27.04.2005
Tehcir edilen Ermeniler 924 bin 158 kişiydi


ERMENİ tehciriyle ilgili sayılar, Talát Paşa’nın kara kaplı defterinin üçüncü kısmını oluşturuyor. Paşa, defterin tehcire ayrılan sayfalarında önce ne kadar Ermeni’nin zorunlu göçe tabi tutulduğunu yazıyor, arkasından tehcir kanununun imparatorluğun hangi viláyetinde ve hangi sancağında kaç Ermeni’ye uygulandığını liste halinde veriyor. 27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı, Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 924 bin 158.

Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya.

Defterde daha sonra, sürgüne gönderilmeyen Ermeni yetimlerin viláyetlere göre dağılımları gösteriliyor ve bunu Ermeniler’den kalan boş binaların, istimlák edilen gayrımenkullerin, çiftliklerin ve madenlerle imtiyazların kısa dökümleri takip ediyor.

Talát Paşa’nın kayıtlarına göre, 27 Mayıs 1915’te çıkan ‘Geçici Tehcir Kanunu’ uyarınca mecburi göçe tabi tutulan Ermeniler’in sayısı 924 bin 158. Sürgünün en yoğun şekilde uygulandığı şehir 141 bin 592 kişiyle Sivas, en az sayıda Ermeni’nin nakledildiği viláyet ise 4 bin 381 kişiyle Konya.

Ancak, Paşa’nın, viláyetlerden birinde 270 sürgünü eksik gösterdiği görülüyor.

TEHCİRİN EN ÖNEMLİ BELGESİ

Ermeni tehciri konusunda ilk elden belge olma özelliği taşıyan yukarıdaki liste, Sadrazam Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde bu şekilde yeralıyor. Listenin yeni harflere çevrilmiş hálini ise yanda görüyorsunuz. Defterde bu listenin bulunduğu sayfadan sonra Ermeni yetimlerin ve yine Ermeniler’den kalan boş binalarla gayrimenkullerin, çiftliklerin ve maden imtiyazlarının dökümü geliyor.

Talát Paşa, tartışmaya 90 yıl sonra katılıyor

Sadrazam, Dahiliye Nazırı ve Ermeni tehcirinin mimarı olan Talát Paşa, 1915 olaylarının üzerinden tam 90 sene geçtikten sonra, ilk defa bugün konuşuyor ve tehcir tartışmalarına özel arşivinde bulunan, şimdiye kadar hiç yayınlanmamış belgelerle katılıyor!

Dün, sayfamda dizinin tanıtımını yaparken de yazmıştım: Bu dizide yeralan tehcir sayılarıyla diğer bilgilerin temeli, Sadrazam Talát Paşa’ya ait olan ve Paşa’nın hanımı Hayriye Talát Hanım’ın torunu Ayşegül Bafralı’dan yayınlamak üzere aldığım 10x15 santim eb’adında bir defterle yine Talát Paşa’ya ait bulunan ve senelerden beri bende bulunan diğer belgelere dayanıyor. Paşa’nın Anadolu’da 1915 sonrasındaki nüfus hareketlerini ve istatistikleri kaydettirdiği kara kaplı defter, üç fasıldan meydana geliyor: Müslüman muhacirler, tehcir edilen Ermeniler, devlet aleyhine çalıştıkları için aynı şekilde mecburi göçe tabi tutulan Rumlarla Araplar ve gayrımüslimlerden kalan mallar...

Dizinin hemen başlangıcında, bir hususa dikkat çekmem lázım:

Talát Paşa’nın kara kaplı defterinde ve Paşa’ya ait diğer belgelerdeki sayılar bizde bu konularda şimdiye kadar gereken gerçekçi çalışmalar pek yapılmadığı için çoğumuza bir hayli yabancı, hattá yüksek gelebilir, fakat hepsi birinci derece kaynak olan bu sayılar, abartılmış rakamlarla dolu ‘soykırım’ suçlamalarına karşı birer savunma kanıtı gibidir.

‘Sadece Ermeniler’i değil, Kürtler’i de kesmiştik. Yaptığımız soykırım dolayısıyla özür dileyelim, mesele hallolsun’ diyen gönüllü cahillerimiz gölge etmesinler; akademik çevrelerimiz de ‘Biz onları değil, onlar bizi öldürmüştü’ ucuzluğunu bir tarafa bırakıp ilmi yola girsinler, yeter...

Leylekyan müsterih olsun, Talát Paşa’nın mezarını çöplük yaptık

Gazetelerde görmüşsünüzdür: Merkezi Brüksel’de bulunan ‘Avrupa Ermeni Federasyonu’ isimli örgütün başkanı Laurent Leylekyan, geçen hafta Türk hükümetinden bazı garip taleplerde bulundu.

Adıyla kafa yapısının tam bir uyum içerisinde bulunduğu taleplerinden belli olan Bay Leylekyan, Talát Paşa’nın İstanbul’daki mozolesinin yıkılmasını, ‘Talát’ ve ‘Enver’ isimlerini taşıyan caddelere başka isimler verilmesini, Ermeniler’in Türkler’e yönelik cinayetlerinin sergilendiği müzelerin kapatılmasını ve ‘soykırım’ kavramından bahsedilmesini yasaklayan kanunların kaldırılmasını istiyordu.

Leylekyan’ın saçmalıklarını okuduktan sonra, Farsça eski bir deyimi, ‘Diváne rá kalem nist’ yani ‘Deliye günah yazılmaz’ sözünü hatırlayıp güldüm ama dün sabah Şişli taraflarında gördüklerim, gülüşümü acı bir tebessüme çevirdi ve ‘Leylekyan’ın bazı taleplerini biz kendi kendimize çoktaaaan yerine getirmişiz’ diye düşündüm.

