Eshâb-ı kirâm, Resûlullahtan öğrendikleri Kur'ân-ı kerîmin tefsîrini, müfessîrlerin ikinci kuşağını teşkil eden tâbiînin büyüklerine öğrettiler. Tabiînin büyükleri de, bu tefsîrleri, tebe-i tâbiîne ulaştırdı. Bunlar da müfessîrlerin üçüncü kuşağını meydana getirir. Bu kuşakta bulunanlar tefsîre dâir rivâyetleri topladılar.
Kur'ân-ı kerîmin tefsîrine dâir Peygamber efendimizden ve sahâbe-i kirâmdan gelen rivâyetler fevkalâde bir tarzda kitaplara geçirildi. Sonra gelen âlimler de yine kendilerine ulaşan bu rivâyetlerle Kur'ân-ı kerîmi tefsîr ettiler. Böyle rivâyetlerle yapılan tefsîre rivâyet, me'sûr ve naklî tefsîr denir.
İmâm-ı Taberî'nin Câmi-ül-beyân'ı, Begavî'nin Meâlim-üt-Tenzîl'i, Kurtubî'nin Câmi-ul Ahkâm'ı rivâyet tefsîrlerinden ba'zılarıdır.İlk asırda i'râb, belâgat gibi lisan bilgileri Arablarda meleke hâlinde bulunduğundan, bunları anlatan bir kitaba ihtiyaç yoktu. Fakat zamanla fetihler sebebiyle hudutlar genişledi.
Yabancı milletlerle irtibat netîcesinde, arabî lisânının yanlış kullanılması ve bozulması durumu ortaya çıktı.Diğer taraftan Arap olmayanların arabîyi öğrenebilmeleri için bu lisânın gramerini bilmeleri îcâb ediyordu. Onun için arabî lisânına dâir kitaplar yazıldı. Bunun yanında tefsîr olan Resûlullahtan gelen rivâyetler esas alınarak, Kur'ân-ı kerîmin lisân ve daha başka bilgilerle de açıklamaları yapıldı. Bu îzâhlara, açıklamalara te'vîl denildi. Böyle yapılan tefsîrlere de dirâyet tefsîrleri denildi.
Te'vîllerin doğruluğu, nakle, ya'nî Peygamberimizden gelen tefsîrlere uygunluğu ile anlaşılır. Tefsîr kitaplarını yazan âlimler, tefsîre uygun te'vîlleri de yine tefsîr olarak kabûl etmişlerdir. Te'vîl, nakle ve din bilgilerine uygun olmazsa tefsîr değil, yazanın kendi düşüncesi olur. Nitekim hadîs-i şerîfte; "Kur'ân-ı kerîmi, kendi görüşü ile açıklayan hatâ etmiştir" buyrulmuştur.
Bunun içindir ki, Kur'ân-ı kerîmde ma'nâsı açık olmayan yerlerden, yalnız akla güvenip, yanlış te'vîl yapılarak, yanlış ma'nâlar çıkarılması netîcesinde yetmiş iki bid'at ve dalâlet fırkası ortaya çıktı. Bunlar, sırf akla güvenme, ona göre hareket etme yolu olan felsefenin de te'sîrinde kalarak, âhiret hâllerini dahî kısa akıllarıyle îzaha kalkıştılar. Hâlbuki ehl-i sünnet âlimleri nakli esas alıp, aklı onu îzâh etmekte yardımcı saydılar. Kur'ân-ı kerîmi bu esâsa bağlı olarak tefsîr ettiler. Dînî hükümlerin bu çoğunu ictihâd ederek bu yolla elde ettiler. Bu îtibârla kelâm, fıkıh ve ahlâk kitapları da Kur'ân-ı kerîmin tefsîridir.
Dinin emirleri asra göre değişmez
Zamanımızda çağa göre tefsir modası başladı. Halbuki, İslâm âlimlerinin yazdıkları tefsîrleri her asra uygundur ve kâfidir. Kur'ân-ı kerîmin emirleri her asırdaki her insan için aynıdır. Önceki asırlar için başka, sonraki asırlar için başka değildir.
Kur'ân-ı kerîme inanan ve uymak isteyen tefsir okumada icazetli bir müslüman, aradıklarını mevcut tefsîrlerde bulur. Fakat bozuk kimseler kendi bozuk isteklerini, bu tefsîrlerde bulamazlar. Zaten herkesin tefsir okumasına lüzum da yoktur. Luzumlu bilgiler fıkıh kitaplarında bildirilmiştir.
Herkesin kendi aklına ve asrın isteklerine göre tefsîr yapması câiz değildir. Bu, aslı değiştirip bozmaya kalkışmaktır. Tefsîr âlimleri, ehil olmayan kimselerin çıkıp, Kur'ân-ı kerîm tefsîri diye kendi şahsî düşüncelerini söyleyip, yazmalarına mâni olmak için, müfessirde, yanî tefsîr yapacak kimsede ba'zı şartların bulunması lâzım geldiğini bildirdiler.
Bunlar, sekiz yüksek din bilgisini bütün incelikleriyle bilmek, on iki âlet ilmiyle bunların kolları olan yetmiş iki ilme vâkıf olmaktır. Bu sebeple tefsîr yapacak kimsenin lügat, metn-i lügat, bedî, beyân, meânî, belâgat, kırâat, kelâm, fıkıh, nâsih ve mensûh, usûl-i fıkıh, hadîs, usûl-i tefsîr, tasavvuf ve ahlâk ilmi gibi çeşitli ilimleri öğrenmek, sarf, nahiv, mantık gibi âlet ilimlerinde derinleşmek, zamanının fen bilgilerinde söz sahabi olmak, âyet-i kerîmelerin zâhirî, zımnî, murâdî, iltizâmî ma'nâlarını ve her âyet-i kerîmenin, ne zaman, ne sebeple ve kimler için nâzil olduğunu, âyet-i kerîmelerin hangi hadîs-i şerîflerle ve nasıl açıklandığını hakkıyla bilmek lâzımdır.
Ayrıca Ehl-i sünnet itikâdında olup, kalbde Allah sevgisinden başka bir şeyin sevgisine yer verilmemesi ve ilm-i vehbîye, ya'nî Allah vergisi olan ilme sâhip olması lâzımdır.
Bir de tasavvuf büyüklerinin yazmış oldukları te'vîl kitapları vardır ki, bunlara İşârî tefsîr denilmiştir. Bu te'vîller onların temiz kalblerine gelen ilhâmlar olup, Allahü teâlânın dilediği bilgiler olabilir, denilmiştir.
Bunların sözleri vicdâna bağlı şeylerdir. Bunlara inanmak, vicdân sâhiplerinin vicdânlarına bırakılır, başkalarına senet olmaz. Ya'nî îmân olunacak şeyleri ispat etmezler ve amel ve ibâdetleri göstermezler. Onların hâlini, onları tanıyanlar anlar ve onların yüksek derecelerine erişenler bilir.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
