• Reklam
Sayfa: 1 | Toplam: 4 1234 SonSon
33 sonuçtan 1 --- 10 arası gösteriliyor
  1. #1
    MasterLion adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-02-2006
    Mesajlar
    72
    Karizma Gücü
    0

    Başarılı Baştan sona Alevilik

    Bu ay itibariyle bu sayfalarda yeni bir yazı dizisine başladık. Bu yeni yazı dizimizde, yüzyıllardır, Müslümanların kanayan yarası olan, ehlisünnet dışı akımlar ve bu akımlar içinde de özellikle Alevîleri yazacağız. Alevîlik nasıl başladı, nasıl gelişti? Alevîlikle ilgili her hususa İslâmî bakış açısı ile bakacağız



    Hakkında çok konuşulan, yazılıp çizilen, bir kısım kimseler tarafından olur olmaz şeyler söylenen, bazılarının saldırdığı bazılarının savunduğu ama bir türlü mahiyetini tam olarak bilemediğimiz, fakat merak ettiğimiz bir konuyu, bir inanç sistemini, bir topluluğu tamamen ve tarafsızca ele almaya çalışacağız. Genel mânada algıladığımız kadarıyla bu toplumun adına bazıları Alevî bazıları Şiî ya da Râfizî bir kısmı da Kızılbaş ya da diğer bir genelleme ile Caferî isimlerini koymuş ya da yakıştırmıştır. Önce biz bu isimlerin ne mânalara geldiğini inceleyip meseleyi baştan itibaren kısa ve öz olarak anlaşılır bir şekilde anlatmaya çalışalım.
    Alevî: Ali'ye mensup ya da Ali'yi tutan mânasında kullanılan bir isimdir.
    Şiî: Taraftar mânasını ihtiva eden bu kelime, bir kişinin ya da bir şeyin peşinden giden demektir.
    Râfizî: Ayrılan, kopup giden mânasına gelir. Bu isim, kendilerine ehlisünnetten ayrıldıkları için ayrı bir vasıf olarak atfedilmiştir.
    Kızılbaş: Bu tanımlama hakkında ise, iki rivayet mevcuttur. Birincisi; Cemel ve Sıffin muhaberelerinde Hz. Ali tarafında savaşanların başında kırmızı başlıklar vardı. İkinci bir rivayete göre ise, ki bu rivayet diğerine göre daha kuvvetlidir, Yavuz Sultan Selim ile İran Şahı'nın muharebesinde Şiî İran ordusu kırmızı başlık ya da sarık kullandıkları için bu topluluğun bir diğer sıfatı da Kızılbaş olmuştur.
    Caferî: Hz. Ali'nin irtihalinden bir müddet sonra artık bir taraftarlık ve siyasî bir hareket olma çerçevesinden uzaklaşıp iyiden iyiye bir inançlar manzumesi hâlini alan Şiî akımına mensup olan insanların ortak inanç noktasını teşkil eden, bunun yanında da birbirlerinden kopmalarına sebebiyet veren unsur imamet meselesi olmuştur. Umumiyetle Şia içi kopuşlar altıncı imam olarak kabul ettikleri Caferi Sadık Rahmetullahi Aleyh'ten sonra olduğu için genel mânada kendilerine Caferî adı nispet edilmiştir.
    Ehlisünnetten ayrılan toplulukların en büyüğü olarak dikkati en çok Alevîlik adındaki akım çeker; fakat çok yüzeysel de olsa bilgi olması açısından ehlisünnet inancıyla ters düşen diğer grupların da kol ve inanç mensuplarının taksimatını Peygamber Efendimizin hadisi şerifinden yola çıkarak yapalım.


    Firakı dâllenin
    kısımları
    Şimdi isterseniz en başta Peygamber Efendimizin maddî vücudunun hayatta olduğu döneme gidelim ve hadisi şerife bakalım: Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların biri nura, yetmiş ikisi ateşe yönelecektir." buyurmuştur. İslâm âlimleri burada bahsedilen yetmiş üç fırkanın bütün insanlık mânasını ihtiva eden ümmeti davet değil de, ümmeti icabet olduğunu, tek olan kurtuluş fırkasının yani Fırkai Naciye'nin, ise, "Ehlisünnet ve'lcemaat"e tâbi olanlar olduğu hakkında ittifak etmişlerdir. "Ehlisünnet olup da azap çekecek olanlar yok mudur?" gibi bir soru aklımıza gelebilir. Hemen belirteyim ki, elbette olabilir ama sahih bir inanca, yani Peygamber Efendimizin tanımladığı itikada sahipse, cennete gideceğine inanıyoruz. Şimdi mevzuuyu dağıtmadan haklarında değişik taksimatlar yapılarak yetmiş üçe ulaştırılan bu fırkaları rivayetler mukabilinde burada numaralandırmak istiyorum.
    Menşei hemen hemen Şiilikle aynı tarihi paylaşan Haricilik yirmi farklı kola ayrılır. Meselemiz olan Şia hakkında farklı taksimat ve kısımlandırmalar olmasına rağmen en meşhur rakam, yirmi ikidir. Akabinde felsefik akım olarak bilinen Mutezile mezhebi ise, yirmi fırkaya ayrılır. Devamında Mürcie beş; Neccariye üç; Cebriye ve Müsebbihe ise başlı başına birer kısım olmak üzere yetmiş iki başlık altında sıralanmıştır. Bunlar Devri Saadet'ten beş altı asır içinde hasıl olan cereyanlardır. Peygamber Efendimizin hadisi hak ve tabiî ki bu taksimatlardaki kollara mensup olanların mevcudiyeti de tarihî vesikalar ışığında gerçek olmasının yanında bu veya başka şekildeki çoğaltmalar numaralandırmalar rivayetten ibarettir. En iyisini Allah bilir. Ama bir gerçek var ki, o da Ehlisünnetin dışında olduklarıdır.
    Bu bahsettiğimiz zaman bölümünden sonra Teymiyyecilik ve İbn Teymiyye'den ortalama beş altı asır sonra gelip aynı fikirleri sunan Afgani ve Abduh gibileri zuhur etmiş, yine Kadiyanilik ve Vehhabilik gibi son birkaç asırda zuhur eden inanç sistemlerini de sayabiliriz. Aslında bu sonradan başlayan akımlara baktığımız zamanda bunların diğer yetmiş iki fırkadan birine mutlaka yakın olduğunu görürüz.
    İnanın ki insan bütün bunları araştırıp incelerken ve kayda dökerken yorulmaktan öte üzülüyor. Hatta birçoğunun İslâm dini ile bir nokta misali bir şey paylaşmadığına, bunun yanında birçoğunun arkasında Hıristiyan ve Yahudilerin olduğuna şahit oluyoruz. Ama çok şükür Allah'a ki, ehlisünnet inancı dimdik ayakta ve dünyanın en geniş coğrafyalarında sahih ve sarsılmaz bir şekilde milyonlarca bedende yaşamaktadır.
    Diğerlerinin isimlerini zikrettikten sonra ana konumuz olan Şiiliğe geri dönüp ikinci bir hadisi şerife bakalım. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hz. Ali'ye hitaben "Yâ Ali benden sonra bir topluluk türeyecek, onlar Rafizî'dir. Sakın onlara fırsat verme." buyurmuştur. Bir başka zamanda ise Peygamberimiz mübarek zevcelerine hitaben "Bakalım Havebin kelbleri hanginize havlayacak." buyurarak ilk kopuşu ve Şia'yı işaret eden hadisler mübarek dudağından sâdır olmuştur.

    İlk fitne
    Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde elbette münafıklar mevcuttu; fakat gerek bu dönemde gerek Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh'ın kısa halifelik süresinde, gerekse Hz. Ömer Radıyallahu Anh'ın on senelik halifelik zamanında herhangi bir fitneyi ortaya koyacak cesur bir nifak ehli çıkmamıştır.
    Fakat gerek Hz. Osman Radıyallahu Anh'ın yumuşak huyluluğunu gerekse vali tayinlerindeki bazı hâdiseleri fırsat ve bir vesile bilen münafıklar Peygamberimizin irtihalinin üzerinden henüz yirmi yıldan az bir süre geçmiş olmasına rağmen Müslümanlar arasında karışıklık çıkarmaya muvaffak olmuşlardır.
    Hz. Osman Radıyallahu Anh'ın örnek haya edebini, yumuşak huyluluğunu, eşsiz ahlâkını hepimiz biliriz; fakat Hz Osman'ın, kendi idarî inisiyatifini kullanarak bazı valileri kendi soyu olan Ümeyyeoğullarından tayin etmesi ve birkaç valinin de halk ile münasebetlerinde bir kısım pürüzler meydana gelmesi münasebetiyle Müslümanlardan bazıları vali değişimi hususunda Osman Radıyallahu Anh'a teklif götürmüşlerdi. Bazı şahıs ve hususlar ile alâkalı olan teklifler kabul olunmayınca meseleyi Hz. Aişe Validemize bildirmişler ve çözüm istemişlerdi. O da mesele ile alâkadar olmuş; fakat bir inkıta hasıl olmuştu. Bu gibi sorunları fırsat bulan Abdullah b. Sebe ve onun avanesi olan nifak ehli kişiler Hz. Osman aleyhine propagandaya başlamış ve bilahare devam eden olaylar neticesinde içlerinde Hz. Ebû Bekir'in oğlu gibi bazı Müslümanlar dahi bu karışıklık esnasında oyuna gelmiş ve çoğu asi ve münafıklardan olmuşsa da muhterem zatların dahi bulunduğu bir grup tarafından Osman Radıyallahu Anh şehit edilmişti. Akabinde Hz Ali, kendisine yapılan büyük ısrarlar neticesinde halife seçilmiş, fitne ve fesadın kol gezdiği İslâm âlemine yeniden şekil ve düzen vermeye çalışılmıştı. Fakat nifak ehli boş durmuyor, Hz Osman'ı şehit ettirdikleri yetmiyormuş gibi bu sefer de ashabın arasında "Hz. Osman'ın katilleri bulunsun!" propagandası yapıyorlardı.

    Allah Hüseyin’e rahmet etsin
    vali Ziyad’a lânet olsun
    Nihayet sekiz gündür Kerbela sahrasında Fırat nehri ile arasına konulan beş yüz kişilik bir kuvvet yüzünden su sıkıntısı çekerek ve Kûfe'deki taraftarlarından gelecek bir savaş gücünün ümidiyle yaşayan Hz. Hüseyin ve arkadaşları, teslim olup vali Ziyad'a itaat ve Yezid'e biat etmektense, savaşmayı seçtiler. Gece savaş tedbirlerini alan Hz. Hüseyin ertesi gün 10 Muharrem yani Aşure günü kırk piyade otuz iki süvari olarak ordusuna savaş düzeni aldırdı. Son bir defa daha Yezid taraftarlarını kendi tarafına çekebileceğini düşünerek ordusunun önüne çıkarak onlarla konuştu. Kendilerini buraya çağıranın kendilerinin yani Kûfelilerin olduğunu söylediyse de bunda muvaffak olamadı. Şimr ve askerleri Hz. Hüseyin ve arkadaşlarına hakaretler etmelerine rağmen valinin devriye kumandanlarından Hür ordu komutanı olan Ömer'i, Hüseyin'le savaşmaması hususunda ikaz ediyor; fakat artık başka çare kalmadığı cevabını alıyordu. Bunun üzerine Hür yine Resûlullahın torunu ile savaşılmaması için çabalamış, daha sonra Hz. Hüseyin tarafına giderek ondan af dilemiştir. Devamında o da Kûfe ordularına dönerek, "Hüseyin'i buraya siz çağırdınız, niçin şimdi ona sırt döndünüz!" diye ikazda bulunmuştur. Bunun üzerine kendisi aleyhinde çıkan fitne üzerine bir şey yapmadı diye konuşulmasını önlemek amacıyla ne acı tecellidir ki Ömer b. Sa'd Hür üzerine ilk oku attı. Hür, bu oktan yara almamıştı; fakat aynı Ömer'in babası olan Sa'd b. Ebû Vakkas Allah yolunda ilk oku atan kişi olarak tarihe geçmişti. Devamında savaş başlamıştı. Savaş esnasında Hz. Hüseyin'in aile fertlerinin kalmakta olduğu çadırı yakmak isteyen Şimr, kendi ordusunda bulunan bazı komutanların ısrarıyla bundan vazgeçmiştir.
    Yetmiş iki kişilik ordudan sadece bir kişi sağ kalmış ve o da son adam olduğunu fark edince Hz. Hüseyin'den müsaade isteyerek Kûfe ordularını yararak uzaklaşmış ve kurtulmuştur. Artık savaşçı olarak bir tek Hz. Hüseyin'in kalması münasebetiyle savaş durmuştu. Bu esnada kardeşi Hz. Zeynep Komutan Ömer'i ikaz etmiş, bu durum karşısında Ömer ağlamasına rağmen Şimr, Hüseyin'in katli yönünde emir vermiş ve askerlerinden Zür'a, Havl ve Sinan isimli askerler Hz. Hüseyin'i şehit etmiştir. Hz. Hüseyin'in başını kesenin ise, Sinan olduğu bilinir. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in ehlibeytinden kalanları Kûfe'ye götürmüştür. Hüseyin'in başı Vali Ziyad'a gittiğinde ise, onun Hüseyin'in başına değnekle dokunduğu rivayet edilmişse de, aynı şeyi Halife Yezid için söylemek mümkün değildir. Çünkü rivayetlere göre, Hz. Hüseyin'in başı ve yakınları Şam'a gönderildiğinde Yezid bu hâdise karşısında ağlamış ve "Allah Hüseyin'e rahmet etsin, Vali Ziyad'a lânet olsun!" demiştir. Hz. Muaviye'nin diğer yakınları da Hz. Peygamber'in torununun katliyle neticelenen bu elim hâdise sebebiyle Vali Ziyad ve Halife Yezid'e büyük tepki göstermiş ve bu hâdise, halk tarafından başta Yezid olmak üzere Emevî hanedanlığına karşı büyük bir nefrete sebebiyet vermiştir.
    Bu hâdise Müslümanlar arasında büyük bir teessüre yol açtığı için İslâm âleminde büyük karışıklıklara sebebiyet vermiş, iç karışıklıklarda çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Neticede dine büyük hizmetleri geçen, İslâmiyeti Afrika kıtası üzerinden götürerek Cebeli Tarık'tan geçirerek Avrupa'nın içlerine kadar taşıyan, Peygamberimizin müjdesine nail olmak gayesiyle İstanbul'u dahi fethe gelen Emevî hanedanlığı 89 yıllık bir hükümranlığın ardından yıkılmıştır.



    CEMEL VE SIFFIN VAKALARI

    Alevîlerin ehlisünnetten kopuş aşamasında öncelikli olarak, Hz. Ali'nin Peygamberimizin irtihalinden sonra halife seçilmemesi, devamında ise, Hz. Osman'ın katillerinin bulunması hususunda beliren görüş ayrılıkları ve bazı ileri gelen zatların Hz. Ali'ye biat etmemesi neticesinde meydana gelen Cemel ve Sıffin vakaları ve en sonki kırılma noktası olarak da Kerbela hâdisesi gösterilir. Ayrı ve geniş bir yer ayıracağımız Kerbela vakasından önce meselemizin anlaşılması açısından öncelikli olarak Cemel ve Sıffin vakalarına çok kısa fakat anlaşılır olarak değinmekte yarar var.
    Hz. Osman'ın katillerinin bulunması hususunda Talha ve Zübeyr gibi daha önce Hz. Aliye biat eden zatlar, Hz. Osman'ın hilafet merkezi Medine'de şehit edilişinden hemen önce Mekke'ye gitmiş olan Hz. Aişe'ye ulaşarak öncelikli olarak Hz. Osman'ın katilleri hakkında tahkikat yapılması hususunda Hz. Ali'den bir netice istemesini rica etmişlerdi. O da içinde ashabın ileri gelenlerinin de bulunduğu değişik katılımlarla iki bin kişiye yakın bir grup ile harekete geçmişti. Maksat Hz Ali ile görüşüp katilleri istemek, İslâm âleminde sükûneti temin etmekti. Oysa bu hareket ve ardından gelişen olaylar Hz Ali'ye:
    "Aişe ordu topladı seninle savaşa geliyor." şeklinde ulaştırılarak bununla, güzide şahsiyetlerle dolu iki tarafın birbirini kırması İslâm âleminde ilk iç savaş çıkartılması amaçlanmıştı. Haveb denilen yerden geçerken gece vakti havlayan köpekleri duyan Hz Aişe Peygamberimizin zevcelerine hitaben "Haveb'in kelbleri hanginize havlayacak." hadisini hatırlamış ve hiç hoş olmayan hadiselerin cereyan edeceğini düşünerek geri dönmek istemiş olmasına rağmen onu bu harekete itenler buna mani olarak yoluna devam etmesinin daha hayırlı olacağını telkin etmişlerdi. Devamında Hz. Ali ile görüşmeler başlamış, müzakerelerde muvaffakiyete erişilmiş, sükûnet hâsıl olduktan sonra halifenin katillerinin icabına bakılacağı kararlaştırılmış bir aşamada iken gece vakti ansızın ne olduğu anlaşılmadan iki taraftan bir kısım süvariler ileri atılarak savaşa tutuşmuşlar ve iki ordu birbirine girmişti. Böylece Cemel hadisesi vuku bulmuştur. Cemel denmesinin sebebi ise, savaş genelde Hz Aişe'nin devesinin etrafında meydana gelmesinden dolayıdır. Münafıklar Hz Aişe'yi hedef almışlar; fakat Hz. Ali ile Hz. Aişe tarafları karşılıklı savaşta olmalarına rağmen Hz Ali, Hz. Aişe'yi korumuş, savaş neticesinde ise korumalar tayin edip yeni bir deve vererek emniyet içinde Medine'ye göndermiştir. Hz Aişe tarafından Hz Ali'nin halifeliği tanınmıştır.
    Akabinde Hz Osman'ın tayin ettiği Şam valisi Hz. Muaviye'nin ilk etapta Hz. Ali'nin halifeliğini tanımamasını fırsat bilen nifakçılar, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında değişik haberleşmelere vesile olmuş ve nihayet Sıffin denen yerde iki İslâm ordusu karşılaşmış, bir tarafta peygamberimizin büyüttüğü amca oğlu, Allah'ın aslanı Hz. Ali, diğer tarafta Peygamberimizin damadı, vahiy katibi Hz. Muaviye… Ne üzüntü verici bir ayrılık!.. Görüşmeler başlıyor; fakat Cemel'de vuku bulan şey burada da meydana geliyor. Barış ve sükûnet olacağını huzurun geri geleceğini kavrayan Abdullah b. Sebe ve adamları bir anda savaşı başlatıyorlar ve iki büyük İslâm ordusu savaşa tutuşuyor. Sonuç; İslâm kaynakları ışığında baktığımızda kırk bini Hz Muaviye'nin, yirmi beş bini Hz Ali'nin ordusundan olmak üzere en az altmış beş bin şehit…
    Daha fazla kan dökülmesine mani olmak isteyen iki İslâm kumandanı ve ashabın ileri gelenleri sulh istemiş, ardından sulh görüşmeleri başlamış; fakat hakem olayında Hz. Ali ve taraftarlarının mağdur olması münasebetiyle bu anlaşmaya itiraz eden beş bine yakın bir grup "elHükmü lillah" diyerek Hz. Ali'nin ordusundan ayrılmış ki bunlara "Harici" denilmiştir. Bunlar Harûra dağına çekilmişler ve Müslümanlara çok eziyet vermişlerdir. Hz. Ali'yi küfürle itham etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali'nin katili de Hariciler olmuştur. Haricileri bir başka yazıda ayrıntılarıyla anlatacağız. Fakat gerek Hz. Osman döneminin gerekse Cemel ve Sıffin vakalarının daha geniş kapsamlı olarak öğrenilebilmesi bakımından hepsi başlı başına birer mevzu olarak işlenmelidir. Oysa ben burada meselemizle bağlantısı bulunan olayları fazlasıyla yüzeysel olarak ele almış bulunmaktayım. Yalnız şunu belirtmeliyim ki, bütün bu olaylar İslâm dünyasına Peygamberimizin ışığı doğrultusunda yeni bir nizam ve intizam vermeye çalışan, küçüklüğünden beri Peygamberimizin yanında olup ilk iman edenlerden biri ve Peygamberimizin amcasının oğlu ve damadı olan, Allah'ın aslanı nişanını ve Resûlullah Efendimizden "Ben ilmin şehriyim, Ali ise o şehrin kapısıdır." övgüsünü ve cennetle müjdelenmek şerefini almış olan Hz. Ali döneminde vuku bulması, sonrasında ise, onun adına izafe edilerek yeni bir akım başlatılması, o büyük insan adına bizi tarifi imkânsız bir teessüre sürüklüyor.



    KERBELA VAKASI

    Kerbela hâdisesini Cemel ve Sıffin'den ayrı olarak biraz daha genişçe ele almak istiyorum; çünkü bu vaka Hz. Ali'nin vefatından bir müddet sonra meydana gelmiş ve bu savaş başlangıçta genel olarak baktığımızda siyasî bir hareket olan Şiiliğin iyiden iyiye ehlisünnetten kopmasına ve akabinde ise, zaten var olan bazı inanışların da tetiklemesiyle tamamen apayrı bir inançlar manzumesine dönüşmesine önemli bir yer teşkil etmiştir. Anlaşılacağı üzerine Kerbela Savaşı tam bir kırılma noktası olmuştur.
    Hz. Muaviye hicretin 60. senesi Recep ayında vefat edince o esnada Şam'ın Hayriyyun köyünde bulunan oğlu Yezid hemen Şam'a gelerek halktan ve daha önce veliaht tayin edildiği bildirilen bütün valiler ve belde halklarından biat almış ve halife olmuştu. Yalnızca Medine'de umumi biat temin edilememişti. Biat etmeyenlerin başını ise Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr ve İbn Ömer çekiyordu. Bunların biat etmeyişleri bir kısım iç karışıklıklar çıkarmış, sonrasında ise, biattan kaçınmak amacıyla Hz. Hüseyin bazı yakınlarıyla birlikte gizlice Medine'den Mekke'ye gitmişlerdi. Fakat ortalık yatışmış bir hâlde iken Kûfe halkı Hz. Hüseyin'e defalarca yazdıkları mektuplarla onu halife yapmak, kendisine biat etmek üzere şehirlerine davet etmişlerdi. Bu ısrarlar üzerine Hz. Hüseyin Kûfe'ye, önce amcasının oğlu Müslim'i yollamış, Müslim yaklaşık otuz bin kadar kişinin biatini alarak Hz. Hüseyin'e müspet haberler göndermiştir. Fakat bu hâdiseler üzerine bazı Kûfe halkı mevcut valinin vazifesini ifa edemediğini bildirmiş, Yezid de Numan'ı azlederek yerine Basra valisi Ubeydullah'ı tayin etmişti. Yeni vali olaylara hemen el koymuş Kûfe'de Müslim'in başlattığı hareketi dağıtmış ve Müslim'i de idam ettirmiştir. Fakat bu sırada Hz. Hüseyin Kûfe'ye doğru yola çıkmış bulunmakta idi. Oysa Abdullah b. Abbas ve İbn Ömer gibi zatlar kendisine Kûfe'ye gitmemesini, zira Kûfe halkının itimatsız olduğunu söylemişlerse de onu kararından vazgeçirememişlerdir. Daha sonra Hz. Hüseyin'i de yalnız bırakacak olan Kûfeliler, Müslim'in şehit edilmesinde de onu korumakta zayıf davrandıkları ve yalnız bıraktıkları görülür. Yalnız tarih kitapları geçmiş dönemde Cemel hâdisesi vuku bulmadan önce Haveb'den geri dönmek istediği hâlde onun geri dönmesine mani olarak İslâm orduları arasındaki ilk savaşın meydana gelmesine sebep olan Zübeyr gibi oğlu Abdullah b. Zübeyir'in de Hz. Hüseyin'i Kûfe'ye gitmeye teşvik ettiğini rivayet eder.
    Hz. Hüseyin hac farizasını yapıp, hicri 60 yılında Zilhicce ayının 8. gününde rivayete göre yanında on sekiz kişi ehlibeytinden, otuzu ashabtan olmak üzere altmış kişilik arkadaş grubu ve yanına katılan bazı bedevî Araplar ile yola çıkmıştı. Yolda kendisine yine dönmesi yolunda telkinler yapılmışsa da kararından vazgeçmemiştir. Yolda kendisine rastladığı Arap edebiyatının ünlü şairi Ferezdak:
    "Ey Hüseyin! Halkın kalbi seninle kılıçları ise, Emevîlerledir, hüküm ise Allah'ındır." diyerek o da dolaylı yolla Hz Hüseyin'i ikaz etmiştir. Yolda kendisine daha önce Kûfe'ye gönderdiği amcaoğlu Müslim'in şehadeti ve Kûfe halkının Emevî valisinin emrine girdiği haberi ulaşınca, kendisiyle beraber Kûfe yoluna düşenlerden isteyenlerin dönebileceğini söylemiş, bunun üzerine etraftan katılan cemiyetler ayrılmış ve kendi aile fertleri ve yakın arkadaşları ile kalmıştır. Hz. Hüseyin'in ehlibeytin çoğu yanında olduğu hâlde yoluna devam etmesi, Hicaz'ın ileri gelenlerini, bütün neslin yok olacağı hususunda telaşlandırmış; fakat Hz. Hüseyin yalnızca kendisinin bildiği sırlara mebni olarak yoluna devam etmiştir. Hüseyin'in hâlâ Kûfe'ye doğru geldiğini duyan Vali Ubeydullah b. Ziyad öncü ikaz birlikleri gönderip görüşmeler yaptırmış, bunun üzerine Hüseyin Kerbela denilen sudan mahrum bir yerde konaklamıştı. Ne garip bir hâldi ki, Hz. Ali de Sıffin'e giderken yine oğlu Hüseyin de yanında olduğu hâlde ordusuyla Kerbela'da konaklamıştı. Kerbela'da sıkıntılı günlerin yanında iki taraf arasında görüşmeler devam ediyor ve sulh ile neticelenmesine yaklaşılmışken daha önce Hz Ali'nin ordusunda ehlibeyt dâvası güderek Emevîlere karşı savaşmış olan Şimr b. Zülcevşan isimli şahıs, bu sefer Emevî valisine, "Hüseyin, eline düşmüşken, onu ortadan kaldırmalısın." diyordu. Hatta valinin Hz. Hüseyin'e karşı öncü ikaz birliği olarak gönderdiği ordunun kumandanı olan Ömer b. Sa'd'ın Hüseyin'le görüştüğünü söyleyerek ortalığı karıştırmış ve ıslah yolunda olan meselenin bir anda alevlenmesine yol açmıştı. Hakkında çıkan bu fitne üzerine Ömer b. Sa'd zor durumda kalmış ve ipleri büyük bir kuvvetle yanına gelen Şimr'e kaptırmıştı.



    KAYNAKÇA
    1Usul'ulİsmailiyye ve'lFatımiyye ve'lKarmatıyye; Lebernard Luis
    2İslâm Mezhepleri Tarihi, Prof. Muhammed Ebû Zehra
    3Keşfu Esrari'lBatınıyye ve Ahbar'ul Karamıta, Malik elHamadi
    4elFark Beyne'lFırak, Abdülkadir elBağdadî
    5elMilel ve'nNihal, Ebu'lFeth eşŞehristanî
    6elHarekatu'lBatınıyye fi'lalem elİslâmî
    7İslâm Bila Mezahib, Dr. Mustafa eşŞek'a
    8İmam Zeyd, Prof. Muhammed Ebû Zehra
    9Hz. Âdem'den Bugüne İslâm Tarihi, Mahmud Şakir
    10İslâm Tarihi, M. Asım Köksal
    11İslâm Tarihi, Osmanlı Yayınevi
    12İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
    13Temel Britanica; Ana ve Encyclopaedia Brıtannıca Inc. ortak yayını
    14Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Interpress Basın ve Yayıncılık
    15Rehber Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
    16Doğru Yolun Sapık Kolları, N.Fazıl Kısakürek
    17Tarih Düşünce Dergisi
    18Atlas Dergisi
    19Kanlı Gömlek, Ömer Rıza Doğrul

  2. #2
    malatyalı44 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    30-06-2005
    Mesajlar
    138
    Karizma Gücü
    0
    Alevi olmayan Alevilik hakkında Nekadar doğru şeyler yazabilirki!!!Bırakın Aleviliği Aleviler Acıklasın yazsın!!!

    Paylaşımın içinde yinede tşk ler.
    Hz. ALİ GİBİ ZÜLFİKARI ÇEKER, PİR SULTAN GİBİ KIZIL SANCAĞI AÇAR, MUSTAFA KEMAL GİBİ SAMSUN'A ÇIKARIZ.

    [b][font=Times New Roman][size=3]Canım kurban olsun senin yoluna.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    Söylenirsin cümle âlem dilinde.

    Adı güzel, kendi güzel Muhammed.

    :::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::


    Ela gözlü pirim geldi
    Duyan gelsin iste meydan
    Dört kapiyi kirk makami
    Bilen gelsin iste meydan

    ŞAH İSMAİL ( ŞAH HATAYİ )









  3. #3
    termit adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    01-03-2005
    Mesajlar
    475
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı malatyalı44 tarafından gönderildi.
    Alevi olmayan Alevilik hakkında Nekadar doğru şeyler yazabilirki!!!Bırakın Aleviliği Aleviler Acıklasın yazsın!!!

    Paylaşımın içinde yinede tşk ler.
    SİZ SÜNNİLİK HAKKINDA NEKADAR ÇOK ŞEY ANLATTINIZ .O YANLIŞ BU YANLIŞ DİYE . BU YETKİYİ NERDEN BULMUŞTUNUZ. şİMDİ HERKES ALEVİLİK HAKKINDA KONUŞACAK ŞAH İSMAİLİN UYUŞTURUP MEYDANA SALDIĞININ HAK MI , PROPAGANDAYLAMI OLUŞTUĞUNU ANLAYACAK.
    ELVAN YÖRÜĞÜ

  4. #4
    NO_ESCAPE+
    Ziyaretçi
    Alıntı malatyalı44 tarafından gönderildi.
    Alevi olmayan Alevilik hakkında Nekadar doğru şeyler yazabilirki!!!Bırakın Aleviliği Aleviler Acıklasın yazsın!!!

    Paylaşımın içinde yinede tşk ler.
    sevgili malatyalı44
    Alevilik mademki İslamın içinde ve müslümanlık, neden başkası açıklama yaptığında gocunuyorsun ki?
    Her islam dini mensubu bunu anlatabilmeli.. mezhepleri eleştiren birisi olarak bunda ben bir sakınca görmüyorum.

  5. #5
    MasterLion adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-02-2006
    Mesajlar
    72
    Karizma Gücü
    0
    DEVAMI

    KARIŞIKLIĞI KİMLER, NİÇİN ÇIKARDI?r



    Hz. Ali'nin, Peygamberimizin en üst vekili olduğunu iddia etmek gibi fasit fikirler ileri sürmekle başlamış, öyle ki, daha sonraları aveneleri ile beraber çok daha ileri giderek Hz. Ali'nin ulûhiyetini iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin ölmediğine, Hz. İsa gibi göğe yükseldiğine inanırlar.



    Birkaç bin asır geriye gidip Hz. İsa'nın dönemine bakalım isterseniz. Rivayete göre; Hz. İsa'dan altmış veya yetmiş küsur yıl sonra yaşayan Yahudi Bules (Pavlos), İncil'in yani İsa Aleyhisselâm'a inen yüce kitabın, dolayısı ile İsa'nın insanlara tebliğ ettiği dinin tahrifinde önemli rol oynamıştır. Üstad Necip Fazıl Kısakürek der ki:
    "Yahudiler her nerede bir fikir etrafında bir yekparelik görseler, onu ifsad etmek için ellerinden gelen gayreti sarf ederler." Tarihî vesikalar hep üstadın bu düşüncesine ışık tutmuş ve hak vermiştir. Pavlos'tan asırlar sonra gelen bir başka YahuZdi onun mesleğini icra etmiş ve Müslümanların başına asırlarca belâ olacak akımlara, inançlara, fitnelere ve ayrılıklara vesile olmuştur.
    İbn Sebe, Hz. Osman döneminde Medine'ye gelmiş olan Yemenli bir Yahudi olup, kendisinin iman edip Müslüman olduğunu söylemiştir. Sonrası malûm… Yukarıda anlatıldığı üzere Müslümanlar arasında vuku bulan meselelerde ortalığı fesat kazanına çevirmiş bir isim. Şia başlığı altında "Sebeiyye" isimli bir kolun başını çeken İbn Sebe'nin Hz. Ali'ye hayranlık duyduğu söylenmişse de bu doğru değildir. Evet, onun oyununa gelen bir kısım insanlarda Hz. Ali hayranlığı ya da taraftarlığı vardı. Zaten bu sebeple Hz. Ali tarafında bulunanlara "Alevî" (Ali taraftarları) denilmiştir. Bunda bir problem yoktur. Ama İbn Sebe ve kendisi gibi olan aveneleri sadece Hz. Ali tarafında bulunmamışlar, her iki tarafı fitneleriyle, yalan yanlış haber ve işleriyle karıştırmışlardır. Yani Yahudi, İsa Aleyhisselâm'dan sonra olduğu gibi Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra da görevini icra etmiştir.



    ŞİA VE ALEVİLİĞİN KISIMLARI
    İlk olarak Şia'yı üç ana başlık altında incelemek istiyorum.
    1) Aşırılar ki bunlara, "Gâliye" denilmiştir.
    2) Orta derecede olanlar ki, bunlara da "Râfızî" denilmiştir. Bu başlık altında birçok farklı akıma şahit olacağız.
    3) Bu da en son ve tek başlık altında inceleyeceğimiz "Zeydiye'dir" ki, başlangıçta ehlisünnete en yakın olan gruptur.

    Gâliye(Aşırılar)
    Yani çok ileri gidenler. Bu başlık altında sayılan fırkaların, Hz. Ali'ye ulûhiyet isnadına kadar gittiklerine şahit oluyoruz. Meselâ, bu kısım bağlamında, az önce de bahsettiğimiz gibi, Abdullah İbn Sebe'ye nisbet edilen "Sebeiyye"yi sayabiliriz.

    Sebeiyye
    Bildiğiniz gibi İbn Sebe İslâm toplumu içerisinde ilk fitneyi çıkartma vasfından öte aslen bir Yahudi idi ve muharref Tevrat kaynaklı fikir ve inançlarını bu grup içerisinde yaymıştı. Meselâ Tevrat'ta geçen:
    "Bir peygamberin en üst vekili" ibaresi ile bağlantı kurarak Hz. Ali'nin Peygamberimizin en üst vekili olduğunu iddia etmek gibi fasit fikirler ileri sürmekle başlamış, daha sonraları aveneleri ile beraber çok daha ileri giderek Hz. Ali'nin ulûhiyetini iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin ölmediği, Hz. İsa gibi göğe yükseldiği, gök gürültüsünün onun sesi, şimşeklerin ise, gülümsemesi olduğu gibi ilginç ve akla zıt inançları vardır. İbn Sebe bu akıma Musevî itikatlarını karıştırdığı gibi Sebeîliği biraz daha kozmopolit bir inanç yapısına büründürerek, eski Mısır dogmalarından alıntılar yapmış ve ilâhın ruhunun liderden lidere geçme inanışı da bu akımın mensupları arasında şüyu bulmuştur.

    Gurabiyye
    Bu fırka, gerçekte Hz. Ali'ye ilâhlık vasfı isnat etmese de karga mânasını ihtiva eden bir kelime olan "gurab" ile adlandırılmaya lâyık görülen bu topluluk, Hz. Ali'nin, bir karganın diğer kargaya benzediği kadar tıpa tıp Peygamberimize benzediğini ve Cebrail'in şaşırıp vahyi Hz. Ali yerine Hz. Muhammed'e getirdiğini iddia ederler. Oysa Peygamberimize ilk vahiy geldiğinde, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem kırk yaşında, Hz. Ali ise henüz dokuz yaşındaydı.

    Sayriyye
    Hicrî 3. yüzyılda ortaya çıkan bu hareket Şia'nın fanatiklerindendir. Hz. Ali'de ilâhî bir özellik olduğunu iddia ederler. Bütün amaçları, İslâm'ı yıkmak, ilkelerini yok etmektir. Bu harekete mensup olan insanlar, İslâm yurtlarına saldıran hemen herkesle işbirliği yapmışlardır. Tarihte Nusayrî olarak bilinen bu kimselerin, gerçek yüzlerini gizlemek için Suriye'deki Fransız sömürgeciliği, onları Alevî olarak adlandırmıştır. Türkiye'nin Batı Anadolu bölgesinde "Oduncular" ve "Tahtacılar" diye bilinirler. Doğu da ise, isimleri "Kızılbaş"tır. Türkiye'nin bazı yörelerinde ise, "Bektaşî" olarak tanınırlar. Bu akımın kurucusu olan İbn Nusayr, mahremliğin mubahlığını, livatanın helâlliğini ileri sürmüş bir sapıktır. Diğer bazı bâtınî gruplar gibi, sarmaş dolaş oldukları özel bir geceleri vardır. Şarabı kutsal bilirler. Günlük olarak rekât ve vakit sayısı değişik olan namazları vardır. Fakat bu namazlar içerisinde rükû ve secde yoktur. Cuma namazı kılmaz, abdest ve gusül almaz. Zekâtı kabul etmezler; fakat sahip olduklarından daha çok miktarda Şeyhlerine (Dedelerine) verirler. Nevruz gününü bayram olarak kutlarlar. Sahâbeye, özellikle de Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman'a lânet okurlar. Hint ve Doğu Asya inançlarından tenasüh ve hulûl düşüncesini almışlardır. İslâm âlimleri bunların küfürlerine hükmetmişlerdir. Rebiülevvel ayının dokuzuncu günü Hz. Ömer'in katledildiği gün olduğu için o günü "Dalam Günü" adını verdikleri kutsal bir gün olarak kutlarlar. Nusayrîler yine Şia kollarından olan ve kendilerini aşağıda zikredeceğimiz İsna Aşeriyye'ye mensup olduklarını iddia ederler. Bir şeyi hatırlatmakta yarar var:
    Biz burada ehlisünnetten ayrılan Şia mensuplarının temel ve yaygın itikatlarını kaleme almaya çalışıyoruz, yoksa ehlisünnet inancına sahip oluğunu söyleyip de, İslâm'ın birçok emir ve nehyinden haberi olmayan Müslümanlar nasıl mevcut ise; bu fırkalar gibi Alevî olduğunu söyleyerek neye ve nasıl inandığını ve Alevîliğin ne demek olduğunu bilmeyen, temelden haberi olmayan birçok fert de mevcuttur.
    Daha önce şöyle bir noktaya dikkat çekmiş ve Alevîliğin diğer geçmiş din ve inançlardan etkilendiğini belirtmiştik. Meselâ buna Nusayrîlikteki en bâriz örnek, yıldızları kutsal bilmeleridir. Nusayrîlerin içindeki en ilginç itikatlardan biri de Hz. Ali'nin katili olan İbn Mülcem'i sevmeleridir. Zira Mülcem, Hz. Ali'yi öldürmekle, Tanrı'nın günahkâr insanların arasından gitmesine vesile olmuştur.
    19201936 yılları arasında Suriye civarında Fransa tarafından Nusayrîlik akımına bir devlet kurdurulmuş ve o devlete "Alevî devleti" adı verilmiştir. Arnavutluk gibi bazı Doğu Avrupa ülkelerinde "Bektaşî" olarak bilinirler. Türkiye'de Alevî yoğunluğunu bildiğimiz şehirlerin haricinde Mersin, Adana ve Hatay yöresinde ve yine Türkistan, İran, Lübnan ve Filistin'de yaşarlar.

    Dürzîlik
    Nusayrîlikle yakın inanışlara sahip olan bu mezhebin, kendilerinin Hz. Fatıma'nın soyundan geldiğine inanan Fatımî halifelerinden biri olup, adını bir başka akıma veren aşağıda zikredeceğimiz Hâkim Biemrillah tarafından Hamza ezZevzenî ve İsmail edDerezî (Dürzî)'ye kurdurulduğu bilinmektedir.
    Hicri 3.yüzyıl sonlarında yaşayan bu şahıslar daha sonra birbirlerine son derece düşman olmuşlarsa da temelde fikirleri ile insanları tüm peygamberleri inkâr etmeye itmiş, hatta peygamberlere iblis demiş ve denilmesini teşvik etmişlerdir. Zaten akımın adı da "Dereziyye" olarak kalmıştır. Bu yoldan giden insanlar, Kur'anı Kerim'i, Selmanı Farîsi'nin uydurması olarak kabul ederler. Buna karşılık ellerinde "Münferia Bizatihi" dedikleri bir Mushaf vardır. Âhirete inanmazlar. İtikatlarını eski çağlara, Hint filozoflarına ve Mısır firavunlarına dayandırırlar. Dürzîlerin çok aşağılık hareketleri olduğu için bazı ahlâk dışı hareketlerde bulunan insanlara da geçmişten günümüze "Dürzî" denildiğini biliriz. Yakın zamanda ölen Suriye lideri Hafız Esad'ın, ama Dürzî ama Nusayrî, bu iki mezhepten birine mensup olduğu hakkında ihtilâf vardır. Dürzîler Suriye'de %12'lik bir yekûn teşkil ederler. Buna rağmen Esad, Suriye lideri olmuş ve 1982 yılında Sünnî Müslümanların yaşadığı ve ilim müesseselerinin olduğu Hama şehrine tanklarla girerek, silahsız 12 bin insanı öldürmüştür. Bu sayıdan çok daha fazla insanın sakat kalmasına sebep olmuş ve devamında değişik politikalarla Müslümanları sindirmiştir.
    Ama gizli, ama aşikâr olarak, insan haklarını ve insan hürriyetini dilinden düşürmeyen Avrupalılar, özellikle Fransa bu katliamlara seslerini çıkarmadıkları gibi destek de olmuşlardır. Hatta bizzat kendileri başrolde oynamışlar ve oynamaya da devam etmektedirler.



    BÂBÎLİK-BAHÂÎLİK

    Aslında aşırı mezheplerin Alevîlikle pek bir alâkasının olmadığını görebiliyoruz. Temellerinde Hz. Ali inancı ve imamet gibi meselelerin olduğu akımlardan biri de 19. yüzyılda Ali Muhammed Bâb; devamında ise, Mirza Hüseyin Bahaullah ile başlatılmış olan BâbîBahâî hareket de aşırı Şii akımlardan sayılabilir. "Beklenen Mushaf" diye bir inançları vardır ki, Şii Müfessir Tabersî'ye göre, Hz. Ali'nin evinde bulunan; fakat Hz. Ebû Bekir ve arkadaşları tarafından imha edilmek istenen "Hz. Fatıma'nın Mushafı" inancıdır bu. "Beklenen Mehdî"nin bu Mushafta açıklandığını iddia etmişlerdir. Mirza Hüseyin bu görüşü temel alarak, kendi inanç sistemini inşa etmiştir. Zaten bir zaman sonra da kendini "Beklenen Mehdî" ilân etmiştir. Bahâîler "Hz. Fatımanın mushafı" olarak adlandırdıkları kitaplarını normal Şii inancına göre; Peygamberimizin vefatından sonra, Cebrail'in Hz. Fatıma'nın acısını hafifletmek için Hz. Ali'ye yazdırdığını iddia ettikleri, teselli sözlerinden meydana gelen ve aynı adı taşıyan kitapla bir tuttukları nakledilmiştir. Bahâ'nın tanrılık iddiasına kadar varan inanç sistemlerinin yayılmasında "Kürretü'layn" lakaplı Zerrin Tac isimli bir kadının rolü de çok önemlidir. Türkiye'de de Edip Yüksel ve arkadaşları tarafından savunulan "19 Teorisi", o günkü Bâbîlerin temel düşüncelerinden biridir.Şiî din âlimlerinin de kendileri için mürted fetvası verdikleri Bâbîler öncelikli olarak Rusya tarafından desteklenmişlerdir. Ruslar aralarındaki siyasî meselelerden dolayı Bâbîleri ihbar edince, bu sefer İngilizler tarafından desteklenmişlerdir. Birinci kurucu olan Bâb 1850 yılında, İran Şahı Nasırudddin tarafından idamından sonra, Bahâ hareketi genişlettiği ve yaydığı için akım daha çok onun adıyla anılmıştır. Onun sapık görüşlerinin yayılmasını engellemek ve kontrol altında tutmak için kendisi Türkiye'ye çağırılmış; fakat Türkiye'de rahat edemediği ve dış güçlerin de desteğini aldığı için sadece Akka'ya sürgüne gönderilebilmiştir. Bahâullah'ın 1892'de ölümünden sonra yerine, "Bahâ'nın kulu" mânasına gelen Abdülbahâ geçmiş ve sonrasında ise, en büyük destekçileri Amerika olmuştur. Suriyeli Dr. İbrahim Hayrullah Amerika'da ilk Bahâî merkezini açmış ve Amerikalılardan da Bahâîliği kabul edenler olmuştur.
    II. Abdülhamit Han Bahâîlerle mücadele etmiş ve onların Amerika'dan da sürgün edilmesine muvaffak olmasının yanında kendisi de onları değişik yerlere sürgün etmiştir. Fakat herkes Abdülbahâ'nın idamını beklerken II. Meşrutiyet'in ilân edilmesi vesilesiyle bu gerçekleşmemiştir. Nihayetinde zamanında Jön Türkler'in de desteğini alan ve Şia âlimlerinin dahi mürted olarak nitelendirdiği bu sapık fırkanın bugün Türkiye'de iki bine yakın mensubu bulunmakta ve tamamına yakını bürokratik ve siyasî mevkilerde bulunmaktadırlar. (Bu konuyu başka bir sayımızda daha geniş bir şekilde anlatmaya çalışacağım.)
    İmam Rabbânî Hazretleri Alevîler ile alâkalı olarak kaleme aldığı bir risalesinde, "Bugün Şiilerin en azgın fırkasına Alevî deniliyor ki, bunların çoğu da okuma yazma dahi bilmeyen cahillerdir." buyuruyor. İmam Rabbânî Hazretleri'ni rahmetle yâd ederek şunu belirtelim: Alevîlerin birçoğu uzun zamandan beri bu dünyevî cehaleti aşmış ve bilhassa siyasî açılardan önemli noktalara nüfuz ederek, özellikle ülkemizde din ve devlet aleyhine girişilen ve adına devrim denilen birçok faaliyette aktif rol oynamışlardır.

    Mehdî için beyaz bir at bekliyor

    RÂFİZÎLER

    İmamın, bir peygamber gibi, gerek imam olmadan önce gerekse imam olduktan sonraki hayatının devamında masumluğuna yani günahtan beri olması icap ettiğine, imamların her söylediğinin şer'i bir hüküm olduğuna inandıklarını sıralayabiliriz.

    Orta hâlli inanca sahip Şiîler olarak adlandırdığımız bu kısmın Allah, Peygamber ve Kur'an inancında ehlisünnetle tezatları yoktur. Yalnız onlar Kur'an dışında bazı sırların varlığını ileri sürmelerinin yanında genelde ehlisünnetten ayrım noktaları aşağıda da bahsedeceğimiz üzere üç ana iman esasının dışındadır.


    A–İMAMİYYE:

    Şiîlerin 4. İmam olarak kabul ettiği Zeynelabidin vefat edince, oğlu Zeyd daha sonra ehlisünnete en yakın Şiî akım olarak zikredilecek ve Zeydiyye diye adlandırılacak olan grubun önderi oldu. Zeyd, Irak valisi Yusuf Sekafî'ye karşı harp etmeye giderken yolda ashab–ı kiram hakkında aralarında anlaşmazlık çıkması münasebetiyle çok miktarda ayrılanlar oldu. Zeyd onlara "Râfızî" derken onlar kendilerine "İmamî" dediler.
    Başta İran olmak üzere, Irak, Pakistan ve diğer İslâm ülkelerinde bulunurlar. Rafizîye'nin en büyük akımının başını, bu isim başlığı altındaki gruplar oluşturmaktadır. İsimlerinin de işaret ettiği üzere genel tartışmalarını imamet meselesi üzerinde yoğunlaştırmış, özellikle de imametin Hz. Ali'ye ve soyuna ait olduğunu savunmuşlardır. "Orta hâlli inanışa sahip olanlar" diye tanımladığımız bu fırkanın inançları içerisinde yer alan hususlardan bazıları şöyle sıralanabilir:
    Resûlullah Efendimizin kendisinden sonra halife ve imam olarak tayin ettiği şahıs Hz. Ali'dir, derler. Zaten onları ehlisünnetten ayıran en bariz hususiyet de budur. Resûlullah Efendimizin vefatından sonra Hz. Ali'yi halife olarak seçmeyen ashab–ı kiramı küfürle niteleyecek kadar ileri gitmişlerdir. Devamında ise, imametin özellikle Hz. Ali'nin çocukları olan Hz. Hasan ve Hüseyin'e ve ardından yine Hz. Ali soyuna ait olduğunu iddia ederler. Fakat imamların tayini hakkında kendi içlerinde süregelen ihtilâflardan ötürü birçok fırkaya ayrılmışlardır ki, ben, "Falan tarihte şu, filan tarihte bu." diye ince ayrıntılara girerek kafaları karıştıran sıkıcı bir yazı kaleme almak istemiyorum. Zaten bunları bilmesi icap edenler de tarihçilerdir. Oysa bu yazıyı okuyan birçok kimsenin sadece "Nedir bu Alevîlik?" merakını taşıyan ve bu hususta akılda kalabilecek şekilde malûmat sahibi olmak isteyen kimseler olduğunu biliyorum. Bunun için de yüzeysel; fakat merakı gideren, anlaşılır bir yazı yazmak istiyorum. Ama sonra siz değerli okuyucularımızdan bize bir teklif gelirse, o zaman istenilen her akımı ayrı birer başlık altında tarih tarih, şahıs şahıs kaleme alırız. Fakat öncesinde de olmuş olsa bile genelde ihtilâfların İmam Cafer Sadık'tan sonraki imamlarda olduğu ve ayrılıkların genelde bu şekilde olduğunu görüyoruz. Bunun yanında merak edilen diğer konu olan Alevîlik akımının neden daha çok İran ve Irak civarında yoğunlaşmasının sebebini en bariz şekilde şöyle izah edebiliriz:
    Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin zamanında Şia diye bilinen ve henüz dinî bir fırka oluşumu içinde olmayan ve sadece siyasî bir görüşü temsil eden ve sonrasında Alevî diye adlandırılan bu eğilimdeki insanlar, öncelikli olarak Irak'a yerleşmiş ve Irak halkının çoğu da bu Şiî temayülü benimsemiştir. Daha sonra ise, sürekli bölünerek İslâm coğrafyasına yayılan bir durum hâsıl olmuştur. Dikkat çeken hususiyetlerden biri de Şia akımı belli bir müddet sonra ehlisünnet ile bağlarını koparmasının yanında değişik coğrafyalara, sürekli aslından uzaklaşarak yayılmıştır. Biz İmamiyye'nin en meşhur kollarının aşağıda zikredeceğimiz gibi "İsnâaşeriyye" ve ""İsmailiyye" olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bu kısımlara geçmeden önce İmamiyye mensubu olanların inançları ile alâkalı birkaç örnek daha vermek isteriz:
    İmamın, bir peygamber gibi, gerek imam olmadan önce gerekse imam olduktan sonraki hayatının devamında masumluğuna yani günahtan berî olması icap ettiğine, imamların her söylediğinin şer'i bir hüküm olduğuna inandıklarını sıralayabiliriz. Çünkü inanışlarına göre, Resûlullah Efendimiz imamlara şeriatın bir kısım sırlarını bırakmıştır, öyle ki imamların mucize dahi gösterebileceğine inanmalarından öte İmamiyye'nin ileri gelenlerinden olan "Tûsî" İmamın özelliklerini sayarken, onu diğer insanlardan ayırt edecek ilmî bir mucizenin imamda bulunması gerektiğini açıkça beyan etmiştir. Farklı fırkalara ayrılmış da olsa Şiî inancının birebir kesiştiği nokta diyebileceğimiz İmamiyye'ye göre on iki imamın sonuncusu henüz on yedi yaşında iken evinde bulunan bir sığınağa girip bir daha çıkmayan Muhammed bin Hasan el–Mehdî'dir ki, onun kıyamete yakın tekrar geleceğine inanırlar. Özellikle orta çağda bu beklenen Mehdî inancı öyle yaygınlaşmıştır ki, bir gün dönüp binmesi için eyerli beyaz bir at sürekli bekletilirmiş. Burada bir cümle–i itiraziyye olarak şunu belirtmek istiyorum: Dinler ve mezhepler tarihini araştırdığımızda hemen tamamına yakınında bir Mehdî beklentisi olduğuna şahit oluyoruz. Mesele meseleyi açıyor. Buna burada yer açmamız mümkün değildir; fakat Allah nasip ederse, bununla alâkalı bir yazıyı da kaleme almayı düşünüyorum. İmamîlerin bu özelliklerinin yanında diğer Şiîler gibi Mut'a nikâhına helâl dediklerini belirtmek istiyorum.

    B–İSNÂAŞERİYYE:
    Türkçesiyle "On İki İmam İnancı" diye tanımladığımız "İsnâaşeriyye" itikadına mensup olanların itikadî yönlerinin asılda İmamiyye ile örtüşmesinin yanında, yukarıda da belirttiğimiz gibi umumîyle imam tayini hususunda değişik inançlara sahiptirler. Nüfusunun yüzde altmış gibi yüksek bir oranı Şiî olan Irak halkının yarısı bu akımın inançlarına mensuptur ki, gerek itikadî meselelerde olsun, gerekse miras, vakıf, zekât, vasiyet ve aile hukukunda olsun, bu mezhebi tatbik ederler. İran halkının da çoğu bu gruba mensuptur. Yine imamın Peygamber Efendimizden gelen mukaddes bir otoriteye sahip olduğu ve son imamın yine Muhammed Mehdî olduğu gibi hususlar başta olmak üzere İmamiyye'den pek ayrılmazlar. Fakat aralarındaki ince özellik, İsnâaşeriyye diye adlandırılanların, imamın vasiyetle atandığını, İmamiyye olarak adlandırılanların ise, imamın şahsen atandığını iddia ederler. Fakat kaybolan imamın yaşı hususunda aralarında ihtilâf meydana gelmiştir. Yine de bu gibi hususlar İmamiyye ve İsnâaşeriyye'nin pek de birbirinden farklı olduğunu göstermiyor. Suriye, Lübnan ve diğer birçok İslâm ülkesinde de aktif olarak bulunurlar. Fakat Sünnîlerle iyi geçinmeye, onları kendilerinden nefret ettirmemeye özen gösterirler. Burada Irakla alâkalı olarak şunu belirtmek istiyorum: Bilindiği üzere Irak yani Mezopotamya olarak adlandırılan coğrafya en eski yerleşim alanlarından biri olması münasebetiyle çok farklı ırk ve inançları da bünyesinde bulundurur. Meselâ, bunlardan biri de inanç köklerinin Âdem Aleyhisselam'a, nesillerinin ise Nuh Aleyhisselâm'a dayandığını iddia eden ve Peygamber olarak da en son Yahya Aleyhisselâm'ı kabul eden, Sâbiî'lerdir. Yalnız bunların Alevîlikle bir alâkası olmadığı için bu meseleyi bir başka yazımızda anlatmayı sizlere taahhüt ediyorum.



    C–İSMAİLİYYE


    Yine İmamiyye'nin bir kolu olan bu akımın mensuplarının bir kısmı Afrika'nın güney ve orta kısmında, bir kısmı ise Şam'da, çoğunluk olarak ise, Hindistan ve Pakistan'da bulunmaktadır. Hicrî 260 yılında ortaya çıkan ve devam eden bu akımın mensupları tarihte irili ufaklı birkaç devlet de kurmuşlardır. Bunlardan biri Mısır ve Şam'da hükmeden Fatımî Devleti, bir diğeri ise, ayrı bir başlık altında inceleyeceğimiz Karmatî Devleti'dir. Kendilerine İsmailî denmesinin sebebi ise, Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imametini savunmalarından ötürüdür. Diğer bir isimleri ise "Bâtıniyye"dir. Yukarıda başı çeken iki akımdan farklı olarak, imamın gizli olabileceği, buna rağmen yine de imama itaatin farz olduğu gibi fikirleri vardır. Yalnız İsmailîler sadece imam meselesindeki ihtilâflarıyla kalmamış, Şiî akıma daha farklı bir yön vererek, başta Mecusî kaynaklı olmak üzere çeşitli bâtıl inançları İslâm dinindenmiş gibi göstermişlerdir. Daha önceleri İranlı bir Mecusî olan Meymun b. Deysan tarafından başlatılan İsmailî hareket, yeni Müslüman olup da İslâm şuuru henüz kendisinde teşekkül etmeyen kimseler arasında taraftar bulmuştur. Ve bu kimseler, ehlisünnet inancı taşıyan kitlelere karşı akla hayale gelmeyen eziyetler yapmışlardır. Bunlar da aralarında çeşitli kısımlara ayrılmışlardır. Bazılarını aşağıda zikredeceğimiz üzere Karmatîler, Fatımîler, Haşşaşîler, yine kendi aralarında varlıklarını Hindistan ve Pakistan da sürdüren "Davudî" ve Yemende bulunan "Süleymanî" olarak ikiye ayrılan Bohracılar, Nezzarîler ve Aga Hancılar olarak sayabiliriz. Fakat tarih kitapları bütün kollarını İsmailî başlığı altında almıştır. İsmailîler gizliliği o kadar benimsemişlerdir ki, hatta yazdıkları bazı kitap ve risalelere adlarını bile yazmamışlardır. Meselâ, derin felsefî görüşler ve bunun yanında birçok ilmî mesele ihtiva eden "İhvanu's–Safâ" risalelerini İsmailî mezhebe mensup birisi yazmış olmasına rağmen yazarı belli değildir. Bâtınîler olarak adlandırılmalarının sebeplerinden biri ise, inançlarını insanlardan gizlemeleridir. Bu gizlilik sebebiyle de İslâm cemaatinden tamamen kopmuşlardır. Pakistan devletinin kurucusu olan Muhammed Ali Cinnah da İsmailî itikada mensuptur. Bugün dünyadaki yaklaşık yirmi milyon İsmailî inanışa sahip insanın lideri, milyarlarca dolarlık serveti olan ve hayatının büyük kısmını İngiltere'de geçiren turizm, finans ve at yarışı yatırımcısı Pakistanlı Kerim Ağa Han'dır. Âhiret hayatını inkâr etmelerinin yanında, Allah'a yakın olan kulların ibadet etmesine artık lüzum kalmadığını, zaten ibadetten öte kalbin temiz olmasının yeterliliğine inanırlar.


    D–HÂKİMİYYE:

    Aslında İsmailîleri de içerisine alacak şekilde buradan aşağı ta Zeydiyye'ye kadar olan kısımları "aşırılar" arasında sayabiliriz. Ama aşırılar içinde saydığımız ve kendilerini İsnâaşeriyye'ye nispet eden Nusayrîler gibi, Hâkimiyye ve aşağıda gelecek bir kısım kolların mensupları da asılda kendilerini İsmailîyye'ye nispet ederler. Kurucusu, adı aşırı uçlardan olan Dürzîliğin kuruluşunda da geçen Fatımî halifesi Hâkim Biemrillah'tır. Bu itikada mensup olanlar, Allah'ın nurunun yeryüzünü aydınlatması meselesinde fazlasıyla ileri gitmişler ve ilâhın imama hulûl ettiği görüşüne varmışlar ve imama ibadet etmeye başlamışlardır. Öyle ki, Hâkim, kendinin tanrı olduğunu iddia etmiş bir sapıktır. Kendine tâbi olanlar, onun ölmediğini ve bir gün ortaya çıkacağını iddia ederler.


    E–KARMATÎLİK:

    Hareketi başlatan kişi olarak, hicrî 270'li yıllarda Güney İran civarında İsmailî ilkeleri yaymak için uğraşan Abdullah el–Kaddâh ve Osman el–Kaşânî bilinir. Akabinde ise, yine kendi içlerinde bazı bölünmelere uğrasalar da "Hamdan Karmat" isimli bir şahıs tarafından devam ettirilen bu akıma onun ismi verilmiştir. Hicrî 319 yılında Mekke'ye saldıran ve sayısız hacının kanını da döken Karmatîler Hacerü'l–esved'i söküp merkezleri olan Ahsa'ya götürmüşler ve Hacerü'l–esved orada tam yirmi yıl kalmıştır. Geçmişinde Zerdüştlük ve Mezdekî gibi tamamen İslâm'ın dışında bulunan inançların izlerini taşıyan, oysa kendini Şiî olarak gösteren bu fırka mensupları, özel mülkiyete karşı çıkan, namaz ve oruç gibi İslâm'ın temel hükümlerini geçersiz sayan ve yeniden dirilişe dahi inanmayacak kadar ileri uç hareketi olan Karmatî felsefesine şu an az sayıda da olsa inanan bazı fertlere araştırma kitaplarından yola çıkarak Yemen ve Bahreyn gibi ülkelerde rastlamanın mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

    F–SABBAHİYYE=HAŞŞÂŞÎN:

    İsmailiyye inancına mensup olan Hasan Sabbah tarafından kurulmuştur. Nezzar b. Muntasır Billah ve onun neslinden gelenlerin imametini savundukları için İsmailî Fatımîlerden kopmuşlardır. Hasan Sabbah, Selçuklu Devleti'nin büyük veziri Nizamülmülk'ün medrese arkadaşıdır. Fakat biri İslâm dini için çalışan, medreseler kuran, ehlisünnet inancını yaymak için büyük gayretler sarf ederken, diğeri Irak üzerindeki Alamut kalesini zaptedip dünyanın ilk olarak en geniş çaplı suikast örgütünü kurarak, Nizamülmülk de dâhil olmak üzere birçok devlet ve din adamını öldürmüş, etrafındaki insanlara şarap, kadın ve eroin sayesinde hükmedip onları sahte cennetlerde yaşatmıştır. Irak'taki varlıklarına Moğol hükümdarı Hülagü, Suriye'deki devletçiklerine ise, Baybars son verdi. Halen İran, Suriye, Hindistan ve Rusya'nın bazı bölgelerinde mensupları vardır. Nizamülmülk, "Siyasetname" adlı eserinde Bâtınîler için, "Her devirde âsiler çıkmıştır. Fakat hiçbir Râfizî mezhep Bâtinîler kadar kötü olamaz." demiştir







    Osmanlı kutsal toprakların emniyeti maksadıyla Yemen'e hâkim olma hareketi başlatmış; fakat bu ülkede otoriteyi genel mânada elinde bulunduran Zeydî imamlar tarafından yönlendirilen kitleler, kutsal bir dava uğruna yolan çıkan Türklerin bu uzak coğrafyada hâkimiyetine yüzyıllar boyu darbe vurmuş.



    ZEYDİYYE

    Şia içerisinde, ehlisünnete en yakın olarak kabul edilen grup Zeydiyye'dir. Bu hareketin başlangıç noktası olarak Şiîlerin "dördüncü imam" dediği Zeynel Abidin'in oğlu, beşinci imam Muhammed Bakır'ın kardeşi Zeyd olarak bilindiği için, onun ismine nispeten "Zeydiyye" ismi verilmiştir.
    Zeyd, başta Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmak üzere diğer ashabı sevmesi münasebetiyle diğer Şiîlerden farklı bir yol izlemiştir. Davasını, sadece ehlibeyte yapıldığını düşündüğü haksızlığın telafisine adamış, takva bir insan olmasının yanında İmam Azam'a da hocalık yapmıştır. Daha sonra ise, onun iki torunu, İmam Azam'ın talebelerinden ilim almıştır. Emevîler döneminde, Hişam b. Abdülmelik'e karşı Şiî hareketin öncülüğünü yapanlardan olmuş; fakat onu bu eyleme teşvik eden Kufeliler, onun ashaba olan muhabbetinden dolayı onu savaş meydanında beş yüz kişilik bir kuvvetle yüz bırakıp kaçmışlar ve ölümüne sebep olmuşlardır. Ondan sonra davasını oğlu Yahya ve Muhammed, akabinde ise bağlıları devam ettirmeye çalışmışlardır.
    Zeyd, bir başka yazımızda anlatacağımız Mutezile mezhebinin kurucusu olan Vasıl b. Atâ ile ilmî müzakerelerde bulunması münasebetiyle, inançları ile alâkalı bilgi verirken bunu göreceğiz. Zeydî Şiîlerin itikadına Mutezile inançları karışmış bulunmaktadır. Mezhep içerisinde "Kâsımiyye" ve "Havediyye" gibi belli başlı gruplar teşekkül etmiştir. Özellikle Yemen ve Hicaz civarında yayıldıkları görülmektedir. Ehlibeytin hakkını aramak iddiasıyla mücadele verdikleri gibi, Şianın aşırılarından olan Karmatîlerle de savaşmışlardır. Son davetçilerinden olan Taberistan valisi, Hazar denizi güneyinde bir Zeydî devlet kurmuştur. Biraz dağılmaları münasebetiyle zamanla Carudiyye, Süleymaniyye, Betriyye, Salihiyye gibi Zeydî otoritenin temel prensiplerinden kopanlar olmuştur. Ancak gerçek Zeydîler onları kendilerin saymadıkları gibi İmam Zeyd'in açtığı çığırı tâkip edenler yanında, onların kayda değer bir yerleri yoktur.
    Buradan anlaşıldığı üzere; bu fırka mensuplarının tamamına yakını Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'in bazı uygulamalarını eleştirmekle beraber, Hz. Osman'ın da halifeliğini kabul ederler. Diğer Şiî gruplarının kabul ettiği bir uygulama olan mut'a nikahına şiddetle karşı çıkarlar ve yine diğerleri gibi imamı aşırı yükseltmezler. Diğer ayrılıkları ise, genelde Şiîlerin kendi aralarındaki en önemli ihtilaf hususu "imam" meselesindeki farklı görüşleridir. İçtihad kapısının açık olduğunu savunmakta diğer Şiî gruplarla birleşirler. Onları Mutezile'ye yaklaştıran şeylerden bazıları ise, delil konusunda akla verdikleri büyük yetki ve büyük günah işleyenler hakkında ne cennet, ne de cehenneme girmeyeceklerine dair belirttikleri sapkın görüştür. Bu gibi inanışları ise, onları, Ehlisünnetin itikadî mezheplerinin itikatta birleştiği iki temel mezhebi olan Maturidî ve Eş'ariyye'den uzaklaştırmıştır.
    Genelde mutedil bir çerçeve içerisinde olmaya çalışan Zeydiyye mensupları yine de Şia görüntüsü veren bir mezhep olmaktan ibaret kalmışlardır. Tarihte küçük de olsa birkaç devlet kurdukları görülen bu akım mensupları, Arabistan yarımadasının güneyinde bulunan Yemen'in ülke nüfusunun üçte birini oluşturmaktadırlar. Yemen, kutsal topraklara yakın olması ve bunun yanında da ülke topraklarının yarısının okyanusa açılması münasebetiyle Avrupalıların ticaret ve savaş gemilerinin geçiş ve uğrak noktası olması bakımından dikkate şayan bir konumda bulunuyor. Bu kritik ve dikkate şayan sebepten ötürü Osmanlı, kutsal toprakların emniyeti maksadıyla Yemen'e hâkim olma hareketi başlatmıştır. Fakat bu ülkede otoriteyi genel mânada elinde bulunduran Zeydî imamlar tarafından yönlendirilen kitleler, kutsal bir dava uğruna yolan çıkan Türklerin bu uzak coğrafyada hâkimiyetine yüzyıllar boyu darbe vurmuşlardır. Asırlarca süren bu mücadele neticesinde beş yüz binden fazla Müslüman Türk şehid olmuştur.
    *****
    Buraya kadar Şiî akımı genel mânada ve anlaşılır bir şekilde izah etmeye çalıştık. Fakat bazı hususlar ile alâkalı olarak meraklı zihinlerde beliren soru işaretleri olduğunu biliyorum. Ben de konumuzla alâkası olan ama mahiyeti üzerinde fazla durmadığımız bazı konu ve şahısları ayrı birer başlık altında değerlendirmek istedim.

    FÂTIMÎLER
    Kendilerini Hz. Ali ve kızı Fatıma'ya nispet eden; fakat aslında tarih kitaplarında İran asıllı bir Mecusi ya da Yahudi bir göz doktoru olarak geçen "Meymun" isimli bir şahsın soyundan gelen hanedanın adına Fâtımîler, bu hanedanın kurduğu devlete de Fâtımî devleti denilmiştir. Devletin kurucusu Şiîliğin İsmailiyye koluna mensup olan Ubeydullah'tır. Ülke sınırları zamanla Kuzey Afrika, Mısır, Filistin ve Suriye'yi kaplamıştır. Yüz elli yıl kadar (910/1171) bu topraklarda hükümranlık sürmüşler ve bu esnanda da Ehlisünnet mensubu insanlara bir çok zulüm yapmışlardır. Zamanla ülkede meydana gelen iç karışıklıklar ve bunun yanında bir taraftan Türk İslâm orduları, diğer taraftan haçlı seferleri hanedanlığa gücünü kaybettirmiştir. Fakat ülkenin son demlerindeki veziri büyük kumandan Selahaddin Eyyubî, önce ülkeye çeki düzen vermiştir. Sonra da en son Fâtımî halifesi Adid'in hastalık dönemi olan 1171 yılında hutbeyi Abbasî halifesi adına okutmuştur. Bununla kalmamış, Adid ölür ölmez, Fâtımî idaresine son vererek, Abbasî halifesinin ve Müslümanların büyük sevgisini kazanmıştır.

    BEKTAŞİLİK
    Bektaşîlik, asıl adı Muhammed b. İbrahim Ata olan, "Hacı Bektaş Velî" diye bilinen zata nisbet edilen ve asılda onun izini takip edenlerin oluşturduğu tarikatın adıdır. Hacı Bektaş Velî, Selçuklu'nun son, Osmanlı'nın ise, kuruluş aşaması olan 13. yüzyılda yaşamış ve İran'ın Horasan şehrinden gelerek Anadolu'ya yerleşmiştir. Arapça "Mülakat" isimli bir eseri vardır. Devleti Aliye, Yeniçeri Ocağı'nın kurulmasında Bektaşî tekkelerinden istifade etmiştir. Osmanlı da gerçekleşen fetihler esnasında, halkın İslâmlaşması işinde Bektaşî dervişlerini çokça istihdam etmiştir. Timur Han'ın oğlu Miran Şah, bir acem Yahudisi olan Fadlullah Hurufî'nin kurduğu ve içerisinde Yahudilik, Hıristiyanlık ve eski Yunan inançlarını bulunduran ve adına "Hurufîlik" denilen topluluğun önderini 1393 senesinde öldürüp merkezlerini dağıtmıştı. Bunun üzerine bu topluluğun mensupları bu takip döneminde, Bektaşî tekkelerine sığınmışlardır. Bu esnada kendi inanç ve düşüncelerini tekkelerde yaymaya çalışmışlardır. Bütün dinlerin bir olduğunu öne sürmek, ömürde bir defa oruç tutmanın, bir defa namaz kılmanın, bir defa gusül almanın yeterli olacağına, Hz. Ali'yi sevenlere günahın zarar vermeyeceğine inanmak, Fadlullah Hurufî'nin yazdığı "Cavidan" isimli kitabı kutsal kabul etmek hatta ona tanrılık nispet etmek gibi sapkın itikatları dile getirmişlerdir. Zikir, ibadet ve okumakla alâkaları olmayan, pirlerinin evinde bir araya gelerek, şarap içen, peynir ve ekmek yiyen Hurufîler, bu takip ve dağılma dönemlerinde kendilerini bu tekkelerde gizlemeye çalışmışlardır.
    Gerçek Bektaşîler onları dışlamış ve onlardan kendilerini ayırmışlardır. Fakat bir arada kalmaları münasebetiyle birbirlerinden etkilenmişlerdir. Bu etkilenme, Bektaşî adını, Ehlisünnetten uzaklaştırıcı bir sebep olarak sayılabilir. Bu ihtimalin yanında Hacı Bektaş Velî'den sonra Bektaşîlikte ikinci mihenk taşı olarak kabul edilen, 1516 yılında ölmüş olan Balım Sultan isimli şahsı da anmak gerek. Balım Sultan, genel olarak Bektaşîliği Sünnî bir tarikat kisvesinden uzaklaştırıp, Bektaşî inanç sisteminde ŞiîHurufî bir karışım meydana getirmiştir. Bu sebeple zamanla Sünnî görünümden uzaklaşmış görünen Bektaşîliliğin düzelmesi amacıyla bazı Osmanlı yöneticileri, diğer Sünnî tarikatları onlarla münasebet kurma yönünde teşvik etmişlerse de düzelmeleri mümkün olmamıştır. Kendilerinde Ehlisünnet inancına zıt itikatlar zuhur eyleyen ve düzelme yoluna girmeyen Bektaşî topluluklar, Osmanlı hükümetleri tarafından sürgünlere yollanıp tekkeleri dağıtılmıştır. Sultan II. Mahmut zamanında, 1826 tarihinde Yeniçeri Ocakları kapatıldığında bu ocaklarla yakın ilişkileri bulunan Bektaşîlik de yasaklanmıştı. Hatta öyle ki, Yeniçeri Ocakları'nın bir diğer adı da "Taife-i Bektaşîyyûn" (Bektaşî bölüğü) idi. Fakat Sultan Abdülaziz döneminde Bektaşîlik tekrar serbest bırakıldı. Burada ilginç bir şey dikkatimi çekiyor: Osmanlı ordusunun en önemli yerini teşkil eden Yeniçeriler Bektaşî tarikatına bağlı, tasavvuf ehli insanlar olduğu dönemlerde küffara korku salmış, zafer üstüne zafer kazanılmasına sebep olmuşlardır. Fakat ne tesadüftür ki, Yeniçeri teşkilatının bozulması ve onların baş kaldırmaları, tarih bakımından Bektaşîliğin de bozulduğu dönemlere denk gelmektedir. Bunu bir tespit olarak buraya almak istedim.
    Her şeye rağmen yine de gerçek Bektaşî geleneklerine bağlı tasavvuf ehli insanlar hayatiyetlerini devam ettirmiştir. Ancak bunların sayısı zamanla azalmış ve yüz yıl kadar önce de mevcudiyetleri nihayete ermiştir.
    Bektaşî olarak anılan Alevî grupları bugün Arnavutluk, Yunanistan, Makedonya, Bulgaristan, Mısır ve Türkiye'de bulunurlar.

    PİR SULTAN
    ABDAL

    Hayatı hakkında pek fazla ve sağlam bilgiler olmamasına rağmen dedelerinin, Azerbaycan'dan gelerek Sivas'ın Yıldızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyüne yerleştikleri söylenir. Pir Sultan Abdal denilen şahsın asıl adı ise, Haydar'dır.
    On altıncı yüzyılda yaşamış olan Haydar, tarıma ve toprağa mahsus ıstılahları ve gelenekleri iyi biliyordu. Bununla birlikte dili, sade köylü lehçesiydi. Bu münasebetle daha çok köylü lehçesiyle şiirler söylemiştir. Siyasete karışmış, İran propagandasına kapılarak padişaha karşı Şah'ı desteklemiştir. Bir kısım isyanlara elebaşlık yaptığı için de zamanın Sivas valisi Hızır Paşa tarafından yakalattırılıp hapse atılmıştır. Daha sonra İstanbul'dan gelen emir üzerine idam edilmiştir. (Devam Edecek)



    BABAÎLİK
    Amasya'nın Çat köyüne yerleşen Baba İlyas'ın peşinden gidenlerin meydana getirdiği akımdır. Genelde kırsalda yaşayan Türkmenler arasında taraftar bulan bu hareket, Selçuklu döneminde vuku bulan Baba-î isyanlarına da adını vermiş uç bir Şiî tarikat olarak bilinir. Kırmızı başlık, siyah cübbe ve nalın giyen, Hz. Ali'yi aşırı derecede yükseltirler. Siyasete karışıp adı, devleti temelinden sarsacak isyanlarla özdeşleşmiştir. Bu Şiî birlik, Babailiğin kurucu ve temel taşları olan Baba İlyas ve Baba İshak'ı peygamber derecesinde görür. Baba İlyas'ın ölümsüzlüğüne inanırlar. Aslında Hurufîliğe benzer bir yapısı vardır. Çünkü Şiîliğin esaslarını savunmakla birlikte inançları arasında İslâm öncesi eski inançları, özellikle de Şaman itikatları önemli yer tutmaktadır.
    Hurufîlikle bir başka ortak noktaları ise, Anadolu'daki bu sapık ve ülke aleyhtarı ayaklanmanın bastırılmasından sonra, onlar da gizlenme alanları olarak Bektaşî tekkelerini seçmişlerdir. O kubbe altında eriyerek, bundan sonraki hayatiyetlerini Bektaşî adıyla devam ettirmişlerdir.

  6. #6
    MasterLion adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    12-02-2006
    Mesajlar
    72
    Karizma Gücü
    0
    Sevgili termit ve NOSCAPE+ arkadaşlarim desteklediniz için teşekkür ederim.

  7. #7

    Kayıt Tarihi
    01-03-2006
    Mesajlar
    1,003
    Karizma Gücü
    0

    Baştan sona Alevilik

    Soru: Alevilik nedir?
    cevap:Alevilik islamiyetin özü ve ana temel kaynagidir,barisin ve hosgörünün simgesidir.

    Soru: Alevilerin soyu nerden gelir?
    cevap: Alevilerin soyu Adem ile Havva´nin yaradilisi zamanindaki Hz.Siz ve Gürühu Naci olan esas evliya ve Peygamberlerin gelmis oldugu Nur soyundan gelmektedir.Bütün evliya enbiya bu soydan gelmektedir.

    soru: Hz.Muhammed ve Ali´nin soyu nedir?
    cevap: Hz.Muhammed´le Hz.Ali,Hz Ibrahim´in soyundan gelmektedir.Kurani Kerimde Azari türkleri denen soy daha sonra Azerbeycan´a yerlesmistir.Bir kismida Horasan´a ve Nisabur kentine yerlesmistir.

    soru: Yani Hz.Ali ile Muhammed arap degillermiydi?
    cevap: Asla ve asla onlar arap degildirler.Arap olsa idiler onlarda Emevi ve Kureysli kafirler gibi putlara tapar idiler.Bu günkü Hac dedigimiz Kabe´yi Beytullah da Araplar 365 tane put koymus ve bu putlara tapiyordu.Hz.Muhammed ve Hz.Ali bu putlara karsi cikip Islamiyeti yaymak istedikleri icinHz.Muhammed ve Hz.Ali´yi kafirler öldürmeye calisti.Savaslar cikti.Hz.Muhammed kacti.Canini zor kurtardi,Medine´ye kacti.Bu tarihe Hicret denir.Hz.Ali hasimi ogullari da pesinden gitti.Medine´ye yerlesti,orada Islamiyeti yaymaya basladilar.

    soru:Islamiyet Muhammed´ten önce yok mu idi ?
    cevap: Islamiyet taa Hz.Adem ve Sit´ten beri vardir ve bütün peygamberlerin Allah yolunda vermis oldugu mücadelelerde bin bir zorluk altinda sürmüs oldugu Allaha giden yoldur.Dogru ve dürüst olarak Tanrinin emirlerine bagli kalip canini,malini,evladi eyalini bu yolla fedakarca feda eden canlarin da sürmüs olduklari yola Islam yolu denir.Kaynak dört hak kitap ve Islam tarihidir.Hic bir peygamber Arap soyundan degildir,fakat hepsi azgin ve zalim olan Arap kavimlerini dogru yola getirmek icin Allah tarafindan Arap yarimadasina gönderilmistir,hepside bu zalim kavim tarafindan hunharca sehit edilmistir.Bu Islamiyetin yayilis ve yükselme dönemi en fazla Hz.Muhammed ve Hz.Ali´nin mücadelesi sayesinde oldugu icin Islam dininin bu dönemde basladigi imaji verilmektedir.

    soru: Alevi sünni ayrimi nerden kaldi?
    cevap: Hz.Ali´nin tarafini tutana Alevi,Muaviye´nin tarafini tutana Sunni denilir,kaynak Islam tarihi,sayfa 15.

    soru:Aleviler Ömer´i,Osman´i,Bekir´i, Ayse´yi neden sevmez.Sadece Hz.Ali´yi severler.
    cevap: Ali´yi sevmek Allah´in Kuranininn ve Ahir zaman peygamberi Hz.Muhammed´in ve 4 hak kitabin emridir.Ömer´i,Osman´i,Bekir´i,Muaviye´yi,Ayse´yi sevmedigimiz dogrudur.onlar EHLIBEYTe düsmanlik etti.Savas acti.Kuran´in ve Allah´in peygamberlerin emirlerine karsi geldiler.

    soru:Alevilerde ibadet nasil yapilir ve kurallari nedir?
    cevab: Alevilerde ibadet gece ve gece yarisindan sonra temiz bir toplulukla yapilir.Bu Kuran´in ve Allah´in emridir.Kimse rahatsiz edilmeme sarti ile sessizlik icinde yapilir.

    soru:Temiz toplulukdaki amac maksat nedir?
    cevab: Temiz topluluktaki maksat bu ibadete katilan her sahista ic ve dis temizlik kurali aranir.Kimseyi incitmemis üzmemis alin teri ve emegi olan kazancinin disinda kimsenin hakkina el uzatmamis,haram zina kov,giybet gambazlik zalimlik yapmamis icinde tanri sevgisi ve insan sevgisi ile birlikte hos görülü,bariscil insan haklarina son derece saygili insanlar bu ibadete girebilirler.
    Soru : Ufak suclar olanlar ibadetlere katilamazlar mi?

    Cevap : Eger insanligi rencide edici,can incitici,yüz kizartici,onur kirici bir suc islememisse ufak suc isleyenlericeri alinir.Önce hakkin divani dedigimiz meydanda özünü dara ceker,isledigi sucu acikca dile getirir,eger o candan davaci bir yada birkac kisi cikarsa onlarda divana gelir,isteklerini dile getirir,iki tarafta dinlenir,orda bulunan halk savci ve yargiclik görevini üslenir.Halk yargilar,hak sahibi razi olup tatmin edildikten sonra iki taraf baristirilir,kardesce kucaklasipbir daha ayni sucu islememek kaydi ilehalk ve hak sahibi tarafindan af edilir.Eger ayni sucu bir defa daha islerse sucun agirligi orantisinda o sahsa bir kac ay veya bir kac yil toplu ibadete girememe cezasi verilir ve bu ceza süresince o insana hic kimse selam vermez ve selamini almaz. Komsuluk ve dostluk yakinlik iliskileri en alt düzeye indirilir.Bir nevi halkin gözünde o kisi teshir edilip sevgi anbargosunatabi tutulur ki,bir daha kimseyi incitip insanlik kurallarinin disina cikmasin diye bu bir nevi manevi cezadir.....

    Soru : Alevilikte dinlere ve mezheplere bakis acisi nedir??
    Cevap : Dinler ve mezhepler diye bir kural yoktur.Tanrinin yasasi ve kurali birdir.O da dogruluk dürüstlük,hos görülü, bariscil,insan haklarina son derece saygililik kurali vardir.Bu bir trafik kurali gibi dünyanin neresine giderseniz gidin,trafik kurallari nasil bir bütün ise din kurallari da aynidir.Bütün Peygamberler insanliga isik tutmus,temiz toplum,temiz ahlak egitim kurallarini Tanridan almis ümmetlerine aktarmistir.Hic bir Peygamber hic bir din kitabi,insanlari suca tesvik etmemistir.

    Soru : Alevilerde kadin esitligi insan haklarina bakis acisi nedir ?
    Cevap : Alevilerde kadin haklari,en yüce zirvededir.En kutsal varlik olarak algilanir,Kadina ibadette de ha, paylasimda emeginin karsiligi olan bölüsümde en ufak bir ayrim yapilmaz.Bu hakki 1400 yil önce Alevilerin din lideri Hz.Muhammed ve Hz. Ali bizlere miras birakmistir.Kölelige son verilmis zengin fakir erkek kadin ayrimina son verilmis,zayif ve haklinin yaninda yer almak,emege saygi duymak,haksiza karsi mücadele etmek Alevi kültürünün degismez kurali ve temel tasidir..
    Aleviler de evlilik insan onuruna yakisir bir kuralicinde yapilir.Namusuna,iffetine,haysiyetine ve serefine onuruna cok hassasiyetle düskündür kadin olsun,erkek olsun,bu kati kurallara harfiyen uyar..Birbiri ile zitlasmaz,eline,beline,diline sahip ol kaidesine sadik kalirlar.Birbirine ihanet etmezler,harama bel cözmezler,kimsenin hakkina el uzatmazlar,yalan ve insanlari incitici söz söylemezler,yüregi ile dili ayni sözü söyler.
    Irk,din dil,cinsiyet ayrimi yapmaz,insanlara daima hos görü icinde yaklasir,daima ici disi temiz bir toplum yaratmayi kendine bir insanlik görevi sayar....
    .

  8. #8

    Kayıt Tarihi
    01-03-2006
    Mesajlar
    1,003
    Karizma Gücü
    0
    Hz. Ali'nin, Peygamberimizin en üst vekili olduğunu iddia etmek gibi fasit fikirler ileri sürmekle başlamış, öyle ki, daha sonraları aveneleri ile beraber çok daha ileri giderek Hz. Ali'nin ulûhiyetini iddia etmişlerdir. Hz. Ali'nin ölmediğine, Hz. İsa gibi göğe yükseldiğine inanırlar.
    bu cumleden sonrasına okumaya gerek duymadım ziraa ne diyeceklerini daha onceki tecrubelerime dayanarak anladım.

    ben bir inanc hakkında kousmadan once arastırır ogrenir sonra bilgilerimi karsılastırır en son olarak tartısaya girerim çunku karsı tarafa iftira atmaktan korkarım.
    bu linktekileri tekrar yazmak istemedim okursanız daha iyi anlayacagınıza suphem yok.
    http://www.turkyasam.com/showthread.php?t=419281
    .

  9. #9
    arsenik799 adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    14-01-2006
    Mesajlar
    5,043
    Hediyelerim
    Karizma Gücü
    8
    Bütün bu kuralları ve emirleri nerden alıyorlar
    Alevileri hiç anlamıyorum ve bilmiyorum, bilgilendirdiğin için teşekkürler

    (1881-....)


  10. #10
    burakyesilcay adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    18-09-2005
    Mesajlar
    1,153
    Karizma Gücü
    0
    Alıntı tokatli tarafından gönderildi.
    Soru: Alevilik nedir?
    cevap:Alevilik islamiyetin özü ve ana temel kaynagidir,barisin ve hosgörünün simgesidir.

    Soru: Alevilerin soyu nerden gelir?
    cevap: Alevilerin soyu Adem ile Havva´nin yaradilisi zamanindaki Hz.Siz ve Gürühu Naci olan esas evliya ve Peygamberlerin gelmis oldugu Nur soyundan gelmektedir.Bütün evliya enbiya bu soydan gelmektedir.

    soru: Yani Hz.Ali ile Muhammed arap degillermiydi?
    cevap: Asla ve asla onlar arap degildirler.Arap olsa idiler onlarda Emevi ve Kureysli kafirler gibi putlara tapar idiler.Bu günkü Hac dedigimiz Kabe´yi Beytullah da Araplar 365 tane put koymus ve bu putlara tapiyordu.Hz.Muhammed ve Hz.Ali bu putlara karsi cikip Islamiyeti yaymak istedikleri icinHz.Muhammed ve Hz.Ali´yi kafirler öldürmeye calisti.

    soru: Alevi sünni ayrimi nerden kaldi?

    cevap: Hz.Ali´nin tarafini tutana Alevi,Muaviye´nin tarafini tutana Sunni denilir,kaynak Islam tarihi,sayfa 15.

    soru:Aleviler Ömer´i,Osman´i,Bekir´i, Ayse´yi neden sevmez.Sadece Hz.Ali´yi severler.
    cevap: Ali´yi sevmek Allah´in Kuranininn ve Ahir zaman peygamberi Hz.Muhammed´in ve 4 hak kitabin emridir.Ömer´i,Osman´i,Bekir´i,Muaviye´yi,Ayse´yi sevmedigimiz dogrudur.onlar EHLIBEYTe düsmanlik etti.Savas acti.Kuran´in ve Allah´in peygamberlerin emirlerine karsi geldiler.

    soru:Alevilerde ibadet nasil yapilir ve kurallari nedir?
    cevab: Alevilerde ibadet gece ve gece yarisindan sonra temiz bir toplulukla yapilir.Bu Kuran´in ve Allah´in emridir.Kimse rahatsiz edilmeme sarti ile sessizlik icinde yapilir.
    Benimde Soyum Hz. Adem'e Dayanmaktadır..

    Soru Bir
    1) Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimiz Allahın Nurunu yaymaya; Allah tarafından 100 yıl sonra gönderilse idi Hz. Ali ne olurdu? Ve diğer Sahabeler?
    soru eklentisi
    Hz. Ebu Bekirin Cahiliye zamanında da Putlara Tapmadığı ve Şarap içmediği biliniyordu

    Soru iki
    2) Aleviler Hz. Ömeri Hz. Osmanı... sevmezler....
    Bir takım grup Halife Hz. Osman ın evini onu öldürmek için kuşattığında
    Hz. Ali Kendi evlatlarını onun korumasına verdi. Ve Hz. Osman Şehit edilince Bu haberi veren Oğullarından Hz. Hasan ın göğsüne; Hz. Osmanı koruyamadığı için Sert bir yumruk vurur...
    Alevilerin sevmediği Hz. Osman ı korumak için ve ölebileceklerini bile bile Evlatlarını Hz. Osmanı korumak için görevlendiren Hz. Ali neden bunu yapmıştır? Elbetteki onu çok sevdiği için..

    soru üç
    3) Neden Aleviler Sürekli Cennetle Müjdelenen Sahabileri Kur'ana ve Peygamberin Emirlerine karşı çıkmakla suçluyor? Üstelik Peygamerimiz tarafından açıklanan Cennetle Müjdelenen Sahabiler... Haşa Allah Teala O zaman yanlış mı açıklamış oldu?


    ) Alevilerde ibadet gece ve gece yarisindan sonra temiz bir toplulukla yapilir.Bu Kuran´in ve Allah´in emridir.Kimse rahatsiz edilmeme sarti ile sessizlik icinde yapilir..................
    Mekkede iken İslamiyet hakim kılınmadan önce Yakalanan sahabilere Eziyet edilirdi.. Bu nedenlede Gündüz vakitlerindeki Namazlarda Ayetler ve Sureler Sessiz okunurdu.. Akşamları sesli..
    İslamiyet Hakim kılındığında da bu nizama devam edildi..
    Halbu ki Cuma Namazı bugün gündüzün Ortasında Sesli okunmaktadır; Ve ilk kılındığında da Sesli okunmuştur ve Hutbelerde aynen öyle...
    Soru dört
    4) Neden Türkiyedeki Aleviler ile İran ve Irakta ki Aleviler (Şii) ler arasında farklılıklar bulunmaktadır?? Onlar sizdende çok seviyorlar Hz. Ali yi..
    Onlar Namaz kılarken Burdakiler kılmazlar...
    Onlar Hz. Muhammedi Peygamer olarak görürken..
    Burdakiler
    -Bana O'nun adını dahi söyleme demektedirler..
    Gördüğünüz gibi Aleviler de kendi aralarında mezhep mezhep bölünmüşlerdir...

    soru beş
    5) Bugüne kadar İslamiyeti Tüm Dünyada Hangi Mezhep yaydı??
    Osmanlı, Selçuklular, doğuda ve batıda bir çok devlet İslamiyeti Hakkıyla Yayan müslümanlar kimlerdi?
    Siz Yoksa İslamiyetten önce Aleviliği mi yayacaksınız??

    Soru altı
    6) Hz. Ali bugün gelse ona en başta kim itaat etmek için koşacak? Biz koşacağız... Sizlere dicek ki buyrun namaza buyrun Allah'ı Adını ve Hz. Muhammedin adını yeryüzüne yaymaya ve dillerimize yapıştırmaya;
    Buyurun Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.) a salavat getirmeye..

    Soru yedi
    7) Hz. Ali; Hz. Muhammed (a.s.) Efendimizden daha çok kendi adını söyleyen bir gruba rastlasa ne yapar ne der neyi tavsiye eder??
    ...................
    Bir takım grup neden Müslümanların kaynak gösterdiği kitapları kabul etmemekteler? Ve bu kaynaklara bakıp cevap verecek olan Müslümana neden soru sormaktadır ve cevap beklemektedir?
    Yoksa Tarih onlar mı daha iyi biliyor? Onların kendilerine göre kaynakları neler? Yoksa sadece bizim kaynaklara bakıp ona karşı yazılan kaynakları mı var...
    Son olarak biz Sünniler olarak yeryüzünde Herkesten Önce Hz. Ali sevgisine Ve Ehl-i Beyt Sevgisini haketmekteyiz... Ve onları Hz. Muhammed (a.s.) Efendimizden sonra canlarımızdan daha çok sevmekteyiz...
    Tıpkı bugünkü Hristiyanlardan Çoook Daha çok Hz. İsa (a.s.) a layık olduğumuz gibi,
    Tıpkı bugünkü Yahudilerde Çoook Daha çok Hz. Musa (a.s.) a layık olduğumuz gibi,...
    Selam ve Rahmet ile
    TürkYaşam Tavsiyesi: Görüşlerinden Dolayı Karşı Tarafı Damgalayan Öküzlerden İnsanlık Namına Uzak Durun...

    Alıntı M. Fetullah Gülen tarafından gönderildi. Mesajı Görüntüle
    Yeryüzünde Müslümanın Saçı-Sakalı ile Uğraşıyorlar, Benim Şerefimle Uğraşmışlar Çok mu?..
    Zamanında Yöremize Halkı İrşad İçin Gelen Ancak Dilediğini Yapamayan Alimin Sözleri: "Ben Körler Çarşısında Ayna Satmışım, Keller Pazarında Tarak Satmışım" Nice Körler Varda, Bakar Kör


    Yüzyılın Sorusu Karga Hristiyan mı Müslüman mı? Cevabı 2 Ay Sonra

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. Atatürkçülük dersi baştan sona değişti
    2006 Konuları bölümünde TALATA tarafından açılmış
    Yanıt: 5
    Son Mesaj: 10.02.06, 08:37

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •