• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon
16 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0

    Kutlu Doğum Münasebetiyle

    MEHMED KIRKINCI (*)
    09.04.2006 PAZAR

    [KUTLU DOĞUM HAFTASI MÜNASEBETİYLE]
    İnsandan maksat, en mükemmel fert olan Resûl-i Kibriya’dır...


    Allah var idi, O’ndan başka hiçbir varlık yok idi. Cenab-ı Hak ilk defa Peygamber Efendimiz’in (asm) nurunu yarattı ve yokluk fezasına attı. O’nun nurundan arş, kürsi ve levh-i mahfuz yaratıldı. Demek ki, Peygamber Efendimiz (asm) bu kâinatın hem çekirdeği hem nuru hem esası ve hem de en mükemmel bir meyvesidir.


    “Şu kâinatın Sânii, şu kâinatı, bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makasıdın medarı, Zât-ı Ahmediye (asm) olduğu için, kâinattan evvel Sâni’-i Kâinat’ın nazar-ı inayetinde olması ve en evvel tecellisine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür. Demek vücuden en âhir, manen de en evveldir. Hâlbuki Zât-ı Ahmediye (asm), hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medar-ı kıymeti ve bütün maksadların medar-ı zuhuru olduğundan en evvel tecelli-i icada mazhar, onun nuru olmak lâzım gelir.” (1)

    Cenab-ı Hak, Hadis-i Kudsi’de “Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim.” buyurmaktadır. Evet, her cemal ve kemal sahibi kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek ister. İşte Cenab-ı Hakk, cemal ve kemaline en cami ve en mükemmel ayna olarak Peygamber Efendimizi’i (asm) yaratmıştır. Cenab-ı Hak en çok habibim dediği Hazret-i Peygamber’i (asm) sevmiş ve O’nu birçok nimetlere mazhar etmiştir. Allah’ı en çok seven ve sevdiren, O’ndan en çok korkan ve takdir edip zikreden O’dur. “Uluhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en a’zamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (asm) dinindeki a’zamî ubudiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlem’in nihayet kemaldeki cemalini bir vasıta ile göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil; en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedahe o zâttır. Hem Sâni’-i Âlem’in nihayet cemalde olan kemal-i san’atı üzerine enzar-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil; en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zâttır.”(2) 600 senelik bir fetret döneminde insanlık âlemi zulüm, cehalet, dalalet karanlığı içerisindeyken; Cenab-ı Hakk’ın “Ey Habibim! Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” hitabına mazhar olan Habib-i Zişan Efendimiz (asm), güneşi gölgede bırakacak bir nur ile dünyaya tecelli etti. O’nun (asm) nuru gözleri kamaştırdı, ulvi sesi kulakları doldurdu ve feyz-i hidayeti kalplere yerleşti ve bütün insanlığı aydınlığa kavuşturup, nev’i beşeri medeniyetin en yüksek mertebesine çıkardı. İnsanların muhtaç olduğu maddi ve manevi bütün hakikatleri kısa zamanda şimşek gibi bir sürat ile ikmal ederek, herkesi istidadına ve kabiliyetine göre saadetin en yüksek mertebelerine çıkardı. Âlem, onun ile yeni bir devr-i nur ve devr-i saadete girdi. “… o nur olmazsa kâinat da, insan da, hatta her şey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedi’ bir kâinatta, böyle bir zat lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır.” (3)

    Alemlere rahmet olarak gönderildi...

    Peygamber Efendimiz (asm) bütün âlemlerin ve feleklerin yaratılma sebebidir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Zira O (asm) bütün insanlara, cin ve meleklere pek büyük bir rahmettir. Bütün çiçek ve ağaçların yetişmeleri ve inkişaf etmeleri için nasıl güneşe ihtiyaç varsa, gönüllerin tenviri ve akılların teshiri için de bir hidayet güneşi olan Zat-ı Muhammediyeye (asm) o derece ihtiyaç vardır. Daha doğduğu gecede Kâbe’deki putların yere serilmesi, Mecusilerin taptığı ateşin sönmesi, Sava nehrinin yere batması, Kisra Sarayı’nın yıkılması gibi hâdiseler Fahr-i Kâinat Efendimizin (asm) gelişini müjdelemişlerdir. Çünkü “Bütün mahlûkatın en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bahiri ve en azîmi ve en kerimi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semavatın bütün mevcudatını latif secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşanı ve benî Âdem’in bülbül-ü zül-Kur’an’ı Muhammed-i Arabî (asm)” (4) dünyayı teşrif etmiştir. Bu hakikati ifade etmek için Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de “De ki: Hak geldi, batıl yıkılıp gitti. Çünkü batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (5) buyurmuştur. Zira O Zat (asm) kalplerdeki kat kat buzları eriterek, yerlerine nice gül ve meyveler yetiştirdi.

    Peygamber-i Zişan Efendimiz (asm) insanları hidayete erdirerek, onları kendileri gibi mahlûk olan putlara, yıldızlara, ateşe ve batıl şeylere tapmaktan kurtarıp; onlara Vahid, Ehad ve Samed olan Zat-ı Zülcelâl’i tanıttırıp, yalnız O’na ibadet edileceğini bildirip tevhidi ilan etmiştir. 23 sene gibi kısa bir zamanda İslâm nurunu dünyanın her tarafında parlattırması, insanları vahşetten ve zulümden kurtarması ve bütün akılları hayrette bıraktırması O’nun (asm) nihayetsiz bir feyze mazhar olmasındandır. “Evet, o bürhanın şahs-ı manevîsine bak: Sath-ı Arz bir mescid, Mekke bir mihrab, Medine bir minber... O bürhan-ı bahir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatib, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkeb bir halka-i zikrin serzâkiri... Bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya taravettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki; herbir davasını, mu’cizatlarına istinad eden bütün enbiya ve kerametlerine itimad eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar. Zira o, La ilahe illallah der, dava eder.”

    Peygamber Efendimiz (asm) herkese karşı nazikane muamele eder ve hiçbir kimseden menfaat talep etmezdi. Bu ulvi hasletleriyledir ki, herkes ona muhabbet ve itaat ederdi. Medine’ye hicret ederek az zamanda bu kadar fütuhata mazhar olduğu halde dünyaya asla itibar etmedi. Mübarek endamı gayet güzel ve bütün azaları birbirine mütenasip, cismi nazif, kokusu latif, son derece mülayim, halim, mütevazı, vakarlı ve heybetli idi. Bütün hareketleri itidal üzere idi. Güler yüzlü ve tatlı sözlü idi. O’nunla (asm) beraber olan insanlar, O’nun (asm) feyzinden dolayı O’na (asm) can ve gönülden aşık ve muhip idiler. Hazret-i Peygamber (asm) çok cömert, kerim, şefik ve rahim idi. Ahit ve va’dinde sabit, sözünde sadık idi. Elhasıl her türlü medh-ü senaya layık idi. İşte O Zat (asm), asırlardan beri gönüllerde kök salan batıl itikatları ortadan kaldırıp, bütün emir ve yasakları akla muvafık ve hikmete uygun olan Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla insanları saadet-i dareyne kavuşturmuş ve kıyamete kadar değiştirilmeyecek bir din tesis etmiştir.

