Murat KAYMAK (Eğitimci-Sosyolog)


YÖK Yasa Tasarısı, Meclisten geçti ancak üzerindeki tartışmalar sürüyor. Cumhurbaşkanının Anayasa değişikliklerini onaylamasıyla birlikte Anayasaya aykırılığı kesinleşmiş olan bu yasanın, yeniden Meclis gündemine geleceği bir bakıma kesinleşmiş oldu. Bu durum YÖK Yasa Tasarısı çerçevesinde siyasal gerilimin bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor.

Görevim gereği söz konusu yasanın Meclisteki görüşmelerini bitimine kadar kuliste izledim. On yılı aşan meslek deneyimimde, 1994 Bütçe görüşmelerinin dışında ilk defa bir yasa tasarısının görüşmelerini yerinde izleyerek sabahladım. Genel Kurul Salonundaki tansiyonun düştüğü anlarda bazı milletvekilleriyle, basın mensuplarıyla "bundan sonra ne olur" sorusunun yanıtını konuştuk, tartıştık. Bir dizi öngörülerde bulunduk. Her birimiz kendi bilgi, deneyim, duyumlarımızla çok sayıda senaryolar gündeme getirdik. Dile getirdiğimiz farklı görüşler, örneğin yasanın anayasaya aykırılığı, İmam-Hatip Lisesi mezunlarına üniversite kapısını aralamak istediği, Meslek Liselerinin sorunlarını çözmediği, iktidar partisinin YÖK yönetimini ele almak isteği, gerilimi yükselterek iş çevrelerinin beklediği devalüasyonu dalgalı kur üzerinden siyasal gerilimle gerçekleştirmek gibi konularda kesişmekte idi.

Cumhurbaşkanının yasayı Meclise iade etmesi durumunda, dile getirdiğimiz bu görüşler, bir bakıma, doğrulanmış olacak. Yasanın Meclisten geçmesi sonrasında kamuoyundaki tartışmalara bağlı olarak Başbakan Yardımcıları Şahin'in ve Şener'in yaptıkları açıklamalar dikkate alınırsa, büyük ölçüde söz konusu yasa, gündemin dışına itilecek. Bu durumda Meslek Liselerinde okuyan ve kendi alanlarındaki lisans bölümlerini öncelikli olarak tercih edemeyen yaklaşık bir milyon öğrencinin sorunu, bu yılda çözülemeyerek önümüzdeki yıla kalmış olacak. Buna karşılık Hükümetin İmam- Hatip Liseleri üzerinden gerek orta öğretime, gerekse yüksek öğretime, kendince çeki düzen verme düşüncesi de farklı zamanlarda farklı konu başlıklarıyla yine gündemimize gelmeye devam edecek demektir.

Eğer yanlış saymadıysam AKP iktidarı döneminde, YÖK yasasında değişiklik yapan yasa tasarısıyla birlikte eğitimle ilgili Mecliste 9 yasa tasarısı kabul edilmiş. Bunlardan üçü (TÜBİTAK'la ilgili yasayı da bu yasalar arasında sayıyorum) daha önce Cumhurbaşkanı tarafından Meclise geri iade edilmiş. Cumhurbaşkanın bu hükümet döneminde 16 yasayı Meclise geri iade ettiği düşünüldüğünde, Sayın Cumhurbaşkanı, en çok hükümetin eğitimi ilgilendiren düzenlemelerini geri iade etmiş olacak. Hatırlanacağı üzere Hükümet benzer bir yasa tasarısını daha önce de Meclise getirmiş, yine o yasa tasarısı içinde Anayasaya aykırılık iddiası dile getirilmiş ve gelen tepkiler üzerine komisyon görüşmeleri aşamasında tasarı gündemimizden çıkarılmıştı.

AKP iktidara geldiği ilk günlerde, geçmişte kamuoyunda gerginliğe yol açan konulara, (Acil Eylem Planında yer almasına rağmen) öncelik vermeyeceğini, toplumsal uzlaşmaya önem vereceğini belirtmiştir. Ancak çok geçmeden bir çok konuda bu söylemini terk etmiştir. Tartıştığımız YÖK Yasa Tasarısı ise bunun en son örneği olmuştur.

AKP'nin bu yasa tasarısında neden ısrarcı olduğu konusunda, bu partinin yetkililerinin yaptıkları açıklamalara bakıldığında bir "sosyal talebi" dikkate aldıklarını, haklı buldukları bu talebi karşılamak istediklerini ifade ettiklerini görmekteyiz. İktidar partisinin yetkili ağızlarından dile getirilen ""toplumsal talep"" kavramından ne anladıkları açık ve anlaşılır olamamakla birlikte biz bu kavramı eğitim literatüründeki anlamında "tek tek bireysel eğitim talebi kararlarının birlikte ele alındığı, bireysel eğitim taleplerinin toplamı" olarak kullanmaktayız.

Konu eğitim olunca ""toplumsal talep"" kavramını, eğitim politikalarının meşruiyeti konusunda nedenli geçerli bir etken olup olmadığını biraz irdelemek, üzerinde düşünmek yerinde olacaktır. Hele birde böylesi bir süreçte eğitimcilerden çok, başkalarının konuştuğu düşünülürse konu daha da önemli hale gelmektedir.

Genellikle eğitim, birey-toplum ilişkisi üzerinden bir amacı içerecek biçimde tanımlanır. Bir süreç olarak ele alınan eğitimin öznesi durumundaki birey, bu tanımlarda öne çıkarılan "istendik davranış kazandırma", "yetiştirme", "toplumsallaştırma" gibi kavramlarla toplumun bir parçası kılınır. İnsanın toplumsal bir varlık olmasının zorunlu olarak ortaya çıkardığı bir süreç olan eğitim, toplum içerisinde bir dizi eğitsel ilişkiler içinde kendini gösterir, varlık bulur. Bu ilişki içerisinde birey, tek başına belirleyici olamaz. Öncelikle aile içinde başlayan bu ilişki, toplumun gelişmesiyle birlikte yerini daha farklı ve yeni kurumsal ilişkilere bırakır. Çünkü bireyin toplum içerisinde varlığını sürdürmesi bir bakıma ancak bu yeni eğitsel ilişkiler ağının içinde yer almasına bağlıdır.

Toplumun gelişmesi, her birey için yeni beceriler, bilgiler, tutumlar, davranışlar edinmek anlamına gelmektedir. Bu süreçte, birey ve toplumda bir takım beklentiler oluşur. Statü ve rol kavramları bağlamında açıklanan bu durum, bir dizi eğitsel ilişkileri düzenleyen toplumsal birimleri ve kurumları ortaya çıkarır. Bireyle birlikte toplumun gereksinimlerini karşılayan bu birimler ve kurumlar, toplumun eğitim sistemini oluştururlar. İdeal olarak eğitim sistemi, bireysel talebi karşılamak durumundadır. İşte bu noktada, eğitim planlaması kavramı devreye girmektedir. Birey, kendi fiziksel durumu, değer yargıları, ailesi, arkadaş grubu ve diğer etkenlere bağlı olarak talebini belirleyebilir. Ne var ki, bu talebi karşılayacak olan kurumlar çeşitli sınırlılıklara sahiptir; amaçları önceliklere göre sıralamak, kaynakları en akılcı biçimde bu önceliklere dağıtmak, her tercihin sonuçlarını göstermek, fırsat ve olanak eşitliği sağlamak vb gibi.

Eğitimde "toplumsal talep", bireylerin özlemleri ve gereksinimleri doğrultusunda kendini gösterirken, toplumun kültürel, ekonomik, gereksinimleri ile eğitimin evrensel doğruları tam olarak kesişemeyebilir. Bu nedenle eğitim planlamasında toplumsal talebin yanında insan gücü gereksinmesi yaklaşımı devreye girer. Bizde yüksek öğrenim talebinin, meslek edinme amaçlı bir talep olduğu göz önünde bulundurulduğunda, "toplumsal talep" yaklaşımı tek başına eğitim sistemini biçimlendirmenin, değiştirmenin dayanağı olamaz. Yıllardır eğitim politikalarını belirleyen ve karar alıcı konumda bulunanların göz ardı ettikleri de budur.

AKP'nin ısrar ettiği yasa değişikliği, bu parti adına konuşan yetkili ağızların ifade ettikleri üzere, ne yazık ki sadece sosyal talebi dikkate almaktadır. Yıllardır üniversitelerden mezun ettiğimiz, ancak insan gücü olarak toplumca ihtiyaç duymadığımız, Ziraat Mühendisleri, Maden Mühendisleri, Almanca, Fransızca, Beden Eğitimi Öğretmenlerinin durumları ortadayken ve üniversiteden mezun ettiğimiz her 100 kişiden 32'si her hangi bir biçimde istihdam edilemezken, iktidar partisi olarak AKP'nin, "toplum bunu talep ediyor" yaklaşımını öne çıkarıyor olması tam bir sorumsuzluk örneğidir.

Elbette bizim bu değerlendirmemiz AKP'nin de dayanak aldığı sosyal talebin tamamıyla haksız olduğu anlamına gelmemektedir. 1999 da üniversiteye girişte yapılan değişikler, o dönemde eleştirilmesine karşın, alınan yanlış kararların sonucunda özellikle meslek liselerinde okuyan gençleri mağdur etmiştir. Dönemin politik karar alıcıları, o gençlerin okudukları okula kayıt yaptırdıklarında önlerinde bulunmayan bir engeli bir anda onların önüne koyarken, bu kez AKP'nin yaptığının tam tersini yaparak toplumsal talebi göz ardı edip insan gücü yaklaşımını öne çıkarmışlardır.

Onlara göre, yapılan değişikliklerle, öğrenciler öğrenim gördükleri alan veya bölüme uygun meslekleri seçecekler, böylece bazı bölümlere ilişkin yüksek öğrenim talebi azalacak, onların orta öğrenimdeki okullarına yapılan yatırımlar boşa gitmeyecekti. Ayrıca diğer değişikliklerle (orta öğretim başarı puanı, ÖYS yerine ÖSS gibi) eğitimin kalitesinin arttırılacağı varsayıldı. Ne yazık ki yapılan değişikliklerin üzerinden iki yıl geçmeden öngörülenlerin neredeyse önemli bir bölümünün gerçekleşmediği görüldü. Aynı yaklaşımın etkili olduğu 2002 yılında yapılan değişiklikler de üniversiteye girişteki sorunları ortadan kaldırmadı. Asıl işlevi, tamamlayıcı eğitim vermek olan dershanelere talep artmaya devam etti. Üniversiteler ders programlarını öğrencinin lise üçüncü sınıfta gördüğü dersleri bildiğini varsayarak hazırlar, oysaki bu sınıflarda bu dersler neredeyse hiç yapılamaz hale gelmiştir.

Gerek AKP'nin son yasa değişikliğinde sergilediği yaklaşım, gerekse öncesindeki politik karar alıcıların yaklaşımı bize şunu göstermektedir: Eğitim, politik karar alıcılara ve eğitim planlaması, eğitim ekonomisi, eğitim sosyolojisi gibi uzmanlık gerektiren alan bilgisinden yoksun politikacıların dümen kırdığı sularda hizmet veren bürokratlara bırakılamayacak kadar önemlidir.