"Beni rüyânda gördün ve sana: 'Hacca gidenler içinde Muhammed oğlu Abdurrahmân isimli kimse affedilmedi.' diye nida edildi. Sen de kalkıp Allahu Teâlâ'nın beni affetmediğini söylemeye geldin değil mi?"



SEN KEFİL OLUR MUSUN?
Câfer b. Süleymân anlatıyor:
"Bir gün Mâlik b. Dînâr ile beraber Basra'da dolaşırken, yeni yapılan bir köşk gördük. Köşkü yapan mimar nur yüzlü güleç bir gençti. Onun yanına gidip selâm verdik. O da selâmımıza cevap verdi. Mâlik b. Dînâr Hazretleri ona; "Ey delikanlı! Bu yaptığın köşkü Allah için tasadduk et sen de, Allahu Teâlâ da sana cennette bundan daha iyisini ihsân etse olmaz mı?!" dedi. Genç mimar, Mâlik b. Dînâr'ın bu teklifine karşı: "Peki sen buna kefil olur musun?" dedi. Mâlik b. Dinar Hazretleri: "Peki, kefil oluyorum." buyurunca, o da kefil olduğuna dair bir belge istedi. Malik b. Dînâr bir kâğıda; "Yâ Rabbi! Bu gence senin için tasaddukta bulunduğu bu köşke karşılık, cennette bir köşk ihsân eyle. Bu hususta Mâlik b. Dînâr bu kuluna kefildir." şeklinde yazdı ve mektubu gence verdi. Bu köşkün satışından elde edilen parayı da Allah için fakirlere dağıttı.
Bu olaydan kısa bir zaman sonra genç vefat etti. Mâlik b. Dînâr Hazretleri gencin vefat ettiği gece mihrabına konulmuş mânevî bir mektup buldu. O mektupta şöyle yazılıydı:
"Bu mektup, Mâlik b. Dînâr'a berattır. Senin ona vadettiğinden yetmiş kat fazlasıyla gencin köşkünü kendisine teslim ettik."



