Orhan Pamuk
Orhan Pamuk 1952'de İstanbul'da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede, şehrin batılılaşmış ve zengin semti Nişantaşı'nda büyüyüp yetişti.
Otobiyografik kitabı İstanbul'da anlattığı gibi Pamuk, çocukluğundan yirmi iki yaşına kadar yoğun bir şekilde resim yaparak ve ileride ressam olacağını düşleyerek yaşadı. Liseyi İstanbul'daki Amerikan lisesi Robert College'de okudu.
İstanbul Teknik Üniversitesi'nde üç yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmayacağına karar verip bıraktı. İstanbul Üniversitesi'nde gazetecilik okudu, ama bu işi de hiç yapmadı. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar vererek başka her şeyi bıraktı ve kendini evine kapatıp yazmaya başladı.
İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları yedi yıl sonra 1982'de yayımlandı. İstanbullu zengin ve Pamuk gibi Nişantaşı'nda yaşayan bir ailenin üç kuşaklık hikâyesi olan bu roman, Orhan Kemal ve Milliyet roman ödülleri aldı. Pamuk ertesi yıl Sessiz Ev adlı romanını yayımladı ve bu kitabın Fransızca çevirisiyle 1991 Prix de la découverte européene'i kazandı.
Venedikli bir köle ile bir Osmanlı alimi arasındaki gerilimi ve dostluğu anlatan romanı Beyaz Kale (1985), 1990'dan sonra da başta İngilizce olmak üzeri pek çok dilde yayımlanarak Pamuk'a uluslararası ilk ününü sağladı. Aynı yıl Pamuk, karısıyla Amerika'ya gitti ve 1985-88 arasında New York'ta Columbia Üniversitesi'nde "misafir alim" olarak bulundu. Büyük bir çoğunluğunu burada yazdığı ve İstanbul'un sokaklarını, geçmişini, kimyasını ve dokusunu, kayıp karısını arayan bir avukat aracılığıyla anlatan Kara Kitap adlı romanı 1990'da Türkiye'de yayımladı. Fransızca çevirisiyle Prix France Culture (ödülünü) kazanan bu roman hem popüler hem de deneysel olabilen, geçmişten ve bugünden aynı heyecanla söz edebilen bir yazar olarak Pamuk'un ününü hem Türkiye'de, hem de yurt dışında genişletti.
1991'de, Pamuk'un Rüya adını verdiği bir kızı oldu. Aynı yıl Kara Kitap'taki bir sayfalık bir hikâyeden senaryolaştırdığı Gizli Yüz filme çekildi. 1994'te Türkiye'de yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biridir. Pamuk'un Osmanlı ve İran nakkaşlarını ve Batı dışındaki dünyanın görme ve resmetme biçimlerini bir aşk ve aile romanının entrikasıyla hikâye ettiği Benim Adım Kırmızı adlı romanı 1998'de yayımladı. Bu kitapla Fransa'da Prix Du Meilleur Livre Etranger, İtalya'da Grinzane Cavour (2002) ve International Impac-Dublin ödülünü (2003) kazandı.
Orhan Pamuk, 1990'ların ortasından itibaren insan hakları, düşünce özgürlüğü konularında yazdığı makalelerle Türk devletine karşı eleştirel bir tutum aldı, ama siyaset ile fazla ilgilenmedi. "İlk ve son siyasi romanım" dediği Kar adlı kitabını 2002'de yayımladı. Doğu Anadoludaki Kars şehrinde, siyasal islâmcılar, askerler, laikler, Kürt ve Türk milliyetçileri arasındaki şiddeti ve gerilimi hikâye eden bu kitap ile yeni tarz bir "siyasal roman" yazmayı denedi. Uluslararası ve Türk gazete ve dergilerine yazdığı edebi ve kültürel makalelerle, kendi özel not defterlerinden yaptığı geniş bir seçmeyi 1999 yılında Öteki Renkler adıyla yayımladı.
Pamuk'un 2003 yılında yayımladığı son kitabının adı İstanbul'dur. Yazarın hem yirmi iki yaşına kadar olan hatıralarından, hem de İstanbul şehri üzerine bir deneme olan ve yazarın kendi kişisel albümüyle, Batılı ressamların ve yerli fotoğrafçıların eserleriyle zenginleştirilmiş bu şiirsel kitabı sınıflamak zordur.
