İhtiraslara ve yüzeysel hedeflere kapılıp koca bir yaşamı yok etmeden önce gerçekten kim olduğumuzu bulmak gerekir.

Hepimiz yaşamı “İyi” ve “Kötü” olarak kategorilere ayırır, toplumun beklentilerine cevap vermeye çalışır, duygularımızı göz ardı eder ve kendimizi ıspatlamak için önümüze koyulan hedefleri aşmak için çılgınca koşarız. Ne istediğimizi bile bilmeden, tıpkı bir kukla gibi, bizden beklenenleri en iyi şekilde yerine getirmek için çabalarız. Böylece kendimizi daha iyi hissedeceğimizi, mutlu olacağımızı ve bu yolun sonunda bize söz verilen o muhteşem yaşama kavuşacağımızı hayal ederiz. Kaçımız senelerce toplumun harika diye nitelediği bir kariyer için çalışıp, yıllar sonra bunun aslında bizi hiç memnun etmediğini farketti? Ya kaçımız, tüm açılardan mükemmel bir eş ile evlenip bir türlü neden mutlu olamadığını sorguladı? Yada yaşamını en ideal şekilde yaşamak için tüm enerjisini harcayıp, genede oluşan problemler nedeniyle suçluluk duygusu hissetmedi?

Bu sorular kim olduğumuzu ve ne istediğimizi bilmemek ile açıklanabilir. Nasıl bir eş istediğimizi bulmak yerine, ideal olduğunu düşündüğümüz eşi seçmek... Bizi mutlu edecek kariyeri seçmek yerine, ideal olduğunu düşündüğümüz işi seçmek... Bizi mutlu edecek bir yaşam yerine ideal olduğuna inandığımız bir hayatı seçmek... gibi örnekler çoğaltılabilir. Gerçekte her insana uyacak, tek bir mükemmel iş, yaşam, eş yoktur. İdeallik, kişiden kişiye, ihtiyaçtan ihtiyaca göre değişir. Benim için ideal olan dağlarda dolaşıp fotoğraf çekmek olabilir ve can yoldaşım diyebileceğim insan dünyanın en çılgın, en özgür, en ele gelmez insanı olabilir. En ideal yaşam ise toprağın üstünde çıplak ayakla dolaşmak olabilir... Ama eğer kendimi tanımıyorsam, ne istediğimi bilmiyorsam, çevremdeki insanların ideal diye nitelediği kalıplar arasına kendimi sıkıştırmaya çalışarak tüm enerjimi imkansız bir amaç peşinde koşarak harcayabilirim. Tüm bu uğraşlarım sonucunda ise muhtemelen kendimi büyük bir şehrin ortasında, 50 katlı bir binanın tepesinde, bütün günümü telefon başında geçirir bulabilirim... Ayaklarım daracık ayakkabılar içine sıkışmış olur.... Belki çok başarılı olur ve içimde o büyük boşluğu hissederim, belkide başarılı olamam ve her gün kendi kendime, bunca çabaya rağmen neden bir yere varamadığımı sorgulayıp, acı çekerim.

İhtiraslara ve yüzeysel hedeflere kapılıp koca bir yaşamı yok etmeden önce gerçekten kim olduğumuzu bulmak bu yaşamda yapmamız gereken en önemli görevdir aslında. Bu görevi başardığınızda göreceksiniz “İyi” ve “Kötü” olarak düşündükleriniz, “Başarılı” ve “Başarısız” olarak değerlendirdikleriniz, “Güzel” ve “Çirkin” olarak nitelendirdikleriniz, doğanın gerçekleri değil, sadece sizin doğaya karşı yargılamanızdır.

Kişinin kim olduğunu bulabilmesi için kendi varlığının sorumluluğunu üstlenmesi gerekir. Bunun anlamı,

“Sadece ben kendimi hareket ettirebilirim, sadece ben kendimi düşünebilirim, sadece ben kendimi hissedebilirim ve sadece ben kendimi yaşayabilirim.”
“Ben benim, sende sensin.”

Bu gerçeği göremediğimiz zaman, kendimizi bir karmaşa içinde buluruz, başkalarının yaptıkları yada yapmadıkları için kendimizi yüceltir yada cezalandırırız yada kendi yaptıklarımız için başkalarını yüceltir yada cezalandırırız. Bu karmaşa dört şekilde ortaya çıkar:
İçe yansıtma: Kişi başkalarının beklentilerine göre hareket eder ve kendi dışındaki duyguların sorumluluğunu üstlenir. Örneğin “Hayır” dediği takdirde başkalarının kendisine kızacağını düşünüp kendi içinde azap çeken birisi gibi. Yada misafirlerinin kendisini kötü bir ev sahibi olarak yargılamasından çekinen birinin kendi içinde suçluluk duygusu yaşaması ve sürekli çaba sarfetmesi gibi.

Dışa yansıtma: Kişi kendisinde olan duygular için başkalarını suçlar ve sorumlu tutar. Örneğin, Kendi içinde ilgi çekme arzusu duyan birisinin, çevresindeki insanları ilgi istemekle suçlaması gibi. Yada kendisini sevmeyen bir insanın, çevresindeki insanları sevgisizlik, sadakatsizlik, yalancılık gibi duygular ile suçlaması gibi.

Sınırsızlık: Kişi başkaları ile arasındaki sınırların nerede başlayıp nerede bittiğini bilmez ve kendini kaybolmuş hisseder. Örneğin, kendisinden yardım isteyen bir arkadaşı için tüm enerjisini, emeğini, maddi manevi tüm kaynaklarını veren ve karşılığında aynı davranışı bekleyen fakat bulamayınca hayal kırıklığı ve öfke yaşayan birisi gibi… Yada herkese iyi davranan, her söze inanan, her öneriyi kabul eden fakat kendi fikirlerinin yada isteklerinin aynı şekilde karşılık görmemesine kızan birisi gibi.

Geri yansıtma: Kişi hissetmek istediği duyguları başkalarına hissettirir. Korunmaya ihtiyaç duyan ve kendini güvende hissetmek isteyen bir kişinin, çevresindeki insanları sürekli korumaya ve güven vermeye çalışması… Yada kendisi hayal kırıklığı yaşamak istemeyen birisinin, çevresindeki insanların tüm isteklerini yerine getirerek asla hayal kırıklığı yaşamamaları için çaba sarfetmesi gibi…
Bu durumların hiçbirinde, kişi kendi sorumluluğunu üstlenmez. Kendi duyguları için dışardaki etkenleri suçlamak var olmanın temel kuralına yani “Sadece ben kendimi hareket ettirebilirim, düşünebilirim, hissedebilirim ve yaşayabilirim.” düşüncesine karşıdır. Kişi bu gerçeği her inkar ettiğinde ve kendi yaşamını başkalarına yada başka bir varlığa yüklediğinde kendi sorumluluğunu üstlenmiyor demektir. Aşağıda insanların nasıl kendi sorumluluklarını üstlenebileceğine dair bazı öneriler verilmiştir:
Kendi sorumluluğunuzu üstlenebilmenin bir yolu, bulunduğunuz anda ve yerde yaşamanızdır. Hayal kurmak, düşünceler içinde kaybolmak sizin bu anı yaşamanızı engeller, çünkü gerçek dünyada değil, zihninizde kurduğunuz hayali bir dünyada yaşıyorsunuz demektir. Örneğin, misafirlerin ne düşündüğünü, patronun size ne kadar kızdığını, yarın ki sınavdan kalacağınızı, sevgilinizin sizi aldatıyor olabileceğini, söylediğiniz yanlış bir sözü, davranışı, aptalca bir hareketi ve daha pek çok olayı düşünmek şu anı kaçırmanıza yol açar. “Carpe Diem – Anı Yaşa” Bir çoklarının düşündüğü gibi hayatı eğlenerek, çılgınlık yaparak, sorumsuzluk içinde yada umursamazca yaşamak anlamına gelmez. Anı yaşamak, zihninizin içinde, gelecek korkusu ve geçmişin izleri arasında kaybolmadan şimdiki zamanı yaşamak, zamanın farkına varabilmektir. Bir an için düşünün, yoldan geçerken çevrenizde olup bitenlere, yakınınızda yaşayan yada çalışan insanlara, çocuğunuza, eşinizin davranışlarına hiç dikkat ettiniz mi? Ne zaman mutlular, ne zaman üzgünler, ne zaman düşünceliler farkedebiliyor musunuz? Peki en son ne zaman yemek yerken, ağzınızdaki yiyeceğin gerçekten tadını aldınız? Limonun ekşi tadını, biberin acılığını, şekerin tadını en son ne zaman gerçekten keyif alarak taddınız? Peki en son ne zaman şöyle uzanıp hiç bir şey düşünmeden sadece bir müziğin melodilerini dinlediniz? Gerçekten sözlerinin derinliğini kavradınız?

Zihninizde geçirdiğiniz her saniye, gerçek dünyada yaşayacağınız zamanı kaybetmeniz anlamına gelir. Dolayısıyla gereksiz düşünceler ile kendinizi yormayın. Unutmayın zihninizdeki dünyada iken, gerçek dünyadaki varlıkları göremez, işitemez, koklayamaz, tadamaz ve dokunamazsınız. Ancak gerçek dünyayı algılayabilen birisi gerçekten yaşıyor demektir. Kim olduğumuzu bulabilmek için çevremizdeki dünyayı şu anda algılamayı ve bu bilgiyi işlemeyi başarmamız gerekir. Çünkü dünyayı algılama şeklimiz bize ait olan özel bir olaydır ve tüm davranışlarımıza direk olarak etki eder.

Kişinin kendi sorumluluğunu alabilmesi için ayrıca içindeki bir birine zıt duyguları kabullenebilmesi gerekir. Paradokslar yaşamımızın temelini oluşturur. Örneğin büyümek için zorluklar yaşamak gerektiği gibi. Hepimizin içinde iyi ve kötü özellikler bulunur. Hoşlanmadığımız durumlarda kızar, öfkelenir, hatta nefret edebiliriz. Karşımızdakine kötü davranmak ve belkide aldatmak isteyebiliriz. Yaşadığımız bütün duyguların, negatif yada pozitif, bir nedeni vardır. Hoşlanmadığımız negatif yönlerimizi bastırmadan, olduğu gibi kabul edebildiğimiz ve neden var olduklarını anlayabildiğimiz zaman gerçekten kim olduğumuzu keşfedebiliriz. Aksi takdirde duygularımızı kontrol altında tutabilmek için gittikçe artan bir basınca karşı tüm enerjimizi harcamak ve nihayetinde yaşamın önümüzden akıp gitmesini izlemekten başka bir şey yapmamış oluruz. İşte bu yüzden kendinizi sevin, olduğunuz gibi kabul edin diyoruz.

Unutmayın, kötü özelliklerinizi kabul etmek ve sebeplerini araştırmak, gerçek hayatta uygulamak için kendinize izin vermek demek değildir. Yada ne kadar korkunç bir canavar olduğunuza inanmak ve bu canavarı yaşamak da değildir. Sadece gülün dikeni olduğunu görmek gibi, dikenlerinizi görebilmek ve olduğu gibi kabul etmek demektir. Dikenler gülün güzelliğini yada nefis kokusunu yok etmez, aynı şekilde sizin kötü özelliklerinizde sizin güzelliğinizi ve insan oluşunuzu yok etmez.

Kişinin kendi sorumluluğunu alabilmesinin bir diğer önemli yolu, başkalarının cesaretlendirmesine, teşvik etmesine, yüreklendirmesine yada iltifat etmesine çok az ihtiyaç duyması ile sağlanır. Kişi eğer sürekli olarak başkalarının övgüsüne ihtiyaç duyuyor ise, diğer insanlara kendisini yargılamaları için izin veriyor ve kendi sorumluluğunu üstlenmiyor demektir. Gerçekte bir insanı yargılayabilecek tek kişi gene insanın kendisidir. Örneğin yüreklendirilmedikçe kendini yetersiz hisseden ve çalışamayan bir kişinin aslında başkalarının ne söylediğine değil, kendi yeteneklerine göre bir işi yapıp yapamayacağına karar vermesi gerekir. Bu durumda kişi, kendi yeteneklerini, limitlerini, eksik taraflarını bilmiyor ve bulmak için çaba sarfetmiyor demektir. Oysa kendini bilen ve sorumluluğunu üstlenen birisi, eksik taraflarını gizlemeye ve insanların kendisini yargılamasından kaçınmaya çalışmaz, aksine eksik yönlerini tespit edip, kendini bu konularda nasıl geliştirebileceğine bakar. Kararlarını kendi ihtiyaçları ve yapabileceklerine bakarak verir. Bir iş verildiğinde, zamanı yada bilgisi yeterli olmayacaksa, yargılanma korkusu olmadan işi geri çevirebilir, kendini hazır hissettiğinde ise kabul edebilir.

İnsanın kendi sorumluluğunu üstlenmesinin bir ifadeside, kişinin duygularını, dolaylı olmadan yada karşısındaki insanı manipüle etmeden (duygu sömürüsü, suçluluk duygusu, suçlama, saldırma vs) açık ve dürüstçe söylemesidir. Çoğu kez bir olayı sorgulamak kendimize yada başkalarına acı çektirmek için yapılır. Örneğin vazoyu kıran küçük çocuğuna kontrollü bir ses tonu ile “Niye kırdın vazoyu?.” diye sormanın sadece çocuğa suçluluk hissi vermek dışında başka hiç bir pozitif sonucu olmaması gibi... Oysa soru yerine kendi duygularımızı anlatan düz cümleler kurmak, farkındalığımızı arttıracak ve kişinin kendi sorumluluğunu üstlenmesi yolunda önemli bir adım olacaktır. Bir az önceki örneğe dönersek, annenin çocuğuna “Vazoyu kırmandan dolayı sana kızgınım ve bunu bir daha yapmamanı istiyorum.” demesi, hem çocuğun gereksiz yere acı çekmesini önleyecek ve mesajı direk olarak almasını sağlayacak, hemde annenin kendi duygularını ayırt edebilmesine yardımcı olacaktır.
Kendi sorumluluğunuzu üstlenmeyi başarabilmeniz ve kıim olduğunuzu, ne istediğinizi, nasıl mutlu olduğunuzu bulabilmeniz dileğiyle