Dün sabah, bu dizide kullanmak maksadıyla Talát Paşa’nın Şişli’de, Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde bulunan kabrinin fotoğraflarını çekmeye gittim ve kabir yerine bir mezbeleyle karşılaştım! Talát, Enver, Mahmud Şevket ve Midhat Paşalar ile beraber 31 Mart ayaklanmasında şehid edilen diğer askerlerin türbelerinin bulunduğu mekánda sanki yeni bir isyan yaşanmıştı. Ábidenin altındaki türbenin kilidi kırılmış ve merdivenle inilen mezarlık artık akşamcıların mekánı olmuştu. Bahçedeki láhidler boş şişelerle dolu bira sandığı niyetine kullanılıyordu ve sözün kısası, etraftaki herşey içler acısı haldeydi.

Aynı mekán, 1996’da, Enver Paşa’nın cenazesinin Tacikistan’dan naklinden önceki günlerde de bu şekildeydi ve vaziyetini gündeme getirmemden sonra alelácele temizlenmiş fakat Paşa’nın cenaze merasiminden sonra her şey yine eski tas, eski hamam olmuştu.

Avrupa Ermeni Federasyonu’nun başkanı Laurent Leylekyan, müsterih olsun ve Türk Hükümeti’nden böyle taleplerde bulunarak kendisini yormasın. Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nin bakımından sorumlu olan Büyükşehir Belediyesi umursamazlığına devam ettiği ve mekán askeriyeye devredilmediği takdirde, sadece Talát Paşa’nın değil, ebedi uykularını bu şehitlikte uyuyanların mezarlarından çok yakında tek bir iz bile kalmayacak!

Posta memuruydu sadrazam oldu

Adını bulvarlara, caddelere, mahallelere ve okullara verdiğimiz Talát Paşa’nın kim olduğunu mutlaka biliyorsunuzdur ama, gene de kısaca hatırlatayım:

Tam adı ‘Mehmed Talát’ olan Talát Paşa, Edirne’de 20 Ağustos 1874’te doğdu. Genç yaşlarındayken babasını kaybetti ve ailesini geçindirebilmek için Posta ve Telgraf İdaresi’ne girdi. İttihad ve Terakki’nin kurucularından oldu, Abdülhamid rejimi aleyhindeki çalışmalara katıldığı için tutuklandı, 25 ay hapis yattı ve Selánik’e sürgün edildi.

Burada seyyar postacılık yapan Mehmed Talát, 1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilánından sonra Edirne’den milletvekili seçildi, Hüseyin Hilmi Paşa Kabinesi’nde Dahiliye, Küçük Said Paşa Hükümeti’nde de Posta ve Telgraf Nazırlığı’na getirildi. Talát Bey, 23 Ocak 1913’teki Babıali baskınının düzenleyicilerinden ve Enver ve Cemal Paşalar ile birlikte İttihad ve Terakki Partisi’nin üç liderinden biriydi. 1913’ün 13 Haziran’ında kurulan Said Halim Paşa Hükümeti’nde yeniden Dahiliye Nazırı oldu ve 1915’teki Ermeni tehcirini bizzat yürüttü. 4 Şubat 1917’de sadrazamlığa, yani başbakanlığa getirildi ve ‘Paşa’ unvanı aldı.

Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmemiz üzerine 8 Ekim 1918’de istifa eden Talát Paşa, İttihad ve Terakki’nin diğer liderleriyle beraber 2 Kasım gecesi bir Alman denizaltısıyla Türkiye’yi terketti. Önce Rusya’ya, oradan da Almanya’ya gitti.

Talát Paşa, savaş yıllarında Anadolu’da yaşanan Ermeni olayları sırasında aldığı tedbirler sebebiyle diaspora Ermenileri tarafından ‘en büyük düşman’ ilán edilmişti ve Berlin’de, 1921’in 15 Mart sabahı Sogomon Tehliryan adında bir Ermeni komitacı tarafından ensesinden vurularak katledildi. Tehliryan yargılandığı Alman mahkemesinde beraat ederken, Paşa’nın kemikleri cinayetten 24 yıl sonra, 25 Şubat 1944’te Berlin’den İstanbul’a getirildi ve büyük bir askeri törenle Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne defnedildi.



1915’teki trajedi işte bu tehcir kanunuyla başladı

Gönderilen insanların ne kadarı yerine ulaşabildi, ne kadarı yollarda öldü veya öldürüldü? Tehcir ve sonrası hakkındaki temel görüş ayrılıkları nelerdir? Tarihçiler, diplomatlar ve Türkiye Ermenileri 1915’i tartışıyor.

23 Ocak 1913’te o ünlü Babıáli Baskını ile iktidarı yeniden ele geçiren İttihat-Terakki yönetimi, Balkan bozgununun acısını hiç değilse bir miktar hafifletmek için askeri tedbirler almaya başladı. Yönetimdeki Talat, Enver ve Camal Paşaların Almanlar’a yönelik sempatisi, yeni hükümetin politikasının da esası olacaktı.

Enver Paşa, Almanlar safında girilecek savaşın en azından Turan hayallerini gerçekleştirmeye yardım edeceğini düşünüyordu. Osmanlı Devleti, 20 Temmuz 1914’te tarafsızlığını ilan ettiği halde, İngiliz gemilerinin kovaladığı ‘Goeben’ ve ‘Breslau’ adlı iki Alman zırhlısı, Enver Paşa’nın izniyle Türk kara sularına girecekti.

İtilaf Devletleri’nin protestoları karşısında ise bu iki zırhlının Osmanlı Devleti tarafından satın alındığı duyurulacak, ‘Yavuz’ ve ‘Midilli’ adları ile donanmaya dahil edilecekti.

ÜÇ CEPHEDE SAVAŞ

Donanma Komutanlığı’na getirilen Amiral Souchon, Enver Paşa’dan aldığı yazılı izne dayanarak Türk bayrağı çekilen Yavuz ve Midilli’yi de alıp Karadeniz’e açılacak ve başta Sivastapol olmak üzere Rus limanlarını bombalayacaktı. Bunun üzerine Ruslar 2 Kasım 1914’te Osmanlı’ya savaş ilan edecek, İngilizler de 3 Kasım’da Çanakkale’yi topa tutacaklardı.

Balkan bozgununun yorgunluğunu ve moral bozukluğunu üzerinden atamayan Osmanlı ordusu, üç cephede birden yeniden savaşa girmişti. Çanakkale’de 1. ve 2. Ordu, Kafkaslar’da 3. Ordu, Suriye ve Filistin cephesinde ise 4. ordu görev yapıyordu.

Ermeni meselesi, 3. Ordu’nun temel problemiydi. Balkanlar’daki milliyetçilik hareketlerine paralel bir biçimde, Osmanlı tarafından ‘millet-i sadıka’ (sadık millet) olarak tanımlanan Ermeniler’den bazıları, bağımsız bir Ermenistan kurma hayali ile öteden beri örgütleniyorlardı. Özellikle, ‘93 Harbi’ olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sırasında milliyetçi Ermeni çeteleri, Ruslarla işbirliği yaparak büyük hayal kırıklığına sebep olmuşlardı.

İşte 1914 yılında Ruslarla yeniden savaşa giren 3. Ordu’nun en büyük sorunu, cephe gerisinin güvenliği ve lojistik desteğin sürdürülebilmesiydi. Daha önce, II. Abdülhamid tarafından Kürt aşiret reislerine kurdurtulan ‘Hamidiye Alayları’nın bölgede yarattığı terör, Müslüman halkla Ermeniler arasında gerginliği iyice artırmış, milliyetçi Ermeni çetelerinin isyanları ise işin iyice tuzu biberi olmuştu.

AYDINLARA TUTUKLAMA

Bölgede çetelerin kışkırttığı sivil halkın birbirine girmesi için gereken kıvılcım Rus savaşıyla çakılmıştı. Üstelik o sırada Osmanlı ordusunda pek çok Ermeni asker mevcuttu. Enver Paşa, ilkin bu Ermeni askerlerin silahsızlandırılması emrini verdi. 18 Mart’taki Çanakkale Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, milliyetçi Ermeni örgütlerinin Van’da başlattıkları isyan üzerine İttihatçı yönetim yeni tedbirler aldı. Bunların ilki, 24 Nisan’da İstanbul’da yayımlanan Ermeni gazetesi ‘Azamart’ın bürosunu basmak ve aralarında doktor, yazar, gazeteci ve milletvekillerin de bulunduğu Ermeni aydınlarından iki binden fazla kişiyi tevfik etmekti. Bunların önemli bir bölümünden bir daha haber alınamayacaktı.

Arkasından, Enver Paşa, İçişleri Bakanı Talat Paşa’ya, 2 Mayıs 1915 tarihinde bir telgraf çekerek, bölgede yaşayan Ermenilerin ya Rus ordularının üzerine ya da Anadolu’nun muhtelif bölgelerine doğru sürülmesini talep ederek şöyle dedi:

‘Bir mahzur yoksa, isyancıların ailelerini ve isyan bölgesi halkını sınırlarımız dışına göndermeyi ve onların yerine sınırlarımız içine dışarıdan gelen Müslüman halkın yerleştirilmesini tercih ederim.’

Yani daha Tehcir Kanunu çıkmadan, Ermeniler göç ettirilmeye başlanmıştı. Padişah Mehmet Reşat imzalı ve 27 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Kanunu, sadece bunu resmi hale getiriyordu. Kendilerine tanınan süre iki haftaydı. Kıymetli eşyalarını yanlarına alabilecekler, geride kalan mülkleri ise mahalli yönetimler tarafından satıldıktan sonra parası kendilerine ulaştırılacaktı. Devlet, sürgün güzergáhındaki güvenliği sağlamakla kalmayıp beslenme ve sağlık gibi temel ihtiyaçları da karşılayacaktı. Ne var ki, kimi yerlerde Teşkilát-ı Mahsusa bünyesinde bulunan Topal Osman gibi çete reislerinin kafilelerin güvenliğini sağlamakla görevlendirilmeleri, ölümleri de beraberinde getirdi. Ermeni kafilelerinin yanlarında, altın gibi değerli eşyalar taşıdıkları dedikodusu ise yağmacıların iştahlarını kabartan ana unsurdu.

TALAT PAŞA’NIN ANILARI

Talat Paşa, hatıralarında duyduğu pişmanlığı şu sözlerle dile getirecektir:

‘Esas itibariyle askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz (karaktersiz) insanların elinde bir facia şeklini almıştır. Maksadım bu hareketlerin çirkinliğini gizlemek değildir.’

Talat Paşa’nın bu sözleri geç gelen bir saptamaydı. Pişmanlık dolu bu sözler kayda geçirildiğinde, onbinlerce masum Ermeni yurttaş yollarda ölmüştü. Milliyetçi Ermeni çetecilerin saldırılarında da binlerce masum Müslüman katledildi.

Öyle ki, İttihat-Terakki’nin dışında kalmaya büyük özen gösteren Mustafa Kemal, Misak-ı Milli’ye tehcirin sorumluları için bir ‘tecziye’ (cezalandırma) maddesi koyacaktır. İzmir Suikasti esnasında ünlü İttihatçılar’ın yargılanmaları ve bazılarının idam edilmesi biraz da bunun sonucuydu.

Biz bu yazı dizisinde, 1915 yılında ne olduğunu, konunun uzmanlarına sorduk ve bütün görüşlerin yansıtılması için çaba harcadık.



Üç maddelik TEHCİR KANUNU

1. Vakt-i seferde (sefer vakti) ordu, kolordu ve fırka (tümen) kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki (bağımsız garnizon) kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evámir-i hükümete (hükümet emirlerine) ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik (ilişkin) icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet (direniş) görürlerse hemen kuvva-yı askeriye (askeri kuvvetler) ile en şiddetli surette tedibát yapmaya (cezalandırma) ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun (izinli) ve mecburdurlar.

2. Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icábat-ı askeriyeye mebni (askeri icaplardan ötürü) veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurra (köyler) ve kasabát (kasabalar) ahalisini münferiden veya müctemian (tek tek veya toplu halde) diğer mahallere sevk ve iskán ettirebilirler.

3. Neşri tarihinden muteberdir.

TÜRKİYE VE ERMENİSTAN’DA EŞZAMANLI YAPILAN ANKETİN SONUÇLARI

Çoğunluk sınır açılsın diyor

TESEV ile HASA’nın Türkiye ve Ermenistan’da eşzamanlı olarak yaptığı anket, her iki ülke insanlarının da sınır kapılarının açılmasından yana olduğunu ortaya çıkardı. Yine ankete göre iki ülkede de büyük çoğunluk, diplomatik ilişki kurulmasını istiyor.

ERMENİSTAN ile Türkiye arasındaki sınır kapılarının açılmasını onaylama oranı Emenistan’da yüzde 62.7, Türkiye’de ise yüzde 50.9 gibi yüksek bir rakamı buluyor. ‘Sınır kapıları açılmasın’ diyenler Ermenistan’da yüzde 31.1, Türkiye’de ise 32.2’de kalıyor. İki ülke arasında diplomatik ilişki kurulmasını isteyenlerin oranını da yüksek. Diplomatik ilişki kurulmasını isteyen Ermenistanlı katılımcıların oranı yüzde 87.7. Türkiyeli katılımcıların yüzde 64.6’sı da konuya olumlu yaklaşıyor.

Türklerin yüzde 51.2’sinin Ermeni arkadaşı olduğunu ortaya koyuyor. Türk arkadaşı olan Ermenilerin oranı ise yüzde 28. Anket, Türklerle şu veya böyle temas kuran Ermenilerin daha olumlu bir tutum içine girdiğini somut bir biçimde gösteriyor.

Karşılıklı arkadaşlık kadar etkili olan bir başka unsur, karşılıklı seyahat. Şu veya bu nedenle Türkiye’yi ziyaret etmiş, bir süre kalmış bir Ermenistan yurttaşı, ‘olumsuz’ düşüncelerini değiştirmemekle birlikte, ‘çok olumsuz’ kategorisinden hızla uzaklaşıyor. Türkiye’ye hiç bulunmayanların Türkler hakkındaki ‘çok olumsuz’ düşünceleri yüzde 28.5’te seyrederken, Türkiye’de bulunmuş insanlarda bu oran yüzde 10.5’e düşüyor.

Bir başka çarpıcı sonuç da, Türkiye ve Ermenistan halklarının ilişki düzeyini tespit etmeye yönelik sorunun cevabında gösteriyor kendisini. Her iki ülkenin insanları, Türklerle Ermenilerin birbirleriyle iyi geçinmek istemediğini düşünüyor. ‘Genellikle sevmezler’ diyenlerin Ermenistan’da yüzde 51.3’ü, Türkiye’de yüzde 33.6’yı bulması, bunun göstergesi.




1915’te soykırım olmadığını belgeleriz


TTK Başkanı Prof. Halaçoğlu, ‘Biz bu kadar rahatız’ dedikten sonra önerisini getiriyor gündeme: ‘Ben diyorum ki, Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını teklif etsin. Herkes gelsin ve orada bu mesele konuşulsun.’

1915’te ne oldu?

- Ermenilerle Osmanlı Devleti arasında meydana gelen anlaşmazlık ve çatışmalar, 1915 yılında başlamadı. Ta 1881’lerde başlayan ve İngiltere, Fransa, Rusya gibi ülkelerin müdahaleleriyle gelişen bir süreçtir bu. Döneme ilişkin belgelere baktığınızda, Doğu Anadolu’daki altı viláyette yaşayan Ermeniler’in örgütlendiğini ve Rusların da desteğini alarak Müslüman köylerine saldırdığını görürsünüz.

Rusya ve Batılı devletler mi kışkırtıyor Ermenileri?

- Evet ama Ermeniler tarafından kurulan 21 ayrı örgüt de destekliyor bunu. Bu örgütlerin şubeleri Van’dan İstanbul’a kadar her yere yayılmıştır. 18 Mart’ta Çanakkale Savaşları başladığı sırada, Anadolu’da örgütlenen Ermeniler topyekûn bir isyan hareketine girişmişlerdir. 16 Nisan’da Van’da, 17 Nisan’da Çatak’ta, Bitlis’te, Elazığ’da, Zeytun’da, Adana’da başlayan isyan hareketleri sebebiyle Osmanlı Devleti, Almanlar’ın ve zamanın Genelkurmay Başkan Yardımcısı Enver Paşa’nın da isteği üzerine, bu bölgede yaşayan Ermenileri savaş dışındaki bir bölgeye nakletme kararı almıştır.

GÖNDERİLMEYEN VAR MI

Tehcir kapsamı dışında bırakılan Ermeniler var mı?

- İlk nakillerde Protestan ve Katolik Ermeniler yoktur. Daha sonra, bunlardan isyanlara bulaşanlar da nakledilmiştir. Ancak, mesela hastalar gönderilmemiş, hastaneye yatırılmış ve iyileştikten sonra gönderilmiştir. Dul kadınlar ve çocuklar da gönderilmemiştir. Amerikan belgelerinden aldığımız bir örnek vereyim. Adana şehir merkezinde 25 bin Ermeni yaşıyor. Bunlardan 17 bini sürgün edilmiştir, sekiz bini yerinde bırakılmıştır. Sadece bu bile, tehcirin Ermeniler’in iddia ettikleri gibi soykırım düşüncesiyle yapılmadığını apaçık bir biçimde gösteriyor.

Soykırım değilse bile ‘etnik temizlik’ amacı yok mu?

- Kesinlikle etnik temizlik ifadesi yanlıştır. Zira bu tabir, soykırımla eşdeğerdir. Ermenilerin zorunlu olarak başka bir bölgeye gönderilmelerinden murat, verdikleri zararların önüne geçmek olduğu için, bölgenin Ermeniler’den arındırılması amaçlanmıştır.

YARIM MİLYON İNSAN

Tehcir Kanunu ile birlikte ne kadar Ermeni göç ettiriliyor?

- Bizim Osmanlı arşiv belgelerine göre, ki burada yüzde 10 eksiğimiz olabilir, 438 bin Ermeni gönderildi. Hepsinin şehir şehir kayıtları var. Bununla beraber, bu kayıtların dışında bir miktar daha Ermeni gönderilmiş olabilir.

Peki tehcir döneminde Osmanlı coğrafyasındaki toplam Ermeni nüfusu ne kadardı?

- Osmanlı istatistiklerine göre, 1 milyon 296 bin Ermeni var. Justin McCarthy, 1 milyon 698 bine çıkartıyor Ermeni nüfusunu. Stanford Show ise Osmanlı sayımlarını esas alıyor. Patrikhane, 2 milyon 250 bin civarında bir nüfustan söz ediyor. Fakat Patrikhane’nin rakamları İngilizler tarafından bile itibara alınmıyor. Patrikhane’nin 1914 kayıtlarında 1 milyon 915 rakamı yer alıyor. Biz şöyle düşünüyoruz: Osmanlı kaynakları üçte bir oranında hata yapmaz. Yani 1 milyon 300 bin diyorsa, 450 binlik bir hata yapıyor olamaz. Biz bunun için 1.5 milyon civarında bir Ermeni nüfusu olabileceğine kanaat getiriyoruz.

Ermeni konvoylarına kimler saldırıyor?

- Bu gerçekten de çok önemli bir konu. Ne oluyor Ermenilere? Diyelim ki 1.5 milyon Ermeni var, bu 1.5 milyon Ermeni’ye ne oluyor? 1915’te Erzurum’dan Erzincan’a giden 500 kişilik bir Ermeni kafilesi, Kürt eşkıyasının baskınına uğruyor ve tamamı öldürülüyor. Bunların belgeleri var. Sadece Ermeni değil, İngiliz, Amerikan ve Rus belgelerinde de yazıyor. Ancak ‘Bu baskın ve katliamlar Kürtler tarafından yapılmıştır’ diye ortaya çıkmanın da gereği yok. O zaman Kürt-Türk ayrımı yapmış gibi bir pozisyona düşeriz ki, o da doğru olmaz.

Size göre ne kadar Ermeni öldü?

- Bana göre, hastalık, çatışmalar ve katledilme hadiseleri, Kafkasya’daki hastalıktan ölümler dahil, 300 bin civarında Ermeni öldü. Bunun 200 bini kesinlikle Kafkasya’daki hastalıklardan öldü. Blue Book’ta (Mavi Kitap zikredilen rakam da 600-800 bin arasındadır.

Bu rakamlar bile ortada büyük bir trajedinin olduğunu göstermiyor mu?

- Hiç kuşkusuz ortada büyük bir trajedi var. Bu trajedi, Ermenilerin öldürdüğü 519 bin Müslümanı da kapsıyor. Ancak şurası açıklığa kavuşmalıdır ki, ölen Ermenilerin büyük çoğunluğu hastalıktan ölüyor. Müslümanları öldürenler ise bizzat Ermeni çeteleri. Katledilenler, net rakamlarla elde edebildiğimiz kadarıyla sekiz-on bin civarında. Bunun dışında kalanların hemen hepsi hastalıktan veya açlıktan ölüyor.

Soykırıma veya etnik temizliğe kanıt olarak, Talat Paşa’nın Diyarbakır Valisi’ne gönderdiği telgraf gösteriliyor. Siz ne diyorsunuz bu telgrafa?

- Telgrafta, hiçbir zaman ‘katledin’ diye imá bile yok. Bu telgrafı anlamak için hem Osmanlıca’yı, hem de Osmanlı belgelerinin dilini iyi bilmek gerekir.

Telgrafta, ‘katledin’ diye bir imá yok belki ama ‘katletmeyin’ diye bir netlik de yok.

- Ama o anlama getiriyor. Eğer devlet, Ermenilerin katledilmesini istiyor olsaydı, o telgrafı çekmezdi zaten. Bütün şifre telgraflar tam takım halinde Osmanlı arşivlerinde mevcut. Bırakın emri, bir tanesinde bile böyle bir imáda bulunulmuyor. Aksine pek çok belgede, kafilelere zarar vereceklerin şiddetle cezalandırılacağı bildiriliyor. Katliam yapmayı planlayan bir devlet bu kadar ketum olabilir mi?

KOMİSYON KURULSUN

‘Bu tarihi bir konudur, bırakalım tarihçiler tartışsın’ aşamasına nasıl gelindi?

- Eskiden bu konu ile ilgili pek çok şey bilinmiyordu ve bu nedenle kimse kendisine güvenemiyordu. Çünkü Osmanlı arşivleri tasnif edilmemişti. Bu konuya ilişkin bölümler 1990’dan sonra tasnif edildi. Diğer taraftan, biz yaklaşık üç-dört yıldır, dış arşivleri ciddi olarak tarıyoruz. Amacımız da, böyle bir şeyin gerçekten olup olmadığını ortaya çıkartmak. Biz şu an, ‘Fransızlar soykırımı mı kabul etmek istiyorlar, buyrun gelin masaya, oturup konuşalım. Neye göre soykırım iddiasında bulunuyorsunuz’ diyebilecek duruma geldik. Çünkü artık elimizde belgeler var.

‘Tarihi tarihçilere bırakalım’ tezi üzerine Prof. Şükrü Hanioğlu bir makale yazarak, hem meseleyi tarihçilere bırakmanın doğru olmayacağını, hem de belge değiş-tokuşunun sorunu çözmeyeceğini söyledi. Sizin fikriniz nedir?

- Ben Şükrü Hanioğlu’na katılıyorum. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Şimdi bakın, biz ‘Tarihçilere bırakalım’ derken şunu kastediyoruz: Öncelikle bu konu araştırılmalı, bir alt zemin ortaya çıkmalı diyoruz. Bir iddiada bulunuyorsunuz ve ‘Ermeniler soykırıma uğradı’ diyorsunuz. Peki, bununla ilgili bir belge sunmanız gerekmez mi? Burada da birisi çıksın, ‘Osmanlı şu kararı aldı, şu emri verdi ve şöyle bir uygulama yaptı’ desin. Bir toplumu yok etmek isteyen bir devlet, bütün yabancı yardım kuruluşlarına o kampları açar mı? Sadece Suriye’de 486 bin Ermeni’ye yardım ediliyor. Ben diyorum ki, Türkiye, Birleşmiş Milletler nezdinde bir uluslararası araştırma komisyonu kurulmasını teklif etsin. Herkes gelsin ve orada bu mesele konuşulsun. Biz bu kadar rahatız.

Sorunun çözümü için önerileriniz nedir?

- Belgelere dayalı olarak konuşmayı öneriyorum. Belgeler dışında hiçbir şey konuşmayalım ve her şeyi belgeleyelim. Ermeni soykırımını kabul eden Sayın Halil Berktay veya Sayın Taner Akçam hangi belgelere göre konuşuyorlar? Osmanlı arşivlerine girmediklerini biliyorum. Halbuki yapılması gereken, belgelerle söylediklerini ispat etmektir. Bir iddia ortaya atıyorsanız, bunu kanıtlamak zorundasınız. Biz soykırım olmadığını belgeleyebilecek durumdayız. Onların elinde de soykırım yapıldığına dair bir belge varsa, bunu bugüne kadar ortaya koymaları gerekmez miydi?

Teşkilat-ı Mahsusa

Ne yabancı arşiv belgelerinde, ne de Türk arşiv belgelerinde Teşkilát-ı Mahsusa ile ilgili tek bir kelime bile yok. Teşkilát-ı Mahsusa çok küçük bir grup ve farklı bir sebeple teşkil edilmiş. Bunların görevi çok farklı. Katliamla filan uğraşacak ne vakitleri, ne de sayıları var.

Belgeleriniz nerede

Ermeni soykırımını kabul eden Sayın Halil Berktay veya Sayın Taner Akçam hangi belgelere göre konuşuyorlar? Yapılması gereken, söylediklerini belgelerle ispat etmektir. Bir iddiada bulunuyorsanız, kanıtlamak zorundasınız.





1915’in sorumlusu Talat Enver ve Cemal Paşa’dır


Prof. Dr. Halil Berktay’a göre, Talat Paşa’nın dün yayımladığımız telgrafı, ‘katliamların nasıl bilinçli yapıldığının somut bir göstergesi. Bu telgrafın anlamı, olaya bağımsız ve vicdanlı bir biçimde bakan bütün tarihçiler için çok açık.’ Bir tarihçiler jürisi önünde Talat Paşa’nın telgrafına ilişkin tahlil ve yorumunu savunmaya hazır olduğunu söyleyen Prof. Berktay, Ermenilerin Ermeni oldukları için hedef alındığını savunuyor.

1915’te ne oldu?

- 1915’ten başlayarak 1915 ve 1916 yılları içinde gerçekten korkunç bir olay cereyan etti. O dönemde bütün iktidar Talat, Enver ve Cemal Paşa üçlüsündeydi. Bunu özellikle belirtiyorum; çünkü, 1915’te yapılan işi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne teşmil edemeyeceğimiz gibi, o zamanki Osmanlı devletinin tamamına, hattá hükümetinin ve iktidar partisinin dahi tamamına teşmil etmek son derece zordur. Bu üçlünün iradesiyle, önce Tehcir Kanunu çıkartıldı. Bu yasa ile Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeniler, sırf Ermenilikleriyle tanımlanmış bir şekilde, ilk önce bulundukları mahalde gözaltına alınıyorlar, mallarını ve mülklerini arkalarında bırakmaya zorlanıyorlar.

Ama bazı istisnalar var...

- Evet ama bu istisnalar, göçe tabi tutulan Ermeni nüfus kitlesi içindeki istisnalar. Burada önemli olan, Osmanlı’nın Ermeni tebasını oluşturan bütün kitlenin, sırf Ermeni oldukları için ideo-politik bakımdan şüpheli, hattá potansiyel düşman veya hain gibi görülmüş ve bu muameleye tábi tutulmuş olmalarıdır.

Peki ya sonra?

- Resmi tezler şöyle bir anlatım içinde gelişiyor: 1915’teki savaş koşullarında, Ermeni milliyetçileri özellikle doğu cephesinde ve gerisinde, Çarlık Rusyası ordularıyla işbirliği içindeydiler. Bu bağlamda yerel Türk-Müslüman nüfusa saldırarak çok fazla zarar verdiler. Dolayısıyla, savaş bölgesinin güvenliği açısından, zorunlu bir karar alınmış ve Ermeniler daha emin bölgelere göç ettirilmiştir.

Bunlar hem yasada hem de İttihat-Terakki’nin 1916 Kongre zabıtlarında yer alıyor...

- Elbette. Zaten ben de, bütün bunlar gerçek değildir demek istemiyorum. Ermeni milliyetçileri böyle faaliyetlerde bulunmuyorlardı, saldırılar düzenlemiyorlardı da demiyorum zaten. Ama bazı anlatımlarda, sanki uygulama, sadece savaş cephesi, yani Doğu Anadolu ile sınırlıymış gibi bir imada bulunuluyor. Diğer bazı anlatımlarda ise sanki Ermenilerin bir genel isyan hali varmış gibi imalarda bulunuluyor. Hepsi yanlış: 1914-15’te (1915 Nisanı öncesinde) bir Ermeni isyanı yoktu. Doğu Anadolu için bile kitlesel bir isyan hali söz konusu değildi. Ermeni komitacılarının faaliyeti de halk ile milliyetçi gerillaların ayırt edilemeyeceği bir kitlesellik boyutlarında değildi. Osmanlı devletinin Ermeni tebasının büyük çoğunluğu, masum yaşamını barış içinde sürdürüyordu.

KATLİAMLAR PLANLI MI

Tehcir sırasında neler yaşanıyor?

- Bu tehcir öyle kayıpsız, katliamsız yapılmıyor. Dışarıdan baktığımızda muazzam bir telefat görüyoruz. Osmanlı topraklarında yaşayan 1.5 milyon Ermeni’nin, Türk devletinin tahminiyle asgari 300-400 bin kadarı, Ermeni diasporasının azami tahminiyle 1 milyon 200 bin kadarı ölmüştür. Üstelik bu insanlar, bir veya bir buçuk yıl içinde ölüyorlar. Orhan Pamuk bir milyon demiş, bana sorduklarında da ben belki 600 bin, belki 800 bin, belki 1 milyon diyorum. İsterseniz 300 bini kabul edelim, ne fark eder? Bu, korkunç bir rakamdır. Bu kadar kısa süre içinde, bu kadar insanın nasıl öldüğünü düşünmemiz lazım.

Nasıl ölüyor bu kadar insan bu kadar kısa süre içinde?

- Bugüne kadar Türkiye’nin resmi söylemi, bunların, deyim yerindeyse, ‘kazara’ öldüklerini iddia etti. 1915 Nisanı’ndan itibaren, en az 300 bin, belki 600 bin veya daha fazla ölüden söz ediyorsak, bu, dağınık köyler arasında iki tarafın paramiliter grupları tarafından yapılan çete savaşlarından çok başka boyutlarda bir olayın varlığını gösterir. Deniliyor ki, asla planlı katliam olmadı, katliam olduysa da kazara ve istenmeksizin, konvoylara saldıran çapulcular yüzünden oldu. Ayrıca salgın hastalıklar, açlık ve yoksulluk da telefata yol açtı...

Ama seferberlik koşullarında bütün bunlar da vardı...

- Var tabii, ama bu neyi halleder ki? Devlet, Ermenileri zorla göçürüyorsa ve sonra bu insanların önemli bir bölümü açlıktan ve susuzluktan ölüyorsa, bu bile çok ciddi bir şekilde devletin suçu kategorisine giriyor.

Peki bizzat Talat, Enver ve Cemal Paşa mı istedi bu katliamların yapılmasını?

- Evet, bunların emir ve talimatıyla yapıldığına dair ipuçları içeren belgeler var.

TALAT PAŞA’NIN TELGRAFI

Planlı katliam olduğunu gösteren belge var mı?

- Evet. Bakın şöyle bir tablo billurlaşmaktadır gözlerimizin önünde. Bu katliamların düzenleniş tarzının, yine resmi tezler için son derece rahatsız edici bir biçimde çok sayıda yerel gözlemcisi vardır. Bütün bunlar, ‘Ermeni propagandasıdır’ diye dışlanıyor. Bunun için ben uzun uzadıya binlerce belgeyi bulan bu gözlem ve tanıklıklar üzerinde hiç durmak istemiyorum. Benim bütün söyleşilerimde dile getirip tahlil ettiğim Talat Paşa’ya ait bir telgraf var. Bu telgraf, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün 1994 yılında yayımladığı ‘Osmanlı Belgelerinde Ermeniler’ kitabında yer alıyor.

Devlet tarafından yayımlanan bir kitapta yani...

- Bu telgraf, katliamların nasıl bilinçli yapıldığının somut bir göstergesidir. Bu telgrafın anlamı, olaya bağımsız ve vicdanlı bir biçimde bakan bütün bağımsız tarihçiler için çok açıktır. Ben on, yirmi, otuz, kırk, elli, yüz, yüz elli kişilik böyle bir jüri önünde, en titiz, noter tasdikli İngilizce ve Fransızca çeviriler temelinde, bütün devlet avukatı tarihçilere ve emekli diplomatlara karşı kendi yorum ve tahlilimi tek başıma savunmaya hazırım.

GÖNÜL ALMAK GEREKİR

Sorunun çözümü için sizin somut öneriniz nedir?

