Toplumun "muasır medeniyetler seviyesi"ne çıkarılması, "Millî" değerlerin yaşatılması, "Bilgi Çağı"nın yakalanması gibi amaçlar çerçevesinde tanımlanan "eğitim" kavramı, Türkiye'nin en eski ve bitmez-tükenmez tartışmaları arasında yerini hiç yitirmedi. Bir reklamcının ürettiği ve 7'den 70'e herkesin diline dolanan "Eğitim şart" cümlesi ile eğitim tartışmaları "Güleriz ağlanacak halimize" dedirtecek düzeye ulaştı. Toplumsal üretimi gerçekleştirecek işgücünün yaratılması, egemen ideolojinin sürekliliğinin sağlanması amacıyla ortaya çıkan eğitim, temel sorunların çözümü olarak gösterilirken, başlı başına kendisi bir sorun olageldi.

Türkiye eğitim sistemi, okulsuz, dersliksiz, öğretmensiz köyler, yoksulluk sınırının altında yaşamaya çalışan öğretmenler ve eğitim hakkından yararlanamayan binlerce çocuk ile yeni bir eğitim dönemine daha "Merhaba" demeye hazırlanıyor. AKP Hükümeti'nin giriştiği "reform" adımları ile birlikte yeniden tartışılmaya başlanan eğitim sisteminde, "nasıl bir reform" sorusunun yanıtını vermenin ilk adımını atmak için sistemin genel bir tablosunu görmek gerekiyor.

Üç gün sürecek dosya kapsamında, yakın geçmişten bugüne Türkiye eğitim sisteminin durumunu sayısal verilerle ortaya koyacağız. AKP Hükümeti'nin, Avrupa Birliği ve IMF standartlarını yakalamak uğruna(!) "gecesini gündüzüne katarak" çıkardığı Kamu Yönetimi Temel Kanunu gibi yasalar ve eğitimde müfredatın değiştirilmesi girişimlerinin, eğitim sistemine, dolayısıyla Türkiye'nin geleceğine etkilerini de dosya kapsamında incelemeye çalışacağız.

1- EĞİTİM HAKKI KÂĞIT ÜZERİNDE KALDI
Bir eğitim döneminin daha başlayacak olması, eğitim sistemini ve sorunlarını tartışmaya açacak. Eğitim sorununu çözme iddiasıyla ortaya çıkan onlarca hükümete karşın yapılan değişiklikler, eğitimcilerin bile takip etmekte zorlandığı bir sistem karmaşasının ortaya çıkmasına neden oldu. Bütçeden eğitime ayrılan payın, artan nüfusla orantılı olmaması ve eğitimin devletin sırtında bir yük olarak görülmesi, en temel insan haklarından biri olan eğitim hakkını kullanılamaz hale getirdi. Türkiye'de hâlâ 17 bin 636 okulda birleştirilmiş sınıflarda eğitim verilirken, ortalama 50-60 kişilik sınıflarda ders yapılıyor. İlk ve ortaöğretimde yüz bine yakın dersliğe ve 110 bin öğretmene ihtiyaç varken 2005 bütçesinden üretime yönelik mal ve hizmet alımları için pay ayrılmaması, eğitimin özel sektöre devrinin önünü açıyor.

Eğitimin temel ölçütlerinden biri olan okuma yazma oranına bakmak bile, Türkiye eğitim sisteminin ulaşabildiği noktayı görmek açısından çarpıcı bir önem taşıyor. Nüfusun yüzde 12.7'sinin okuma-yazma bilmediği Türkiye'de nüfusun yüzde 37 gibi önemli bir kısmı ise yalnızca ilkokul mezunu. Köyde yaşayanlar dördüncü sınıfa, şehirde yaşanlar ise altıncı sınıfa kadar okuyor.

Okuma-yazmada yaşanan sorunlara bölgeler ve cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler eklenince eğitim sisteminin dışına itilmiş büyük bir kitle ortaya çıkıyor. Türkiye'nin doğusuyla batısı ya da şehirleriyle köyleri arasında eğitim hakkından yararlanmada yaşanan dengesizlik kız ve erkek çocuklar arasında da kendini gösteriyor.

Bölgeler arasında var olan bu dengesizliğin yanı sıra, aynı bölgede bulunan köylerle şehirler arasında da eğitim hakkından yararlanma konusunda ciddi bir dengesizlik bulunuyor. Örneğin, Marmara Bölgesi'ndeki köylerde yaşayan her 100 kişiden 11'i okuma-yazma bilmezken, bu oran Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nde yüzde 35'e çıkıyor. Nüfusun sadece yüzde 2.5'inin yükseköğretim mezunu olduğu Güney Doğu Anadolu Bölgesi'ni, yüzde 3.8 ile Karadeniz ve 6.6 ile Marmara Bölgesi takip ediyor.

