• Reklam
8 sonuçtan 1 --- 8 arası gösteriliyor

Konu: Hz.Mevlana

  1. #1
    www.TurkForum.net
    Kayıt Tarihi
    31-01-2005
    Mesajlar
    10,943
    Karizma Gücü
    10

    Tartışma Hz.Mevlana

    Dünyanın Mevlânâ'sı

    Tarih 17 Aralık 1273; Mevlânâ Hakk’a yürümüş; yani, can’ı asıl mekâna uçarken, bedeni de aslı olan toprağa geri verilmek üzere ***ürülüyor. Bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Museviler arasında bir tartışma başgösteriyor. Müslümanlar, ‘O bizim dinimizin imamı, sizi ne ilgilendirir?’ demelerine karşı; İsa’yı, Musa’yı Mevlânâ’nın fikirleriyle daha iyi anladıklarını söyleyen gayrimüslimler bütün engellemelere rağmen cenaze törenine katılıyorlar.

    Yıl 1952; Mevlânâ’nın doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO tarafından Paris’teki Gime Oriental Museum’da bir anma toplantısı düzenleniyor. Törene Türkiye delegeleriyle birlikte Mısır, Afganistan, İran ve Pakistan’dan da üyeler katılmakta. Törenin başlamasından önce verilen resepsiyonda bu delegeler Mevlânâ’nın milliyeti konusunda bir tartışma içerisine giriyor.

    Mısırlı delege; Mevlânâ’nın ceddinin Hz. Ebubekir’e dayandığını, bu yüzden de onun Arap olduğunu ileri sürüyor, İranlı delege; ‘Mevlânâ İranlıdır, çünkü bütün eserlerini Farsça yazmıştır.’ diyor. Afganlı delege ise; ‘Mevlânâ Belh’te doğmuştur. Belh de Afgan topraklarındadır. O halde Mevlânâ Afganistanlıdır’, tezini savunmaya çalışıyor, Türk delege de Mevlâna’nın “Aslem Türkest, egerçi Hindu gûyem” (Her ne kadar Farsça-Hintçe söylesem de aslım Türk’tür benim) beyitlerini söyleyerek Mevlânâ’nın kendisini Türk ilân ettiğini belirtiyor. Bu tartışmalar üzerine kongrenin havası bir hayli gerginleşiyor. Pakistan delegasyonunda bulunan fıkıh âlimi Prof. Hamidullah Han ise tartışmalara müdahale ederek, “Mevlânâ hiçbir milletin değil bütün insanlığın malıdır.” diyerek son noktayı koymak ister. İranlı temsilcinin karşı çıktığı bu görüş, diğer ülke delegasyonu tarafından kabul görür.

    İki gün süren ve 5 bin kişilik salonun tıka basa dolduğu törende, Mevlânâ ve Mevleviliğin önemi hakkında yapılan konuşmalar, mûsikî ve semâ gösterileri âdeta insanları büyüler. Tören süresince birçok devlet başkanından ve diğer din temsilcilerinden gelen kutlama telgrafları da salonda büyük bir alkışla karşılanır.

    O anma toplantısından bu güne 53 yıl geçti. Bu süre zarfında buna benzer ulusal ve uluslararası platformlarda, bazılarına bizim de şahit olduğumuz birçok tartışmalar yaşandı. Hattâ Mevlânâ’nın mensup olduğu din konusunda bile varsayımlarla görüşler öne sürüldü, makaleler yazıldı. Hâlâ da bu tartışmalar devam edip gitmede. Günümüzde neler yapılıyor… Tespit edebildiğimiz kadarıyla çok sayıda Türkçe ve Farsça, 200’ü aşkın İngilizce, 50’ye yakın Almanca, 20’yi aşkın Fransızca eser başta olmak üzere İspanyolca, İtalyanca, İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça, Arnavutça, Hintçe, Arapça, Urduca, Sindce, Bengalce, Peştuca, Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice, Çince ve Japonca yazılmış eserlerle Mevlânâ ve Mevlevilik tüm dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlânâ’nın Mesnevî’de dediği gibi: “Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup; içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır.”

    Mevlânâ’yı yeterince tanıtamıyoruz

    Özellikle Amerika’da yayınlanan İngilizce eserlerde ise Mevlânâ’nın İran’ın tanınmış mistik şairi olarak nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi göstermektedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Belh’te doğup Selçukluların başkenti Konya’da, Türk-İslâm kültür ve an’anesiyle yetişen Mevlânâ ile ilgili bilimsel çalışmalar en fazla bizde yapılmıştır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama bunların tanıtımını ve uluslararası literatürde kullanılmasını becerememiş; sadece semâ gösterileri ve Şeb-i Arûs kutlamalarını ön plâna çıkarmış; maalesef, bugün dünyanın hemen her tarafında okuyucu bulabilen İngilizce ile kayda değer Mevlânâ’yı, fikirlerini ve Mevleviliği doğru dürüst anlatan eserler yayınlayamamışız. Hâl böyle olunca da özellikle Batılılar yazdıkları eserlerle, Mevlânâ’yı istedikleri gibi anlamış ve anlatmışlardır. Biz ise Mevlânâ’yı doğru olarak anlamak şöyle dursun, eserlerini Farsça yazdığı için, değil modern edebiyatımıza, divan edebiyatımıza bile dahil etmeyerek Mevlânâ’yı sahiplenmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüşüz ve hâlâ da sürmekteyiz. Bazıları, daha da ileri gidip Mevlânâ’yı İran kültürünün bir temsilcisi sayma gibi bir cehaletin içine düşmüştür. Artık Konya olarak, Selçuk Üniversitesi bünyesinde 50 yıllık bir arzunun semeresi olan Mevlânâ Araştırma ve Uygulama Merkezi’ni (SÜMAM) kurmuş, Mevlânâ Kültür Merkezi’ni tamamlamış ve Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün de daha tecrübe kazanmış haliyle, Mevlânâ’nın da dediği gibi “birlik olup” üzerimize düşen bu tarihî görevi yerine getirmeliyiz.

    Aslında Mevlânâ’nın bizim sahiplenmemize de ihtiyacı yoktur. O, zaten modern fikirleriyle her dönemde, her milletten insana hitap edebilmiş, muhatap bulabilmiştir. Ama; ülke olarak, ülkemizin tanıtımına katkı olarak; ve hattâ kısırdöngülü iç çekişmelerimize cevap bulabilmek için onun fikirlerine ve yardımına hayli ihtiyacımız var. Eğer bu değerimizin farkında olamazsak, farkında olanlardan da şikâyetçi olmaya hakkımız yoktur. Yine; Fransız bilgin Pasteur’un “İlmin vatanı yoktur, fakat âlimin bir vatanı olmalıdır.” sözü ne kadar doğru ise; Mevlânâ’nın “Ey güneş! Başka bir âlemi aydınlatmak için bu gül bahçesini terk edip gidiyorum.” beyti de o kadar manidârdır. Sözün özü; 1952 yılında yapılan yukarıdaki anma töreninin benzeri şimdi yapılsa şüphesiz bütün dünya devletleri -özellikle Amerikalılar- bir yolunu bularak Mevlânâ’yı sahiplenirse hiç şaşmamak gerekir…
    Tüm Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll
    ²¹°¹³²¹³ °¹²¹³¹³









    Dünyadaki en büyük değişimleri gerçekleştirenler, değişime önce kendilerinden başlayanlardır... (G. B. Shaw)

    Memnun değilsen Değişime Yardımcı Ol !..
    Fikir üret ki, Şikayet Etme Hakkın Olsun.

  2. #2
    www.TurkForum.net
    Kayıt Tarihi
    31-01-2005
    Mesajlar
    10,943
    Karizma Gücü
    10

    Tartışma

    Mevlevî mûsikîsi ve semâ’daki semboller

    Mevlevî semâ ayini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin, başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni, sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kâinattır; sağ tarafı görünen ve bilinen madde âlemi, sol taraf mânâ âlemidir. Posttan sağa doğru hareket, yücelikten düşüklüğe gidiş (ulvîden süflîye) hatt-ı istivanın sonundan posta doğru hareket düşüklükten yüceliğe varıştır ki, “seyr-i sülük” denen manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır. Kudümün ilk vuruşu “Ol” emrinin, anlatımıdır. Ney, “İnsân-ı kâmil”dir. Neyin üflenmesi, İsrafil’in “sûr”u üflemesidir. Kalkarken yere el vurmak hem “Ol”manın, hem Sûr’u işitince kabirden kalkmanın sembolüdür. Sultan Veled devrindeki üç tur, “İlm-el yakîn, ayne’l yakîn, hakke’l yakîn” denen bilme, görme ve olma mertebelerine işarettir.

    Tecelli rengi olan kırmızı renkli post, üstündeki Şeyh Hz. Mevlânâ’yı temsil eder. Hakikate varan yolu o bilir; ve bunun için hakikate varan en kısa yolu temsil eden hatt-ı istivâ’ya yalnızca o basabilir. ‘Sûr’un üflenmesiyle kabirlerinden canlanarak kalkanların şaşkın şaşkın nereye gideceklerini aramak yerine, insân-ı kâmilin peşine takılıp, onun gittiği yoldan, adımlarını onun gibi atarak kurtuluşa eren yolu bulmayı, Sultan Veled devrindeki yürüyüş temsil eder. Semâdaki selâmlar zât, sıfat, fiil, vahdet gibi tasavvuf anlamlarını taşırlar. Dört selâm, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerini anlatmaktadır. Dördüncü selâmda; Allah’ın tek ve gerçek varlığı ile varoluş olan, vahdet durağından kıpırdamadan, ayak direyerek duruş, anlatılmaktadır. Ve sonunda, “Bütün mânâ mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vazgeçme, en yüce makam ve mertebe kulluktur, fakat, bilenle bilmeyen bir değildir.” denilir.
    Tüm Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll
    ²¹°¹³²¹³ °¹²¹³¹³









    Dünyadaki en büyük değişimleri gerçekleştirenler, değişime önce kendilerinden başlayanlardır... (G. B. Shaw)

    Memnun değilsen Değişime Yardımcı Ol !..
    Fikir üret ki, Şikayet Etme Hakkın Olsun.

  3. #3
    www.TurkForum.net
    Kayıt Tarihi
    31-01-2005
    Mesajlar
    10,943
    Karizma Gücü
    10

    Tartışma

    Mevlânâ tam bir Peygamber varisi idi

    Sesi-soluğu, vâridâtı, aşk u heyecanı ve insanlığa vadettikleriyle çağları aşan öyle yüce kametler vardır ki, üzerlerinden asırlar ve asırlar geçse de onlar hep taze ve canlıdırlar. Zaman onları eskitemez, hâdiseler onlara renk attıramaz ve muhalif rüzgârlar onları asla solduramaz. Onlar, yüzlerce-binlerce yıl önce yaşamış olsalar da, her zaman ter ü taze ve yepyenidirler; yepyenidirler düşünceleri, tespitleri, beyanları, ruhlara sundukları mesajları ve değişik içtimaî problemler karşısında ortaya koydukları alternatif çözüm ve reçeteleriyle…

    Mevlânâ Celâleddin er-Rûmî hazretleri de işte bu aşkınlardan biri. Üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen o, bugün bile bizi duyuyor, dinliyor, hislerimizi paylaşıyor ve problemlerimize çareler sunuyor gibi bir aşkınlığın sesi-soluğu durumunda. O, geçmişte yaşamış biri; ama yedi asır sonra dahi hâlâ içimizde dipdiri.. ziyasını Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ)’dan alan ve günümüze kadar değişik dalga boyundaki tayflar hâlinde her yana yayan bir nur adam.. evliyâ, asfiyâ çerçevesinde seçilmişlerden bir seçilmiş ve aşk u muhabbet kahramanları arasında sözleri mîr-i livâ bir kutlu.. ölü ruhlara hayat üfleyen bir israfil sûru.. nefesi, çoraklaşmış gönüllerin âb-ı hayatı, yoldakilerin nuru ve tam bir Peygamber vârisi.

    Hazreti Mevlânâ, hep Allah’a koşmuş ve başkalarını da koşturmuş bir hak eri.. her zaman aşk u şevk ile coşmuş ve çevresine sevgi meşk ederek onları da coşturmuş dengeli bir cezbe insanı.. mârifeti, muhabbeti ve aşk u şevki yanında aynı zamanda tam bir mehâfet ve mehâbet kahramanı.. herkesi Hakk’a ve o kutlu sona çağıran bülend-âvâz bir münâdi.. rızası, Hak rızasının eseri ve aşk u iştiyakı da Hak teveccühünün tezahürü bir üstad-ı câmi idi. Çağına seslendiği aynı anda o Muhammedî ses ve nefesini asırlar ötesine de duyurabilmiş; kendi çağının talihlilerini tenbih etmenin yanında günümüzün insanlarını da uyarmasını bilmiş büyülü bir nefestir. Allah onu önemli bir hizmette istihdam ediyordu ve bu önemli misyonuna göre de, içi ve dışı itibarıyla fevkalâde bir donanımla şereflendirmişti: kalbi envâr-ı ilâhiye ile pürnur, özü hikmet cevherleriyle ışıktan bir fağfur, sırrı esrâr-ı lâhutla mâmur, basireti de ziya-yı hâssla münevver idi.

    Bu ufkuyla Hazreti Rûmî, kendi çağında irşad dairesinin merkez noktasında âdeta bir Kutup Yıldızı, feyiz kaynağı olan Hakikat-i Ahmediye’nin ziyası sayesinde binlercenin-yüzbinlercenin şem’ine pervane oldukları bir vilâyet çerağı, insanî kemalâta yürüyenlerin yanıltmaz pişdârı, Kur’an hakikatlerinin müdakkik bir müfessiri, Muhammed’in (sav) aşk u şevkinin coşkun bir tercümanı ve herkese Allah’ı sevdirmenin de büyülü bir lisanıydı. Onun atmosferine girenler sonsuz huzura erer, onun ufkundan Kur’an’a bakanlar asr-ı saadeti görmüş gibi birdenbire başkalaşır, etrafındaki gürûh-u encüme Hak âyâtını tefsir ederken bütün sineler aydınlanır, o "Allah" derken âdeta gökler deliniverir de semanın esrarı arza boşalıyor gibi olurdu.

    O, Cenâb-ı Hakk’ı delice seviyordu ve ufkunda hiç dinmeyen bir inilti vardı gece-gündüz. Halvette-celvette, her zaman ayrı ayrı muhabbet ve aşk u iştiyak fasılları yaşıyordu. Bütün bütün mâsivâdan tecerrüt edip kendini gönlündeki aşk u vuslatın gel-gitlerine salınca tamamen bir ateş topuna dönüyordu. içten içe ocaklar gibi yanıyor, ama asla gam izhar etmiyordu. Yanmayı aşkın gereği görüyor, âh u vah etmemeyi de vefa töresi sayıyordu. Ona göre, "seviyorum" diyenler cayır cayır yanmalı ve bunu da maiyyet ve kurbetin bedeli saymalıydılar. Az yemeli, az içmeli, az uyumalı, konuşacakları zaman da sadece O’ndan söz açmalı ve hep "hayret" yaşamalıydılar. O, "Sevenin nasıl uyuduğuna şaşılır; evet, sevene uyumak haramdır." derdi. Bir keresinde, ( Cenab-ı Hakk’ın, Hazreti Davud’a hitaben: ) "Ey Davud! Kendini uykuya salıp beni düşünmeyen, sonra da aşk iddiasında bulunan yalan söylemiş olur." sözünü naklettikten sonra "Karanlık basınca aşıklar delirir-delirmeli." demiş ve hep dediği gibi davranmıştı.

    İşte Divan-ı Kebîr’de onun mağmalar gibi köpürüp duran his ve heyecan ummanından sadece birkaç damla:

    "Elsiz-ayaksız kalmış zavallı gönlümde O’nun aşkına direnecek güç kalmadığı için mecnun gibiyim. Her gün, her gece beni bağlayan aşk zincirinin ucunu geveleyip duruyorum.

    Sevgilinin hayâli gelip belirince kanlar içinde kalıyorum. Ben kendimde olmadığım için O’nu gönül kanıyla boyarım diye korkuyorum. Aslında Sen, her zaman aşk ateşiyle yanıp yakılan bu âşığın gecelerini perilerden sormalısın.. Herkes gidip uyudu; gönlünü O’na kaptırmış olan ben ise uyku nedir bilmiyorum. Bütün gece gözlerim göklerde yıldız saymakta; O’nun aşkı uykumu öyle bir alıp ***ürdü ki, bir daha geri geleceğini sanmıyorum..."

    Eğer O’nun aşk u heyecanı ve vecd ü hafakanlarının özü sayılan şiir divanlarının ruhu sıkılacak olsa, ondan hep böyle aşk u iştiyak ağlamaları, vuslat ve ümit nağmeleri dökülecektir. Mevlânâ bir ömür boyu sevmiş, sevildiği inancıyla oturup kalkmış, hep O’na karşı olan aşk u alâkasını dillendirmiştir. O, bu engin aşk u alâkasını her seslendirişinde de O’na yalnız yürümemiştir; kendini dinleme bahtiyarlığına ermiş-çevresini de alıp beraber ***ürmüştür. Evet o, kendisine sunulan semavî ziyafet sofralarından, o ışık hâlesi içinde bulunanlara da kâse kâse sunmayı âdeta bir vefa borcu bilmiştir.

    İşte ona ait bir semavî yolculuk sergüzeştinden etrafa akseden bir kaç müteşâbih nağme:

    "Aşk burakı aklımı da gönlümü de aldı ***ürdü. Nereye ***ürdüğünü bana sorma. Aklımı da gönlümü de alıp ötelere ***ürdü. Yürüyüp öyle bir revaka ulaştım ki, orada ne ay var ne de gün; öyle bir dünyaya eriştim ki, orada dünya da dünya olmaktan çıkmış…" Bu seyahat, mirac-ı Ahmediye’nin gölgesinde öyle bir uruc ve bir semavî yolculuk ki, Süleyman Çelebi ifadesiyle, "Ne mekân var ânda ne arz u semâ." Görüp duydukları, bakıp temâşâ ettikleri gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, akl u fikrin kavrayamadığı özel iltifat tecellileriydi ve bunlar herkese de müyesser değildi. O, gitti, gördü, tattı ve bir fâninin bilebileceği çerçevede bilinebilecek her şeyi bildi. Görmeyenler bilemez, tatmayanlar duyamaz; duyanlar da çok kez sır vermez, sır verseler de onu herkes ihâta edemez. Gâlib’in ifadesiyle:

    “Bir şu’lesi var ki şem’-i Canan’ın Fânûsuna sığmaz âsumanın”

    Mevlânâ’nın bütün bir varlığa karşı duyduğu muhabbet, alâka ve insanlarla münasebetlerindeki sıcaklık, ondaki o derinlerden derin ilâhî aşkın bir izdüşümüydü. Fıtratı sermest-i câm-ı aşk olan Hazreti Pir her şeyi sevmiş, topyekün varlığı muhabbetle kucaklamış, her nesne ile bir çeşit diyaloğa geçmişti ki; bütün bunlar, onun Allah’a karşı o derin aşk u alâkasının yansımasından başka bir şey değildir.

    Bu perişan ve bulanık anlatımın onu ifade etmekten uzak olduğunun farkındayım. Bu da benim onunla bir münasebet arayışıma verilmeli. Yoksa nerede damla, nerede deryayı tavsif; nerede zerre, nerede güneşi ifade.!?

    Varsın öyle olsun; birkaç cümle ile de olsa, ışığının şu fâni dünyaya düşmesi itibarıyla, yeniden bir kere daha "Celâleddin er-Rûmî" demek istiyorum:

    Hazret, Asya kıt’asında iç içe içtimaî, siyasî ve askerî bunalımların yaşandığı 1207 yılında Belh bölgesinde hayata gözlerini açtı. Babası, şeyh Muhammed Bahâüddin es-Sıddîkî ki, Hazreti Ebû Bekir’in onuncu derecede torunuydu. Merhum Tâhiru’l-Mevlevî’ye göre, vâlide-i mükerremeleri de Efendimiz’in soyundan ayrı bir şecere-i mübarekenin meyvesiydi. Baba, bulunduğu bölgede "Sultanu’l-Ulemâ" unvanıyla yâdedilen bir Peygamber vârisi ve bir hakikat eriydi. Pek çok hak dostu gibi o da doğup büyüdüğü yerde hazmedilememiş, hatta hırpalanmış ve bir manâda göçe zorlanmıştı. Bu itibarla da, maskat-ı re’si olan Harzemlilerin ülkesinden ayrılmış.. upuzun bir müsâferet ve ikamet fasılları yaşamış: Hicaz’a uğramış, bir miktar şam’da ikamet etmiş, bir hayli sulehânın yanında Muhyiddin ibn Arabî gibi mümtaz şahsiyetlerle görüşmüş, görüşmüş ve feyiz alıp feyiz vermiş.. ve kendiyle beraber dünyevî yaşı itibarıyla henüz altı-yedi yaşına yeni basmış bulunan büyük ruhlu küçük Mevlânâ da zatına has o derin tecessüs ve tefahhus hisleriyle gördüklerini gayet net fotoğraflamış, çevresini iyi okumuş, bilhassa Hazreti Muhyiddin’in esrarlı dünyasına –tabiî yaşının müsaadesi ölçüsünde– nüfuz ederek onun sohbetiyle ayrı bir insibağ yaşamış; ondan iltifat görmüş ve teveccühlerine mazhar olmuş.. böylece oldukça sıkıntılı fakat değişik mevhibe ve vâridlere açık hedefi meçhul bu bereketli hicrette Hazreti ibrahim, Hazreti Musa ve Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhim salavâtullahi ve selâmuhu mile’l-arzi ve mile’s-semâ) gibi hep bereket bulmuş, hep lütuf görmüş ve kazâya rıza sayesinde adı konmamış ihsanlara mazhar olmuştur.

    Yollar bu kutlu aileyi alıp Erzincan’a ***ürmüş, kader onları Karaman’a çekmiş. Bir miktar "Halâveye" medresesinde talebelik.. bir süre şam-Halep medreselerinde ulûm-i islâmiye tahsili.. ve tekmîl-i nüsahtan sonra yeni ana ocağı sayılan Konya’ya avdet.. bir süre sonra Hoca Şemseddin Semerkandî’nin semere-i mübarekesi Gevher Hatun’la izdivaç.. ardından da muhterem peder Sultanu’l-Ulemâ’nın Allah’a yürümesi.. ve Seyyid Burhaneddin Tirmizî’nin nezaretinde uzun bir seyr u sülûk-i rûhânî.. derken birkaç sene sonra Rüknüddin Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya gelen Şems-i Tebrizî ile buluşma ve yeni bir derinliğe açılma.. ve sonunda bütün dünyada kendi enginliğiyle tanınan Koca Mevlânâ. Aslında bunlar, meâliye açık üstün istîdat bir nâdire-i fıtratın hayatını tarassut adına ortaya koymaya çalıştığımız birkaç küçük menfez ve uhrevîliğe kilitli Muhammedî ruhun önemli temsilcilerinden birinin hayat-ı seniyyelerinden sadece üç-beş kare..!

    Mevlânâ mı Şems’in ufkunu açtı, Şems mi Mevlânâ’yı alıp ötelere ***ürdü ve kim kimi hakikatü’l-hakayık’a, aşk u şevk zirvesine, Hazreti Matlub u Mahbub’a yönlendirdi?.. gibi soru ve münakaşalarla o pak ve müstesna insanların sergüzeşt-i hayatlarıyla alâkalı mülâhazaları bulandırmak istemem vesselâm.. ve zaten bu tür konular bizim gibi düz insanları da aşar; ama kim bilir, belki de şöyle demek daha uygun olur: Bir dönemde iki müstait ve donanımlı ruh bir araya gelmiş, iki derya gibi birbirine boşalmış; ferden ferdâ zor ulaşılabilecek zirvelere, iştirak-ı mevâhib ve vâridatla birdenbire ulaşıvermiş; mârifet, muhabbet ve aşk u şevk şâhikalarına otağlarını kurmuş, kendi çağlarını aydınlattıkları gibi günümüze kadar da bütün asırlara o "menhelü’l-azbi’l-mevrûd"dan aldıkları feyizleri ifâza ederek birer "yâd-ı cemil" olarak zikredilegelmişlerdir.

    Şunu da hemen belirtmeliyim ki, Hazreti Mevlânâ, başta peder-i muhteremleri Sultanu’l-Ulemâ olmak üzere, pek çok feyiz kaynağından istifade etmiş, seleflerinin büyük çoğunluğunu geride bırakmış ve ummanlar gibi köpüren aşk u şevkiyle her zaman Allah’a yakın durmanın yanında hep insanların içinde olmuş ve kendini asla onların üstünde görmemiş; hayat-ı seniyyelerinde bizzat, ötelere yürüdükten sonra da eserleriyle Hazreti Sultanü’l-Enbiyâ’nın rûhânî hayatlarının vesâyetinde bir "kutbu’l-irşad" vazifesi görmüş; çok geniş alanlı, geniş zamanlı tesiri olan ender simalardan biridir.

    Hazreti Pir’in, sofiler arasında bilinen şekliyle müridliği, dervişliği, postnişinliği ve şeyhliği söz konusu değildir. O, temel unsurları Kitap, Sünnet ve selef-i salihin olan irşadla alâkalı şahsî içtihatlarıyla, tecdid televvünlü yeni bir yöntem geliştirmiş; farklı bir ses ve solukla hem çağının insanlarını, hem de daha sonrakileri yepyeni bir mâide-i semâviyede buluşturmuştur. O, Allah’la münasebetlerinde bir aşk u iştiyak insanıdır; Allah’tan ötürü kendisine teveccüh edenler karşısında da bir muhabbetullah sâkisidir; evet eğer onun, Divan-ı eş’âr’ının ruhu sıkılıp sağılacak olsa gökteki sıkışmış bulutlardan rahmet boşaldığı gibi ondan da muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlullah sağnakları boşalacaktır. Onun ruhundan fışkıran ve Hüsamettin Çelebi vasıtasıyla kitaplaştırılan en câmi ve büyük ölçüde de didaktik eseri "Mesnevî", bu yüksek aşk u muhabbet tufanının tenezzül dalga boyunda ve bizim de özünü duyabileceğimiz bir şaheser; "Divan-ı Kebîr" ise, Hazret’in kametine göre bir aşk u iştiyak tufanı mesabesindedir.

    Mesnevî’de duygular, düşünceler muhakemelerimizi ezip geçmeyecek şekilde, idraklerimizi aşmayan âli bir üslûpla işlenmiştir. Divan-ı Kebîr’e gelince, onda her şey mağmaların feverânı mahiyetindedir ve herkesin yudumlayacağı türden de değildir. Dikkatle bakıldığında, bu kitab-ı celîlü’l-kadr’de fevkalâde bir derinlikle "fenafillâh-bekabillâh-maallah" mülâhazalarına bağlı dışa vuran olabildiğine engin maverâî bir heyecan feverânı müşahede edilmektedir. Onun Divan’ındaki bu feverânı görebilenler kendilerini yanardağları hatırlatan bir aşk u vecd tufanı içinde bulurlar ve dehşetle ürperirler. Hazret’in herkese açık olmayan bu tür eş’ârında, aklın hudutlarının aşıldığı, insanî normların üstüne çıkıldığı, melekûtî keyfiyâtın mülkî elvân ve eşkâli gölgelediği görülür.

    Hazreti Mevlânâ, medreseden tekyeye, tekyeden çilehanelere bütün feyiz kaynaklarından beslene beslene olgunlaşmış.. Hakk’a vasıl olmuş.. kendi sistemi içinde semâvîleşmiş ve vilâyet semâsında bir kutup yıldızı gibi âdeta kendi etrafında dönen bir mâh-ı mücellâdır. Evet o, bulunması gerekli olan yere ulaşmış ve durması icap eden yerde de durmayı başarmış bir babayiğittir. Gördüklerini iyi okumuş, duyduklarını yerinde değerlendirmiş; Hakk’a teveccühünde asla kusur etmemiş ve ötelerden esip gelen vâridlerin, mevhibelerin bir zerresini dahi zayi etmemiştir. Zayi etmemiş ve pek çok selefi gibi bu ilâhî atiyyeleri şiir diliyle seslendirmiş, baş döndüren söz hevenkleriyle ortaya koymuştur. O, bu zebercedden büyülü kelimelerle hem kendi aşk u heyecan hummasını dillendirmiş, hem de şiirin köşe-bucak müphemleri içinde, yârâna açık, ağyâra kapalı müteşâbihâtını ifade etme üstadlığını ortaya koymuştur.*
    Tüm Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll
    ²¹°¹³²¹³ °¹²¹³¹³









    Dünyadaki en büyük değişimleri gerçekleştirenler, değişime önce kendilerinden başlayanlardır... (G. B. Shaw)

    Memnun değilsen Değişime Yardımcı Ol !..
    Fikir üret ki, Şikayet Etme Hakkın Olsun.

  4. #4
    www.TurkForum.net
    Kayıt Tarihi
    31-01-2005
    Mesajlar
    10,943
    Karizma Gücü
    10

    Tartışma

    Mevlana'nın Hayatı ve Yetişmesi

    Mevlânâ 30 Eylül 1207 tarihinde bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Mevlânâ’nın babası dönemin ileri gelen alimlerinden olup, sağlığında “Sultân-ül-Ulemâ/Bilginlerin Sultânı” unvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’dir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Bahâeddin Veled, bazı siyasî olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası sebebiyle Belh’ten ayrılmak zorunda kalmıştır. Aile, sırayla Nişabur, Bağdat, Kûfe, Hicaz, Şam, Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Karaman’a (o günkü adı Lârende) geldi. 1222 tarihinde Karaman’a gelen aile burada 7 yıl kaldı. Mevlânâ 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlânâ bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilikten de Muzafferüddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolu’nun büyük bir kısmı Selçuklu egemenliği altındaydı. Konya da bu devletin baş şehri idi. Sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolup taşmıştı. Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd’dı. Keykubâd, Sultânü’I-Ulemâ Bahâeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve yerleşmesini istedi. Bahâeddin Veled, Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldi. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler. Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 tarihinde Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayı’nın Gül Bahçesi seçildi.

    Şems-i Tebrizî ile buluşması

    Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlânâ, babasının vefatının ardından Seyyid Burhaneddin Tirmizî’nin nezaretinde uzun bir manevî terbiyeden geçti. Rüknüddin Zerkûbî’nin işaretiyle Konya’ya gelen Şems-i Tebrizî ile buluşması (15 Kasım 1244) ise onda yeni bir ufuk açtı. Birbirlerinin ufkunu İlahî enginlere açan iki büyük okyanus, kendi çağlarını aydınlattıkları gibi günümüze kadar da bu nûraniyet devam etmektedir. Mevlânâ, Şems’te “mutlak kemâlin varlığını”, cemalinde de “İlahî envarı” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems-i Tebrizî ile sohbetleri, etraftakilerin bunu kıskanması, Şems-i Tebrizî’nin Şam’a gitmesi, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled’i gönderip, müridlerle onu tekrar Konya’ya çağırması, Şems-i Tebrizî’nin ondan sonra tekrar kaybolması... Sonra da ikinci kayboluşunun ardından Şam’da-Suriye’de “Acaba bulabilir miyim?” diye tekrar tekrar onu araması Mevlânâ’nın hayatında iz bırakmış sahnelerdendir. Mevlânâ, Şems’in kayboluşundan sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar. Mevlânâ, 5 Cemaziye’l-ahir, 672 (17 Aralık 1273) Pazar günü Hakk’ın rahmetine kavuştu. Cenaze namazını vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlânâ’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine namazı Kadı Siraceddin kıldırdı.

    Şeb-i Arûs

    Mevlânâ Hazretleri, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlânâ ölüm gününe düğün günü manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ‘ah-ah, vah-vah edip ağlamayın’ diyerek vasiyet ediyordu. O, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.” der.

    Ney ne anlatır?

    Ney âlemi kuşatan “büyük sır”ın sesidir. Yanıktır. Yakar. Her nerede üflenirse üflensin bulunulan ortamın nahoşluğuna inat kendi aşkını ve derdini öne alan, baskın çıkan, “alet edilemez” bir inleme gibidir. Diğer tüm sazları gayri meşru şarkılarda kullanmak mümkündür, ancak nây-ı şerif öyle değildir. O alet olmaz. Nerede olursa olsun kendi gündemini, İlahî aşk ateşini bir anda en ön sıraya oturtuverir. Kamış veya kargı anlamına da gelen neyin en eski adı Sümerceden Farsçaya geçen nâ veya nay sözcüklerinden geliyor.

    Mesnevî nedir?

    Mesnevî, klâsik Doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla “ikişer, ikişerlik” demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlânâ, Mesnevî beyitlerini Konya/Meram’da gezerken, otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış. Mesnevî’nin dili Farsçadır. Halen Mevlânâ Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25.618’dir. Mesnevî’nin vezni: Fâilâtün-Fâilâtün-Fâilün’dür. Mevlânâ 6 büyük cilt olan Mesnevî’sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikâyeler halinde anlatmaktadır.

    10-17 Aralık tarihlerini Dünya Barış Kongresi haline dönüştürmeyi düşünüyoruz :

    Bir kültür ve tarih başkenti olan Konya, bu kimliğiyle yüzyıllardır insanların devamlı ikamet ettikleri, çalıştıkları ve ziyaret etmek amacıyla geldikleri en fazla tercih edilen yerlerden birisi olmuştur. Şehrimizin millî, manevî, tarihî ve kültürel değerlerini araştırmak, yaşatmak, tanıtmak, benimsetmek ve bu suretle millî bütünlüğün güçlenmesine katkıda bulunmak amacıyla Konya Büyükşehir Belediyesi olarak çalışmalarımızı bu bilinçle zenginleştirip, göreve başladığımız andan itibaren özellikle kültürel belediyecilik alanında yararlı olacağına inandığımız çalışmalarla, bu zengin mirası tüm dünyaya ulaştırmayı hedeflemekteyiz. Şehrin geleceği için sadece fizikî yatırımlar değil aynı zamanda sosyal ve kültürel yatırımlar da önemlidir.

    Konya’mızın diğer şehirlerimizden farklı bir ayrıcalığı vardır. Konya’da farklılıkları koruyarak bir arada yaşamak, yüzyıllardır bir gelenek haline gelmiştir. 750 yıl önce Amerika ve Avrupa’da insan ayrımcılığının yaşandığı bir dönemde, Anadolu’nun bu şehrinde insanların evrensel kardeşlik çizgisinde buluştuklarını görebiliriz.

    Kültür hizmetleri açısından yeni dönemde Konya, büyük beğeni ve takdir toplamaktadır. Amacımız tüm dünyaya sevgiyi, hoşgörüyü, Konya’yı ve Mevlânâ’yı tanıtmak. Bu değeri tüm dünyaya tanıtmak bizlerin en büyük vazifesidir. Mesnevî’nin tüm insanlığa gönderdiği mesajları ulaştırmakta bu temel düşünce bizlerin rehberi olmuştur.

    Hz. Mevlânâ, insanlığa hizmet etmenin yolunu; din, dil ve ırk ayrımcılığı gütmeden herkese aynı noktada yaklaşmakta olduğunu söyler. Bu temel düstur aynı zamanda günümüz dünyasının ihtiyacı olan bir olgudur da.

    Konya Büyükşehir Belediyesi olarak öncelikle çok sade bir anlatımı ve anlaşılır diliyle en çok ilgi gören ve günümüz Türkçesine en yakın nüsha olan Abdulbaki Gölpınarlı’nın gözden geçirdiği Veled Çelebi İzbudak’a ait Mesnevî şerhi yayımlandı. İngilizce ve İtalyanca çevirileriyle yayımlanan Mesnevî’nin Farsça ve Almanca çevirileri de tamamlanmak üzere. Yakın bir tarih içerisinde Fransızca, Rusça, Yunanca, Boşnakça, Bulgarca dillerini de kapsayarak 20’ye yakın dilde tercüme çalışmalarını gerçekleştirmeyi planlıyoruz. Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO, 2007 yılını ‘Mevlânâ Yılı’ ilan etmeye hazırlanıyor. Ayrıca şehrimizde her yıl düzenlenen Hazreti Mevlânâ’yı Anma Etkinlikleri’ni farklı bir hüviyete büründürerek 10-17 Aralık tarihlerini Dünya Barış Kongresi haline dönüştürmeyi düşünüyoruz.

    Hazreti Mevlânâ’nın düşünce merkezinin asıl kaynağı “inancı” olmuştur. Bu inanç ise; bizim de dayanmakta olduğumuz değerlerdir. Hz. Mevlânâ’nın tanıtılması ile bir filozof, bir mutasavvıf, bir İslam büyüğü ve hepsinden önemlisi insanı insan yapan değerler tanıtılmış oluyor.

    Mevlevî, hayata tecelliyat olarak bakar

    Mevlevîlerde, edep telâkkisiyle inançtan meydana gelen terimler vardı. Meselâ kapıyı kapamak, ocağı, yahut mumu söndürmek, ışığı yakmak gibi çeşitli mânaları arasında kötüleri de olan sözler, Mevlevîlik’te kullanılmaz, bunların yerine ‘kapıyı örtmek’ yahut ‘sırlamak’, ‘ocağı ve mumu dinlendirmek’, ‘ışığı uyarmak, uyandırmak’ gibi tâbirler kullanılırdı. Ben denmez, ‘biz’, yahut ‘fakir’ denirdi. Sen denmez, ‘siz’, yahut ‘nazarım’ denirdi. Bunların çoğunda Mevlevîlerle diğer tarikatlar arasında iştirak vardı. Aynı tâbir, bütün tarikat erbabınca kullanılırdı. Bir kısmı ise yalnız Mevlevîlere mahsustu.

    Agâh ol, agâh olmak: Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. ‘Uyan, kalk’ yerine birisi uyandırılırken el ucuyla hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça ‘agâh ol erenler’ denirdi.

    Allah derdini artırsın: Bir nev-niyazın aşk ve cezbeye ait bir tezahürü görülürse şeyh veya dedeler, ona bu cümleyle duâ ederlerdi. Dert, aşk ve ihlâs, teslim ve vefa, neş’e ve iştiyak mânalarına kullanılırdı.

    Aşkolsun: Birisinin yanına gelen şahıs, oturup niyaz edince, yâni onunla görüşüp yerine oturarak yeri öpünce ev veya hücre sahibi, o zata ‘aşkolsun’ derdi ki bu söz, ‘hoş geldin’ makamındaydı. Bu söze muhatap olan, söyleyenin makamına ve kemâline göre ya elini göğsüne koyup baş keserek ‘eyvallah’ der, yahut yine eğilip yeri öperdi. Su veya bir şey içene de ‘afiyet olsun’ yerine ‘aşkolsun’ denirdi. Bütün tarikatlarda müşterek olan bu tâbir, bazen de karşılıklı ve tamamlayıcı tâbirlerle uzatılmıştı. ‘Aşkolsun’ sözüne muhatap olan, ‘aşkın cemâl olsun’ derdi. Bu söz üzerine ‘aşkolsun’ diyen, ‘cemâlin nur olsun’ der ve ‘nûrun alâ nûr olsun’ cevabını alırdı.

    Aşku niyaz, aşketmek: Selâm anlamınadır. Şeyh veya dede yahut da birisi, ihvandan birini sorarsa bu soruya karşılık ‘selâmı var’ yerine soranın derecesine göre ‘aşku niyaz ederler, kademlerinize aşku niyaz ederler’, yahut ‘aşkederler’ derdi. Şeyhe veya dedelerden, yahut da ihvandan birine selâm gönderilirken ‘kademlerine aşku niyaz ederim’, yahut sadece ‘aşku niyaz ederim’ veya ‘aşkederim’ denirdi.

    Aşk vermek: Aşkolsun demeye, yâni gelene hoş geldin yerine bu sözü söylemeye ‘aşk vermek’, bu söze muhatab oluşa ‘aşk almak’ denirdi.

    Ateş-bâz: Mevlânâ’nın aşçısı olduğu rivayet edilen bu zatın adı, matbah ve aşçıbaşı yerine de kullanılırdı.

    Avam: Sûfiler, hakikat ehli olmayanlara zahir, avam gibi adlar vermişlerdi. Mevlevîler tarikat ehli olmayanlara ‘avam’ derlerdi.

    Çerağ: Işık, mum ve kandil anlamına gelir.

    Dede: Çile çıkarmış ve hücre sahibi olmuş derviş.

    Derviş: Bütün müntesiplere ve bilhassa çilekeşlere denirdi. Tarikat mensubu anlamına gelen bu tâbir, umumî ve müşterekti.

    Işığı dinlendirmek: Işığın söndürülmesi.

    Erenler, erenlerim: Şeyhlere ve dedelere söylenirdi.

    Eyvallah: ‘İyi vallahi’den, yahut ‘iy vallahi’den bozmadır. Bu söz, çağırılan kişi tarafından, efendim mukabili kullanıldığı gibi ‘aşkolsun’ sözüne karşılık teşekkür mânasını da ifade ederdi. Bir soruyu tasdik yollu kullanıldığı da vardı. ‘Allah eyvallah’ tarzında kullanılırsa yemin makamına geçerdi.

    Fahir: Mevlevî sikkesi. Mevlevîlerle Bektâşîler arasında müşterekti. Bektâşîler de Bektaşî tacına fahir derlerdi.

    Fakir: Yok, yoksul anlamına gelen bu kelime, bütün tarikatlarda müşterekti ve “ben” yerine kullanılırdı.

    Göçmek, göçünmek: Ölmek.

    Gönül etmek: Bir işin olması veya olmaması için kalben duada bulunmak, olmasını veya olmamasını istemek, himmet etmek, birisinin işi için mânevî himmette bulunmak.

    Görüşmek: İhvandan iki kişinin, birbirlerinin sağ ellerini, sağ elleriyle, yahut iki elle kavrayıp ağızlarına kaldırarak ve biraz eğilerek aynı zamanda ellerinin üstünü öpmelerine dendiği gibi Mevlevî sâliki, eline aldığı her şeyi, meselâ su içeceği vakit bardağı, eline aldığı kahve fincanını, yatacağı vakit ve kalktığı zaman yastığını, üstüne çekerken ve üstünden atarken yorganını, giyer ve çıkarırken, hırkasının ve çamaşırını yakasını, sikkesinin kenarını öperdi ki bu öpüşe de ‘görüşmek’ denirdi.

    Hakta: ‘Yok’ sözü yerine kullanılırdı. Meselâ para yok yerine ‘mangır hakta’ denirdi. Umumî ve müşterek terimdi.

    Hak vere: Aynı mânada kullanılırdı. ‘Yok’ sözü, hoş görülmez ve söylenmezdi. Bunun yerine bir şeyin bittiğini, tükendiğini anlatmak için ‘hak vere oldu’ denirdi. Müşterekti.

    Hâmûşân: Susanlar anlamına gelen bu terim, Mevlevîlere aitti, mezarlık ve ölüler yerine kullanılırdı.

    Hora geçirmek: Yemek anlamına gelen Farsça ‘horden’ kelimesinden yapılmaydı. “Bir şey yemek” anlamını ifade ederdi.

    Hora geçmek: Makbule geçmek mânasına gelen müşterek ve hattâ halk dilinde de mevcut bir tâbirdi.

    İhvan: Bütün Mevlevîler birbirlerine ‘ihvan-kardeşler’ derlerdi. Umumî olmakla beraber daha ziyade Mevlevîler tarafından kullanılırdı.

    Nazarım: “Sen” yerine kullanılırdı. Mevlevîlikte bakışın büyük bir ehemmiyeti vardı. Mevlevîler mürşidin bakışının, insanı cezbeye ulaştıracağına inanırlar. Mevlevî mukabelesinde (ayin) Devr-i Veledî’de karşılaşanlar birbirlerinin yüzlerine ve kaşlarının aralarına bakarlardı. Aynı zamanda karşımdaki, benim nazarım olur, ben de ona nazar kesilirsem birleşmiş oluruz ki bu takdirde kelime, birliği de anlatır.

    Nev-niyaz: Tarikata yeni girmiş ve bilhassa genç muhib ve semâzene denirdi.

    Niyaz: Baş kesmek de denir. Mukabeleden başka zamanlarda bir Mevlevî, diğer bir Mevlevî ile ayakta buluşunca her ikisi de şu suretle birbirlerine niyaz ederlerdi: Niyâz eden, şehadet parmağını, diğer parmaklara nispetle düz olarak tutup sağ elini dudağına ***ürür ve şehadet parmağını sükût işareti yapar gibi dudaklarının üstüne biraz mail olarak koyup hafifçe öper ve derhal yine parmaklar biraz açık olarak elini kalbinin üstüne koyup başını eğerdi. Karşıdaki de aynı tarzda sağ eliyle aynı hareketi yapar ve baş keserek niyaz etmiş olurdu. Bu, parmağı ağza ***ürmek, sırrı fâşetmemeye ve sükûta, baş kesmek de insanı takdise alâmetti. Dergâha, şeyhe, dedeye ve canlara verilen hediyeye de niyaz denirdi.

    Rızâ: Allah razılığı ve yol uğruna çekilen zahmet ve mihnetlere razı olmayı bildiren bir terimdi. ‘Rızâ’ kelimesi, ebced hesabında 1001 sayısını ifade ettiğinden ve Mevlevî çilesi, binbir gün hizmetle olduğundan bu kelime, Mevlevî edebiyatına da girmişti.

    Sırrolmak: Gizlenmek, kaybolmak, sönmek, ölmek.

    Mevlevî mukabelesi

    Karşılaşmak anlamına gelen mukabele kelimesi, bütün tarikatlarda ve bilhassa Mevlevîlerde, tarikat âyinini icra etmek yerinde kullanılagelmiştir. «Mukabele» semâhânede yapılır. Semâhâne, ekseriyetle türbeyi de ihtiva eden ve kenarında seyircilere mahsus ayrı bir yeri bulunan geniş bir binadır. Asıl semâ’a mahsus olan yer, tamamıyla birbirine bitişik ve cilâlı tahtayla döşenmiştir. Semâ’hânenin üst kısmında da merdivenle çıkılan «mutrıbhâne» vardır. Mukabele, ihya geceleri, yani şimdi kandil geceleri denen Rebiülevvel’in on ikinci gecesi (Hz. Muhammed’in (sas) doğduğu gece, Mevlid), Receb’in ilk cuma gecesiyle (Regaib), yirmi yedinci (Miraç), Şaban’ın onbeşinci (Berat) ve Ramazan’ın yirmi yedinci geceleri (Kadir), Kurban ve Ramazan bayramlarının arefe günlerinin akşamları, yâni bayram geceleri, ihya geceleri, yâni uyunmayacak ve ibadetle geçirilecek gecelerdir. Gündüzleri öğle namazından sonra, geceleri de yatsıdan sonra mukabele yapılır. Her tekkenin ayrı mukabele günleri vardı. İstanbul Mevlevîhânelerinin mukabele günleri, şu günlerdi: Cuma: Galata (Kulekapısı). Cumartesi: Üsküdar. Pazar: Kasımpaşa. Pazartesi: Yenikapı. Salı: Kulekapısı. Çarşamba: Beşiktaş (Bahariye). Perşembe: Yenikapı. Maamafih bazen ihvan toplanınca mukabele günü olmadığı halde de mukabele yapılabilirdi. Taşradaki Mevlevîhânelerde mukabele günü, daima cuma günüydü. Konya’da da cuma günü, Selimiye Camii’nde cuma namazı kılınır, herkes namaza, tennuresiyle, hırkasıyla gider, namazdan doğruca semâhâneye gelinir, mukabele icra edilirdi. Rivayete göre evvelce mukabele günü ve vakti yokmuş. İhvan toplanır sohbet esnasında bir vecd, bir zevk hâsıl olursa şeyh, meydancıya emreder, o da canlara haber verir, semâhâneye gidilip mukabele yapılırmış. Sonradan, Mahmud II. vakitli vakitsiz Mevlevîhânelere gelmeye, gelince de mukabele yapılmaya başlanmış. Fakat mukabelenin, bir vecd sonucunda değil de padişahın gelişi yüzünden yapılması, Mevlevîlerce hoş görülmemiş. Şeyhler, toplanıp her tekkeye bir mukabele günü ayırmışlar ve herhalde çelebilik makamına da haber verdikten sonra padişaha, ‘payıtahtınızda her gün öğle namazından sonra Mevlevi mukabelesi icra edilmektedir’ diye günlerin listesini arz etmişler ve bu suretle de padişah gelince mukabele yapılmasının önüne geçmişler.
    Tüm Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll
    ²¹°¹³²¹³ °¹²¹³¹³









    Dünyadaki en büyük değişimleri gerçekleştirenler, değişime önce kendilerinden başlayanlardır... (G. B. Shaw)

    Memnun değilsen Değişime Yardımcı Ol !..
    Fikir üret ki, Şikayet Etme Hakkın Olsun.

  5. #5
    Die Holocaust Industrie Holocaust adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    09-07-2005
    Mesajlar
    7,081
    Karizma Gücü
    8
    Görmüş mü ki cihan öyle bir âlim, öyle bir ermiş .

    Paylaşımın için teşekkürler
    Greatest Leader of All Time !


  6. #6
    cihan_zg adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    17-07-2005
    Mesajlar
    588
    Karizma Gücü
    0
    Konu icin cok sagol arkadasim,hazir Hz.Mevlana konusu acilmisken bende O mubarek insanin Hz.Imam Ali icin yazdigi bir eserini sizlerle paylasmak istiyorum.Ve bir sey daha eklemek istiyorum,Hz.Mevlananin Hayatini 2ye ayirmak mumkun,1.Sems-i Tebriziden onceki hayati,digeri ise Sems-i Tebrizi ile muhabbete basladiktan sonraki hayatidir.

    Selamlar.

    Naa'ti Ali

    MEVLANA CELALEDDİN-İ RUMİ


    O açıklayıcı imam, o tanrı velisi safa ehlinin vücut güneşidir. Yerde, gökte, makânda, zamanda Hakla duran o imamın zati, iç ve dış temizliğiyle Vasıflamak vaciptir. Çünkü küfürden, ikiyüzlülükten kurtulmuştur, temizdir...
    Onun konağı birlik âlemidir. Dünyevi ve beşeri sıfatlardan dışarıdır. o, insanın hakikati ve canı gibiydi. Her şey fanidir, fakat can yaşar, ölmez. Onun hareketi kendinden diri olan ezeli varlıktandır. Beka çevresinde döner dolaşır, yaratıkları yaratanın zati gibi o bakidir. Hakkın yüksek sıfatlarını Ali'nin vasfıdır.
    Hakkın sıfatları zaten ayrı değildir. O, Tanrının yapışmış olmuştur. Hani duyduğun lâhûtun o gizli hazinesi yokmu; işte odur.
    Çünkü o, haktan hakla görünmüştür. O hazinenin nakdi, tükenmez ilimdi. İşte o ilimden maksût, yüce Ali'dir. Hakkın hikmetini ondan başka kimse bilemez. Zira o hakimdir, her-
    şeyin bilginidir. İbtidasız evvel o idi, sonsuz ahirde odur. Peygamberlere yardım eden o idi, velilerin gören gözü de hakikatten odur. Yüzünün nurlu pırıltısı, kendi ziyasından bir güneş yarattı. O, hak iledir; hak ondan görünür. Hakka ki, o hak ile ebedidir.
    Âdem'in toprağı onun nurundan idi. O sebeple meleklerin tacı oldu; Allah'ın isimlerini ondan belirledi. O temiz ve yüce imamın ilmi sayesinde, Âdem herşeyi anladı. O nur tek olan
    yaradanın nuru olduğu içindir ki, melekût onun huzurunda secde ettiler. Evet, muhakkak ki, Âdem, o imamın nuru ile bütün ilahi isimleri bildi...
    Şit, kendinde Ali'nin nurunu gördü ve yüksek alemi öğrendi. Nuh, kendinde yüksek menzile ulaştırıncaya kadar, istediğini hep ondan buldu. Gene ondandır ki kurtuluşa eren Nuh, dehir de gayret tufanını buldu da beladan kurtulmuş oldu. Halil Peygamber, dostlukla onu andı da, ateş ona al lale oldu Nemrud'un ateşi, o Allah'ın dostuna hep gül, nesrin, lale oldu. Gene o idi ki, keyfiyle kendi koyununu İsmail'e kurban etti. Yûsuf, kuyuda onu andı da o saltanat mülkünü süsleyen tahtı buldu. Yakup onun önünde bir çok inledi de Yûsuf'un kokusunu alıp gözleri açıldı. İmran'ın oğlu Mûsa, onun nurunu gördü de uzun geceler hayran kaldı.
    Kırk gece kendinden geçti; kavuşma ve görüşme zevkine daldı.
    Sonra dediki: Yarabbi! Bana bu lütuftan bir âlâmet ver. Hak ona işte sana Yed-i Beyza (Nurlu el)'i verdim;dedi. Gene Ali'nin vergisidir ki, Meryem'e arkadaş oldu da İsa
    vücuda geldi...
    O şeriatte ilim şehrinin kapısıdır. Hakikatte ise iki cihanın beyidir. İki cihanın sultanı Muhammet, hakka yakınlık gecesinde, Allah'a kavuşmanın harem yerinde onun sırrını gördü.
    Ali'nin nutkunu, Ali'den dinledi. Ali ile birleşilen o yerde Ali'den başkası bulunmaz.(1)
    Allah yolunda gidenler isteyicidirler; Ali istenilendir. Söyleyenler söylerler, susarlar. O susmaz söyler. Ebedi ilim, onun göğsünde parlayıp görüldü. Vahyolunanların sırlarını,
    o hakikat olarak bildi ve bildirdi. Ümmetine haykırdı:
    -- Allah yolunda Ali, sizin kılavuzunuzdur. Allah'a içi doğru olanlar yüzlerini ona çevirmişlerdir. Zira o şahtır, doğru yolu gösterendir, efendidir...
    O bütün peygamberlerin sırrında idi. Cenabı Mustafa:
    -- Benimle açıkça beraber bulundu dedi. (2)
    Dinde evvel, ahır o idi. Allah ile içli dışlı idi...
    İşte bunları söyledim ki, bu yüksek mananın nüktesini öğrensin de yüksek velayete ersin. Sence apaçık bilinsinki, hakkiyle yüce olan odur.
    Ey efendi! Benimle boşuna kavga etme bu böyledir. Hakikat budur ki, hepimiz zerreyiz, güneş odur. Biz hepimiz damlayız, deniz odur. (3)
    Cihan var oldukça Ali var olur Cihan var olurken de Ali vardı.
    Cihanın temeli suret buluncaya kadar var olan Ali idi.
    Yer resmedilinceye, zaman husule gelinceye kadar var olan Ali 'idi.
    Veli, vasiy olan Şah Ali, cömertliğin, keremin, bağışın Sultanı Ali idi.
    Ali'den ötürü melekler Ademe secde ettiler. Adem bir kıble gibi idi, secde olunan Ali idi., Adem de, Şit de, Eyyub da, İdris de, Yusuf da, Yunus da, Hud da, Musa da, İsa da, İlyas da, Salih peygamber de, Davud da Ali idi.
    Nefsin tamamından ötürü cihan sofrası üzerinde elini bulaştırmayan kahraman aslan Ali idi. Kur'an'ın yer yer, ayetlerinde Tanrı'nın ismetini vasf ile övdüğü Kur'an sırlarının kaşifi Ali idi.
    Kapısının toprağı kadir ve kıymette Arşın semasından daha ileri geçen, o durmadan hakka secde eden arif Ali idi.
    İslamın yolunda iş düzelmedikçe , durup dinlenmeyen o şerefli, vekarlı Şah Ali idi.
    Hayber kalesinin kapısını bir hamlede koparıp açan o kalalar fatihi Ali idi.
    Afaka her bakışımda gördümki, yakın yüzünden her varlıkta var olan Ali idi. Bu küfür olmaz, küfrolan bu söz değildir. Cihan var oldukça Ali var olur, cihan var olurken de Ali vardı.
    Tebriz'in Şems-ül Hakkı cihanın gizli ve açık sırlarından her ne gösterdinse hepside Ali idi.(4)

    Mevlana'dan
    1- Çünkü Tanrı Kur'an da kendini (Ali) diye vasfediyor.
    2- Tanrı (Ali'yi her peygambere gizli gönderdi, benimle ise açık
    gönderdi) hadis-i şerifinden alınmıştır.
    3- Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler Milli Eğitim Bakanlığı
    Yayınları :1148 1. cilt /s.3-4-5 (1989 İstanbul)
    4- Divan-ı Kebir'den Seçme Şiirler Milli Eğitim Bakanlığı
    Yayınları : 912 2.cilt /s.156-157 (1989 İstanbul)


    Ekonomi & Finans Hakkinda Aradiginiz Bir Konu Mu Var?


    Ödevler & Sunumlar & Tezler & Makaleler


    Ezelden evveli bir Hakk'ı bildik
    Hak'dan nida geldi Hakk'a Hak dedik
    Kırklar meydaninda yunduk pak olduk
    İstemem taharet yundum de geldim
    (Şah Hatayi)

    Her nereye gitsem yolum dumandır
    Bizi böyle kılan and u amandır
    Zencir boynum sıktı halim yamandır
    Açılın kapılar Şah'a gidelim
    (Pir Sultan Abdal)

    ๘۩ TürkYaşamAslanları ๘۩
    Senin Sevginle Yaşıyoruz Galatasaray...


    ceteris paribus
    turkyaşamdaki ekonomi, işletme ve finans çevreleri burada herkesi bekliyoruz

  7. #7
    malatyalı44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-06-2005
    Mesajlar
    138
    Karizma Gücü
    0
    Mevlananin Acik Bİr Şekİlde Anadolu Erenlerİ OlduĞunu GÖrÜyoruz.
    Anadolu Erenlerİ Anadoluya İlke Gelen TÜrklere Ve ErmİŞlere Denİr,hal BÖyleyken Mevlana Alevİ İnancina Sahİpdİ,ehlİbeyt İle İlgİ Bİr Cok Yazisi Eserİ Vardi,yanİ Tam Bİr Ehlİbeyt Sevgİsİ YÜreĞİnde YaŞiyordu.
    Hz. ALİ GİBİ ZÜLFİKARI ÇEKER, PİR SULTAN GİBİ KIZIL SANCAĞI AÇAR, MUSTAFA KEMAL GİBİ SAMSUN'A ÇIKARIZ.

    [b][font=Times New Roman][size=3]Canım kurban olsun senin yoluna.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    Söylenirsin cümle âlem dilinde.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    :::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


    Ela gözlü pirim geldi
    Duyan gelsin iste meydan
    Dört kapiyi kirk makami
    Bilen gelsin iste meydan

    ŞAH İSMAİL ( ŞAH HATAYİ )









  8. #8
    malatyalı44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-06-2005
    Mesajlar
    138
    Karizma Gücü
    0
    mevlâna



    Mevlâna’nın Alevi olup olmadığı hep tartışılmıştır. Bizce Mevlâna Alevidir! Hatta diyebiliriz ki, Anadolu’daki Aleviliğin gelişmesinde, yaygınlaşmasında katkıları olmuştur. Mevlâna, bazı kişilerce anlaşılmamakta ya da yarım yamalak anlaşılmaktadır. Bu yanlışlığın temelinde Mevlevilik kurumunun çoğu zaman iktidarlardan yana tavır almasından kaynaklanmaktadır. Ama gözden kaçan ya da bilinçli bir şekilde gözlerden ırak tutulmaya çalışılan Mevlâna’nın düşünceleri, felsefesidir. Çünkü bu felsefe ve anlayış, değil iktidar ile uğraşmayı dünya malı ile bile uğraşmamakta, insanın manevi sorunlarına eğilmekte, varlık sorununa cevaplar vermekte. Böylece de insanın iç dünyasıyla ilgilenmekte ve iç bünyeyi kirden arındırmaya davet etmektedir. Şu gerçeği de dile getirmek lâzım; Mevlevilik, Mevlâna’dan çok sonra kurumlaşmıştır. Dolayısıyla Mevlevilik kurumlaşınca da onun yöneticileri sistem ile iyi geçinmeye çalışmışlar, sistemin kendilerine sağladığı olanaklardan yararlanmışlardır. Bunun Mevlâna’nın düşüncesi ile ilgisinin olduğunun, onun felsefesinin ortayolcu olduğunu böylelikle de onun adına kurumlaşanların böyle davrandığını söyleyenler yanılmaktalar.



    “Kim olursan ol

    gel.

    Yüz bin kere tövbe

    etsen ve yüz bin kere

    tövbeni bozmuş olsan da

    gel.”

    Böylesi bir düşünceye sahip ulu bir şahsiyetin, iktidar diye bir sorunu olduğunu söylemek en hafif deyimle utanmazlıktır. Nasıl ki Hacı Bektaş, Bektaşi dergâhını idare edenlerin sorumlusu sayılmazsa, Mevlâna’dan çok sonraları onun adına dergâh kuranlar, iktidarlar ile haşır neşir olmuşlarsa bunda Mevlâna’nın ne sorumluluğu var? Doğrudur. Mevlevilik adına hareket edenlerden bazıları iktidar ile ilişkiler geliştirmişlerdir. Hatta bu yüzden olsa gerek Mevlevilik, Bektaşilik gibi kitleselleşmemiştir. Ama bunun sorumlusu Mevlâna’nın düşünceleri asla değildi.

    Mevlâna, düşünce, inanç itibariyle kesinlikle Alevidir. Mevlevilik özünden saptırılmış, iktidarlara hizmet eder hâle gelmiştir, o ayrı konu. Ama Mevlâna kesinlikle Ehlibeyt taraftarıdır. Bu, ne kadar gizlenmeye çalışılsa da açıktır. Bunu kısaca açıkladıktan sonra gelelim Mevlâna hazretlerinin yaşam öyküsüne:

    Mevlâna Celalettin Rumi, 1207 yılında Afganistan’ın Belh kentinde doğmuştur. Mevlâna’nın babası, Bahaeddin Veled, ünlü bir bilgindi. 1218 yılında Moğol saldırıları üzerine Bahaeddin Veled, oğlu Celalettin ile Belh’ten ayrıldı. İran üzerinde çeşitli kentlerde bir süre kalarak Mekke’ye gidip hacı oldu. Hactan sonra Bağdat üzerinden Anadolu’ya geldi. 1228 yılında Konya’ya geldi ve burada Bahaeddin Veled müderrisliğe başladı. Bu dönemde Konya, Selçuklu Devleti’nin başşehri olarak en parlak dönemini yaşıyordu.

    Mevlâna, en başta babası olmak üzere bir çok bilginden dersler almış, böylece bilgisini geliştirmişti. Mevlâna’yı tamamiyle tasavvufa yönelten kişi ise İranlı Şemsi Tebrizi’dir. 1244 yılından 1247 yılına kadar Konya’da kalan Şemsi Tebrizi ile Mevlâna günler süren tartışmalar ve sohbetler geliştiriyorlardı. 1247 yılında Şemsi Tebrizi, günümüze kadar çözülmeyen bir şekilde aniden ortadan yok oldu. Bu dönemden sonra Mevlâna daha çok iç benliğine kapandı. Mevlâna’nın yazılı eserleri de bu dönemden sonra ortaya çıktı. Mevlâna, öğretisinin temellerini anlatan Mesnevi adlı yapıtını yazdıktan sonra 1273 yılında Konya’da Hakka yürümüştür.

    Mevlâna hazretleri üzerine çok şeyler söylenebilir. Mevlâna, Hacı Bektaş, Yunus Emre ile hemen hemen aynı dönemlerde yaşamıştır. Çeşitli vesileler ile Hacı Bektaş ile diyalogları olmuştur.

    Çelişki gibi görünen bir hatırlatma daha yapalım. Mevlâna Alevidir. Bazıları Mevlâna’yı Ehli-Sünnet dairesi içinde görüyorlar. Bu doğru değil. Mevlevilik bütün deformasyonlara rağmen Ehli-Sünnet dairesi içinde yer almıyor. Mevlevilik, bir çok ortak nokta olmasına rağmen Alevi dairesi içinde de yer almıyor. Bu da daha önce belirttiğimiz gibi, Mevleviliği yayanların iktidar ile yakın ilişkide olmalarından kaynaklanıyor. Buna rağmen Mevleviler iktidarlara yaranamamışlardır. Şehirlilere yaranamadıkları gibi köylülere de yaranamamışlardır. Buna karşın örneğin Hacı Bektaş’ın tavrı nettir. O dergâhını küçük bir köyde kurmuştur.

    Bütün bunların ışığında Mevlâna salt Alevilerin, Sünnilerin önderi değildir. Hacı Bektaş, Yunus Emre ve daha ismini sayamayacağımız erenler gibi Anadolu’daki bütün insanların önderidir.

    http://www.alevikonseyi.com/4/14/24/34/44/54.html
    Hz. ALİ GİBİ ZÜLFİKARI ÇEKER, PİR SULTAN GİBİ KIZIL SANCAĞI AÇAR, MUSTAFA KEMAL GİBİ SAMSUN'A ÇIKARIZ.

    [b][font=Times New Roman][size=3]Canım kurban olsun senin yoluna.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    Söylenirsin cümle âlem dilinde.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    :::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


    Ela gözlü pirim geldi
    Duyan gelsin iste meydan
    Dört kapiyi kirk makami
    Bilen gelsin iste meydan

    ŞAH İSMAİL ( ŞAH HATAYİ )









 

 

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •