Konu sıradan bir olaya dayalı: Paris'te Scabelli Şirketi'nde çalışan Léon Delmont, iş gereği sıkça yaptığı Paris-Roma yolculuklarından birinde Romalı genç bir kadınla (Cécile) tanışır. Yaş döneminin bunalımı, Henriette'le (karısı) olan yıpranmış ilişkileri ve özbenliğine ters düşen sıkıcı iş yaşamı, tüm varlığıyla Cécile'e bağlanmasına neden olur. Léon için Cécile, gençleşmek, içtenliğe kavuşmak, özgürleşmek, sanatı ve güzellikleri tatmak, tek sözcükle kendi kendisi olabilmektir. Giderek Henriette'den ve çocuklarından kopan Léon, Paris'te Cécile için bir iş ayarlar, karısından boşanmaya ve sevgilisiyle yaşamaya karar verir.
Roman, bu kararı Cécile'e bildirmek üzere, Léon'un Paris-Roma ekspresine binmesiyle açılıyor, 22 saate yakın bir yolculuktan sonra, trenden inmesiyle kapanıyor.
Yolculuğun ortalarında Léon, anılarına dalar, bir seferinde Cécile de Paris'e gelmek ister, aynı vagonda dönmektedirler:
(s. 147-148)
"İnce bir sis kaplamıştı gölü, sonra bulutlar top top oldu ve yağmur boşandı, gitgide sıklaşan damlalar camları puslandırmaya başamıştı.
Birlikte kompartımana döndünüz, kitabı yeniden elinize aldınız, omuzunuza yaslanmıştı; artık okuyamıyordunuz, düşünüyordunuz ki, sınırın aşılması geçici bir zaman içindi ve hiç de sandığınız gibi gerçek bir adım değildi, bu birkaç haftalık zamanda Cécile'i Roma'daki gibi sık sık göremeyecektiniz, seyrek ve kaçamak buluşmalarla yetinecektiniz, yapılan şu değişiklik bile sınırları yıkamamış, sadece biraz geriletmişti, ayrılık yeriniz Roma olacağına, Paris'e itilmiş bulunuyordu, öyle ya, trene binerken Statione Termini'den ayrılıcağınıza, trenden iner inmez Gare de Lyon'da
ayrılacaktınız.
Kitabı kapadınız, Cécile okumaya dalmış görünüyordu, Juralara yağan ve akşama doğru Burgonya'ya kaymış olan yağmur nedeniyle içerisi karanlıkça olduğundan, iyice görebilmek için satırların üzerine eğiliyordu, vücudu vücudunuza değmiyordu artık, hiç konuşulmuyordu.
Ah, demek şimdiden ha (şu anda olaya uzaktan baktığınızda daha iyi anlıyorsunuz bunu, bilinmez bir sıkıntı, bir tedirginlik sarmıştı ruhunuzu, sanki yavaş yavaş içinize sızan bir şey, bezginlik ve soğukluk iblisi sizi kendi kendinizden uzaklaştırıyordu; zamanla unutup gitmiştiniz bunları, şimdi düşünüp gerçek anlamına varıyorsunuz, zaten son haftalarda bu türlü anıları kafanızdan uzaklaştırmaya baktınızdı hep, üstüste gelen sıkıntılardan, düşünmeye vakit yoktu ki, ancak, günlük yaşamınızda bir çeşit irkilme gibi olan ve ilk olarak Scabelli'nin dışında, işinizle ilgili sorunların uzağında yapmakta olduğunuz bu gizli yolculuk ve bu dinlenme sırasında, ne olursa olsun ulaşmaya karar verdiğiniz bu biricik kurtuluşun, bu yakın mutluluğun ve değişimin içinizde yaşayan inancını sarsabilecek her türlü düşünceden uzak kalmaya çalıştığınız şu son günlerde kafanızdan uzaklaştırdığınız bu anılar, şimdi birer birer doluyor artık içinize), ah, demek şimdiden ha, demek elden gidiyordu, bağ şimdiden gevşemiş, çözülüyordu ve ayrılık başlamıştı bile,
anlıyordunuz ki geçici olsa bile aşılmış değildi sınırlar, biraz olsun gerilemiş bile sayılmazdı; kabullenmek istemiyordunuz ama, gerçekte bunu bile başarmış değildiniz, yalnızca esnekleşmişti sınırlar: vedalaşma Roma Garında olacağına ve birkaç dakikada atlatılacağına, yolculuk boyunca sürüp gidecekti, uzadıkça uzayacaktı, nitekim ayrılıyordunuz, olup biten herşeyin bilincinde
olmaksızın, yavaş yavaş, acı acı, lif lif koparak ayrılıyordunuz birbirinizden, gerçi diz dize oturuyordunuz ama, geçen her istasyon, Culoz, Bourg, sonra Mâcon ve Beaunne, tıpkı evvelki yolculuklarınızda olduğu gibi, gittikçe büyüyen uzaklıklardı aranıza giren.
Eliniz kolunuz bağlı, kendi kendinizle oynadığınız bu oyuna seyirci kalıyordunuz, kompartımanda İtalyanca konuşmalar, zaman zaman susmalarla bölünerek, yerini Fransızca konuşmalara bırakırken, aştığınız her kilometreyle, Roma sokaklarının hayali, Cécile'den başlayarak bu kenti hatırlatan insanların yüzleri, Henriette'den başlayarak, çocuklarınızın yüzleri önünde, Panth(on Meydanı on beş numaradaki evinizden başlayarak, bu evin çevresindeki evlerin ve Paris sokaklarının hayali önünde, gittikçe gerilemekteydi.
Dijon'dan sonra, birlikte akşam yemeğine gittiğinizde, ayrılacaklarını ve tekbaşlarına gideceklerini sezmiş iki insanın acıklı çağrısı vardı bakışlarınızda; Cécile'e olan bu ihanetinizi ve aranızda gittikçe yoğunlaşan uzaklığı, dokunaklı fakat kesik kesik sözlerle, ölçe biçe söylenmiş mutluluk lâflarıyla gidermeye, gizlemeye çalışıyordunuz, nişanlısının cesedini, artık yalan olmuş bir bedeni kolları arasında boş yere sıkan, böylece ölümün kesinliğini ve acısını daha derinden duyan gençten farksızdınız o anda, nasıl bu ceset belli bir değişimden sonra bir hayalet havasına bürünecekse, Paris'te kaldığı sürece Cécile de öyle olacaktı sizin için."
Kitabın sonlarına doğru bu anının keskinleştirdiği bir düşünce yayılmaya başlar:
s. 231-232
"Işığı kim söndürdü? Kim söndürdü ışığı, siz vagon-restoranı bulmak için koridorları arşınlarken, restoranın Cenova'da kaldığını düşünemediniz işte, sigara arıyordunuz, bir bulsaydınız, uyanık kalmanız kolaylaşırdı, kafanızı büsbütün karıştıran, bulandıran şu ipe sapa gelmez düşlerden
kurtulurdunuz böylece, çünkü duruma dikkatle, soğukkanlılıkla, kendinizi işin dışında tutarak bir başkası imişsiniz gibi bakabilmeyi istiyorsunuz;
çünkü bir noktanın iyice aydınlanması gerek; eğer Cécile'i Roma'nın bir yüzü, sesi ve çağrısı olabildiği ölçüde sevdiğiniz bir gerçek ise, onu yalnızca Roma nedeniyle seviyorsanız, eğer Cécile'i Roma'sız ve Roma'nın uzağında sevmiyorsanız, (ne de olsa sizi Roma'ya kavuşturan Cécile olmuştur, şu anda da yine O'dur), yani Cécile sizce Roma'nın kapısı ise, hani Katolikler papazla birlikte tekrarladıkları dualarda 'Aziz Meryem Cennetin Kapısı' derler ya hep bir ağızdan, işte Cécile'i gerçekten bu nedenle seviyorsanız, şu noktayı anlamak isterdiniz: niye böylesine büyülüyor sizi Roma, peki bu büyü niye Paris'te bozuluyor, Cécile Paris'te Roma'nın bir simgesi, bir elçisi olmak istese de niye olamıyor, peki ya Henriette, kendisi de katolik olduğuna göre, bu 'Kentler Kenti' onun için de bambaşka bir anlam taşıdığına göre, sizin bu kente olan bağınızı niye sitemlerinin özkaynağı gibi görüyor?
İşte böylece Cécile'e duyduğunuz aşk, bakışlarınız altında değişti gitti, bundan böyle bir başka gözle bakacaksınız aşkınıza, bambaşka bir anlama büründü artık, bu durumda, sakin sakin, soğukkanlılıkla incelemeniz gerek:
sizdeki bu 'Roma Miti'nin özü ve boyutları nedir, bu miti yapan ve ona katışan şeyler nelerdir, gözünüze görünen ululuğu içinde, neler gizlidir gözle görünmeyen çevresinde? İşte şimdi bu noktaya dikmelisiniz gözlerinizi ve bu miti, tarihsel alan içinde evirip çevirerek, bunun özel davranış ve kararlarınızla olan bağıntılarını, aynı zamanda çevrenizde yaşayan, bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle, hatta susuşlarıyla duygularınızı ve hareketlerinizi birtakım koşullara bağlayan kişilerle bu mitin bağıntılarını daha iyi anlamaya çalışmalısınız, ah, bir de üzerinize çöken şu uykuya karşı, sizi yorgunluğun ve yorgunluk canavarlarının pençesine atan şu mavi loşlukta üzerinize çullanan kâbuslara karşı bir direnebilseniz!"
Artık romanın bitmesine birkaç sayfa kala, son düşünceler, son noktalar...
s. 269-270-271
"Bu yolculuğa karar vermekle, ne zamandır içinizde birikmiş olan güç birden boşalmış, patlamış oluyordu, gelgelelim bu patlamanın etkileri o noktada durmadı, bunun sonucu olarak da, ne zamandır içinizde yaşattığınız bir düşü gerçekleştirme yolunda iken birdenbire bir aydınlanma oluverdi, bir gerçeği gördünüz bu ışıkta, bir kez gördükten sonra da görmezlikten gelmek
elinizde değildi, anlamıştınız ki, Cécile'e olan aşkınız o görkemli yıldızın yani Roma'nın etkisi altındadır, Roma'yı her an içinizde duyabilmek için seviyorsunuz Cécile'i; ne yazık ki günlük yaşamınızı sürdüğünüz kente ayak basar basmaz, Roma'yla aracılık yeteneklerini yitiriyor Cécile, herhangi bir kadın, ikinci bir Henriette olup çıkıyor, tasarlamakta olduğunuz ikinci evlilik, yine birinci evliliğin güçlükleriyle karşı karşıya bırakacak sizi, üstelik daha da kötüleşecek durumunuz, çünkü Cécile'in yaklaştıracağını umduğunuz o kentin özlemini çekerek yaşayacaksınız hep.
Ama suç Cécile'in değil, eğer Cécile'in yansıttığı ve Cécile'in benliğinde erimiş olan Roma ışığı Paris'te sönüp gidiyorsa, suçu Cécile'de değil, Roma mitinin kendisinde aramak gerek, öyle bir mit ki, titrek bir gölge gibi görünse de, somutlaştırmak, elle tutulur hale getirmek istediğiniz anda tüm karmaşıklığıyla karşınıza çıkıyor, sizi umutsuzluğa düşürüyor. Paris yaşamınızda bulamadığınız doygunluğu 'Pax Romana' çağına dönmekle bulacağınız inancını yaşatıyordunuz içinizde gizliden gizliye, güya ulu bir kentin çevresinde, artık bu kent Roma yerine Paris de olabilirdi, tüm evreni eşsiz bir düzen ve uyum içinde birleştirecektiniz, güya bu iki belde gerçekten kaynaşacak ve birbiri içinde eriyecekti; işte bu umudun gölgesinde sığınarak tüm kusurlarınızın bağışlanacağını umuyordunuz.
Cécile yerine başka bir kadın da olsaydı, Roma'nın uzağında yine yitirecekti bu yetilerini; Paris yerine bir başka kent de olsaydı Cécile'deki bu ışığı yine söndürecekti.
Demek oluyor ki görkemli bir tarih çağının inancı daha ölmüş oluyor bilinçlerde, öyle bir çağ ki dünya bu kentin bağrında merkezleşmiştir, Ptolem(e'nin tanımladığı yarımkürede bulunan herhangi bir yer değil, Roma'ydı bu, yeryüzünün merkezi Roma, zamanla yer değiştiren bu merkez, imparatorluğun çökmesiyle yavaş yavaş Bizans'a kayar gibi oldu, yüzyıllarca sonra ise
imparatorluk dönemi Paris'ine yerleşti, nasıl eski Roma yollarının düğümlendiği yıldız Roma kenti idiyse, bunun bir gölgesi gibi, Fransız demiryollarının düğüm noktası siyah yıldız da Paris idi bir zamanlar.
Yüzyıllar boyunca Avrupa'nın geleceği adına kurulan düşleri o denli etkilemiş olan bu imparatorluğun anısı, artık günümüzde her birimiz için son derece genişlemiş olan ve her birimize göre başka boyutlar kazanmış bulunan yeryüzünde, etkisini yitirmiş bir simge olarak kalıyor.
İşte bu nedenle onu yakınımıza taşımak için tekbaşınıza uğraştığınız bu çağ, daha ilk adımlarınızda darmadağınık bir görünüm alıverdi, öyle ki bambaşka bir göğün aydınlattığı Cécile, Paris'e ayak basar basmaz, daha loş bir ışığın altında, herhangi bir kadın olup çıkıyor."
Michel Butor
Değişme
Can Yayınları
çev: Mükerrem Akdeniz
Michel Butor'un 'Degisme' romanindan bir kesit


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla