin, bir dinsizin yaptığı tercümeyi okuyan da, Allahü teâlânın dediğini değil, tercüme edenin, anladım sanarak, kendi kafasından anlatmak istediğini öğrenir.
Kur’ân-ı kerîmin hakîkî manâsını anlamak, öğrenmek istiyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkh ve ahlâk kitâblarını okumalıdır. Bu kitâbların hepsi, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden alınmış ve yazılmışdır. Kur’ân tercümesi diye yazılan kitâblar, doğru mana veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esîr eder ve dinden ayrılmalarına sebep olur.
Hazret-i Ömer anlayamadı
Kur’an-ı kerim İslamın anayasasıdır. Her şey anayasada bulunmaz. Anayasalarda, temel esaslar, genel prensipler bulunur. Teferruatlar, uygulamalar kanun, yönetmelik gibi diğer kaynaklarda bildirilir. Mesela, anayasamızda, “Herkes mali gücüne göre vergi vermekle yükümlüdür” ifadesi geçer; fakat ne oranda, nasıl alınacağı, kanunla, yönetmelikle belirlenir.
Mesela, köylüye âit bir kanunu, hükûmet, doğruca köylüye göndermez. Çünkü, köylü okuyabilse bile, anlıyamaz. Bu kanûn önce, vâlîlere gönderilir. Vâlîler, iyi anlayıp, îzâhını ekliyerek, kaymakamlara gönderir. Kaymakamlar, bu açıklamalar yardımı ile kanûnu iyi anlıyabilir ve muhtârlara anlatır. Muhtâr, yalnız okumakla anlıyamaz. Muhtâr da, ancak, köylü dili ile, köylüye söyler.
İşte, Kur’ân-ı kerîm de, ahkâm-ı ilâhiyyedir. Kanûn-ı rabbânîdir. Herkesin anlaması mümkün değildir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde kullarına saadet yolunu göstermiş ve kendi kelâmını insanların en yükseğine göndermiştir. Kur’ân-ı kerîmin manâsını, yalnız Muhammed aleyhisselâm anlar. Başka kimse, tam anlıyamaz. Eshâb-ı kirâm aleyhimürrıdvân, ana dili olarak arabî bildikleri, edîb ve belîğ oldukları hâlde, bazı âyetleri anlıyamaz, Resûlullaha sallallahü aleyhi ve sellem sorarlardı.
Meselâ Hz. Ömer , bir yerden geçerken, Resûlullahın, Hz. Ebû Bekir birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Hz. Ömeri görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah, dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü, dâimâ, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu
Hz. Ömer , “Dün Ebû Bekir , Kur’ân-ı kerîmden anlıyamadığı bir âyetin manâsını sormuş, Resûlullah , ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü, Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Hz. Ömer , o kadar yüksek idi ki, Resûlullah, “Ben, Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmiyecekdir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu.
Böyle yüksek olduğu halde ve arabîyi çok iyi bildiği hâlde, Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bile anlıyamadı. Çünkü, Resûlullah , herkese, derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekirin derecesi, ondan çok dahâ yüksekti. Fakat, bu da, hattâ Cebrâîl aleyhisselâm dahî, Kur’ân-ı kerîmin manâsını, esrârını, Resûlullaha sorardı.
Yanlış anlamak şüphe hasıl eder
Kur’ân-ı kerîmin manâsını yalnız Muhammed aleyhisselâm anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmişdir. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr eden Odur. Doğru tefsîr kitâbı da, Onun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumı*****, dinlenmiyerek, istirâhatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitâblarını yazmışlardır. Bu tefsîr kitâblarını da anlıyabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmdir. Ana ilmlerden biri, “Tefsîr” ilmidir.
Bu ilimlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitâbları vardır. Bugün kullanılan bazı arabî kelimeler, fıkıh ilminde başka manâya, tefsîr ilminde ise dahâ başka manâya gelmekdedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur’ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka manâlar bildirmekdedir.
Bu geniş ilmleri bilmiyenlerin, bugünkü arapçaya göre, yaptıkları Kur’ân tercümeleri, Kur’ân-ı kerîmin manâsından bambaşka birşey oluyor. Kur’ân-ı kerîmin manâsından, rumûzundan, işâretlerinden, herkes îmânının kuvveti kadar, birşey anlıyabilir.
Tefsîr, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsîr, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsîr kitâbları, bu nûrun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydana çıktığı gibi, o tefsîrleri okumakla, kalbe bu nûr doğar.
Seksen ilmi iyi bilenler, tefsîrleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşidli derecedeki insanlara göre, binlerle kitâb yazmışlardır. Yeni yazılan Türkçe tefsîrlerin, en kıymetlisi sanılanlarında bile, şahsî düşünceler bulunmakda, okuyanlara zararı, fâidesinden çok olmakdadır. Hele islâm düşmanlarının, bid’at sâhiblerinin, Kur’ân-ı kerîmin manâsını bozmak için yapdıkları tefsîr ve tercüme kitâbları, birer zehirdir. Bunları okuyan genç zihinlerde, bir takım şübheler, itirâzlar hasıl oluyor.
Zâten din bilgisi az olanların, islâmiyyeti öğrenmek için, tefsîr ve hadîs-i şerîf okuması uygun değildir. Çünkü, Kur’ân-ı kerîmi ve hadîs-i şerîfi yanlış anlamak veya şübhe etmek insanın îmânını giderir.
Yalnız arapça bilmekle, tefsîr ve hadîs anlaşılmaz. Arapça bilenleri, din âlimi sanan, aldanır. Beyrut ve başka yerlerde ana dili arapça olan, arab edebiyyâtını iyi bilen, çok papaz var. Fakat, hiçbirinin islâmiyetden haberi yok.
Dinden ayrılmalara sebep oluyorlar
Kur’an-ı kerimi okuyup anlamak mümkün olmadığına göre ne yapacağız,dinimizi nasıl nereden öğreneceiz? 1400 yıldır, nereden nasıl öğreniliyorsa yine öyle öğreneceğiz. Kur’ân-ı kerîmin hakîkî manâsını anlamak, öğrenmek istiyen bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkh ve ahlâk kitâblarını okumalıdır.
Bu kitâbların hepsi, Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden alınmış ve yazılmışdır. Kur’ân tercümesi diye yazılan kitâblar, doğru manâ veremez. Okuyanları, bunları yazanların fikirlerine, düşüncelerine ve maksadlarına esîr eder ve dinden ayrılmalarına sebeb olur.
Kur’ân-ı kerîmin, latin harfleri ile yazılmasına da imkân olmuyor. Çünkü bu harflerde, Kur’ân-ı kerîm harflerinin hepsinin karşılığı yoktur. Bunun için, manâ bozuluyor. Okunan, Kur’ân olmaz, manâsız bir ses yığını olur. Meselâ, ehad yerine ehat derse, namâz fâsid oluyor, bozuluyor.
Bugün, çok kimsenin, böyle bozuk tercümeleri ve latin harfi ile yazılmış, ne olduğu belirsiz kitâbları “Türkçe Kur’ân” diye gençliğin önüne sürdükleri, her tarafta dağıttıkları görülüyor. Dağıtırken de “Arapça Kur’ân, yabancı dildir. Onu okumayın! Öz dilimizle bunu okuyun” diyorlar.
Böyle söyliyenlere dikkat edilirse, çoğunun namaz kılmadığı, oruc tutmadığı, harâmlara, hattâ dinsizliğe dalmış bulunduğu, müslümânlığa, yalnız lâf ile bağlı olduğu anlaşılıyor.
Bu kimseler, televizyonlarda, radyolarda, barlarda Beethovenin 9 senphonisini, Mozartın Figarosunu ve Molyerin şi’rlerini niçin Almanca, İtalyanca, Fransızca söylüyorlar ve dinliyorlar? Bunlar yabancı dildir. Öztürkçe söylemek lâzımdır demiyorlar?
Bu senfonileri, komedileri Türkçeye tercüme etmiyorlar. Çünkü, Türkçeye tam çevrilemiyeceğini biliyorlar. Türkçesinden, nefisleri zevk alamıyor. Türkçelerine Beethovenin, Şopenin eseri denilemiyor. İşte Müslümanlar da, bu kitâblardan Kur’ân-ı kerîmin zevkıni alamaz, rûhlarını besliyemez.
Son devir İslam büyüklerinden Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyurdu ki, “İstanbulda, Bâyezîd umûmî kütübhânesi, şeyhul-islâm Veliyyüddîn efendi kısmında, binyediyüzaltı numaralı kitâbın 224.cü sahîfesinde diyor ki, “Kur’ân tercümesi, Kur’ân değildir. Çünkü Kur’ân, ma’lûm mûciz olan nazmdır. Tercüme edilince, bu özelliği kaybolmaktadır. Bir şiir tercüme edilince, şiir olmakdan çıkar”.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

