Esselamun aleyküm kardeşler. Kur'an dan başka delil tanımayan kardeşlere ve dahi diğer kardeşlere faydalı olacağını ümit ettiğim bu konuyu sizlerle paylaşmak istiyorum. Rabbim Teala niyetimi takdire uygun kılsın.
Sünnetin Delil Oluşu
1- " Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının ". " size ne yasakladıysa " ifadesinden, haramlık bildiren bir nehiy anlaşıldığına göre "size ne verdiyse" ifadesinde de emirleri anlaşılmaktadır.
2- Peygambere itaat etmenin ve ona tabi olmanın farz olduğunu ifade eden bir çok ayeti kerime mevcuttur. " Biz her türlü peygamberi Allah'ın izniyle ancak kendisine itaat edilmesi için gönderdik " (Nisa : 64) Burada peygambere itaat, peygamberliğin gayesi olarak gösterilmiştir. Binaenaleyh efendimiz (s.a.v.) sözleri ve fiilleri zorunlu olarak delil olacaktır.
3- " De ki eğer Allah'ı seviyorsanız, bana tabi olunuz ki, Allah da sizi sevsin. " (Ali İmran : 31) Bu ayeti kerime Rasulü Ekrem (s.a.v.)'in bütün sünnetlerinin, söz, fiil, takrir ve ictihadlarının son derece kati birer hüccet oldukları konusunda apaçık bir delildir. Buna göre, her kim peygamberin (s.a.v.) sünnetine tabi olursa, en yüce mertebeye ulaşacaktır. Zira Allah'ın rızasını ve sevgisini kazanmanın tek yolu, efendimize tabi olmaktan geçmektedir.
4- " Namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Rasulüne itaat edin " (Mücadele:13) " Namazı kılın, zekatı verin, peygambere itaat ediniz ki merhamet göresiniz " (Nur : 56) Her iki ayette de peygambere itaat namaz ve zekat derecesinde bir hüküm olarak yer almıştır. Namaz ve zekat nasıl farzsa peygambere itaat de öylece farzdır.
5- " De ki, işte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum. Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol (basiret) üzereyiz. " (Yusuf :108) Bu ayetten şunlar anlaşılmaktadır.
a- Bu getirdiklerim benim ve bana tabi olanların yoludur.
b- Ben ve bana tabi olanlar Allah'a davet ediyoruz.
c- Ben ve bana tabi olanlar aydınlık bir yol üzereyiz. Buna göre sünnet, apaçık bir delildir. Aksi takdirde ona tabi olmayanların başkalarını hakka davet gibi bir hak ve salahiyetleri yoktur.
6- " O kimseler Ümmi olan Rasüle tabi olurlar. O Nebi ki, Tevrat'ta ve incil'de yazılı bulduklarıdır. İşte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten men eder. Onlara temiz ve güzel şeyleri helal, pis ve zararlı şeyleri haram kılar ve üzerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki bağları kaldırır(yani hata ile adam öldürmek kısas icrasını, günah işleyen azaların, pislik değen elbisenin kesilmesi gibi ağır teklifleri). O peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen Nur'a tabi olanlar var ya , işte onlar kurtuluşa erenlerdir. " (A'raf :157) Ayette onun helal ve haram kıldığı şeylerden bahsediliyor, bu onun sünneti değil de ya nedir? Çünkü o "Bana biliniz ki, Kitabın misli gibi bir kitap verildi" (Ebu Davut) buyurmuştur.
7- " De ki: Allah ve Rasulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kafirleri sevmez " (Ali imran : 30) Allah ona muhalefet etmenin küfür olduğunu ilan ediyor. Bu beni titretiyor. Hangi aklı selim sünnetin delil ve kaynak olmadığını söyleyebilir bundan sonra. Bunun aksini iddia etmek ancak ve ancak nasipsizlik ve edepsizlikle izah edilebilir.
8- " Allah ve Rasulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir kadın ve erkeğe, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur. " (Ahzap : 36) Buna rağmen Rasulullah'ın sünnetini yok saymak hangi aklın ürünüdür acaba!!!???
9- " Bazı insanlar "Allah'a ve peygambere inandık ve itaat ettik " diyorlar; ondan sonrada içlerinden bir grup yüz çeviriyor. " Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve peygambere çağrıldıklarında, bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. " (Nur : 47/48 Ayetler peygamberin hüküm ve emirlerinden yüz çevirmeyi nifak olarak görüyor.
10- " De ki: Allah'a itaat edin, peygamberlere de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki peygamberin sorumluluğu kendisine yüklenen tebliğdir. Sizin sorumluluğunuz da size yüklenen görevi yerine getirmenizdir. Eğer peygambere itaat ederseniz, hak yolu bulmuş olursunuz. Peygambere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. " (Nur : 54) Hala mı Rasulullah'ın sünnetlerini red? Ona itaat fiili, kavli ve takriri sünnetlerinin bütünü değil de ya nedir? Ashabı kiram bütün emir ve nehiyleri ondan aldılar. " Namazı benim kıldığım gibi kılınız " (Buhari) " Hac menasikinizi benden alınız " (Müslim)
11- " Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan (!) emir sahiplerine de itaat edin. Eğer bir hususta ihtilafa düşerseniz - Allaha ve Ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah ve Rasulüne götürün. Bu hem hayırlı ve hem de netice bakımından daha hayırlıdır. " (Nisa : 59)
Evet bizzat Rabbimiz bizi Rasulunun (s.a.v.) sünnetlerine irşad ediyor. Daha fazla ne söyleyebiliriz ki. Acaba bize Kur'an yeter diyenler hiç mi Kur'an okumuyorlar. Bir arkadaşla internetteki tartışmamızda (sünneti red ediyordu) sormuştum. Allah namaz kılın diyor. Mahiyetini bildirmiyor. Bana izah eder misin şimdi biz namazı nasıl kılacağız dediğimde " Onu ayetin ruhundan anlayacaksın " diyor. Nasıl yani dediğimde beni İslam'dan atmıştı. Buraya kadar yazdığımız ayetler sünnetin kat'i bir delil olduğunu ilan ediyor. Devam edelim ayetlere:
12- " Namazı kılın zekatı verin. " (Bakara : 43) Burada namazın adedi, rekatları, vakitleri ve keyfiyeti belli değildir. Bunlar ancak Rasul-ü Ekrem (sav)'in pak ve nezih sünnetiyle beyan edilmiştir.
13- " Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan başkalarına ibret olmak üzere ellerini kesin " (Maide : 38) Hırsızlıkla ilgili hükümler nedir. Ellerden murat nedir ve nereden kesilir, bütün bunlar sünnetle ortaya konmuştur.
14- Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun. (nur - 2) Bu hüküm kimin içindir? Kime uygulanır. Bekarlara yüz sopa evlilere yüz sopa ve recm sünnetle ortaya konmuştur.
15- " Kadınlarınızdan fuhuş yapanlara dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınlar ölünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde hapsedin " (nisa - 15) Allah'ın Rasulü bu ayeti tefsir ederken " Benden alınız, benden alınız, benden alınız. Bekar bekarla yaparsa yüz sopa ve sürgün, evli evliyle yaparsa yüz sopa ve recm " (ibni hanbel müsned, müslim, tirmizi, nesai, ebu davud, ibni mace) buyurmuştur. Bu haddin hududu da sünneti nebi ile beyan olunmuştur.
16- Rabbinizin lütfunu istemenizde size bir günah yoktur. Arafat'tan indiğiniz zaman Meş'ar-i Haram yanında (Müzdelife'de) Allah'ı zikredin. O'nu, size gösterdiği şekilde zikredin. Doğrusu siz, bundan önce gerçekten sapmışlardandınız.(bakara-198)buyurmuştur. Burada Arafat'tan haccın bir esası olarak değil, sadece bir mekan olarak söz edilmiştir. Binaenaleyh Haccın en büyük rüknü olan Arafat'ta vakfe sünnetle belirlenmiştir. Efendimiz (s.a.v.) " Hac arafattır " (ebu davut,menasik,69) buyurmuştur.
17- " Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olması için indirdik " (nahl - 64) İnsanların ihtilafa düştüğünde Allah Resulüne açıklamasını emrediyor. O da bunu sünnetiyle ortaya koymuştur.
18- " İçlerinden kendilerine Allah'ın ayetlerini okuyan, kötülüklerden, inkardan) kendilerini temizleyen, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lutufta bulunmuştur. " (ali imran 64) Alimlerin cumhuru hikmet Kur'an'dan ayrı bir şeydir ki o da Sünneti Nebi (s.a.v.) dir " demişlerdir.(es-sunne Mustafa Sibai s : 50) İmam Şafi (r.a.); Hikmet burada Kur'an'a tabidir. Allah kitabı zikretti ki, O KUR'ANDIR. Hikmeti de zikretti ki, o da Resulünün sünnetidir. es-sunne s : 51) Çünkü Rasulullah " Kur'anla birlikte bana onun gibisi verildi " (ebu davut) buyurmaktadır. Buraya kadar Kur'an'ın tek kaynak olmadığını bunun bizzat Kur'anın ruhuna aykırı olduğunu, sünnetin önemi bizzat ayetlerle açıklandı.
Sünnetin Delil Oluşuna Sünnetten Deliller
" Bana, Kur’ân-ı Kerim ve onun bir misli (hüccet olmada eş değer bir benzeri) daha verilmiştir. Karnı tok vaziyette koltuğunda oturarak, ‘sadece şu Kur’ân'a sarılınız; içinde helal olarak gördüğünüz şeyleri helal sayın, haram olarak gördüğünüzü de haram kabul edin’ diyecek bazı kimselerin gelmesi yakınlaşmıştır. Şüphesiz Allah Resûlünün haram kıldığı şey, Allah’ın haram kılması demektir. " (Musned : 4/130-133, Tirmizi, İlm, 2660 nolu hadis.)
Aynı muhtevaya sahip bir başka hadis de Mikdâm b. Ma'dîkerib (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilmiştir. (Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604) ; Tirmizî, İlm, 60, (2666) ; İbnu Mace, Mukaddime 2, (12).)
Büyük tefsir âlimi İmam Kurtubi bu hadislerin anlaşılmasıyla ilgili bir iki ihtimali sıralar: "Bana Kur’ân ve benzeri verildi " sözünün iki anlamı vardır. İlki okunan zahiri vahiy (yani Kur’an), ikincisi, okunmayan gizli vahiy yani sünnet. Diğer bir ihtimal ise, Kur’ân okunan zahiri vahiy ve onun benzeri hükmünde kitapta bulunanları açıklama izni. Dolayısıyla Kur’ân’ın emirlerine uymak nasıl vacip ise sünnetin emirlerine de uymak vaciptir, sonucuna ulaşır. (Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi li Ahkâmil Kur’ân, Beyrut, trs, 1 : 38.)
Sünnetin hücciyetine işaret eden benzeri hadisler oldukça fazladır. Resûlüllah (s.a.v), Kur’an ve sünnetin ehemmiyetini beraberce vurguladığı bir hadislerinde, " Size Allah’ın kitabı ve Resûlünun sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sıkı sıkı sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmezsiniz " buyurur. (Hâkim, el-Mustedrâk, 1 : 93.)
Aynı mealde bir başka hadisi de biraz daha uzunca Yezid b. Erkam (radıyallahu anh) naklediyor: " Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: " Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. İlki, Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün. " (Tirmizî, Menâkıb 77, (3790))
Bu hadisin diğer bir varyantını İmam Malik rivayet eder. Onun rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: " Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti ".(Muvatta, Kader 3, (2, 899). )
Bir başka hadiste Ebu Musa (r.a) anlatıyor: " Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: " Benim misalimle Cenab-ı Hakk'ın benimle göndermiş bulunduğu şeyin misâli şu adamın misali gibidir: " Bir adam kendi kavmine gelip: " Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın! " der. Kavminden bir kısmı tavsiyesine uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk'tan getirdiklerimi tekzip edip yalanlayanları göstermektedir. " (Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fezâil, 15, (2283).
Pek çok hadiste de Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine itaati Allah'a itaatle denk saymıştır. Buhari'nin Ebu Hureyre kanalıyla tahric ettiği hadiste Resûlüllah (s.a.v) " Diretenler dışında ümmetimin hepsi cennete girecektir. Kendilerine: ‘Direten kimdir ey Allah’ın Resûlü?’ denildiğinde: ‘Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş ve kim de bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur. " (Buhârî, (Bulak, 1313), 13 : 91 .) buyurmuştur.
Ebu Hüreyre’nin diğer bir riayetinde Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilir: " Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah'a isyan etmiştir. "
Sünnetine tabi olmanın nesiller boyu önemine dikkat çeken Allah Resûlü, " Ümmetimin fesadı zamanında sünnetime, sımsıkı sarılana yüz şehid sevabı verilir. " (İbn Mace, Mukaddime, 6.) buyurmuşlardır.
Sünnetin Kaynek Olduğuna Ümmet İcma Etmiştir
Sünnetin hüccet oluşuna bir başka kuvvetli delil de icma-i ümmettir.
İbn Hazm " Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız ihtilafa düştüğünüz bir şeyde o işi Allah ve Resûlüne (onların hükmüne) havale ediniz " âyetini delil getirerek sünnetin hücciyetinin icma ile sabit olduğunu söyler. ( İbn Hazm el-Endelusî , el-İhkam fi Usûli'l Ahkam, Kahire, trs. 1 : 88. ) Bir başka yerde de "Biz sadece Kur’ân'da bulduğumuz şeyleri alırız " diyenlerin tehlikeli bir söz söylediklerine dikkat çeker. (İbn Hazm, age. 1 : 214.)
Bilindiği gibi sünnet Kur’ân’ın tefsiridir. Sünnetin tamamlayıcı özelliği olmazsa Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir.
Kur’ân da sadece işaret edilmiş ve sünnet ile ayrıntıları açıklanmış ibadetler asırlardır ümmet nezdinde kabul görmüş ve günümüze kadar yapılagelmiştir. Kur’ân’da tafsilatı açıklanmamış, sünnete bırakılmış o kadar çok hüküm vardır ki, sünnetin irşadatı olmasa bunları anlamak mümkün olmayacaktı.
Sadece Kur'an Diyenlerin İleriye Sürdükleri Bazı Deliller
1- Genel olarak bu görüştekilerin öne sürdüğü en önemli delil Allahu Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’de her şeyi beyân ettiği, eksik bir hüküm bırakmadığını ifade eden " Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve mü’minler için bir müjde olarak indirdik. " (Nahl 89) Ve "Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. " (Enam : 38) âyetleridir. Bu durumda sünnetin Kur’ân’a yeni bir hüküm getirmesi mümkün olabilir mi?
Bu iddiaya verilecek cevap oldukça basit olsa gerekir: Önce Kur’ân-ı Kerim bir âyetler mecmuasıdır. Yukarıda delil olarak serdedilen bu iki âyet o bütünden sadece bir kaçıdır. Bağlamından koparılmış, mutlak iki âyetle Kur’ân’ın ruhunu anlamak, onu tefsire kalkışmak tefsir usûlü açısından sakıncalıdır. Diğer bir ifade ile içinde her şey olan Kur’ân’dan o " her şey " i ayıklamak ve alabilmek herkese nasip olamaz. Belki ilmi ve kapasitesi ölçüsünde bir şeyler yakalayabilir ama " her şey " i değil. Bunun içindir ki Allahu Teâla, Resûlünü göndermiş, Kur’ân’ın açıklama vazifesini uhdesine yüklemiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de daha önce zikri geçen "Ey bizim Rabbimiz, bir de onlara içlerinden öyle bir peygamber gönder ki, onlara senin âyetlerini tilavet eylesin, kendilerine kitabı ve hikmeti öğretsin, içlerini ve dışlarını tertemiz yapıp onları pâk eylesin. Hiç şüphesiz Azîz sensin, hikmet sahibi Sensin. " (Bakara 129 ) gibi âyetler Hz. Peygamber(s.a.v)’ı nazara verip, O’nun Kur’ân’ı tebyin edici vazifesi olduğunu vurgulamaktadırlar. Tefsir sahibi büyük imam Taberî (ö.310/922) konuyla ilgili olarak şöyle der: " Kur’ân’ın bir kısmının tefsirine, Resûlüllah’ın açıklaması olmaksızın ulaşabilmek mümkün değildir. Vücub, nedb, irşad gibi emir çeşitleri, nehy çeşitleri, hak ve hadleri, mahlukatının birbirlerine karşı yükümlü olduğu hükümleri ve benzeri âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah Resûlünden bir nass olmadıkça veya tefsirine işaret eden bir delâlet bulunmadıkça, bu mevzularda hiç kimsenin söz söylemesi doğru değildir. "(Taberi, 1 : 74. )
2- Sık sık dile getirilen ikinci iddia da "Bize Kur’ân yeter, ondan başkasını almayız, zira Kur’ân tevatür yoluyla gelmiştir. Oysa sünnet bir çoğu ahad olan hadisler mecmuasıdır." sözüdür.
Bu mevzu asırlar önce tartışılmış, hükme bağlanmıştır. Önce unutulmamalıdır ki beşeriyet Kur’ân-ı Kerim’i Hz. Peygamber kanalıyla tanımıştır. Yani öncelikle Kur’ân’ın ve ondaki dini hükümlerin ümmete nakledilmesi bir cemaat tarafından değil, Hz. Peygamber tarafından gerçekleşmiştir. Daha sonra topluluklardan nakledile nakledile günümüze kadar gelmiştir. Bu demektir ki Kur’ân bile Sahabe-i Kiram’a haberi vahidle intikal etmiştir. Şayet hüccet olmasaydı Hz. Peygamberin yanında daha başkalarının da bu vazifeye iştiraki şart koşulması gerekirdi.
Bir diğer husus da Kur’ân-ı Kerim’deki bazı hükümlerin ümmete naklinde haberi vahidle iktifa edilmesidir. Bunun en açık örneği, yukarıda temas edildiği üzere Kıblenin tahvili meselesidir. Kabe’nin kıble olması emri nazil olduktan sonra bu haberin Kuba’da sabah namazı kılan bir topluluğa bir kişi tarafından ulaştırılmasıyla o topluluk Kabe’ye doğru dönmüşlerdir. Şayet haberi vahidle amel caiz olmasaydı Hz. Peygamber bu hükmü bir şahısla gönderir, sahabe de bir kişinin getirdiği haberle amel eder miydi?
Ve yine dinin tebliği mevzuunda Hz. Peygamberin ashabtan bazılarını belli yerlere memur ve elçi olarak gönderdiği bilinmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki haberi vahidle amel etmenin hiç bir sakıncası olamaz. Hatta diyebiliriz ki din büyük çoğunluğu itibariyle haberi vahid üzere kaimdir.
İmam Şafii konu ile alakalı olarak der ki: " Herkesçe bilinen bir şeydir ki, Ashab-ı Kiram, haber-i vahidi alırlardı. Kur’ân-ı Kerim’de hükmü bulunmayan bir mesele kendilerine arz olununca onu Hz. Peygamber’in Sünnetinde ararlardı. Bu hususta mütevatir haberi, meşhur haberi ve bir kişinin haberini ayırmadan kabul ederlerdi. Bu husustaki örnekler sayılmayacak kadar çoktur. Hadisi bilmediklerinden dolayı bir mesele hakkında reyleriyle hüküm verirlerse, sonra o konuda bir Hadis öğrenirlerse, hemen Hadise dönerlerdi.’
3- Öne sürülen bir diğer şey de Hz. Peygamberin sünnetinin yazılmasını yasaklamış olmasıdır. Oysa sünnet Kur’ân gibi dinde hüccet kabul edilseydi, neden Hz. Peygamber tarafından böyle önemli bir ikinci kaynak kayda geçirilmiş olmasın ?
Bu iddiaya bir çok yönden cevap verilebilir; Öncelikle sünnetin yazılı olarak muhafaza edilmesinin onun hücciyetiyle irtbatlandırılması sıhhatli bir kıyas olmasa gerekir. Hadislerin tesbit ve rivayetleri hususunda yazılı veya şifahi ayırımının bir önemi olmamalıdır.
Sünnetin kayda geçirilmesini yasaklayan bazı hadislerin sıhhatleri tartışılmıştır. Bunlardan " Kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik, bize izin vermedi. " hadisinin sıhhati şüphelidir. Müslim hadisinde kastedilen yasaklamanın; sünnetin Kur’ân âyetleri ile aynı sayfa içerisinde yazılması olarak da yorumlanmıştır.
Yazma yasağıyla ilgili söylenecek bir başka şey de şudur: Yazılı şeylerin hayata tatbiki, ezberlenenlere oranla az olacaktır. Onun yazıda kalması tehlikesi vardır. Bunun için ilk başlarda hadis yazımı yasaklanmış, ezberlenmeye önem verilerek hayata intikali sağlanmak istenmiştir.
Müslim tarafından tahric edilen " Benden bir şey yazmayınız. Kim benden Kur’ân dışında bir şey yazmışşa onu imha etsin. " Sahih hadisine gelince; bu hadisle beraber daha sonraları Hz. Peygamber tarafından irad edilmiş, yazmaya izin verdiği başka hadisler bulunmaktadır.(Tirmizi, İlm, 12; Kenzu’l-Ummal, 10:232; Müsned, 2:215.)
Buradan Müslim hadisinin Vahiy katiplerinin az olduğu, Kur’ân’la sünnetin birbirleriyle karışabileceği endişesiyle, bir dönem için ihtiyaten yasaklanmış olduğu, daha sonra bu endişenin kalkmasıyla tekrardan izin verildiği şeklinde anlamamız, en muvafık olanıdır. Hatta bazı sahabilerin Hz. Peygamberin sünnetini kaleme aldığı, onları tedvin ettiği sahifeler bulunmaktaydı.
" Abdullah İbn Amr el-As’tan başka Efendimiz’in hadislerinden hiç olmazsa bazılarını yazan başka sahabiler de vardı. Mesela Seyyidina Hz. Ali (r.a) içinde yaraların diyeti, Medine’nin hürmeti, kafir karşısında mü’minin öldürülmeyeceği ve daha başka hususlarla alakalı hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanında asılı taşırdı."(Buhari, İlim, 39; Müsned, 1:100.)
Yine Hz. Ömer’in kılıcının bir yanında içinde savâim yani kırda yayılan hayvanların zekatı ile ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı.(Tirmizi, Zekat, 4; Hatip el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 353-354.)
Aynı şekilde İbn Sa’d’ın Tabakât’ında kaydedildiğine göre İbn Abbas, vefatında geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Resûlü’nden ve ashab-ı kiramdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu. (el-Hatip M. Accâc, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s. 352.)
4- Sünnetin hücciyetini inkar edenlerin ileri sürdükleri bir diğer iddia da Allahu Teâla’nın Kur’ân’ı muhafaza edeceğine dâir vaâd ettiği bu tekeffülün sünnet için yapmadığıdır.
Bu iddiaya mesned olarak ileri sürülen ayet-i kerime ise " Hiç şüphe yok ki o zikri Biz indirdik Biz, hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka Biziz. "(Hicr 9) âyetidir. Ekser ulema âyette geçen " zikr " kelimesini Kur’ân olarak yorumlamış, Allah tarafından kıyamete kadar muhafaza edileceğini iddia etmişlerdir. Elmalılı da bu hususta " Yani Allah Teâlâ, bununla Kur'ân'ın fazlalık veya noksanlıkla bozma ve değiştirmeden korumasını üzerine almış ve korunarak kalmasını anlatmıştır. " demektedir.(Elmalılı, age, 5:193 ) Bu tefsir doğru dahi olsa; Kur’ân’ın muhafaza edilmesi olarak yorumlanan " hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka biziz " ifadesi sünnetin dışlanmasını gerektirmez. Başka bir ifadeyle Kur’ân’ın muhafazası, ancak sünnetin muhafazası ile gerçekleşebilir.
Ayette geçen " lehu " zamirinin " Hz. Muhammed’e de işaret edebileceği iddia edilmiştir. Bu yorum halinde de Hz. Muhammed (s.a.v)’le kastolunan sünnetin muhafaza altında olduğu anlaşılır.
(Buradaki " lehu " zamiri iki ayrı şekilde yorumlanmıştır. Birincisi " zikr "e ait olmasıdır; tefsircilerin çoğunun görüşü budur. İkincisi Ferrâ ve İbnü'l Enbârî'nin görüşleridir ki, Kur'ân, üzerine indirilen Hz. Peygambere ait olmasıdır. Bu durumda mânâsı onu cin ve şeytan şerrinden ve düşman tecavüzünden koruyan ve koruyacak olan da biz şanı Yüce Allah'ız demek olur. Bkz., Elmalılı, age, 5:193-194. )
Slm ve dua ile...


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
)