700 BİN ÇOCUK OKULA GİDEMİYOR
Milli Eğitim Bakanlığı'nın (MEB) 2004-2005 öğretim yılı verilerine göre ilköğretimde, açık ilköğretim dahil, 10 milyondan fazla öğrenci ve 399 bin öğretmen bulunuyor. Okulların ve öğrencilerin yüzde 98'i kamuda, yüzde 2'si özel okullarda bulunurken öğretmenlerin yüzde 96'sı kamuda, yüzde 4'ü özel okullarda görev yapıyor. Anayasa'da zorunlu olduğu belirtilen ilköğretimden, yüzde 70'i kız olmak üzere, 700 binden fazla çocuğun yararlanamaması ise eğitim hakkının kağıt üzerinde kaldığını ortaya koyuyor.

Lise ve dengi meslek liselerinden oluşan ortaöğretim sisteminde, eğitim süreleri, adları ve programları birbirinden farklı 70'den fazla okul türü bulunuyor. Bu okullarda verilen eğitimin niteliği, amacı ve mezun olan öğrencilerin yükseköğretime devam etme oranı ise büyük farklılıklara sahip.

Her dört erkek öğrenciden birinin ortaöğretime devam etmediği Türkiye'de bu oran kızlarda yarıya yakın durumda. Ortaöğretimde okullaşma oranı yüzde 40'larda kalan Güney Doğu Anadolu Bölgesi'nde kız öğrencilerin yüzde 70'inden fazlası ortaöğretime devam edemiyor.

Türkiye'de, sadece ilköğretim ve ortaöğretimde 30'ar öğrencili, tam gün ve normal eğitim yapılabilmesi için 3 bin 200 okula, 96 bin dersliğe ve 110 bin öğretmene ihtiyaç duyuluyor. Var olan derslik açığının giderilmesi için 10 katrilyon 263 milyar TL'ye ihtiyaç olduğu ancak 2005 yılı için Milli Eğitim Bakanlığı'na bütçeden toplam 14.8 katrilyon ayrıldığı düşünüldüğünde ise eğitim sistemindeki açıkların daha da büyüyeceği görülüyor.

EĞİTİM 'KIT KANAAT' GEÇİNMEYE ÇALIŞIYOR
Eğitim sisteminde yaşanan sorunlar birer ırmağa benzetilirse, bu ırmakların beslendiği kaynağın aynı olduğu ve bu kaynağın da eğitime bütçeden ayrıl(ma)yan pay olduğu söylenebilir. 2004 yılında eğitim bütçesi 12.3 katrilyon lira iken, 2005'te sürekli olarak artan öğrenci sayısı, öğretmen, derslik ve eğitime destek personeli açığına rağmen ayrılması öngörülen rakam sadece 14.8 katrilyon lira. Miktar artıyor gibi görünse de, artan öğrenci sayısına paralel olarak hesaplandığında, durum devletin artık "kamusal eğitimi" gözden çıkardığını, eğitim sistemini kendi sorunlarıyla baş başa bıraktığını gösteriyor.

2005 yılı MEB Bütçesi'nin yüzde 65'i sadece personel giderleri için ayrıldı. Mal ve hizmet alımı giderleri ise yüzde 8.2 oranında, 1 katrilyon 300 trilyon 715 milyar lira olarak belirlendi. Bu miktar içinde, üretime yönelik mal ve hizmet alımları karşılığında sıfır (0) lira ayrıldı.

EĞİTİMİN 'PAY'INA NE DÜŞTÜ?
Eğitim harcamaları tüm sosyal harcama grubu içinde konsolide bütçede nispi ağırlığı en fazla olan kalemi oluşturuyor. Sosyal nitelikteki harcamaların yaklaşık yüzde 75-80'i eğitim harcamalarına ayrılıyor. Gayri Safi Milli Hasıla (GSMH) 1990-2002 arasında yaklaşık 750 kat, Konsolide Bütçe Harcamaları (KBH) dışındaki kalemlerde bu artışa yakın artışlar sergilenirken, KBH 1400 kattan fazla arttı. KBH'nin GSMH içindeki payı hızla artarken bu gelişme toplumsal alana yansımadı.

1990'ların ortasında yaşanan bir gerilemeye rağmen eğitim harcamalarının GSMH içindeki payı yaklaşık olarak korundu. Üniversite harcamaları daha istikrarlı bir görünüm sergilerken, 1990-2002 döneminde açılan yeni üniversite sayıları, bu alana ayrılan kaynakların yetersizliğini ortaya koyuyor. KBH, bu 12 yıllık dönem içinde ciddi biçimde artarken eğitim harcamalarının KBH içindeki payları 1990-2002 döneminde yarı yarıya azaldı. Son 10 yılda öğrenci nüfusu yarı yarıya artmış olmasına karşın, bütçeden eğitime ayrılan pay, bu artışın beşte birini karşılayacak düzeyde bile artırılmadı.

PERŞEMBENİN GELİŞİ
Türkiye'de eğitim sistemi yapısının temeline bir dinamit de, Türkiye'de öğretmen yetiştiren yüksek öğretim kurumlarının hali koyuyor. Türkiye'de eğitim fakültelerinden öğretmen yetiştirme fikrinin YÖK süreci ile eş zamanlı başlaması da bu durumun ipucunu veriyor.

ÖSYM'nin, YÖK'ün ve MEB'in kayıtlarından alınan verilere göre, öğretmen yetiştiren 78 eğitim fakültesinde akademik personel sorunu yaşanıyor. Batıdan doğuya gidildikçe öğretim elemanlarına düşen öğrenci sayısında artış gözlenirken, kimi eğitim fakültelerinde bin öğrenciye bir profesör ya da doçent düşüyor. 41 eğitim fakültesinde kadın profesör ve doçent bulunmuyor. 4 eğitim fakültesinde ise hiç kadın öğretim elemanı bulunmuyor.
Öğretim elemanı eksikliği, eğitim fakültelerinin en temel sorunu. Birkaç örnek vermek gerekirse, 30 eğitim fakültesinde doçent, 19 eğitim fakültesinde profesör, 14 eğitim fakültesinde profesör ve doçent bulunmuyor.

Her yıl 37 bin 41 öğretmen adayının mezun olduğu Türkiye'de, kamuda istihdam edilen öğretmen sayılarında ise çok büyük daralma yaşanıyor. 2000-2001 eğitim öğretim yılında 37 bin öğretmen atanırken, bu sayı 2004 yılında 18 bine geriledi. Öğretim elemanı yetersizliği nedeniyle nitelikli eğitim veremeyen eğitim fakültesi bolluğu, 12 bin işsiz sınıf öğretmeni yarattı.

ÖĞRETMENLER BELİNİ DOĞRULTAMIYOR
Eğitim sisteminin önemli bileşenlerinden öğretmenlerin ekonomik ve sosyal durumu da içler acısı. Ekim 2004 rakamlarına göre, dört kişilik bir öğretmen ailesinin yapması gereken asgari gıda, kira, ulaşım, yakacak, elektrik, su, haberleşme, giyim, eğitim, sağlık, iletişim, kültür gibi temel ihtiyaçlar için yapması gereken harcama da dikkate alındığında toplam harcama tutarı 1 milyar 500 milyon liranın üzerine çıkıyor. Ancak, öğretmen maaşı son 1 yılda yaklaşık yüzde 24 oranında erirken, alım gücü 25 yıl içinde yaklaşık yarı yarıya düştü. Örnek vermek gerekirse 1979 yılında aylığıyla 826 tane ekmek alan bir öğretmen, bu gün ancak 373 tane ekmek alabiliyor.

Eğitim Sen'in yaptığı bir araştırmaya göre, 100 öğretmenden 3'ü hiç günlük gazete okumuyor. Araştırmanın yapıldığı 418 öğretmenden 72'si yılda bir kitap okuduğunu söylüyor. Araştırmaya katılan öğretmenlerin yarısından fazlası, mesleki yayınları takip edemediklerini belirtiyor. Öğretmenlerin yarıya yakını sinemaya ya ayda bir kez gidiyor, ya da hiç gitmiyor. Yarısından fazlası ancak akrabalarının yanında tatil yapabilirken, yaklaşık 7 öğretmenden biri hiç tatil yapamadığını söylüyor.

2- 68'DEN BİR TELGRAF: 'OKUL YOK, PARA YOK'
"Bozuk eğitim işlerimize bir çıkar yol bulmak için toplandığınızı öğrendik. Bu konuda hepimiz çok dertliyiz. Çocuklarımızı yeterince okutamıyoruz. Okul yok, para yok. Okula gidenlerin çoğu sınıfta kalıyor. Teksas, Tommiks gibi kitaplar çocuklarımızı mahvediyor. Kendimize, fakirlere uygun yollar bulmanızı dileriz. Kararlarınızı merakla bekliyoruz."