Orhan Pamuk New York'ta geçirdiği üç yıl dışında, bütün hayatını İstanbul'da aynı sokaklarda, aynı semtlerde geçirdi. Şimdi de doğduğu, binada yaşıyor. Otuz yıldır roman yazan Pamuk yazarlıktan başka hiçbir iş yapmadı. Orhan Pamuk'un kitapları, en son Benim Adım Kırmızı'nın Japonca yayımlanmasıyla birlikte otuz dört dile çevrildi.
Orhan Pamuk'un son romanı Kar, New York Times Book Review tarafından 2004 yılının en iyi 10 kitabından biri seçildi.
........................................................................................................
Kitapları
Yayım tarihlerine göre...
İstanbul 2003
Kar 2002
Öteki Renkler 1999
Benim Adım Kırmızı 1998
Yeni Hayat 1994
Gizli Yüz 1991
Kara Kitap 1990
Beyaz Kale 1985
Sessiz Ev 1983
Cevdet Bey ve Oğulları 1982
Piyasadan...
Kar İletişim Yayınevi, Şubat 2005
İstanbul Hatıralar ve Şehir Yapı Kredi Yayınları, Mayıs 2004
Beyaz Kale İletişim Yayınevi, Şubat 2004
Cevdet Bey ve Oğulları İletişim Yayınevi, Eylül 2003
Nave Min Sor E Doz Basım-Yayın, 2002
Kar İletişim Yayınevi, Ocak 2002, Ciltli
Kara Kitap İletişim Yayınevi, Nisan 2000, 1. Hamur, Ciltli
Benim Adım Kırmızı İletişim Yayınevi, Şubat 1999
Kara Kitap İletişim Yayınevi, Ekim 1999
Öteki Renkler Seçme Yazılar ve Bir Hikaye İletişim Yayınevi, Aralık 1999, 1. Hamur
Gizli Yüz İletişim Yayınevi, Ocak 1998, 1. Hamur
Sessiz Ev İletişim Yayınevi, Sonbahar 1996
Yeni Hayat İletişim Yayınevi, Sonbahar 1996
........................................................................................................
Kitap İçeriği
[I]Eskiden yeniye sıralı.[/I]
Cevdet Bey ve Oğulları
Abdülhamit’in son yıllarında küçük dükkan sahibi, ilk Müslüman tüccarlardan Cevdet Bey’in ve oğullarının, yüzyıl başından günümüze uzanan “üç kuşaklık” hikayesi, bir anlamda, Türkiye Cumhuriyeti’nin özel hayatının da hikayesidir. Nişantaşlı bir ailenin serüvenleri üzerinden ev içleri, yeni apartman hayatı, Batılılaşan büyük aileler, Beyoğlu’na çıkıp alışveriş etmeler, radyo dinlenen pazar öğleden sonraları...
Sessiz Ev
Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun babaannelerini ziyaret eder, dedelerinin yetmiş yıl önce sürgün edildiğinde yaptırdığı evde bir hafta kalırlar. Babaannenin anıları yavaş yavaş aralanırken dedenin Doğu’yla Batı arasındaki uçurumu kapatacağını sandığı ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Kuşaklar arasında köprüler kurulurken, duvarların ötesinde de başkaları vardır... Orhan Pamuk’un ikinci romanı.
Beyaz Kale17. yüzyılda Türk korsanlarınca tutsak edilen, astronomiden, fizikten ve resimden anladığına inanan bir Venedikli köle... Aynı ilgileri paylaşan, Batı bilimini öğrenmek isteyen bir Türk: efendi... Aralarında garip bir benzerlik bulunan bu iki insanın, hikayeleri ve serüvenleri, onları, veba salgınının kol gezdiği İstanbul sokaklarına, Çocuk Sultan’ın düşsel dünyasına, inanılmaz bir silahın yapımına, “ben neden benim?” sorusuna götürecektir.
[UKara Kitap[/UGalip, çocukluk aşkı, arkadaşı, amcasının kızı, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya’yı karlı bir kış günü İstanbul’da aramaya başlar. Okuyucu, bir esrarlı alemin işaretleriyle dolu İstanbul’da Galip’in araştırmalarını ve karşılaştığı kişileri izlerken, bir yandan da bu araştırmaları değişik işaretler ve tuhaf hikayelerle tamamlayan köşe yazarı Celal’in satırlarıyla karşılaşır. Bu araştırma Galip’i hem Rüya’ya hem de hayatımızın içine gömüldüğü kayıp esrara doğru çekecektir.
Gizli Yüz
Türk sinemasının sıradışı filmlerinden birinin, Gizli Yüz’ün senaryosu. Orhan Pamuk’la yönetmen Ömer Kavur’un birlikte kurguladıkları, Orhan Pamuk’un “istediği gibi yazdığı” hikaye. Daha doğrusu, kadın’ın hikayesiyle adam’ın hikayesinden saat yönündeki bir üçüncü hikayeye doğru akan ilginç bir kurgu... Bir film senaryosunun diyalog ve monologlarla “okumalık” hale gelen yüzü...
Yeni Hayat
"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.” Kitaplar ve onların hayatımızı değiştiren sihirli etkileriyle ilgili bir roman. Okuduğu kitaptan fışkıran ışığa bütün hayatını veren, kitabın vaadettiği ‘yeni hayat’ın peşinden koşan kahraman bir yandan Hayat’ın, Eşsiz Anlar’ın, Ölüm’ün, Yazı’nın, Kaza’nın sırlarına, bir yandan da çocukluğa, resimli romanlara, bir meleğin görünüp kayboluşuna, Dante’-ye, Rilke’ye açılan kapılardan geçip başka bir hayata girer
Benim Adım KırmızıOrhan Pamuk’un “en renkli ve en iyimser romanım”, dediği Benim Adım Kırmızı, 1591 yılında İstanbul’da karlı dokuz kış gününde geçiyor. İki küçük oğlu birbirleriyle sürekli çatışan güzel Şeküre, dört yıldır savaştan dönmeyen kocasının yerine kendine yeni bir koca, sevgili aramaya başlayınca, o sırada babasının tek tek eve çağırdığı saray nakkaşlarını saklandığı yerden seyreder. Eve gelen usta nakkaşlar, babasının denetimi altında Osmanlı Padişahı’nın gizlice yaptırttığı bir kitap için Frenk etkisi taşıyan tehlikeli resimler yapmaktadırlar. Aralarından biri öldürülünce... Herkesin kendi sesiyle konuştuğu,
ölülerin, eşyaların dillendiği, ölüm, sanat, aşk, evlilik ve mutluluk üzerine bu kitap, aynı zamanda eski resim sanatının unutulmuş güzelliklerine bir ağıt.
Öteki RenklerÖteki Renkler yazarın çocukluk anılarından mutluluk saatlerine, romanlarını nasıl yazdığından gezi notlarına, sevdiği yazarlar ve kitaplar hakkında eleştirilerinden kişisel itiraflarına, şikâyetlerine, siyasi öfkelerine, kültür ve gündelik hayat konusundaki heyecanlarına uzanıyor ve Orhan Pamuk’un yalnız romanda değil, düzyazıda da ne kadar usta olduğunu kanıtlıyor. Yirmi beş yıldır yazdığı düzyazılardan, tuttuğu defterlerden, yaptığı röportajlardan yapılan bu titiz seçmede Pamuk, zaman zaman eğlenceli, kışkırtıcı, çözümleyici olan bir dille kızı Rüya ile arkadaşlığını, bayram ziyaretlerini, sigarayı bırakışını, gençlik
bunalımlarını, yazarın günlük hayatını, sinema zevkini, Boğaz’daki eski yangınları, bildiği İstanbul’u, yalnızlık ve mutluluk üzerine takıntılarını, toplumun ve kendisinin korkularını ve paranoyalarını anlatıyor; Dostoyevski’den Tanpınar’a, Kemal Tahir’den Oğuz Atay’a pek çok yazar ve kitabı tartışıyor; roman kuramı ve tarihi roman, Doğu ve Batı, milliyetçilik ve Avrupa konusundaki düşüncelerini açıyor. Bir çocuğun gözünden anlatılmış ve Nişantaşı’nda geçen Pencereden Bakmak adlı uzun hikâye ile birlikte bu kitap Orhan Pamuk’un renkli dünyasını daha da derinleştirip genişletiyor.
KarOn iki yıldır Almanya’da sürgün olan şair Ka Türkiye’ye dönüşünden dört gün sonra, bir röportaj için Kars şehrinde bulur kendini. Ağır ağır ve hiç durmadan yağan karın altında sokak sokak, dükkân dükkân bu hüzünlü ve güzel şehri ve insanlarını tanımaya çalışır. Kars’ta ağzına kadar işsizlerle dolu çayhaneler, dışırıdan gelmiş ve kardan mahsur kalmış gezgin bir tiyatro kumpanyası, intihar eden ve türban direnişi yapan kızlar, çeşitli siyasal gruplar, dedikodular, söylentiler, Karpalas Oteli ve sahibi Turgut Bey ile kızları İpek ve Kadife ve Ka için bir aşk ve mutluluk vaadi vardır. “O ne bir ideolog, ne bir siyasetçi, ne de bir
gazeteci. Orhan Pamuk büyük bir romancı.”
New York Times
........................................................................................................
Röportajları
Çok tartışılan İsviçre’de yayınlanan Tagesanzeiger’in ‘Das Magazin’ isimli kültür ilavesi'nin röportajından...
Kars’ta, ‘Kar’ isimli kitabınızdan parçalar okur muydunuz?
Evet, 30 yıl içinde, ülkem geçmişiyle barıştığında ve benim şakalarımı kaldırabildiğinde, ekonomik durum bu kadar kötü olmadığında. Bugün için kesinlikle oraya gitmem, bu çok tehlikeli olurdu. Fazla kitap okumayan birinin bu kitap yüzünden yaralanmasını anlayabiliyorum. Ama ben bir romancıyım. Benim sorunum da bu zaten. Roman yazmak bir Batı buluşu ve ben bu işi uzun süre roman nedir bilmemiş bir ülkede yapıyorum. Stendhal ve Voltaire’nin sorunu da buydu. Onlara karşı diyorlardı ki; ‘Bu yazarlar bizimle alay ediyor. Onlar Fransız değil.’ Bazı yazarlar, doğru dürüst kitap yazacaklarına, başka yazarlardan daha Türk olduklarını söylüyorlar. Türkiye’de yalnızca ‘Türk’ olmakla gurur duyan yazarlarımız var. Mesele iyi bir kitap yazmaktır. Ancak diğerlerinden daha Türk olduklarını söyleyerek gurur duyan yazarları kimse de okumuyor.
Onlar da sizin için aynı şeyi söylüyor.
Ama benim kitaplarım satıyor, onlarınki satmıyor. Bu ölçülebilir birşey. Sizi kutlarım. Bu söyleşide, kendimi Avrupalı değil de, bir Türk gazetecinin karşısında oturuyorum gibi hissettim.
Ben Türk’e benziyor muyum?
Hayır ama, bu ülkede iki-üç yıl önce yeniden hortlayan milliyetçiler gibi konuşuyorsunuz. Ve sorularınızla beni de kışkırtmayı başardınız. Teşekkür ederim.
Ama ben henüz tatmin olmadım. Türkler nasıl uzlaşacak?
Bir Türk yılda ortalama 4 bin Euro kazanıyor, bir Avrupalı ise bunun 10 katı. Bunun yukarı çekilmesi gerekiyor. O zaman milliyetçilik ve faşizm gibi sorunlar kendiliğinden ortadan kalkar. Bu nedenle AB’ye girmemiz gerekiyor. Bizim geçmişimiz bugünümüzle birlikte değişime uğruyor. Bugünkü gelişmeler geçmişi değiştiriyor. Ülkenin geçmişindeki kötü olayları yavaş yavaş konuşabilmemiz gerekiyor.
Ama siz hala konuşuyorsunuz. İlle de başınızı derde mi sokmak istiyorsunuz?
Evet, bunu herkes yapmalı. Burada 30 bin Kürdü öldürdüler. Ve bir milyon Ermeni. Ve neredeyse hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum. Ve bu yüzden benden nefret ediyorlar.
Oray EĞİN - Akşam Gazetesi için yaptığı röportaj
34 ülkede kitabınız çıktı, en zoru Türkiye'de yayımlanmaktı Kar, yakın tarihle ilgili birtakım tartışmalar yaratmıştı. Siyasal İslam, 28 Şubat'a gönderme yapıyor gibi. Bunlar da Batı'nın iştahını hep kabartan konular oldu. Şimdi, İngilizce'ye çevrildikten sonra nasıl tepkiler geldi?
Bir kere Türkiye'de kitap ne edebi, ne de siyasi olarak yeterince tartışıldı. Bundan şikayetçi değilim. Çünkü o zamanlar İletişim'deki arkadaşların kitabın toplatabileceği gibi korkuları vardı. Biz de çok politik yanının ortaya çıkmasını istemiyorduk. Ben ödevimi yapmış, vicdanımdan gelen şeyleri açık yüreklilikle söylemiştim. Türkiye bunları kaldırabilir mi, derdindeydim. Bu yüzden de kitabın aşk romanı yönünü öne çıkarıyordum. İnsanlar 'Bu bir politik roman' dediklerinde ben 'Evet aşk var, aşk' diye cevap verirdim. Günümüze ilişkin, 'güncel' bir roman Kar. Hiç de o niyetlerle yazmamama rağmen.
Yazarlıkta sizin bir tercihiniz mi anti-politik olmamak? Yazdığınız makalelerle, açıklamalarınızla politik görüşünüzü söylemekten çekinmiyorsunuz. Kar'la beraber o kimliğinizi birleştirmiş mi oldunuz?
Yıllarca soranlara 'Ben kitaplarımda politika yapmıyorum; kendimden önceki yazarların siyaset merakı yüzünden yeteneklerini mahvettiklerini, kitaplarını kötü yazdıklarını düşünüyorum, politikaya hevesli olmadığım için politika yapmayacağım' dedim. Ama 90'larda devlet PKK bahanesiyle Türkiye'de özgürlükleri kısıtlarken, bir çeşit iç savaş sürerken, şuna buna imza atarak, konuşarak, yurtdışına yazılar yazarak politika yapmaya başladım. Ve benim bir politik kimliğim oluştu. Artık politik kişiliğimle huzurlu bir şekilde yaşamaya başladım. O zaman da 'Bari politik bir roman yazayım' diyerek Kar'ı yazdım. Her seferinde de 'İlk ve son politik romanımdır' dedim.
Benim öznel düşüncem değil ama sormak zorundayım: Politik olmaya başladıktan sonra Batı sizi daha çok sahiplendi mi?
Hayır. Yurtdışında da sahiplenilmem aynen Türkiye'deki gibi oldu. Kitaplarım ilk sene bin sattı, ikinci sene dört misli sattı, üçüncü sene sekiz misli sattı. Türkiye'de nasıl dalga dalga yayıldıysa aynı... Batı'da çeşitli ülkelerde değişiklik gösterdi. Fransa'da Kara Kitap çok başarılı olurken, Yeni Hayat, Türkiye'deki gibi başarılı olmadı. Böyle dalgalanmalara rağmen kitaplarımın satışları 10-15 misli arttı. Ne kadarı politikadan oldu bilmiyorum. Kar politik bir roman ve en çok satan kitabım. Yeni bir yazar gelince önce hiç kimse ilgi duymaz ama o yazar bu işi bilinenler tarafından tanınır, sonra gene aynı güzellikte, aynı ilginçlikte bir kitabı çıkınca bu sefer hepsi birden yazarlar. Kar da böyle oldu. Zor bir durumdayım. 'Kitabınız çok satıyor, New York Times'da yılın 10 kitabı arasına girdi, niye?' diye soruyorlar. 'Güzel olduğu için' diyemiyorsunuz. Başka bahaneler söylemek lazım. Bunu da okurun fazla ciddiye almasını istemem. Alçakgönüllülükten söylüyorum.
Türkler de kitabın iyi olduğuna inanmak istemiyorlar mı acaba, illa altında bir şey mi arıyorlar?
Bunun arkasında Türkler'e özgü korkunç bir aşağılanma duygusu var. Kitaplarımın çok çevrilmesiyle ilgili bir teori benim Yahudi olduğumdur. Orada çok kalp kırıcı bir aşağılık duygusu var. 'Bir Türk başarılı olmaz ki, o bir akılsız, zavallı yaratıktır, o bir kitap yazamaz, yazarsa Batılılar okumaz' fikrine samimi bir şekilde inanan, saf, biraz da hayatın sillesini yemiş insanlar var. O zaman başarılılar ya Yahudi, ya gizli bir örgütün üyesi, ya da oradakilere Türkiye'yi kötüleyecek sanıyorlar. Çünkü bildiğiniz gibi bütün dünyanın işi gücü yok, sabahtan akşama kadar Türkiye kötülensin ister! Kitabın edebi nitelikleriyle uygun düşmeyen bir sebebi olacak ki Batılılar ilgi duysun. Buna da kızamıyorum. Çünkü Türkler dünya kültürüne, dünya yaratıcılığına hiçbir katkı yapmıyorlar. Sıfır. Birisi yapınca da öteki Türkler herhalde o da Yahudi'dir diye bakıyorlar!
Kar'la beraber ABD'de bir kitap turnesine çıktınız. Sanırım üç hafta sürdü. Ne yaptınız?
Sekiz şehre gittim. Kimi zaman bir müzede, ya da büyük bir kitapçıda, kütüphanede, veya Harvard'da konuşma yapıyordum. Onun sabahında da çeşitli radyo programlarına çıkıyor, röportajlar veriyordum. Bazı şehirlerde iki gün kalıyordum. Bir yandan bunu yaparken, bir yandan da New York yakınlarında Bard College'da kitaplarımın okutulduğu bir derse konuşmacı olarak katıldım. Kitap turnemin ortasında da her Salı koşa koşa oraya gittim...
Amerika'da yazıyordunuz, çalışıyordunuz eskiden. O dönemde Kara Kitap'ı yazan Orhan Pamuk'la Kar'ı yazan Orhan Pamuk'un da imgesi şimdi epey farklı. Bu yeni şöhretten hoşlandınız mı?
Ben Columbia Üniversitesi'nde orada öğrenci olan karımla birlikte oturur, okulun bana nezaketten verdiği küçük bir odada Kara Kitap'ı yazarken bütün dünyadan kopmuştum. Türkiye'de küçük bir şöhretim vardı, Beyaz Kale çıkmıştı. Ama dünyada beni kimse aramazdı, beş-altı tane arkadaşımı haftada bir görüp, karımla beraber çok yalnız bir hayat yaşardım. Medyadan ya da bu tür dünyadan kopuktum. Bugünle o zamanı karşılaştıracak tek resim şudur: Meşhur Strand kitapevine giderdim her Cuma ve kendi kütüphanemi yapmak için dolaşırdım. Kütüphane yapmak bacaklarla, ayakta durabilme gücüyle, sabırla yapılan, paketlerle eve dönme işiydi. Ve o zamanlar kitabım Strand'de satılsın isterdim. Şimdi ise Strand'e gittiğimde bestseller listesinde en önde Kar vardı.
Amerika'daki kitap turnesinde size romanı mı sordular, Türkiye'yi mi?
Bir defa kimse bir şey sormadan benim uyuklayarak da anlatabileceğim 25 dakikalık monologum var. 'Bu kitabı nasıl yazdım'la başlar. Sonra politik roman tarihi tartışırım. Kitabın yapısına böyle girdikten sonra birazcık da Türkiye'yi anlatırım. Sonra da soruları alırım.
Türkiye'nin güncel politikasıyla ilgili sorular ağırlıkta mıydı?
Hatırlamaya çalışayım... Her türlüsü oluyor. Toplantılara gelenlerin her zaman yüzde 70-75'i Amerikalı olur. Onların da kurcalayıp işitmek isteyeceği, düşüncem onlarla aynı olmasına rağmen çok da fazla girmek istemediğim bir nokta oldu: 'Başkan Bush da ne kötü bir adam' muhabbetleri yapmamı isterler. Ne de olsa Ortadoğu'dan gelen bir adamım. Lafın ucu gelip, ağzıma dayatılıp, illa da Bush'un hakkında kötü bir şey söylersem çok seviniyorlardı. Bunu yapmak istemiyordum. Amerikalılar bu kitaptan Türkiye politikasının ne kadar karmaşık olduğunu öğrendi: İyi laikler var, kötü dinciler var diye bir durum olmadığını, Siyasal İslamcılar'ın ikiye ayrıldığını, bir kısmının liberal, bir kısmının hala Bin Ladin yanlısı olduğunu, bazı laiklerin giderek milliyetçi, faşizan olduğunu... Kitabım da anlatıyor, ben de büyük zevkle anlattım
Bu konuşmalarınızda turist duyarlılığıyla 'Bizim ülkemiz de güzeldir' gibi bir kaygı gözetiyor muydunuz?
Benim anlatmak istediğim kitabın oturduğu kültür. Ülkesinden kopmuş, Türkiye'yi tanımayan, artık Amerika'da yaşamayı Türkiye'de yaşamaktan daha değerli bulmuş ama Amerika'da da ezildiği, aşağılandığı için kafasında gerçekle alakası olmayan cennet bir Türkiye yaratmak isteyen insanlar vardır. Onlar gücenirler, alınırlar, ülkelerinin durumunu anlatınca aşağılandıklarını düşünürler. Ama asıl geçmişte devletin yaptığı korkunç şeyleri, tarihte ya da 90'larda olan onca öldürme, bomba, yakma olayını Amerikalılar'a ayıp olmasın diye söylememek küçüklüktür. Ülkenin gerçeklerinden seni, yazarı dertlendiren şeylerden bahsetmemek küçüklüktür.
Nedir bazı muhafazakarların aile sırlarını iştahla kapatma, halı altına atma tutkusu?
Bir kısmı aile sırları değil. Babalarının küçük kızları taciz ettiğini, annelerinin ucuz bir şey almak için kuyrukta eziyet çektiğini, küçük kardeşin okulda şamar yediğini bilmek istemiyorlar. Onlar kendi kafalarındaki aileyi dışarı yansıtmak istiyorlar ve o aileden de bir an önce kopmak istiyorlar. O aileyi reforme etmek istemiyorlar. Gitmişler, başka ülkelerde yaşamaya başlamışlar. Nasıl Almanya'ya giden yoksul Türkler, Türkiye'yi olduğundan daha muhafazakar bir ülke gibi kurgulayıp dine sarılıyorsa, Batı'da daha modern bir ülkeye gidenler olduğundan daha modernleşmiş bir Türkiye hayali kurmak istiyor olabilirler.
Okurların sorularından yola çıkarsanız, Kar'ın Batı'nın gözündeki öcü İslam imajına katkıda bulunduğunu söyleyebilir miyiz?
Olmuş olabilir. Kitabın bazı bölümleri Siyasal İslamcılar'ın ne kadar berbat birileri olduğunu gösteriyor çünkü. 'Katil ile maktul arasındaki konuşma' diye bir bölüm var. Orada gözü dönmüş, köktendinci bir terörist üniversitenin bölüm başkanını uzun bir diyalogun ardından öldürür. Gaddarca yazdığım, mizah yanı da, acı yanı da yüklü bir bölümdür. Granta dergisinde yayımlandı. Provokatif bir metindi. Amerika'dan telefonlar aldık habire: 'İşte iyi ki yayınladınız, bunların da nasıl insanlar olduğu ortaya çıktı!' diye.
Mizahınız algılanıyor mu Amerika'da?
Türkiye'den daha çok algılanıyor. Burada da okurlar anlıyor benim kitaplarımı, hiçbir yazar sevilmeden bu kadar çok satmaz, okunmaz. Ama yazı çıkmıyor. Kalbimdeki küçük yara Türk eleştiri müessesesinin ölmüş olmasıdır. Ama onlara da kızamıyorum. O kadar etkisizler ki... İyi de yazsalar, kötü de yazsalar hiçbir şey fark etmiyor. 'Onlar kim, yazsa ne olur, yazmasa ne olur' demiyorum. Benim için çıkmıyor da başkası için çıkıyor mu? Kimse için çıkmıyor. Herkes herkesin düşmanı. Umurumuzda mı? Umurumda tabii. Çünkü burası benim ülkem, burada da sevilmek isterim. Kar hakkında Amerika'da 40 tane yazı çıktı. Bunun 35'i 'Çok komik', ya da 'Gaddarca komik', 'Kışkırtıcı bir şekilde komik' gibi yorumlardı. Kar'ın mizahında gaddar bir yan var. Burada anlaşılmamasının sebebi de bu olabilir. Çünkü insanlar burada çok acılar çektiler. Kiminin kolu koptu, kiminin amcası öldürüldü, kimi Türk askeri olarak öldürüldü, kimi PKK gerillası olarak. Ya da Siyasal İslamcılar tarafından tehdit edildiler. Bu ülkede yaşayanlar birbirlerini o kadar üzmüş, hırpalamışlar ki, Kar'ın gaddarca bıyıkaltından gülerek bu olaylardan bahsetmesinin anlaşılmamasına hak veriyorum. İnsanlara acı vermiş konulara mizahla yaklaşmak kolay değil. 'Başörtülü kız, Kürt milliyetçisi, askeri darbe... Nişantaşlı Orhan, bırak bunları, bize güzel şeyler anlat, bezmiş insanlar bundan!' Türkiye'deki tepki aslında dile gelmese de bunun gibiydi.
Amerika'da arkadaşlarınız kimler?
Gide gele tanıdığım yazar arkadaşlarım var, New York'ta oturan akademisyen arkadaşlarım da var. Yayınevinin bana yeni tanıştırdığı ve ortak konu merakından dolayı üç kere görüşüp, dördüncü kez görüşsek mi diye düşündüğüm, ilk heveslerle edinilen arkadaşlıklar da var. Beni tanıyan, her seferinde gören, ben gelince davetler veren insanlar da var.
Orada mı daha arkadaş canlısısınız?
Orada. Nedenini de biliyorum. Çünkü orada beni kimse kıskanmıyor. Türk erkek kıskançlığında kaynakları kısıtlı olan bir bölge erkeğinin kıskançlığı vardır. Ortada bir küçük meyve var. Onu ya sen yiyeceksin, ya başkası. Sen yiyorsan, diğer erkeklerle neredeyse hormonsal bir kıskançlık gösterirler. Bu yoksul ülke kıskançlığıdır. O erkek 'Bu adam bunu yapmış, ben de gideyim 10 metre ötedeki adada aynı meyveyi yetiştireyim' diyemez. Çünkü küçük bir ülke ve tek ağacın da o olduğunu bilir. Seni tepelemesi gerektiğini düşünür. Seninle harp etmeye çalışır ve yenemez. O zaman düşünür, düşünür ve senin Yahudi olduğunu ortaya atar mesela! Ama Amerika'daki yazar çizerlerin benimle Türkiye pazarı kavgası yok. Belki kendi aralarında bir kavga var. Ama ben dışarıdan geldiğim için belki de, herkes iyi davranır bana oralarda.
Türkiye'de insan ilişkileriyle pek çok iş yaptırılabiliyor. Amerika'da da böyle yürüyor mu?
Böyle yürür ama onu ben yapamam. Onu benim ajansım, benim editörüm, yayınevinin daha tepesindekiler yapar. Gazetelerin sanat sayfasını yapanlar ya da. Ben onları tanırım ama iki senede bir ellerini sıkarım sadece. Edebi diplomasi derim buna. Bir yayınevinin tepesindesiniz ve gazetedeki bir arkadaşın şiir kitabını yayınlarsınız, o da gazetenin sanat sayfasında sizin ne kadar harika biri olduğunuzu yazar. Benim Amerika'da karşılığında verebileceğim bir şeyim yok ki. Arkadaşlık ettiğim insanlar yazar olduğu için, en sonunda kitabınıza bakarak sizi sevip sevmemeye karar verirler. Çünkü benim orada geçici olduğumu; onlarla beysbol maçına gidecek bir arkadaşlık yapamayacağımı bilirler.
Kitaplarınızı yazarken büyük bir tepkiyle kurulu edebiyat dünyasına isyan ederdiniz. Şimdi geldiniz ve yerleşik edebiyatın merkezi oldunuz.
Hep yaptığım bir şakadır: 34 ülkede kitabım çıktı, en zoru benim için Türkiye'de yayımlanmak oldu. Sekiz yıl uğraştım. Hiçbir ülke için bu kadar uğraşmadım. Gençliğimde yazdıklarımı kurulu edebiyat düzeni hemen iltifat etmedi. Cevdet Bey ve Oğulları ilk yayımlandığı sene 1200 satmıştı. O zamanlar öfkeliydim. Bu öfkeler bana bazı enerjiler veriyordu. Şimdi hem Türkiye'de hem de Amerika'da olduğu gibi edebiyat dünyasında başarılıyım. Bu bendeki öfkeyi mutlaka kırmıştır. İstediğim kadar inkar edeyim, bu beni mutlaka başka bir insan yapmıştır. Mesele insanın bir kitabı yazmasına rol açan ruh halini koruyup aynı kitabı sekizinci kere yazmak değil. Yeni koşullar içerisinden yeni yaratıcılıklar bulmaktır.
40'a yakın ülkeye yayıldınız. Daha nereye?
Bu sene hayatımda en çok seyahat ettiğim sene oldu. Çevremdekiler 'Ne zaman yazacaksın, yazacağın vakitlerden yemiyor musun' diyorlar. Yiyorum ama ilk kitabını yayımlatmak için sekiz sene beklemiş kimi üniversitelerde konuşmaya, her biri iki buçuk milyon satan yayınlara röportaj vermeye çağırsalar hayır demekte zorlanır. Ama ileride inşallah diyeceğim.
Sonsuza kadar bu salonda yazmaya devam edecek misiniz?
Bunu isterim. Bu evi, bu salonu çok seviyorum. Tek korkum deprem. Eve artık kitap alınca sığmıyor. Acaba bu kitaplar yüzünden depremde en altta ben mi kalacağım, gibi korkularım var.
Kitapları her yerde yayınlanan bir yazar olarak kendinize başka yazı mekanları yaratmak istemez misiniz?
Ünlü bir rejisörümüzle Cihangir'de karşılaştık, 'Sen neden Amerika'da yaşamıyorsun?' dedi. Hiçbir şey anlamıyorlar: Ne benden, ne kitaplarımdan, ne de o hayattan aldığım tattan. Buraya aitim, buraya alışmışım. Kitaplarımın başarısı yüzünden hep 'Gel burada ders ver, burada otur' diye teklifler geliyor. Yapmak istemiyorum. Paraya da ihtiyacım yok. Bu manzaradan iyisi mi var mı? Gayet memnunum hayatımdan.


LinkBack URL
About LinkBacks











Alıntı Yaparak Cevapla



Merak ediyorsanız buyrun...