- Bence söylenebilecek biricik anlamlı şeyler dizisi şudur: ‘Evet, anlaşılıyor ki, 1915-1916’da böyle korkunç bir olay cereyan etmiştir. Bundan derin bir üzüntü duyuyoruz. Ancak bir kere bundan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ilmen, aklen, vicdanen sorumlu tutulamaz. Osmanlı İmparatorluğu başka bir devletti, Türkiye Cumhuriyeti başka bir devlettir. İkincisi, 1915-16 bundan doksan yıl öncedir. Şimdiki nesillerin hafıza kuşağı içinde dahi yer almamaktadır. Bu, tarihsel bir olaydır, yani artık bir bilimsel araştırma ve tartışmanın konusudur. Bu meselenin Türkiye’de özgürce, kimse psikolojik terör bombardımanına maruz kalmadan tartışılmasını istiyoruz.’

Sizce işe yarar mı?

- Sözünü ettiğim bu önerilerle, yeni bir söz düellosuna girmek arasında çok büyük fark var. Türkiye’nin çeşitli söylemlerinde, 1915’te çok üzücü olaylar yaşandığına dair ifadeler zaten var. Ama bu öyle bir tavırla söyleniyor ki, samimi olduklarına inanmak mümkün değil. Ermenilerin de korkunç yara ve acıları olduğuna dair en ufak bir gönül alıcılık, en ufak bir samimiyet duygusu ve tonlaması yok. Dünya aptal değil. Bunun yerine artık gerçek bir samimiyeti geçirmek gerekiyor.

Devletin suçu

Bir kere devlet, Ermenileri yerlerinden yurtlarından göçürüyorsa ve sonra bu insanların önemli bir bölümü açlıktan ve susuzluktan ölüyorsa, bu bile çok ciddi bir şekilde devletin suçu kategorisine giriyor. Bunun ne kadarının kasıtlı, ne kadarının kasıtsız olduğunu bilmek mümkün değil.

Türkiye suçlanamaz

‘Evet, anlaşılıyor ki, 1915-1916’da böyle korkunç bir olay cereyan etmiştir. Bundan derin bir üzüntü duyuyoruz. Ancak bir kere bundan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ilmen, aklen, vicdanen sorumlu tutulamaz. Osmanlı başka bir devletti, Türkiye başka bir devlettir.’

Mustafa Kemal katliamı kınayanlar grubundandı

Amerikalı bir gazetecinin Mustafa Kemal’le yaptığı söyleşi var bir de. Daha sonra öyle bir söyleşinin olmadığı iddia edildi...

- 1926 yılında Los Angeles Examiner gazetesinde Mustafa Kemal’le yapılan bir röportaj yayınlanıyor. O sırada muhalif İttihatçılar yargılanıp idam cezalarına çarptırılmış durumda. Öyle anlaşılıyor ki, Amerikalı gazeteci bunun anlamını soruyor. Mustafa Kemal de, ‘Bizim bugün yargılamakta olduğumuz insanlar, geçmişte de Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan ahalisine karşı korkunç zulümlerin ve katliamların mimarları olan insanlardır’ diyor. 1980’lerde, Asala terörünün doruklarda olduğu ve Türk devletinin en defansif konuma çekildiği bir dönemde, Türkkaya Ataöv ve başkaları tarafından bu röportajın tamamen hayali olduğu iddia edildi. Mülakatın gerçek olduğu çok açık. Kullanılan ifade o kadar Mustafa Kemal ki, ayrıca siyasi zeká o kadar Mustafa Kemal ki, Batı nezdinde meşruiyet arama anlayışı o kadar Mustafa Kemal ki, Los Angeles’ta oturan bir gazetecinin bunu hayalinden uydurabilmesi mümkün değil. Bu mülakattan biz Mustafa Kemal’in de Ermeni katliamlarını kınayanlar grubunda yer aldığını öğreniyoruz.

İki ülke insanı, ‘öteki’ni hangi kaynaktan tanıyor

TESEV ile HASA’nın anketi, iki ülke vatandaşlarının birbirlerine dair bilgilenme kaynakları konusunda da ilginç ipuçları veriyor. Buna göre, gerek Türkler gerekse Ermeniler, ‘öteki’ hakkındaki bilgilerini gazete-televizyon aracılığıyla ve tarih kitaplarından ediniyorlar. Ermenilerde bu oran yüzde 92.7’ye kadar yükselirken, Türkler’de yüzde 48’le sınırlı kalıyor. Ermenistanlı katılımcılar açısından dikkat çekici bir başka önemli kaynak ise eski kuşaklar ve aile büyükleri. Ermeni katılımcıların yüzde 58.1’i Türkiye ve Türklerle ilgili bilgilerini bu yolla ediniyor. Aynı konuda Türkler’deki oran yüzde 7.2.

Peki günümüzde mevcut Türkiye-Ermenistan ilişkileri nasıl değerlendiriliyor acaba? Durumu ‘çok kötü’ olarak nitelendiren Ermenilerin oranı yüzde 18.9, Türkler’in oranı ise yüzde 6.6. İki ülke ilişkilerini ‘kötü’ olarak değerlendiren daha geniş bir dağılım gösteriyor. Türkler’de bu oran yüzde 30.8, Ermeniler’de ise yüzde 60.4.

PROF. DR. HALİL BERKTAY

1947 yılında doğan Berktay, Robert Kolej’den sonra, Yale Üniversitesi’nde tarih dalında lisans ve yüksek lisans, Birmingham Üniversitesi’nde ise doktora yaptı. Yurtiçinde Ankara Siyasal Bilgiler ve ODTÜ’de, yurtdışında Birmingham ve Harvard’da dersler verdi. Bir süre de Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde çalıştı. Prof. Berktay, Tarih Vakfı ile Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucu üyesidir. Ayrıca, Toplumsal Tarih Dergisi’nin ve Journal of Peasant Studies’in yazı kurulunda yer alıyor.


http://arsiv3.hurriyet.com.tr/