Biga'dan 20 velinin, 4-8 Eylül 1968 tarihleri arasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) tarafından Ankara'da toplanan Devrimci Eğitim Şûrası'na (DEŞ) gönderdikleri telgrafta yer alan bu satırlar, dönemin eğitim sisteminin barındırdığı sorunları ve halkın eğitim emekçilerinden beklentilerini ortaya koyuyor.

Nüfusun yüzde 60'ının okur-yazar olmadığı, altı ve daha yukarı yaşlardaki kadın nüfusunun yüzde 70'den fazlasının alfabeyi bile bilmediği bir dönemde toplanan DEŞ'ten bugüne eğitim sorunlarında ancak bir arpa boyu yol alabildiğimiz görülüyor.

1968 yılında nüfusun yüzde 40'ını oluşturan okur-yazarların yaklaşık olarak yüzde 60'ı ilkokul mezunuyken, yüksek öğrenim yapmış olanların oranı yüzde 2'nin altında kalıyor, okur-yazarların üçte biri ise hiç okula gitmemişlerden oluşuyordu. Köy okullarında görülen öğretmen açıkları meslek dışından gelen 20 binden fazla memurla doldurulmuş ancak bu durum, eğitimin kalitesini düşürmüştü.

'EĞİTİM HAKKIMIZ YOK!'
Öğrenci Örgütleri Dayanışma Kurulu ve Ankara Yüksek Okullar Talebe Birliği tarafından DEŞ'e sunulan tebliğde, Türkiye'de herkesin eğitim hakkına sahip olmadığı belirtiliyor ve nedenleri şöyle sıralanıyor;
Bin çocuktan 400'ü 12 yaşına gelmeden ölüyor,
Nüfusun yüzde 60'ı okuma-yazma bilmiyor,
13 bin köyde okul bulunmuyor,
Okula gidemeyen çocuk sayısı 2 milyon 500 binin üzerinde.

Tebliğde, Türkiye'de eğitimin belli ekonomik düzeydeki kişilere tanınmış bir hak olduğu ve eğitim kurumlarının gerçekte bu kişilerin hizmetine sunulduğu belirtiliyor.

EĞİTİMDE AMERİKAN PARMAĞI
DEŞ sonuç raporunda ifade edilen sorunlara ve dikkat çekilen gelişmelere bakıldığında, eğitim sistemine hakim olan anlayışın temelde çok büyük bir farklılık göstermediği görülüyor. Aksine, bugün eğitim sisteminin içinde bulunduğu durumun, uzun yıllardır uygulanan ekonomik ve toplumsal programların sonucu olduğu kanıtlanıyor.

"Eğitim sistemi, eğitimdeki değişmelerimizin temel referans kaynağı olmaktadır" ve "okul-aile birlikleri amaçlarından uzaklaştırılmış, okullara araç-gereç sağlayan kurumlar haline dönüştürülmüştür" gibi cümleler, AKP Hükümeti'nin eğitim politikalarını değil 1968'de uygulanan politikaları ele alan DEŞ raporuna ait. Ancak, 2005 yılından itibaren uygulanmak istenen yeni ilköğretim müfredatını ve okul-aile birliklerinin para toplamasını yasallaştırma çabalarını düşündüğümüzde, 1968'den günümüze kadar iktidara gelen hükümetlerin benzer programları uygulamaya çalıştıkları ortaya çıkıyor.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın hazırlığı içinde bulunduğu programlar, genel olarak "millî birlik ve bütünlük" ilkesi sağlamlığını koruyor. Programların önemli referans noktalarından birini AB normları, eğitim yaklaşımı ve hedefleri oluşturuyor.

Öğrencinin ekonomik hayat ile iç içe olmasını isteyen programlar, öğrencinin çalışma hayatına "girişimci bir ruhla" ayak uydurmasını amaç ediniyor. Programın uygulanmasında okul yöneticilerinden farklı olarak "Okulun internette web sayfasının hazırlanması ve programın uygulanmasında aktif olarak yararlanılmasını sağlamak", öğretmenlerden ise "İnternet üzerinden ödevler göndermek, ödevlerin hazırlanma aşamasında ve teslim sürecinde yol gösterici olmak", "velilere okuyabilecekleri kitaplar önermek ve geri bildirim almak için çeşitli ortamlar oluşturmak" gibi görevler bekleniyor. Programın temel ilkeleri içinde okul ile ailenin işbirliği de yer alıyor.

Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖBDER) tarafından 1978 yılında düzenlenen Demokratik Eğitim Kurultayı'nda (DEK) ise Türkiye'nin eğitim sisteminde Amerika'nın etkisi açıkça ortaya koyuluyor. Kurultay raporunda, amaçlarından saptırılmalarına rağmen köy enstitülerinin yasal olarak devam ettiği 1951 yılında Türkiye'ye çağrılan Amerikalı eğitim profesörünün önerileri şöyle sıralanıyor;
Üç tane daha köy enstitüsü açınız,
Köy enstitülerinin yatakhanelerini Amerikan kolejlerine benzetiniz,
Erkek köy enstitülerinde ev idaresi öğretmenleri komutasında hizmetli kadınlar çalıştırınız,
Aday olma yöntemlerini değiştiriniz,
Köy enstitüsü ve öğretmen okulları programları tamamen değiştirilmelidir.

"MİLLİ" EĞİTİMİN HEDEFLERİ
"Anarşik olayların odak noktalarının daha çok yükseköğretim kurumları olduğunu, lider ve militanların yükseköğretim gençlerinin arasından çıktığını ve bazı gençlerin içten ve dıştan gelen olumsuz etkilere kendilerini kaptırdıklarını" savunan Ferit Melen Hükümeti (22 Mayıs 1972-15 Nisan 1973) zamanında, söz konusu sorunların çözümü için Milli Eğitim Stratejisiyle ilgili bir kararname çıkarıldı.

Kararnamede, "Bütün Türk gençlerine eğitimin her kademesinde Atatürkçülük ülküsü, Türk milliyetçiliğinin temel ilkeleri, Türk devletinin ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bir bütün olduğunun tam olarak benimsetilmesi ve milli birlik ve beraberliği sarsacak aşırı ve sapık ideolojilere kapılmamalarını sağlayacak ve sapanlar olursa onları doğru yola çevirecek bir ruh ve irade gücünün kazandırılması milli eğitimimizin temel görevi olmalıdır" deniliyordu. Bu kararnamede ifade edilen görüşler, 2005 Türkiyesi'nde de geçerliliğini koruyor.

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından hazırlanan yeni ilköğretim müfredat programında, hazırlanan programın temel hedeflerinden biri, "Türk toplumunun millî, aynı zamanda manevî ve ahlakî değerleri arasında bulunan; barışseverlik, fedakârlık, hayırseverlik, misafirperverlik, merhamet, haysiyetine ve özgürlüğüne düşkünlük, vatanseverlik, kahramanlık gibi değerler ve sosyal duyarlılığının gelişmesi için gerekli düzenlemeleri yapmak" olarak dile getiriliyor.

AÇIKLAR KAPANMIYOR
1970'lerden itibaren ortaya çıkmaya başlayan öğretmen açığı ise günümüze kadar kapatılamamış, aksine açık gittikçe büyümüş durumda. Türkiye'deki okur yazar oranının yüzde 50'yi geçmeye başladığı 1970'de 40-50 binlerle ifade edilmeye başlanan öğretmen açığı bugün 100 bini geçmiş bulunuyor.
1971 yılına ait verilere göre, Türkiye'de 5 bine yakın köyde okul bulunmazken 2004 yılında 18 bine yakın okulda birleştirilmiş sınıflarda ders yapılıyor.
Eğitim sistemindeki açıkların kapatılmasında en önemli kriter olan, bütçeden MEB'e ayrılan paya baktığımızda, açıkları kapatacak bir politikanın uygulanmadığı göze çarpıyor. 1950'de genel devlet bütçesinden MEB bütçesine yüzde 11.8, 1960'da 13.4 ve 1973'te 14.6'lık pay ayrılırken bu oranın 2005 yılında yüzde 9.57 olarak açıklanması, kamudan eğitime ayrılan payın nüfustaki artışın tersine bir grafik gösterdiğini ortaya koyuyor.

'EĞİTİM HAKKI' YARGILANMIŞTI
1978'de yapılan Demokratik Eğitim Kurultayı sonrasında bildiri sunanlara, komisyonlarda çalışanlara ve TÖB-DER'lilere dava açıldı. Eğitimci Feyzullah Ertuğrul, TÖB-DER yönetiminde sorumluluğu olmadığı için yalnızca sunduğu bir bildiriden dolayı yargılandı. "Eğitim hakkı ve bu hakkın Türkiye'de kullanım boyutları" başlıklı bilimsel sunumunda, emekçi çocuklarının bu hakkı kullanamadıklarını verilerle ortaya koyan Ertuğrul, "komünizm propagandası yapmak" suçundan yargılandı. 4 buçuk ay cezaevinde tutulan Ertuğrul beraat etti.

Ertuğrul, 1978'den bugüne eğitimde değişen tek şeyin mekanizmalar olduğunu belirtti. Kapitalizmin sömürü mekanizmasının her zaman aynı şekilde işlediğini, bu anlamda bir şeyin değişmediğini ifade eden Ertuğrul, sömürünün mekanizmalarının değiştiğini, yeni mekanizmaların ürettiği kalite çemberi ve esnek çalışma gibi yeni kavramları ortaya çıkardığını dile getirdi. Dershaneler, özel okullara ağırlık verilmesi, eğitimin ve bilimin ticarileştirilmesi gibi yeni sömürü biçimleri ortaya çıktığını söyleyen Ertuğrul, bu biçimlerin iyi özümlenmesi ve kapitalist sömürünün bu biçimlerine karşı akıllıca savaşım verilmesi gerektiğini dile getirdi.

DEŞ'TEN NOTLAR
DEŞ süresince dikkat çeken bazı ilginç notlar ise şöyle:
Şûra üyelerinin çoğunluğu öğretmen olduğu halde kıyım üzerinde pek durulmuyor. Öğretmenlerin kıyıma alışmış, onu kabullenmiş bir halleri var. İnandıkları ülkü uğruna kıyılmayı, sürülmeyi çoktan göze alan öğretmenler yalnız küçük bir dövizle şunu sormuşlar: "Hepinizi biz yetiştirdik, niçin kıyım?"
Bazı üyeler ilk gün, bantları bitene kadar konuşmaları teybe aldılar. Sonra bantsızlıktan teypler kalktı. Ama ortada bir teyp vardı gene de. Onun bandı bitip tükenmek bilmiyordu: Polisin teybi! Çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu. Şûra sonuna kadar da çalışacaktı. Olacakları şimdiden kestirebiliriz. Bakalım sonunda hangi konuşmacı ve yöneticileri savcılığa çağıracaklar?
Şûra'yı sanatçılar, senatörler, profesörler, mimarlar, işçi ve gençlik kuruluşları temsilcileri izliyorlar. Üyelerin birazı da bunlardan. Bu arada en ilgi çekici üye, Malatya Okul Hademeleri Sendikası Başkanı Ahmet Benli. O da şûrayı izliyor. "Çünkü, diyor, öğrenci okulda önce hademeyle, sonra öğretmenle karşılaşır. Hademe uyanmazsa çocuk da uyanmaz..."
Şûranın ikinci günü, Oturum Başkanı Cemal Başbay, bir tartışmayı yönetiyordu. Bildiri üzerinde konuşacaklardan bir öğretmen üye, daha sonra konuşacağını söyleyerek, adını sildirmek istedi. Başbay, bir an kendini sınıfta sanmış olacak ki, "Numaran kaç?" diye sordu. Arkasından da hatasını anlayıp, "Pardon, adınız nedir?" diye düzeltti hemen...

3- KAMUDA 'REFORM' EĞİTİME NASIL YANSIYACAK?
"Kamuda reform" kısa sürede Türkiye'nin en önemli tartışmaları arasında yerini aldı. Televizyon programlarında, gazete manşetlerinde allanıp pullanan "reform" paketleri, yüz bini aşkın emekçinin protestosuyla karşılaştı. Türkiye'nin kamu hizmetleri arasındaki en sancılı alanlarından olan eğitimin, bu "reform" harekâtından nasıl etkileneceğini Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Eğitim Yönetimi, Teftişi, Ekonomisi ve Planlaması Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Işıl Ünal'a sorduk. Ünal'a sorduğumuz sorular ve yanıtları şöyle:

Kamu Yönetimi Temel Kanunu, Yerel Yönetimler Yasası gibi yerelleşmeyi ve daha iyi bir hizmeti getireceği iddia edilen yasalar, Türkiye eğitim sistemindeki sorunları çözebilir mi?
Sorunları, "özelleştirmenin yeterince yaygınlaştırılamaması", "okulların kendileri için kaynak yaratmada yetersiz kalması" olarak görürseniz, çözebilir. Oysa eğitim sistemimizin en önemli sorunları, okul ve öğretmen açığı, "eğitim hakkına erişim"in sağlanmasını devletin sorun olarak görmemesi, ülkedeki her okulda eşit nitelikte bir eğitimin sağlanamaması, devletin eğitime yeterli kaynak ayırmaması ve eğitimin "aile gelirine indeksli" bir hale getirilmesi olarak sıralanmalı.

Bu reformlarla sorunlar ortadan kalkmaz. Yeni liberal politikalar, merkeziliğin karşısına yerelliği getiriyor çünkü küçülen devletin görevleri ile kamu yönetiminde merkezilik, uyumsuzluk gösteriyor. Bu uyumsuzluk, yerelin öne geçirilmesiyle aşılmaya çalışılıyor.

Merkezle yerel arasındaki yetki bölüşümünün değiştirilmek istenmesinin nedeni, yerelin önünü açarak piyasa kârlılığının artmasını, küresel piyasaya taşınmasını kolaylaştırmak. Toplumun bütününe yönelik sosyal harcamalara kaynak ayıran merkez yerine, sermayeyi daha fazla destekleyen bir merkez yeniden yapılandırılıyor. Kamu yönetiminin merkezden yerele yetki devrini vurgulayan bir değişim içinde olması da kaynakların merkezi denetimden uzak, piyasanın egemenlik alanında kullanılmasını sağlayacak mekanizmaların yasallaştırılması anlamına geliyor.

Bu düzenlemelerin eğitim alanına etkileri neler olacak?
Olumlu bir etki yaratması mümkün değil. Çünkü eğitimin geliştirilmesi, eğitimin kamu kaynaklarıyla herkese sunulması ve eğitimin niteliğinin yine bu kaynaklarla artırılmasıyla mümkün. Hizmetin kime/kimlere "gördürüleceği", hizmeti üretecek olanın özel sektör mü, sivil toplum örgütleri mi olacağı ya da hizmetin hangi holding veya sivil toplum örgütüne (STÖ) gördürüleceği, kuşkusuz, ilgili yerel yönetimin "yetkili kurulları"nın kararlarına (!) bağlı olacak. Seçimin "müşteri tercihlerine" uygun olarak yapılması da beklenebilir.

Eğitim hizmetlerinin özel sektöre, STÖ'lere (yani TÜSİAD, TOBB) gördürülmesi, eğitimin piyasa değerleriyle donatılması anlamına gelse de, konu Türkiye açısından farklı anlamlar da taşıyor. Örneğin MÜSİAD'ın bu konuda daha etkili olması veya İslami sermayenin eğitim hizmetlerine talip olması beklenebilir.

MEB tarafından merkezden belirlenen müfredatın Türkiye'deki tüm okullar için uygun ve yeterli olmadığı da tahmin edilebilir bir durumken, eğitimde gizli müfredat ve özellikle yatılı okullarda ders dışı zamanın nasıl ve hangi amaçla kullanılacağı önem kazanıyor. Yerel, akrabalık ilişkileri, siyasal görüş birliği ve okullara yapılacak parasal katkıların görece daha etkili olduğu bir alan.

Çalışma koşulları da, işgücü piyasasına paralel olarak sendikasızlaştırma, zamanda ve görevlerde esneklik, güvencesiz, düşük ücretle çalıştırma ve performansa dayalı yükseltme ve ücretlendirme gibi uygulamaların yaygınlaşması yönünde değiştirilmeye çalışılıyor. Bugünkü öğretmen yetiştirme sistemini ve belirtilen bu çalışma koşullarını birlikte değerlendirirsek, öğretmenin giderek "vasıfsızlaştırılması" gündeme geliyor. Yani öğretmen, yalnızca "bilgisini aktaran" bir meslek elemanına dönüştürülmeye çalışılıyor.

Özellikle yüksek gelirli ailelerin oturduğu semtlerde derslerin boş geçmemesi için öğretmenlerin ücretleri velilerden toplanarak öğretmen istihdam edilebildiğinin örnekleri var. İlköğretim kurumlarında "sözleşmeli İngilizce öğreticileri" istihdamının uygulandığı, bilgisayar öğretmenlerinin sözleşmeli çalıştırıldığı biliniyor. KYTK ile tüm öğretmenlerin sözleşmeli çalıştırılması ve performansa göre yükseltilmeleri ve ücretlendirilmeleri öngörülüyor. MEB bunun ön hazırlığı içinde. Öğretmenlere "rütbe" vererek, "performans değerlendirme" sonuçlarına göre bu "rütbelere" yükseltme söz konusu. Bunun eğitime yansıması elbette "kalite" artışı olmayacak. Öğrenci velilerinin, çocuklarının yüksek "rütbeli" öğretmenin sınıfında olması için neler ödeyeceklerini tahmin etmek pek zor olmasa gerek.

Öğretmenler için belirlenecek performans ölçütlerinin neler olacağı, bunu kimin, nasıl belirleyeceği sorunları yanında, bu ölçütlerin önüne, uygulamada hangi ölçütlerin geçebileceği, bu konunun nasıl ve kim tarafından denetlenebileceği de tartışılması gereken konular arasında.

'REFORM' SÜRECİ GATS İLE BAŞLADI
Türkiye'nin 1996 yılında imzaladığı Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS) ile eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, haberleşme, ulaşım, yeraltı kaynakları, ormanlar ve hatta tarihi alanların kullanımına kadar her alanda kamu hizmetlerinin yerini özel işletmelerin alması, bu hizmetlerin özel sektör eliyle gördürülmesi taahhüt edildi.

GATS sonrasında 29 Ocak 2003 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla MEB'e bağlı örgün eğitim kurumlarında "kısmi zamanlı geçici personel çalıştırılması" uygulamasına resmen geçildi. Eğitim personeli, kadrosuz ve SSK hükümlerine tabi şekilde, ders başı ücret alarak çalıştırılmaya başlandı. Bu öğretmenlerle 10 aylık sözleşme yapılarak, kıdem tazminatı ödenmesinin önüne geçildi. 400 milyon lira civarında maaş alan sözleşmeli öğretmenlerin, müdürce başarısız bulunma gerekçesi veya 1 ay önceden haber vermek şartıyla gerekçe göstermeksizin işine son verilebilmesi hükümleri getirildi.

AVRUPA'DA KAMU REFORMU
İngiltere'de özelleştirmeler, Thatcher iktidarı sonrasında gündeme geldi. 1988 yılında yerel "uygulamacı ajanslar" kuruldu. Bu ajanslarda binlerce kişi sözleşmeli olarak çalışıyor. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucu önce sağlık sistemi, daha sonra ise eğitim sistemi tamamen çöktü. Fransa'da 1984 yılında başlanan reformlar sendikal direniş nedeniyle çok ağır ilerledi. Danimarka ve Avusturya'da ise kısmi zamanlı (part-time) çalışma yaygın. Belçika ve Yunanistan'da memuriyete giriş için merkezi sınav yapılırken, İspanya, Avusturya ve İtalya'da gerçekleşen reformlarla ücret sistemi içinde, bireysel performansın kapsamı ve etkisi artırıldı.

Avrupa ülkeleri genelinde istihdamda azalmalar hâlâ devam ediyor. İşsizlik oranları yeni "kriz sinyalleri" veriyor. Personel alımını dondurma ile başlayan süreç, 55 yaş üstünde çalışan kalmayıncaya kadar emeklilik uygulamasıyla devam etti. AB ülkeleri genelinde bütçelerin kısılması ortak özellik olarak ortaya çıkıyor. Zorunlu fazla mesaide artış gözleniyor.

EĞİTİM SEN'İN ORTAÖĞRETİM ALTERNATİFİ
Eğitim Sen'in "çok amaçlı lise" temelinde oluşturulan ortaöğretim modeline göre, 9 yıllık temel eğitim üzerine 4 yıllık bir eğitim öngörülüyor. Şu andaki okul türlerinin kaldırılarak birleştirilmesini öngören çok amaçlı lisede, teknik bilimler, fen bilimleri, sosyal bilimler ve güzel sanatlar bölümü bulunuyor. Ortaöğretimden 2 yıllık meslek yüksekokullarına geçişin, ilgili alanlarda olmak koşuluyla sınavsız olması öngörülen modelde, üniversiteye girişin de süreç içinde sınavsız hale getirilmesi öngörülüyor. Orta vadede 12, uzun vadede 15 yıllık zorunlu eğitim önerilen modelde, sisteme üç yıldan önce geçilmemesi, bu süreçte haksızlıkların giderilmesi gerektiği belirtiliyor.

İmam Hatip Liseleri'nin meslek liseleri kapsamından çıkarılarak özel statülü okul olarak değerlendirilmesi önerilen modelde, bu türün sayısının sınırlandırılması ve mezunlarının alanlarındaki yüksek öğretim kurumlarına sınavsız geçmesi getiriliyor. Yükseköğretime girişte bir sanat dalı veya özel yetenek gerektiren dallarda ise beceri ve yeteneğin ölçüt olması gerektiği ifade ediliyor.

kaynak