    En mükemmel dinin Peygamber’i...

    Evet, O’nun (asm) tesis ettiği İslâmiyet en mükemmel bir din-i ilahidir. Çünkü en son dindir. Zira sonra gelen peygamberin ve getirdiği dinin, evvelkilerden daha mükemmel olması tedric kanununun bir gereğidir. Her hak din zatında mukaddestir. Ancak o dinin peygamberleri faziletçe birbirinden üstündürler. Zira o peygamberlerin getirdiği ahkâmlar, birbirinden farklıdır. En son gelen daha kapsamlı ve daha üstündür. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hak: “İşte şimdiye kadar zikrettiğimiz resullerden kimini kimine üstün kıldık.” (7) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir.

    Mesela, Hazret-i İsa’ya (as) gönderilen İncil’deki, iman, ahlâk, fazilet, irşat, hikmet ve irfan gibi birçok hakikatler, Tevrat’tan daha kapsamlı olduğu için, onun hükümlerini neshetmiştir. “Şeriatı, sair şeriatların mehasinini cem’ ile onların nâsihidir.”(8) Zaman geçtikçe insanların ilimleri ve tecrübeleri gelişerek terakki ettiğinden, sonra gelen her dinin de önceki dinden daha kâmil ve daha kapsamlı olması hikmetin gereğidir. “Sultanlar daima halkın, cemaatin, ordunun sonunda çıkarlar. Nev-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbinin ve ikinci mükemmilin evvelki mürebbilerden daha ekmel olmasını iktiza eder.” (9)

    Demek ki, sonra gelen peygamberlerin dinleri, geçmiş peygamberlerin dinlerine kıyas olamaz derecede üstündür. Çünkü geçmiş peygamberlerin zamanındaki insanların anlama kabiliyetleri daha az olduğundan dinleri de onların idraklerine uygun idi. “Geçmiş peygamberler ümmetlerine Kur’an gibi izahat vermediklerinin sebebi, o devirler beşerin bedeviyet ve tufuliyet devri olmasıdır. İbtidaî derslerde izah az olur.” (10)

    “Hazret-i Peygamber’in (asm) en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. Evet, her bir kelimesinde birçok hikmetler bulunan bu sonsuz nuru her kim dikkatle okursa, ondaki i’caz ve üsluba; ifadelerindeki belagat ve fesahate hayran olmaması mümkün değildir. Kur’an, 1400 sene önce nazil olduğu halde, sanki yeni nazil olmuş gibi, tazeliğini muhafaza etmektedir. “Zaman ihtiyarlandıkça Kur’an gençleşiyor.”(11) Çünkü o ezelden gelmiş ve ebede gidecektir. İlim ve irfan ne kadar terakki ederse etsin, Kur’an’daki hakikatler nihayetsiz olduğundan hiçbir asır ve hiçbir kimse ondan müstağni kalamaz. Evet, Kur’an, iki dünyanın saadetini temin etmiştir. Beşer nelere muhtaç ise hepsi onda mevcuttur. “Yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin’de bulunmasın.” (12) Evet, “Kur’an-ı Kerim zahiren ve bâtınen, nassen ve delaleten, remzen ve işareten her zamanda vücuda gelmiş veya gelecek her şeyi ifade ediyor.”(13)

    Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği hükümlerin birçoğu daha önce gelen semavî kitaplarda yoktu. Bu bakımdan Kur’an, geçmiş dinî kitapların fevkindedir, İslâm dini de diğer dinlerden daha üstündür. Geçmiş peygamberlerin şeriatları ancak İslâm diniyle ikmal olmuştur. Bu bakımdan en mükemmel din İslâm’dır.

    (1) Sözler, s. 580. (2) Sözler, s. 576-577. (3) Sözler, s. 237. (4) Sözler, s. 356. (5) İsra Sûresi 17/81. Sözler s. 235 (7) Bakara Sûresi, 2/253 (8) İşarat’ül İcaz, s. 51 (9) İşarat’ül İcaz, s. 51 (10) Şualar, s. 220. (11) Mektubat, s. 475. (12) En’am Sûresi 6/59 (13) İşarat’ül İ’caz, s. 119.

    (*) Bu yazıyı Mehmed Kırkıncı Hocaefendi Zaman için kaleme aldı.



    09.04.2006
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  2. #2
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    Seni Bir Kere Daha Derince Duyduk
    Sızıntı



    Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi’nana ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.

    Eğer bugün şöyle-böyle gözlerimiz Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.

    Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu…

    Sen -gönüllerimiz tahtın- dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun “ahsen-i takvîm” remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetiresine giriverdi. Herkes farkına varsın-varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.

    Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.

    Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk’a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.

    Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.

    Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.

    İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük’ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşyâ ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, -tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi- huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.

    Sen, Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O’nun emanetidir. Bunu böyle bilenler Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.

    Ama, bir gün geldi nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına -yüz bin defa hâşâ- “bede..”, öteler ötesinin sesi-soluğu kutlu mesajına “çöl ka....” ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek “o güne ve o kavme aitti” deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle-nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, “Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!” diye mırıldanıyoruz.

    Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler böyle bir “eşref saat” beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.

    Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı. “Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım / Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım / Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.” (Ketencizâde) deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;

    Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
    Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
    (M. Lütfî)
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  3. #3
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0

    Fahr-i âlem’i* (sas) sevmek ne kazandırır?

    (*) Âlemin övünç kaynağı

    Peygamber Efendimiz’e (sas) duyulan sevgi, canlı veya cansız bütün varlıkları etkileyen bir güce sahiptir. O’nu sevmek bize pekçok şey kazandırır. Bunlardan bazıları şunlardır:

    1- Peygamber sevgisinin kazandırdığı en önemli husus; sevilenle kurulan bağ ve nispettir. Sevgi, varlıklar arasındaki en sırlı bağdır. Her varlığı Allah’ın en sevgilisine bağlayan sırlı bağ sevgidir. Canlı cansız bütün nesneler, sevgi bağı ile Kâinatın Efendisi’ne alaka duymuşlardır. Şuursuz varlıklar hatta cansız nesneler bile Allah Resûlü’ne sevgi ile bağlanmışlardı. Eline aldığı taşların Allah’ın adını anarak zikretmesi, çağırdığı ağaçların davetine icabet etmesi, bulutların O’nun üzerinde gölge yapması, onların Efendimiz’e olan bağlılıklarını ve alakalarını gösteriyorlardı. Minber yapılmadan önce Efendimiz’in kendisine dayanarak hutbe okuduğu kuru bir hurma kütüğünün, minber yapılınca Allah Resûlü minbere çıkarak hutbe okumaya başlamaları üzerine, devenin ağlaması gibi inlediğinin duyulması da bu konudaki en meşhur olaylardandır. Cansız varlıklar da yanlarında Allah’ın adının anılmasını istemişler ve Peygamber’le beraber olmayı arzu etmişlerdir.