AFFEDİLMEYEN HACI[/B]
Mâlik b. Dînâr Hazretleri hacca gitmişti. Haccını tamamladığı gece rüyâsında "Yâ Mâlik! Hacca gidenler içinde Muhammed oğlu Abdurrahmân isimli kimse affedilmedi." diye bir ses işitti. Sabah olunca durumu kendisine haber vermek üzere bu zatı aramaya başladı. Çevresinden sorup soruşturdu. Onu tanıyanlardan bazıları "Bu aradağın bizim bildiğimiz Muhammed oğlu Abdurrahmân ise, Kur'an ehli olan ve her yıl hac eden mübarek bir zattır." dediler. Mâlik b. Dînâr araya araya onu bir köşede Kur'an okurken buldu. Tam ona "Muhammed oğlu Abdurrahmân sen misin?" diye soracak oldu ki, o kimse birden âh çekip bayıldı. Daha sonra ayıldığında Mâlik b. Dînâr'a dönüp şöyle dedi: "Beni rüyânda gördün ve sana: 'Hacca gidenler içinde Muhammed oğlu Abdurrahmân isimli kimse affedilmedi.' diye nida edildi. Sen de kalkıp Allahu Teâlâ'nın beni affetmediğini söylemeye geldin değil mi?" Mâlik b. Dînâr Hazretleri bu duruma çok şaşırdı. Hayretle sordu:
"Sen sâlihlerden birine benziyorsun. Fakat çok merak ettim. Acaba nasıl bir günâh işledin de Allahu Teâlâ seni affetmiyor?"
Bu soru üzerine o zat gözyaşlarıyla anlatmaya başladı: "Bir ramazan ayının ilk gecesi idi. İçki içip sarhoş olmuştum. Bu sırada babam beni her yerde aramış ve bir yerde sarhoş hâlde yatıyorken bulmuş. Babam beni kaldırıp eve götürmek isteyince ben de sarhoşluktan ne yaptığımı bilmez vaziyette ona vurup bir gözünü çıkarmışım. O da bundan çok müteesir olup bana bedduâ etmiş. Daha sonra ben sarhoşluktan ayılıp kendime gelince, neler yaptığımı büyük bir üzüntü ile öğrendim. Çok pişman olup içkiye ve bütün günahlarıma tevbe ettim. Bu arada bütün içki küplerini yok ettim. Kölelerimi âzâd ettim. Fakirlere tasaddukta bulundum. Bundan böyle isyanı terk edip Allah'a lâyık bir kul olmaya karar verdim. İşte o gün bu gündür her yıl hacca gelir, dua ederim. Fakat her seferinde sizin gibi birisi bana gelerek: "Allahu Teâlâ'nın beni affetmediğini rüyâsında gördüğünü" söyler." O zat bunları anlattıktan sonra hıçkırıklarla ağlamaya devam etti.
Mâlik b. Dînâr onun bu hâline acıdı, babasından oğlunu affetmesi için aracı olmaya karar verdi. Babasının yerini sorup öğrenerek yanına gitti. O zatın babası Mâlik b. Dînâr'ı görür görmez:
– Hoş geldin yâ Mâlik b. Dînâr! dedi.
– Beni nasıl tanıdın?
– Bugün Allahu Teâlâ'ya dua edip, seni görmeyi dilemiştim.
– Seni ziyaretimin bir sebebi var.
– Buyurun, sizin isteğiniz benim için emirdir. Yeter ki elimden gelen bir şey olsun.
Mâlik b. Dînâr şöyle söze başladı:
– Farzet ki kıyâmet kopmuş, oğlun Abdurrahmân'ı tutup cehenneme götürüyorlar. Şayet sen onu affetmezsen cehenneme atacaklar. Bu durum seni üzmez mi? Bunu duyan babası ağlamaya başladı ve dedi ki:
– Sen şâhit ol ki, oğlumun kusurunu affettim ve ona hakkımı helâl ettim.
Daha sonra Mâlik b. Dînâr, ondan izin alarak oğlunun yanına gidip müjdeyi verdi: "Baban senin suçunu bağışladı. Biraz sonra seni görmeye gelecek." Bunu duyunca Abdurrahmân ağlayarak tekrar bayıldı. Bu sırada babası geldi. Nihayet gözlerini açıp, karşısında babasını görünce ona yalvaran bir sesle dedi ki:
– Babacığım ne olur, gel sen de benim gözümü çıkar ki, kıyâmete kalmasın! Babası:
– Ey gözümün nûru! Ben suçunu bağışladım. Senden râzı oldum, dedi. Bu sırada
Abdurrahmân iki defâ şehâdet getirdi. Mâlik b. Dînâr ona sordu:
– Hâlin nasıldır?
– Baygın hâlde iken başucumda elinde topuz olan bir melek durup bana: "Baban senden râzı değil! Bu topuzla senin başına vuracağım" dedi. Az sonra başka bir melek gelip ipek bir mendille gözlerimin yaşını sildi ve dedi ki: "Şehâdet getir! Baban ve Allahu Teâlâ senden râzı oldu, dedi. Bunları söyler söylemez rûhunu teslim etti.


ATEŞ BANA
HÜCÜM EDİYOR

Bir hastanın ziyaretine giden Mâlik b. Dînâr Hazretleri durumu şöyle anlatır: "Hastanın hâlinden ölüm durumunun yakın olduğu anlaşılıyordu. Kendisine kelime–i şehâdeti telkin ederek, onun da söylemesi için uğraştım. Fakat ne kadar uğraştımsa söylettiremedim. O durmadan bazı rakamlar sayıklıyordu. Bir ara kendisine geldi ve bana dönerek: "Ey üstâdım! Önümde ateşten bir dağ var! Ne zaman şehâdet kelimesini söylemeye çalışsam, bu ateş bana hücûm ediyor ve söyleyemiyorum." dedi. Onu tanıyanlara mesleğini sorduğumda, fâiz yiyen, ölçü ve tartıda hile yapan biri olduğunu söylediler.
Selâm b. Miskin anlatıyor:
Mâlik b. Dînâr'ın yanına geldim. Son hastalığındaydı. Eve girdiğimde kumlara karışmış eski bir yaygı gördüm. Mâlik orada uzanmıştı. Başının altında parça parça bir giyecek ve bir sepet vardı. Oradan kupkuru iki dilim ekmek çıkardı. Oturdu ve ekmekten parçalar koparıp içinde su olan bir tasa atmaya başladı. Nihayet ekmek parçalarının yumuşadığına kanaat getirince bana dönerek orada bulunan bir torbayı istedi. Torbayı uzattım. Torbadan içi tuz dolu bir kese çıkardı. Bana "Buyur." dedi. Ben, "Şu anda hiç iştahım yok yemeyeceğim." dedim. Mâlik b. Dînâr "Sen de tatlı suya kananlardansın, tuzlu suyu içemezsin." dedi.

DÎNÂR CENNETTE
ISKÂN EDILECEKLERDEN OLDU

Mâlik b. Dînâr anlatıyor: "Sizden çok önce (Geçmiş Ümmetlerden) yaşayan bir adam pek uzun ömürlüydü. Beş yüz yaşına geldiğinde ona: "Artık ölümü istiyor musun?" diye sordular. Adam "Hayır! Kim ister bahar melteminden ayrılmayı?" diye cevap verdi.
Buyurdu ki: "Dünya ehli dünyadan göçüp gitti, lâkin oradaki en tatlı şeyi tatmadan." deyince, oradakiler "O şey nedir?" diye sordular. Dedi ki: "Marifetullah!"
Mâlik b. Dînâr ölüm hastalığı içindeydi. Dostları başucuna geldiklerinde onun kendini hor ve hakir görüp dua ettiğini gördüler, şöyle diyordu:
"Allah'ım! Sen de biliyorsun ki, ben ne bir kadın ne de dünya malı için bu dünyada kalmak istemedim!"
Mâlik b. Dînâr Hazretleri, ömrünü Allahu Teâlâ'nın emir ve yasaklarına uyarak, insanlara nasihat ederek geçirdi. Vefat ettiği gece rüyâda görüldü. Semâ kapıları açılmış biri şöyle nida ediyordu:
"Dikkat edin Mâlik b. Dînâr cennette iskân edileceklerden oldu."
Mâlik b. Dînâr, hicri 131 yılında Basra'da çıkan meşhur veba salgınından az bir zaman önce vefat etmiştir. Zehebî, Basra'da vefat eden Mâlik b. Dînâr'ın ölüm tarihini hicri 127 yılında olduğunu söylemiştir.
Öldüğünde Mâlik b. Dînâr Hazretlerini rüyâda gördüler ve ona; "Allahu Teâlâ sana nasıl muâmele etti?" diye sordular. O: "Rabbimin huzûruna pek çok günâh ile çıktım. Hakkında beslediğim hüsn–ü zan sebebiyle hepsini affetti." buyurdu.
Galib el–Kattân anlatıyor:
"Rüyamda Mâlik'i gördüm. Her zaman ibadet ettiği mescidde oturuyordu. Üzerinde Mısır işi bir giysi vardı. Onu dinledim. Parmaklarıyla "iki" işareti yapıyor ve şöyle diyordu: "İnsanlardan iki sınıf vardır ki, onlarla sakın ünsiyet peyda etme ve dost olma! Onlarla sohbet etmek, yarenlik etmek, bir mü'minin kalbini bozacak en kötü şeydir. Bid'ate iyice batmış aşırı giden ile, dünyaya iyice gömülmüş azgın zenginden bahsediyorum."



Ceylanlara ihsan ettiğin gibi bize de ihsan et

Bir keresinde Mâlik b. Dînâr, Haşr sûresinin son âyetlerinden olan "Ey Muhammed! Eğer biz Kur'an'ı bir dağa indirmiş olsaydık, Sen onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün." (Haşr, 21) âyet–i kerimesini okuyunca dedi ki: "Allah'a ve şu Kur'an'a inanan bir kul, bu âyetleri duyunca kalbi sarsılır zelzeleye uğrar."
Yine demiştir ki: "Bahar yağmurları yeryüzünü yeşillendirdiği gibi, Kur'an–ı Kerim de kalbin yağmurudur ve onu canlandırır."
Mâlik b. Dînâr sohbetlerinde sâlih kimselere muhabbet etmeyi ve onları sevmeyi anlatır ve onlara düşman olmaktan sakındırırdı. Bu hususta; "İnsan, kendisi sâlih olmadığı hâlde sâlihlerin şeref ve haysiyetine dil uzatacak olursa, başka günahı olmasa bile bu ona yeter!" buyururdu.
Mâlik b. Dînâr Hazretleri anlatıyor: "Hacca gitmek üzere yola çıktık. Bir müddet sonra çok susadık. Çölde bir su kuyusu gördük, ceylanlar başına toplanmış su içiyorlardı. Bu sıcak çölde bir kuyu bulduk diye sevindik ve Allahu Teâlâ'ya hamdettik. Ceylanlar sularını içip gidince, kuyunun suyu dibe çekildi. Yanımızda ip ve kova olmadığı için suyu almaktan aciz kaldık. Çaresizlik içinde el açıp: "Yâ Rabbî! İpimiz kovamız yok ki, su çekelim. Ceylanlara ihsan ettiğin gibi bize de ihsan et!" diye dua ettik. O zaman hâtiften bir nida duyuldu; "Ey Mâlik! Ceylanlar bize tevekkül ettiği için onları suladık. Siz ise, ipe ve kovaya tevekkül ettiniz."