    2- Sevgi, karşılıksız kalmaz. Niyetlerimiz nasıl karşılıksız bırakılmıyorsa, sevgi de seven gönüllere, sevginin derecesine göre büyük lütuflar/feyizler kazandırır. Sevgi, en kısa yoldan kişiyi Hakk’a ulaştırır. Hakk’ın Sevgilisini sevmek ve O’na bağlanıp kendini O’na nispet ederek yola çıkan yolcular en kısa ve tehlikesiz yoldan Allah Teâlâ’nın rızasına kavuşurlar. Efendimiz’in elinden tuttuğu hiç kimse yolda kalmamıştır.


    3- Seven bağışlanır. Peygamber sevgisi, Cenab-ı Hakk’ın af ve mağfiretini kazandıran en önemli vesilelerden birisidir. Nitekim âyet-i kerimede “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah gafurdur, rahimdir” buyrularak, bağışlanma Peygamber sevgisine bağlanmıştır. (Âl-i İmrân sûresi, 3/31) Peygamber sevgisi bulunan bir kalbi cehennem ateşi yakmaz. Peygamber sevgisi Rabbanî bir sevgidir. Cenab-ı Hakk’ın emridir. Peygamber’i sevmek Allah’ı sevmek demektir. Peygamber’in sevgisi kişiyi Allah sevgisine ulaştırır. Peygamber’i, yalnızca beşerî özellikleri itibarıyla değil “Allah’ın Peygamberi” olarak sevmek, insanların cehenneme girmelerine mani olur. Zira sevgi karşılıksız kalmaz.


    4- Sevgi, sevilene yakınlık kazandırır, küçük kusurları örter. Hazreti Peygamber, kendisini candan seven bazı sahabîlerin yaptıkları küçük kusurların kendisine şikayet edilmesi üzerine, şikayet edenlere, “O, Allah’ı ve O’nun Resûlü’nü seven birisidir.” diyerek, samimi, candan seven bir müminin küçük kusurlarına bakıp onu tenkit etmenin yersiz olduğuna işaret etmiştir. Nitekim ‘Abdullah b. Huzâfe (ra) şakacıdır ve boş şeylerle uğraşıyor.’ diye kendisine şikayet edilince Peygamber Efendimiz, onu savunmuş ve onun Allah’ı ve Allah Resûlü’nü sevdiğini söylemiştir. Böylece Efendimiz, sevginin kusurları örten bir özelliği olduğuna dikkat çekmiştir. Hatta sevenlerin sevdiklerinin yanında özel bir makamları vardır. Onların şefaatlerinin, başkalarının da Hak katındaki kurtuluşlarına ve kurbiyetlerine vesile olması ümit edilir.


    5- Seven, sevdiğinin dertlerini paylaşır. Seven, her şeyiyle sevdiğine benzemek ister. Bunun sonucunda bazen isteyerek bazen de istemeyerek sevgilisinin dertleri ile dertlenir. Allah Resûlü, kendisini çok sevdiğini söyleyen bazı sahabîlere sıkıntılara hazır olmaları gerektiğini, çünkü Allah’ı ve O’nun Peygamberi’ni çok sevenlerin dünya hayatlarında büyük sıkıntılarla imtihan edileceklerini haber vermiştir. Âşık sevdiğinin derdine ortak olduğunda görünüşte sıkıntı içinde olsa da gerçekte vuslat kapılarını aralamıştır.


    6- Peygamber sevgisi, farzlarını yapan, büyük günahlardan kaçınan birisi için öte alemlerde Resûlullah’la beraber bulunmayı netice verecektir. Zira kişi sevdiğiyle beraberdir. Sevgi, ashab-ı kiramın hayatta iken küçük kusurlarının bağışlanmasına vesile olduğu gibi büyük günah işleyen müminlerin ahiret kurtuluşunun da en önemli vesilesidir.


    7- Peygamber Sevgisi, O’nun şefaatine nail olmayı sağlar. Büyük günah da işleseler ümmetinin her ferdine şefaat ederek ahirette onların kurtuluşuna vesile olacağını Efendimiz (sas), “Her peygamberin dua ettiğinde kabul olunacak bir duası vardır. Şayet o dua ile dua ederse duası kabul edilir ve istediği kendisine verilir. Ben duamı ahiret gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım.” hadisiyle ifade buyurmuşlardır. Hayatı boyunca büyük sıkıntılar çeken Efendimiz’in bu dua hakkını bu sıkıntıları esnasında kullanmayarak, ümmetinin ahiretteki halini düşünüp bu hakkı ahirete bırakmış olması, O’nun ümmetine olan muhabbetini göstermesi açısından ne kadar manidardır. İşte peygamber aşkının inananlara kazandıracağı en önemli uhrevî mükafat, O’nun bu şefaatine nâil olma saâdetidir.


    8- İmanın tadını tatmayı netice veren üç husustan biri de Allah ve Rasulü’nü bunlar dışındaki her şeyden daha fazla sevmektir. Diğer iki husus, sevdiğini ancak Allah için sevmek ve iman ettikten sonra tekrar küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi kötü görmektir. Bu üç ölçü kimde bulunursa imanın tadını tatmış demektir. Allah ve Peygamber sevgisi de bu noktada imanın tadını tatmayı sağlayan bir hususiyet arz etmektedir. (Zübeyr Tekin’in “Peygamber (sas) Sevgisi” adlı eserinden istifade edilmiştir.)
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  4. #4
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    O, âlemlere rahmet; âlemler ona hasret

    Rabb’imiz her gün tebessüm eden güneşi semamıza perçinlemekle bize, rahmâniyetinin bir cilvesini göstermektedir. O güneş ki, ısınacak şeyler için bir soba, pişecek şeyler için bir ocak ve rengarenk güzelliklerin çehresinde âdeta bir fırça vazifesi görmektedir. Aynen öyle de, Cenab-ı Hak, âlemlere olan rahmetinin bir göstergesi olarak bize Efendimiz’i lütfetmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 27/107) ifadeleriyle anlatılan Allah Rasulü, insanlar içinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin temsilcisidir. O gelmeseydi ve diğer peygamberlerin davasını yenilemeseydi belki de bizim Rabb’imizin rahmetine mazhariyetimiz hiç mi hiç söz konusu olmayacaktı. Cehaletin, küfrün ve dalâletin vahşi çöllerinde, hep kimsesiz, şaşkın ve hayret içinde kalacaktık.
    Allah, O’nu bütün âlemlere rahmet olarak göndermiştir. O, pırıl pırıl Hakk rahmetini aksettirmektedir. Sanki O, çöl ortasında bir su kaynağı, bir kevser havuzudur da, kabını eline alıp gelen herkes o havuzun başına varmış, hem kabını doldurmuş, hem de ondan kana kana içmiştir. İşte O, rahmet yönüyle böyle herkese açık bir kevser kaynağı gibidir. İsteyen her fert O’ndan istifade edebilir.


    Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in âlemlere rahmet olarak gönderilmesi, bütün varlığı alâkadar eden bir husustur. İnananlar bu sayede dünyevî ve uhrevî hayatlarını tanzim eder ve ebedî huzuru kazanırlar. O’nun sayesinde insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuş ve yine O’nun sayesindedir ki insanlık, yokluk çukuruna yuvarlanmaktan kurtulmuştur. Ölüm, ahirete ve cennet saraylarına giden bir koridor haline gelmiş ve aydınlanmış; bu itibarla imanın kuvveti nispetinde herkes, değil ölümden korkmak ve kabirden geriye durmak, ahireti iştiyakla arzular hale gelmiştir. Çünkü ahiret O’nun yanında bütün dostların toplandığı bir yerdir.


    Medyundur O’na bütün beşeriyet



    Yine O’nun neşrettiği nur sayesinde ihtiyarlık, başarılı bir hayatın finali haline gelmiş; hastalıklar, musibetler, insanı manevi kirlerden arındıran birer kurna haline gelmiş; hiç olmazsa öyle algılanmaya başlamış ve kâinat, bir belirsizlikler arenası olmaktan çıkmıştır. O rahmet ve ümit insanının neşrettiği hakikat ve nur sayesinde dağlar, taşlar adeta bize birer dost haline gelmiş ve O’nun mesajının ulaştığı yerlerde küfür ve nifakla kararmış ve zift gibi görünen bütün eşya birdenbire aydınlanıvermiştir. Evet, adeta her şeyin mahiyeti değişmiş, baş aşağı gidenler, ayaklarının üzerinde yürür hale gelmiş; dağlar birer canavar görünümünde olmaktan çıkmış, vahşi hayvanlar ise emrimize âmâde birer görevli memur haline gelmişlerdir.

    Daha önemlisi de bizler O’nun sayesinde küfrün ve dalaletin korkunç girdabından kurtulup imanı elde etmişizdir. Bununla birlikte Bediüzzaman’ın yaklaşımıyla O’nun neşretmiş olduğu nur sayesinde mükemmel insan olma yoluna girmişizdir. O’na yönelen ve gereken gayreti gösteren herkes, kâmil bir insan olabilir. İşte bu yönüyle Efendimiz, bizim için rahmettir. Kendisine verilen kabiliyetlerini yerinde kullanıp o Rahmet Çeşmesi’ne uğrayanlar, o sayede hem dünyalarını hem de ahiretlerini mamur etmiş, küfür ve dalaletin verdiği susuzluklarını giderip imansızlığın o korkunç girdabından kurtulabilmişlerdir. Bunların hepsi, Efendimiz’in bizim aramızda rahmet halinde temessül etmesi sayesinde olmuştur.


    Bizi şefaatinden mahrum eyleme!


    Bizler de, “Vemâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn - “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik” derken, Rabb’imizin âlemlere rahmet olarak gönderdiği O Zât’ın bizim için ne büyük bir rahmet olduğunu görmeye çalışmalıyız. Hatta zerreden kürreye bütün mahlukatın, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuştuğunu, onların hal diliyle O’na minnet ve şükranda bulunduklarını düşünmeliyiz. Böylece, Efendimiz’in bütün kâinatta nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demeliyiz: “Ya Rasulallah! Sen, bütün âlemlere, insanlara, cinlere, dağlara, taşlara, bildiğimiz bilmediğimiz, canlı cansız, şuurlu şuursuz, bütün âlemlere rahmetsin. Sana layık bir ümmet olamadık; ama kalbimiz Senin sevginle dolu. Bizleri şefaatinden mahrum eyleme!” Namazlarımızda her tahiyyat okuyuşumuzda ve her “Muhammedun Rasulullah” deyişimizde, iliklerimize kadar bu manayı duymalı ve O’na bağlılığımızı ilan etmeliyiz.


    O, bütün canlılar için bir rahmettir


    Efendimiz’in bir peygamber olarak gönderilmesi bütün canlılar için de bir rahmettir. Çünkü O, her canlının korunmasına dair prensipler getirmiştir. Bundan dolayı mahlukatın kendi türünü temsilen O’na derin bir hürmet ve saygısı vardır. Bunu ifade için Allah Rasulü şöyle buyurur: “Bana peygamberlik geldikten sonra uğradığım her taş ve ağaç “Selam sana Ya Muhammed” diye selam veriyorlardı.” (Tirmizî, Menâkıb 6; Dârîmî, Mukaddime 4)

    Sahabi bize, bir devenin Allah Rasulü’yle konuştuğunu anlatır. Deve gelip Efendimiz’in önünde saygısını göstermiştir. O’na kendi türü namına hoş geldin demiş ve lisan-ı haliyle “Ya Rasulallah, senin gelmenle develerin bir manasının olduğu anlaşıldı. Ben kıymet kazandım. İnsanlar beni İlâhi bir kitap olarak rahatlıkla okuyor ve Yaratıcı’ya giden yollar bulabiliyorlar” demiştir. Aynı şeyi ağaç, “Ben ne zamandır insanlara meyve veriyordum; ama alıp yemelerine rağmen nereden geldiğimi, nasıl olduğumu bilemiyorlardı. Sen geldin ve benim Allah’ın bir nimeti olarak geldiğimi ilan ettin. Ben mânâmı seninle buldum” şeklinde düşünüyordu.

    Hâsılı, O’nun neşrettiği nur sayesinde, bütün canlıların ne ifade ettiği aydınlığa kavuşmuş, adeta hayvan, hayvan olmaktan kurtulmuş, İlahî sanat olma seviyesine yükselerek farklı bir kıymet almıştır.
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  5. #5
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    Sonsuz Nur’u selamlıyoruz

    Cismaniyatın zindanından çıkıp ruhun ve kalbin sonsuza müteveccih derece-i hayatına çıkabilmek adına Peygamber’den (sas) yardım dilemenin adıdır salavat.
    Salat ü selam’ın tekrarı ile Şefat-i Kübra’ya yönelmek, rahmet kapısından ayrılmamak ve gafil olmamaktır. Mükafatı da o kapının ardına kadar açılması, şefaat dairesinin genişlemesi ve insanın ebediyen mutlu, emin, mutmain olacağı sonsuzluk ülkesine davet edilmesidir.

    Ubey b. Ka’b radıyallahu anh der ki:


    “Ey Allah’ın Resülü dedim, ben sana çok salât oku(mak isti)yorum. (Duamda) ne miktarını sana salât ü selama ayırayım?”

    Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem):

    “Dilediğin kadar!” buyurdular.

    “Dörtte bir (yeter mi)?” dedim.

    “Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”

    “Yarı(ya ne dersiniz)?” dedim.

    “Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”

    “Üçte iki(ye ne dersiniz?)” dedim.

    “Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!”

    “(Kendim için dua ettiğim vaktin) tamamını size salât ü selam okumaya ayırayım mı?” dedim.

    “Bu takdirde, (dünyevî ve uhrevî) dileğin kabul edilir, günahın affedilir!” buyurdular.”

    Demek ki ne kadar çok olursa o kadar hayırlıdır, deniyor. Bediüzzaman Hazretleri’nin de namaz tesbihatında “Elfü elfi salatin ve elfü elfi selamin aleyke ya Resûlallah!” söylerken gizli sırların açıldığını ve “Zat-ı Ahmediyeye (aleyhi salâtü vesselam) gelen rahmet, umum ümmetin ebedi zamandaki ihtiyaçlarına baktığı için sonsuz salât yerindedir.” diyor. Hakk’ın özel davetlisi ve Sidretü’l - Müntehâ’nın misafiri, getirdiği nur ve hediyesine şükürle mukabele etmek nev’inden “Binler salavat sana insin. Yani senin bu iyiliğine karşı biz mukabele edemiyoruz. Belki Hâlik’ımızın hazine-i rahmetinden gelen ve semavat ehlinin adedince rahmetler sana gelmesini niyaz ile şükranımızı açığa çıkarıyoruz.” diyerek salavatın yerini doldurabilecek herhangi bir şey olmadığını “Sonsuz Nur’u Selamlamanın” sonsuz olduğunu söyler.

    Her zaman gözlerimize görünmesen de gönül tepelerimizde nazlı nazlı oturan sensin.

    On dört asırdır/ Senin gölgen yeryüzüne düştüğü andan itibaren (sallallahu aleyhi ve sellem) ismin âlemin her bucağında dalgalanmakta, sevgin gönüllerde her geçen gün büyümekte ve dünyanın hal-i hazır vaziyeti, Senin cihan tarafından İnsanlığın İftihar Tablosu olarak selamlanacağını müjdelemektedir. Rabbimiz (cc) O’nun için; “Ey Resûlüm! Biz seni bütün âlemlere bir rahmet vesilesi olarak gönderdik.” buyuruyor. Rahmet müjdesi olan salavatımız, bize O’na yakınlaştırsın...


    * “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler Siz de ona salât edin ve samimiyetle selam verin. (Ahzab Sûresi, 56)
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  6. #6
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    Peygamberlere dil uzatılamaz



    Kutlu kitabımız Kur’an’da bütün peygamberlerden övgüyle, sitayişle bahsedilir. Onlara hiçbir hata ve kusur nispet edilmez. Kur’an’da birçok ayette Peygamberimiz’in (sas) seçkin özelliklerinden söz edilir. Nitekim bu ayetlerde Allah’ı sevmenin ve O’nun tarafından sevilmenin ancak Peygamberini sevmek ve O’na uymakla mümkün olduğu ifade edilir (Âl-i İmrân, 3/31); Hazreti Peygamber’e itaatin Allah’a itaat anlamına geldiği belirtilir (Nisâ, 4/80). Ayrıca, yine Kur’an’da, bırakın Hazreti Peygambere saygısızlık yapmayı, Müslümanlara, Hazreti Peygamber’e yüksek sesle hitap etmek (Hucurat, 49/2) ve edebe mugayir bir davranışta bulunmak (Ahzap, 33/53) dahi yasaklanmıştır. Hazreti Peygamber (sas)’e saygısızlığa gelince; Sevgili Peygamberimize saygısızlığın dini hükmünü inceleyen değerli ilahiyatçı Bekir Topaloğlu’nun Muhammed Fuad Abdülbaki’nin el-Mu’cemü’l- Müfehres li el-Fâzi’l-Kur’an eserinin “Rasûl” ve “Nebî” maddelerine yazdığı makaledeki, saygısızlığın tarifi ve tarihçesi konusundaki şu tespitleri dikkat çekicidir: “Rasulullah’a karşı yapılmış manevi saldırıların genel hatları Kur’an’da “eziyet” olarak çizilmiştir. Eziyet: Alay etme, küçümseme, çekiştirme, ayıplama, iftira etme, aile hayatını karalama vb. şekillerde olabilir. Bütün bunlara doğrudan ve dolaylı olarak değinen ayetler mevcuttur. Peygamber’e (sas) yönelik maddi eziyet onun hayatta olmasına bağlı olduğu halde, manevi eziyetin zaman açısından bir sınırı yoktur. Hatta denebilir ki manevi eziyet, Peygamber (sas)’in asrından uzaklaştıkça etkisini artırır…”
    “İslâm literatüründe Peygamber (sas)’e saygısızlık “seb” ve “şetm” kelimeleriyle ifade edilmiştir. Bu kelimeler sözlükte “sövmek” anlamına gelir. Peygamberlere veya diğer yüksek şahsiyetlere yöneltilen seb ve şetm: Dil uzatmak, ta’n etmek, şahsiyet zedeleyici ve yaralayıcı asılsız tenkitlerde bulunmak manalarına gelir.” Hz. Peygamber’e (sas) karşı gösterilebilecek saygısızlıkların dini hükmünü ilk defa detaylı bir şekilde konu edinen âlimin Kadı İyaz (ö.544/1149) olduğuna, konuyla ilgili kaleme aldığı “eş-Şifa” adlı eserinin ise sonraki çalışmalara kaynak teşkil ettiğine dikkat çeken Bekir Topaloğlu, “Peygamber’e Saygısızlığın Dini Hükmü” başlıklı incelemesinde Kadı İyaz’ın seb veya şetmi şöyle tasvir ettiğini belirtiyor: “Peygamber Aleyhisselam’a doğrudan dil uzatan, O’nu ayıplayan, bizzat kendisine, soyuna, dinine veya O’na has vasıflardan birine bir eksiklik ve kusur nisbet eden, O’na dolaylı bir şekilde dil uzatan, yahut da şahsiyetini yaralamak, hakaret etmek, şanını küçümsemek, küçük düşürmek ve ayıplamak maksadıyla birine veya bir şeye benzeten kimse O’na ‘sebbetmiş’ olur. Aynı şekilde O’na lânet okuyan, beddua eden, zarar görmesini isteyen, yermek maksadıyla makam ve şerefine yakışmayan şeyleri O’na nisbet eden, O’nun yüce katına münasebetsiz, asılsız ve çirkin sözleri yakıştıran, maruz kaldığı bazı musibet ve meşakkatleri diline dolayarak kendisini ayıplayan, yahut da herkeste vuku bulabilecek bazı beşeri şeyleri bahane ederek O’nu gözden düşürmeye çalışan kimse de O’na sebbetmiş olur.


    Bütün bunlar, ashab-ı kiram döneminden itibaren İslâm âlimleri ve fetva adamlarının ittifak ettiği hususlardır.”

    Danimarka’da başlayıp Avrupa’da bazı şer güçleri tarafından tezgâhlanan Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (sas) dair karikatür hadisesi tam anlamıyla bir sebbetme hadisesidir. Peygamberimize yönelik apaçık bir karalama ve iftiradır. Maksatları başta Hazreti Peygamber olmak üzere İslâm’ı ve Müslümanları gözden düşürmek ve kara çalmaktır. Dünya ölçeğinde hızla artan ihtida/Müslümanlaşma sürecine engel olma çabasıdır.

    Batı da İslâm’a koşan geniş halk kitlelerinin önüne geçerek, aynı zamanda Müslümanların gönlünde taht kurmuş olan Hazreti Peygamber sevgisini de köreltmeye çalışmaktadırlar. Bütün bunlara rağmen Müslümanların en önemli direnme güçlerinden biri olan Peygamber sevgisine sımsıkı sarılmaları gerekmektedir.

    Kadı İyaz’ın naklettiğine göre; Abbasi halifelerinden Harun Reşid, Hazreti Peygamber (sas)’e dil uzatana verilecek ceza hakkında İmam Malik’in görüşünü sorduğunda, İmam Malik’in, halifenin sorusuna cevabı şöyle olur: “Ey müminlerin emiri! Peygamberlerine dil uzatıldıktan sonra Müslümanların varlığı nasıl devam edebilir?”

    Başta Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) olmak üzere, bütün peygamberlere saygısızlık aynı derecede büyük bir suçtur. Çünkü bütün Peygamberler Allah’ın seçkin kullarıdır. Ve İslâm inancına göre bütün peygamberler sevilmesi, saygı gösterilmesi, iman edilmesi gereken kutlu elçilerdir.


    * Nisâ Sûresi 80: “Kim peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse (bilsin ki) biz seni onlara bekçi göndermedik.”
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  7. #7
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  8. #8
    saabjk adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    02-12-2005
    Mesajlar
    381
    Karizma Gücü
    0
    Viladetin Çağrıştırdıkları / Yağmur



    Varlığın çehresindeki perdeyi kaldıran; eşyanın ruhunda meknî bulunan sırları gün yüzüne çıkaran; yerle gök arasındaki kopukluğu giderip bir kere daha arzı semâlara bağlayan; akılla kalbi en sağlam esaslar çerçevesinde buluşturup muhakemenin ufkunu fizik ötesi enginliklere ulaştıran; canlı-cansız her şeyi en doğru şekilde okuyan; okuduklarını, herkesten çok önce ve en büyük araştırmacıların idrak ufkunu aşkın bir seviyede yorumlayıp küllî kâidelere bağlayan O’dur. O’dur kâinat hakkında sözün özünü söyleyen; sözleriyle eşya ve hâdiseleri hallaç eyleyen ve her şeyin ötesini temâşâ etmemiz adına bize sır perdesini aralayan; insan düşüncesini madde ve mânânın birleşik noktasına yükselten ve köhneleşmiş anlayışları târumâr ederek gördüğümüz şu fizikî dünyayı cennetlerin koridoru hâline getiren…
    Biz hemen hepimiz, körkütük yaşadığımız şu âlemde Rabbimiz’i O’nunla tanıdık. Sağanak sağanak başımızdan aşağı dökülen nimetleri O’nun basiretlerimize saçtığı nurlar sayesinde duyup hissettik. Nimete minnet ve şükran duygusunu; ihsan, hamd ü senâ düşüncesini O’ndan öğrendik. O’nun sunduğu mesajlarla Yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkileri, kul ve Mâbud münasebetlerini, Yaratan’ın ululuğuna ve bizim kulluğumuza yaraşır şekilde duyup anlayabildik.
    O yeryüzüne ayak basmadan önce –ayağı başlarımızın tacı– her tarafta ziyâ-zulmet iç içe, çirkin-güzel yan yana, gül dikene takılı, şeker kamışta saklı, arz semâya inat kapkaranlık, semâ ürperten korkunç bir boşluk, metafizik fiziğin dar mülâhazalarına bağlı, mânâ maddenin arkasında renksiz ve silik, ruh içi boş kuru bir unvan, gönül de cesedin gölgesindeydi. O’nun basiretlerimize çaldığı ziyâ ile, bütün eski dünya ve eski düşünceler bir bir yıkıldı.. zulmetler ışık karşısında bozgunlar yaşamaya başladı.. ve bir kere daha zimam, ruh ve mânânın eline geçti. O’nun, insan, varlık ve Allah adına ortaya koyduğu yorumlar sayesinde, kâinat muhtevalı ve okunaklı bir kitaba dönüştü.. bir baştan bir başa bu koskoca âlem bir meşher hâlini aldı.. eşya ve hâdiseler de âdeta birer bülbül kesildi.. Hakk’ı söyleyen, Hakk’a çağıran, Hakk’ın ibdâ ve inşâ destanlarını haykıran birer bülbül...
    Dünya insanlığının gözleri O’nun ışığına uyanacağı âna kadar hissiyat kapkaranlık, düşünceler tutarsız, gönüller de yalnızlıkla iki büklümdü. Ne kedersiz bir sevinç bilinebiliyor, ne de elemsiz lezzetten haber vardı. Ötelerden bir damla rahmet düşmüyor ve gönül yamaçları da baharı ve yeşili bilemiyordu. O’nun teşrifiyle her yeri kasıp kavuran kuraklığın büyüsü bozuldu; göklerin gözü yaşlarla doldu ve gönüller Cennet yamaçlarının rengini aldı. Derken rahmetsizlikten şak şak olmuş bütün sinelerin ıstırabı dindi.. ve nice bin seneden beri ölümün pençesinde kıvranan ruhlara hayat çeşmesinin ufku göründü.
    O, bu köhne dünyaya şeref vereceği âna dek yalan-doğru iç içe, günah-sevap yol arkadaşı, fazilet mefhumu silik bir kavram, rezalet hevâ ve heves pazarlarının en mergûb metâıydı. Alınlarında isyan damgası, ruhlarında hezeyan bütün insanlık asıl hedeflerine ters hayat sergüzeştleriyle, her görüldükleri yerde sinelere ürperti salıyor.. hemen herkes bu vahşethâne-i belâda birbirini endişe ile süzüyor.. hak ayaklar altında pâyimâl, kuvvet bütün azgınlığıyla her şeye hakim.. dişli olmak âdeta bir imtiyaz; sözü sadece pençesi güçlü olanlar söylüyor.. hayvanî ölçüler içinde boğuşma insanların her günkü tabiî hâli.. birbirini yemek mârifet, kaba kuvveti iradenin hakkı saymak takdirlik iş.. hak düşüncesi Kafdağı’nın arkasında, adaletsizlik zayıfın, güçsüzün korkulu rüyası.. ismet, iffet, hakka hürmet mülâhazaları en sefil günlerini yaşamakta ve günümüzdekinden de beter.. ne kalbe rağbet ediliyordu ne akla itibar; hakaret görüyordu salim düşünce ve dinî duygular.. vicdan, zihnin bir yanına sıkışmış yitik mefhumlu bir ucûbe.. ruh, biyolojik hayatın birkaç kademe altında sürüm sürüm bir mağdur. Hırsızlık râyiç, harâmîlik yiğitlik, yağma-talan şecaat emaresi.. düşünceler sefil, duygular vahşi, yürekler merhametsiz ve ufuklar da zifte boyanmış gibi simsiyah olduğu bir dönemde her şeye yeten muhteşem bir kalb enginliğiyle O geldi; O geldi ve bir hamlede dünyanın çehresindeki yıllanmış küfleri temizledi.. ufuklardaki isi-pası sildi.. gönülleri ışık ümidiyle şahlandırdı.. şafakların çehresinde hemen herkesi bir yeni günü temâşâya çağırdı.. gözlerdeki perdeyi kaldırdı ve ruhlara o güne kadar görmedikleri farklı şeyleri müşahede etme zevkini duyurdu.. aklın nabzını kalbin ritmine bağladı.. sinelerdeki değişik hezeyanları kalbî ve rûhî heyecanlara çevirdi.
    O geldi ve bütün yaslı çehrelerdeki kederlerin yerini en içten tebessümler aldı.. O geldi, zulmün sesi kesildi.. mazlûmun âhı dindi.. ve sinelerde adalet duygusu dirildi.. O geldi kaba kuvvete "Dur!" deyiverdi. Mütecavizlerin haddini bildirdi ve hakkın dilindeki zincirleri çözdü.
    Bunca fezâyi ve fecâyie rağmen bugün hâlâ bir kısım mükemmelliklerden söz edebiliyorsak; bunu O’nun bize sunduğu evrensel değerler külliyâtı o muhteşem semâvî kâmusa borçlu bulunuyoruz. Gönüllerimizde iyiyi, güzeli, insanî olanı arama hissi, O’nun içimize saldığı sonsuz televvünlü ziyâdandır. Ruhlarımızda duyduğumuz ebedî saadet arzusu O’nun sinelerimizde tutuşturduğu nurdandır, imandandır.
    O’nu tanıyınca hepimiz ve her şey değişti; biz ebed için yaratıldığımızı, ebede meb’ûs olduğumuzu anladık; anladık ve vîrâne gönüllerimiz birden, İrem Bağlarına dönüşüverdi; çevremiz de Firdevs renklerine büründü. Talihimizin aydınlığında O’na katılıp O’nun leşkeri içinde yerimizi alınca önümüzü kesen bütün gulyabânî ağları bir bir yırtıldı.. kurtlar, çakallar kuyruklarını kısıp inlerine sığındı.. çıyanlar töre değiştirip güvercinlerle arkadaş oldu.. ve şeytânî ocaklar bir bir söndü; şeytanlar da gidip otağlarını ümitsizlik vadilerine kurdu.. derken her yerde burcu burcu ruh ve mânâ râyihaları duyulmaya başladı.
    Ey ışığıyla karanlık dünyalarımızı aydınlatan nur, ey o enfes râyihasıyla cihanları ıtriyat çarşısına çeviren gül, gönül mağriplerimizde o vakitsiz gurûbun, ümit sabahlarımızı kapkaranlık bir hicran gecesine çevirdi. Göz gözü görmez oldu ve yollar bütünüyle birbirine karıştı. Gün geldi, akıl, senin yolundan çıkıp başka vadilere saptı.. düşünce bütün bütün sana karşı kapandı ve her taraf yıllardan beri pusuda bekleyen o kapkaranlık hilkat garibeleri ile doldu. Adın sinelerimizden kazınmak ve nâmın yeni nesillere unutturulmak istendi. Bu meş’um gayretlerle beraber şu köhne dünyamız uğursuzluk ağına takıldı ve ümmetin kaderi kamburlaşıp iki büklüm oldu. Durduğumuz yerde duramadık, olmamız gerektiği gibi olamadık ve ulaşma iddiasında bulunduğumuz yere de ulaşamadık.. mânâ köklerimizden koptuk.. maddeyi ve dünyayı doğru okuyamadık.. kendimizi bir korkunç hazanın solduran, öldüren ikliminde sararıp solmaya saldık.. herkes kendi düşünce dünyasının ufkuna koşarken bizler ürperten bir yok oluş içinde olduğumuz yerde kalakaldık.
    Bak şimdi korkutan bir belirsizlik var senin dünyanda; anlayışlar dar, düşünceler çarpık, yenilenme ve dirilme duyguları da tamamen meflûç. Doğduğun kutlu diyar, yıllar var bütünüyle kısırlaştı hiçbir şey doğurmuyor artık.. mübarek köyün vefasızlığımızı tecziye suskunluğu içinde. Şam, Bağdat sürekli anomali doğuruyor.. Belh’ler, Buhara’lar hiçlik vadilerinde hiçi arıyor.. Konya folklor gösterileri ile teselli peşinde.. bir baştan bir başa koca Endülüs, ruhunu katledenlere teslim.. İstanbul gayesizlik ve hedefsizlik pençesinde mütemâdi gel-gitler yaşıyor.. ve koskoca bir âlem garip, yetim, ihtilâçlar içinde ve zamanzede...
    Getirdiğin o muhteşem mânânın üzerine simsiyah bir gölge düştü.. seninle gönüllerimiz arasında korkunç bir gaflet, cehalet, basiretsizlik haylûleti var; yaşanan bu küsûf ortamında gelecek adına bir şey söylemek şöyle dursun çevremizi bile tam görüp değerlendiremiyoruz. Senin ışığının ulaşmadığı ruhların "ba’sü ba’del mevt"i mümkün mü bilemeyeceğim.? Aslında ziyâsını, rengini, desenini senden almayan yığınlar nasıl dirilebilir ki...
    Biz hepimiz, bir talihsiz dönemde gönül yamaçlarımızda ruhunun gurûbunu acı acı seyrettik ve gidip karanlıklara gömüldük. Bu ürperten gurûb karşısında hiçbir şey yapamadık ve tam bir âcizlik örneği sergileyerek hep sustuk.. ve sustu buna karşı kendi alanında bütün ilâhî lütuflar, ihsanlar, huzurlar, saadetler ve gül devrine ait en tatlı neşideler. Mübarek sima ve sîretine hasret gittiğimiz bu günlerde, kaderimize hicran, bize de suskunluk düştü. Simsiyah yokluklar yaşadığımız bu meş’um dönemde gökler bize hiç yüz vermedi, yıldızlar yüzümüze hiç gülmedi.. ay-güneş senin üzerine doğduğu renkte hiç mi hiç görünmedi.. biz çevremizde hep karanlıklar gördük ve gece mahlûklarının homurtularıyla ürperdik. Sen artık aramızda yoktun ve her yanda yılanların-çıyanların ıslıkları duyuluyor, her taraf yarasaların şehrayinleriyle inliyordu.. sen küsmüş müydün/küser miydin onu bilemem; bildiğim bir şey varsa, o da, seni kırmış olmamız ihtimalidir –ihtimal sözde bir iyimserlik ifadesi–.. ama eğer lütfedip gönüllerimize teveccüh buyurmazsan bu defa biz kırılıp paramparça olacağız.. ve şayet gelip dünyamızın çehresindeki isi-pası silmezsen bu sakil hava ile bir daha dirilmemek üzere boğulacağız...
    Ey güzeller güzeli sevgili gel, bir kere daha yeniden misafirimiz ol.. tahtını sinelerimize kur ve bize buyurabildiğin her şeyi buyur. Gel, gönüllerimizdeki karanlıkları kov, bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur ve bize yeniden diriliş yollarını göster. Gel, her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri ışığınla dağıt ve herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver. Gel, her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çöz; sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coştur; gel, ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluştur ve bizi kendi içimizdeki kopukluklardan kurtar.
    Sen gidince kimilerimiz akla takılıp düz yollarda yolsuzluk yaşamaya başladık.. kimilerimiz de kendimizi bir kısım gönül hülyalarına saldık, vehimlerimizle oyalandık.. ne aklın dilini anlayabildik ne de kalbî ve rûhî hayatın derinliklerine dalabildik.. aklı ihmal edip dünyanın kanına girdik, kalbe bütün bütün tavır alıp kendi derinliklerimizi görmezlikten geldik. Ey karanlık gecelerimizin ayı-güneşi, ey yolda kalmışların biricik rehberi, sen bizler gibi sadece bir kere doğmadın/doğmazsın; zamanın her parçası senin için bir tulû vakti, gönüllerimiz de mütevazi matlaın.. perişaniyetimiz sana bir çağrı, sinelerimiz Seniyye-i Vedâ.. ne olur artık ağlayan gönüllerimize acı da gel; doğ canlarımıza Yaratan aşkına, bizi yalnız bırakma; yalnız bırakıp ruhlarımızı sensizlik ateşine yakma.. ne ilm u irfanımız var, ne hayr u tâate mecâlimiz; günah, isyan diz boyu; sana sunacağımız armağan "Bi bidâatin müzcâtin – Kayda değmez bir sermaye" (Yûsuf/12, 88) ölçüsünde bile değil.. bugüne kadar aşındırmadık eşik ve çalmadık kapı bırakmadık; gönül bağlayıp arkalarından koştuklarımız her zaman bizi aldattı, sonra da yol ortasında bırakıp gitti. Ne yürümeye takatimiz kaldı ne bulunduğumuz yerde ikamete dermanımız. Bağban sen isen - öyle olduğunda şüphemiz yok- bağ niye sahipsiz kalsın - sana böyle bir çağrıda bulunmak da ayrı bir saygısızlık -. Merkezi tutmak senin hakkın ise o makam adına söz söylemek kimin haddine...
    Ey şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanı, seni unuttuğumuzun, sana saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız; ama sen, şimdiye kadar bundan daha acılarını da gördün; incinsen de küsmedin, vefasızlık görsen de alâkanı kesmedin. Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardın. Seni bilmemelerini mazeret sayarak, lânet ve bedduada bulunmadın, lânet ve bedduaya "âmin" de demedin. Sineni, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiğin kadar açtın ve her sözünü, her davranışını Hakk’ın rahmetinin enginliğine bağladın. Beklediklerimiz hakkımız olmasa da, bütün bu yaptıkların karakterinin gereği olduğunda şüphemiz yok.
    Ey dost, kaç bahar gelip geçti biz hep hazandayız ama, düşe-kalka olsa da hep izindeyiz. Gel bizi bir kere daha sevindir. Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla nâmını âleme tam duyuracak demdeyiz. Dünya senin dünyan –müsaade buyurursan dünyamız da diyeceğim- bu dünya ışığa hasret gidiyor. Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle, yolların hakkını veremesek de hep yollardayız. Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız sevgili sensin; gel son kez içimize doğ ki gönüllerimiz ışıkla dolsun ve ufuklarımızı saran şu upuzun geceler savulup gitsin; yerlerini gündüzlere bıraksın...
    Gözlerimiz tulûunun emarelerini görmese de, tadın, lezzetin, kokun daha şimdiden hemen hepimizi mest etti. Gel bizi yeniden arkana al ki, ışığın ruhlarımıza vursun.. Sen "Sâyesi yere düşmez bir nahl-i Tûr’sun / Mihr-i âlemgîrsîn baştan ayağa nûrsun." (Itrî). Mesajın nur, düşüncen nur, ufkun nur, her yanınla pürnursun; aç yüzünden nikâbını cihanlar nurla dolsun ve her yanda nâmın duyulsun.
    Ey yüce dost, söylenen sözler bir naat değil, sevgili kapısında mırıldanan serenat da değil; özü hasret, ruhu hicran kapı kuluna ait ritimsiz bir feryattır, bir feryâd-ı mutâddır.
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    BİR GECE SONSUZA YELKEN AÇTILAR
    IŞIĞA GÖNÜL VERMİŞ BU YİĞİTLER
    GEÇERKEN HER YERE NURLAR SAÇTILAR

    ***
    Sonunda BARIŞ KÖPRÜLERİ tamamlanacak.
    ***
    http://www.youtube.com/watch?v=ad5G462O2F8

    http://www.youtube.com/watch?v=2ccqTspNLto

    http://www.youtube.com/watch?v=P0WpWVEdzsE

    http://www.youtube.com/watch?v=_q1weCT0HzU

  9. #9
    *the LITTLE giant* deadsniper455 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    10-09-2005
    Mesajlar
    392
    Karizma Gücü
    0

    Kutlu Dogum Haftasi Tum İslam Alemİne Mubarek Olsun!

    Allah razı olsun.Allah(c.c) bizleri "O" insanların en şereflisİnin şefeatine nail eder inşallah!
    HER CANLI BİR GÜN ÖLÜMÜ TADACAKTIR!

    NIS SATIS NISI OPTIMUM!®

    IMPOSSIBLE IS NOTHING!

    nasıl ki bu milletin baş tacıdır YILDIZla AY,yüksel taa arşa kadar ey şanlı GALATASARAY.
    uA-uni

    Güzel bir otomobili güzel bir kadına tercih ederim!Zira onlar nankör değiller!
    fd

    *posoflu*

    ****İSTANBUL UNİVERSİTESİ****
    ¯¯¯¯ 1453 ¯¯¯¯

    SchizophreniC

    YEŞİLİ KORUYALIM!


    Gel tanışalım önce ben kısaca FD.
    Ama sen bana uzun uzun seni seviyorum de.
    Ah ne az duydum, ne kadar az söyledim,
    İşte bu yüzden hiç durmadan seni seviyorum de!

  10. #10
    Dewıl_bs adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-12-2005
    Mesajlar
    192
    Karizma Gücü
    0
    Kutlu Dogum Haftamiz Mübarek Olsun Kardeşlerim

 

 
Sayfa: 1 | Toplam: 2 12 SonSon

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •