Bu ay itibariyle bu sayfalarda yeni bir yazı dizisine başladık. Bu yeni yazı dizimizde, yüzyıllardır, Müslümanların kanayan yarası olan, ehlisünnet dışı akımlar ve bu akımlar içinde de özellikle Alevîleri yazacağız. Alevîlik nasıl başladı, nasıl gelişti? Alevîlikle ilgili her hususa İslâmî bakış açısı ile bakacağız
Hakkında çok konuşulan, yazılıp çizilen, bir kısım kimseler tarafından olur olmaz şeyler söylenen, bazılarının saldırdığı bazılarının savunduğu ama bir türlü mahiyetini tam olarak bilemediğimiz, fakat merak ettiğimiz bir konuyu, bir inanç sistemini, bir topluluğu tamamen ve tarafsızca ele almaya çalışacağız. Genel mânada algıladığımız kadarıyla bu toplumun adına bazıları Alevî bazıları Şiî ya da Râfizî bir kısmı da Kızılbaş ya da diğer bir genelleme ile Caferî isimlerini koymuş ya da yakıştırmıştır. Önce biz bu isimlerin ne mânalara geldiğini inceleyip meseleyi baştan itibaren kısa ve öz olarak anlaşılır bir şekilde anlatmaya çalışalım.
Alevî: Ali'ye mensup ya da Ali'yi tutan mânasında kullanılan bir isimdir.
Şiî: Taraftar mânasını ihtiva eden bu kelime, bir kişinin ya da bir şeyin peşinden giden demektir.
Râfizî: Ayrılan, kopup giden mânasına gelir. Bu isim, kendilerine ehlisünnetten ayrıldıkları için ayrı bir vasıf olarak atfedilmiştir.
Kızılbaş: Bu tanımlama hakkında ise, iki rivayet mevcuttur. Birincisi; Cemel ve Sıffin muhaberelerinde Hz. Ali tarafında savaşanların başında kırmızı başlıklar vardı. İkinci bir rivayete göre ise, ki bu rivayet diğerine göre daha kuvvetlidir, Yavuz Sultan Selim ile İran Şahı'nın muharebesinde Şiî İran ordusu kırmızı başlık ya da sarık kullandıkları için bu topluluğun bir diğer sıfatı da Kızılbaş olmuştur.
Caferî: Hz. Ali'nin irtihalinden bir müddet sonra artık bir taraftarlık ve siyasî bir hareket olma çerçevesinden uzaklaşıp iyiden iyiye bir inançlar manzumesi hâlini alan Şiî akımına mensup olan insanların ortak inanç noktasını teşkil eden, bunun yanında da birbirlerinden kopmalarına sebebiyet veren unsur imamet meselesi olmuştur. Umumiyetle Şia içi kopuşlar altıncı imam olarak kabul ettikleri Caferi Sadık Rahmetullahi Aleyh'ten sonra olduğu için genel mânada kendilerine Caferî adı nispet edilmiştir.
Ehlisünnetten ayrılan toplulukların en büyüğü olarak dikkati en çok Alevîlik adındaki akım çeker; fakat çok yüzeysel de olsa bilgi olması açısından ehlisünnet inancıyla ters düşen diğer grupların da kol ve inanç mensuplarının taksimatını Peygamber Efendimizin hadisi şerifinden yola çıkarak yapalım.
Firakı dâllenin
kısımları
Şimdi isterseniz en başta Peygamber Efendimizin maddî vücudunun hayatta olduğu döneme gidelim ve hadisi şerife bakalım: Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, "Benim ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunların biri nura, yetmiş ikisi ateşe yönelecektir." buyurmuştur. İslâm âlimleri burada bahsedilen yetmiş üç fırkanın bütün insanlık mânasını ihtiva eden ümmeti davet değil de, ümmeti icabet olduğunu, tek olan kurtuluş fırkasının yani Fırkai Naciye'nin, ise, "Ehlisünnet ve'lcemaat"e tâbi olanlar olduğu hakkında ittifak etmişlerdir. "Ehlisünnet olup da azap çekecek olanlar yok mudur?" gibi bir soru aklımıza gelebilir. Hemen belirteyim ki, elbette olabilir ama sahih bir inanca, yani Peygamber Efendimizin tanımladığı itikada sahipse, cennete gideceğine inanıyoruz. Şimdi mevzuuyu dağıtmadan haklarında değişik taksimatlar yapılarak yetmiş üçe ulaştırılan bu fırkaları rivayetler mukabilinde burada numaralandırmak istiyorum.
Menşei hemen hemen Şiilikle aynı tarihi paylaşan Haricilik yirmi farklı kola ayrılır. Meselemiz olan Şia hakkında farklı taksimat ve kısımlandırmalar olmasına rağmen en meşhur rakam, yirmi ikidir. Akabinde felsefik akım olarak bilinen Mutezile mezhebi ise, yirmi fırkaya ayrılır. Devamında Mürcie beş; Neccariye üç; Cebriye ve Müsebbihe ise başlı başına birer kısım olmak üzere yetmiş iki başlık altında sıralanmıştır. Bunlar Devri Saadet'ten beş altı asır içinde hasıl olan cereyanlardır. Peygamber Efendimizin hadisi hak ve tabiî ki bu taksimatlardaki kollara mensup olanların mevcudiyeti de tarihî vesikalar ışığında gerçek olmasının yanında bu veya başka şekildeki çoğaltmalar numaralandırmalar rivayetten ibarettir. En iyisini Allah bilir. Ama bir gerçek var ki, o da Ehlisünnetin dışında olduklarıdır.
Bu bahsettiğimiz zaman bölümünden sonra Teymiyyecilik ve İbn Teymiyye'den ortalama beş altı asır sonra gelip aynı fikirleri sunan Afgani ve Abduh gibileri zuhur etmiş, yine Kadiyanilik ve Vehhabilik gibi son birkaç asırda zuhur eden inanç sistemlerini de sayabiliriz. Aslında bu sonradan başlayan akımlara baktığımız zamanda bunların diğer yetmiş iki fırkadan birine mutlaka yakın olduğunu görürüz.
İnanın ki insan bütün bunları araştırıp incelerken ve kayda dökerken yorulmaktan öte üzülüyor. Hatta birçoğunun İslâm dini ile bir nokta misali bir şey paylaşmadığına, bunun yanında birçoğunun arkasında Hıristiyan ve Yahudilerin olduğuna şahit oluyoruz. Ama çok şükür Allah'a ki, ehlisünnet inancı dimdik ayakta ve dünyanın en geniş coğrafyalarında sahih ve sarsılmaz bir şekilde milyonlarca bedende yaşamaktadır.
Diğerlerinin isimlerini zikrettikten sonra ana konumuz olan Şiiliğe geri dönüp ikinci bir hadisi şerife bakalım. Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Hz. Ali'ye hitaben "Yâ Ali benden sonra bir topluluk türeyecek, onlar Rafizî'dir. Sakın onlara fırsat verme." buyurmuştur. Bir başka zamanda ise Peygamberimiz mübarek zevcelerine hitaben "Bakalım Havebin kelbleri hanginize havlayacak." buyurarak ilk kopuşu ve Şia'yı işaret eden hadisler mübarek dudağından sâdır olmuştur.
İlk fitne
Resûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem döneminde elbette münafıklar mevcuttu; fakat gerek bu dönemde gerek Hz. Ebû Bekir Radıyallahu Anh'ın kısa halifelik süresinde, gerekse Hz. Ömer Radıyallahu Anh'ın on senelik halifelik zamanında herhangi bir fitneyi ortaya koyacak cesur bir nifak ehli çıkmamıştır.
Fakat gerek Hz. Osman Radıyallahu Anh'ın yumuşak huyluluğunu gerekse vali tayinlerindeki bazı hâdiseleri fırsat ve bir vesile bilen münafıklar Peygamberimizin irtihalinin üzerinden henüz yirmi yıldan az bir süre geçmiş olmasına rağmen Müslümanlar arasında karışıklık çıkarmaya muvaffak olmuşlardır.
Hz. Osman Radıyallahu Anh'ın örnek haya edebini, yumuşak huyluluğunu, eşsiz ahlâkını hepimiz biliriz; fakat Hz Osman'ın, kendi idarî inisiyatifini kullanarak bazı valileri kendi soyu olan Ümeyyeoğullarından tayin etmesi ve birkaç valinin de halk ile münasebetlerinde bir kısım pürüzler meydana gelmesi münasebetiyle Müslümanlardan bazıları vali değişimi hususunda Osman Radıyallahu Anh'a teklif götürmüşlerdi. Bazı şahıs ve hususlar ile alâkalı olan teklifler kabul olunmayınca meseleyi Hz. Aişe Validemize bildirmişler ve çözüm istemişlerdi. O da mesele ile alâkadar olmuş; fakat bir inkıta hasıl olmuştu. Bu gibi sorunları fırsat bulan Abdullah b. Sebe ve onun avanesi olan nifak ehli kişiler Hz. Osman aleyhine propagandaya başlamış ve bilahare devam eden olaylar neticesinde içlerinde Hz. Ebû Bekir'in oğlu gibi bazı Müslümanlar dahi bu karışıklık esnasında oyuna gelmiş ve çoğu asi ve münafıklardan olmuşsa da muhterem zatların dahi bulunduğu bir grup tarafından Osman Radıyallahu Anh şehit edilmişti. Akabinde Hz Ali, kendisine yapılan büyük ısrarlar neticesinde halife seçilmiş, fitne ve fesadın kol gezdiği İslâm âlemine yeniden şekil ve düzen vermeye çalışılmıştı. Fakat nifak ehli boş durmuyor, Hz Osman'ı şehit ettirdikleri yetmiyormuş gibi bu sefer de ashabın arasında "Hz. Osman'ın katilleri bulunsun!" propagandası yapıyorlardı.
Allah Hüseyin’e rahmet etsin
vali Ziyad’a lânet olsun
Nihayet sekiz gündür Kerbela sahrasında Fırat nehri ile arasına konulan beş yüz kişilik bir kuvvet yüzünden su sıkıntısı çekerek ve Kûfe'deki taraftarlarından gelecek bir savaş gücünün ümidiyle yaşayan Hz. Hüseyin ve arkadaşları, teslim olup vali Ziyad'a itaat ve Yezid'e biat etmektense, savaşmayı seçtiler. Gece savaş tedbirlerini alan Hz. Hüseyin ertesi gün 10 Muharrem yani Aşure günü kırk piyade otuz iki süvari olarak ordusuna savaş düzeni aldırdı. Son bir defa daha Yezid taraftarlarını kendi tarafına çekebileceğini düşünerek ordusunun önüne çıkarak onlarla konuştu. Kendilerini buraya çağıranın kendilerinin yani Kûfelilerin olduğunu söylediyse de bunda muvaffak olamadı. Şimr ve askerleri Hz. Hüseyin ve arkadaşlarına hakaretler etmelerine rağmen valinin devriye kumandanlarından Hür ordu komutanı olan Ömer'i, Hüseyin'le savaşmaması hususunda ikaz ediyor; fakat artık başka çare kalmadığı cevabını alıyordu. Bunun üzerine Hür yine Resûlullahın torunu ile savaşılmaması için çabalamış, daha sonra Hz. Hüseyin tarafına giderek ondan af dilemiştir. Devamında o da Kûfe ordularına dönerek, "Hüseyin'i buraya siz çağırdınız, niçin şimdi ona sırt döndünüz!" diye ikazda bulunmuştur. Bunun üzerine kendisi aleyhinde çıkan fitne üzerine bir şey yapmadı diye konuşulmasını önlemek amacıyla ne acı tecellidir ki Ömer b. Sa'd Hür üzerine ilk oku attı. Hür, bu oktan yara almamıştı; fakat aynı Ömer'in babası olan Sa'd b. Ebû Vakkas Allah yolunda ilk oku atan kişi olarak tarihe geçmişti. Devamında savaş başlamıştı. Savaş esnasında Hz. Hüseyin'in aile fertlerinin kalmakta olduğu çadırı yakmak isteyen Şimr, kendi ordusunda bulunan bazı komutanların ısrarıyla bundan vazgeçmiştir.
Yetmiş iki kişilik ordudan sadece bir kişi sağ kalmış ve o da son adam olduğunu fark edince Hz. Hüseyin'den müsaade isteyerek Kûfe ordularını yararak uzaklaşmış ve kurtulmuştur. Artık savaşçı olarak bir tek Hz. Hüseyin'in kalması münasebetiyle savaş durmuştu. Bu esnada kardeşi Hz. Zeynep Komutan Ömer'i ikaz etmiş, bu durum karşısında Ömer ağlamasına rağmen Şimr, Hüseyin'in katli yönünde emir vermiş ve askerlerinden Zür'a, Havl ve Sinan isimli askerler Hz. Hüseyin'i şehit etmiştir. Hz. Hüseyin'in başını kesenin ise, Sinan olduğu bilinir. Ömer b. Sa'd, Hz. Hüseyin'in ehlibeytinden kalanları Kûfe'ye götürmüştür. Hüseyin'in başı Vali Ziyad'a gittiğinde ise, onun Hüseyin'in başına değnekle dokunduğu rivayet edilmişse de, aynı şeyi Halife Yezid için söylemek mümkün değildir. Çünkü rivayetlere göre, Hz. Hüseyin'in başı ve yakınları Şam'a gönderildiğinde Yezid bu hâdise karşısında ağlamış ve "Allah Hüseyin'e rahmet etsin, Vali Ziyad'a lânet olsun!" demiştir. Hz. Muaviye'nin diğer yakınları da Hz. Peygamber'in torununun katliyle neticelenen bu elim hâdise sebebiyle Vali Ziyad ve Halife Yezid'e büyük tepki göstermiş ve bu hâdise, halk tarafından başta Yezid olmak üzere Emevî hanedanlığına karşı büyük bir nefrete sebebiyet vermiştir.
Bu hâdise Müslümanlar arasında büyük bir teessüre yol açtığı için İslâm âleminde büyük karışıklıklara sebebiyet vermiş, iç karışıklıklarda çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir. Neticede dine büyük hizmetleri geçen, İslâmiyeti Afrika kıtası üzerinden götürerek Cebeli Tarık'tan geçirerek Avrupa'nın içlerine kadar taşıyan, Peygamberimizin müjdesine nail olmak gayesiyle İstanbul'u dahi fethe gelen Emevî hanedanlığı 89 yıllık bir hükümranlığın ardından yıkılmıştır.
CEMEL VE SIFFIN VAKALARI
Alevîlerin ehlisünnetten kopuş aşamasında öncelikli olarak, Hz. Ali'nin Peygamberimizin irtihalinden sonra halife seçilmemesi, devamında ise, Hz. Osman'ın katillerinin bulunması hususunda beliren görüş ayrılıkları ve bazı ileri gelen zatların Hz. Ali'ye biat etmemesi neticesinde meydana gelen Cemel ve Sıffin vakaları ve en sonki kırılma noktası olarak da Kerbela hâdisesi gösterilir. Ayrı ve geniş bir yer ayıracağımız Kerbela vakasından önce meselemizin anlaşılması açısından öncelikli olarak Cemel ve Sıffin vakalarına çok kısa fakat anlaşılır olarak değinmekte yarar var.
Hz. Osman'ın katillerinin bulunması hususunda Talha ve Zübeyr gibi daha önce Hz. Aliye biat eden zatlar, Hz. Osman'ın hilafet merkezi Medine'de şehit edilişinden hemen önce Mekke'ye gitmiş olan Hz. Aişe'ye ulaşarak öncelikli olarak Hz. Osman'ın katilleri hakkında tahkikat yapılması hususunda Hz. Ali'den bir netice istemesini rica etmişlerdi. O da içinde ashabın ileri gelenlerinin de bulunduğu değişik katılımlarla iki bin kişiye yakın bir grup ile harekete geçmişti. Maksat Hz Ali ile görüşüp katilleri istemek, İslâm âleminde sükûneti temin etmekti. Oysa bu hareket ve ardından gelişen olaylar Hz Ali'ye:
"Aişe ordu topladı seninle savaşa geliyor." şeklinde ulaştırılarak bununla, güzide şahsiyetlerle dolu iki tarafın birbirini kırması İslâm âleminde ilk iç savaş çıkartılması amaçlanmıştı. Haveb denilen yerden geçerken gece vakti havlayan köpekleri duyan Hz Aişe Peygamberimizin zevcelerine hitaben "Haveb'in kelbleri hanginize havlayacak." hadisini hatırlamış ve hiç hoş olmayan hadiselerin cereyan edeceğini düşünerek geri dönmek istemiş olmasına rağmen onu bu harekete itenler buna mani olarak yoluna devam etmesinin daha hayırlı olacağını telkin etmişlerdi. Devamında Hz. Ali ile görüşmeler başlamış, müzakerelerde muvaffakiyete erişilmiş, sükûnet hâsıl olduktan sonra halifenin katillerinin icabına bakılacağı kararlaştırılmış bir aşamada iken gece vakti ansızın ne olduğu anlaşılmadan iki taraftan bir kısım süvariler ileri atılarak savaşa tutuşmuşlar ve iki ordu birbirine girmişti. Böylece Cemel hadisesi vuku bulmuştur. Cemel denmesinin sebebi ise, savaş genelde Hz Aişe'nin devesinin etrafında meydana gelmesinden dolayıdır. Münafıklar Hz Aişe'yi hedef almışlar; fakat Hz. Ali ile Hz. Aişe tarafları karşılıklı savaşta olmalarına rağmen Hz Ali, Hz. Aişe'yi korumuş, savaş neticesinde ise korumalar tayin edip yeni bir deve vererek emniyet içinde Medine'ye göndermiştir. Hz Aişe tarafından Hz Ali'nin halifeliği tanınmıştır.
Akabinde Hz Osman'ın tayin ettiği Şam valisi Hz. Muaviye'nin ilk etapta Hz. Ali'nin halifeliğini tanımamasını fırsat bilen nifakçılar, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında değişik haberleşmelere vesile olmuş ve nihayet Sıffin denen yerde iki İslâm ordusu karşılaşmış, bir tarafta peygamberimizin büyüttüğü amca oğlu, Allah'ın aslanı Hz. Ali, diğer tarafta Peygamberimizin damadı, vahiy katibi Hz. Muaviye… Ne üzüntü verici bir ayrılık!.. Görüşmeler başlıyor; fakat Cemel'de vuku bulan şey burada da meydana geliyor. Barış ve sükûnet olacağını huzurun geri geleceğini kavrayan Abdullah b. Sebe ve adamları bir anda savaşı başlatıyorlar ve iki büyük İslâm ordusu savaşa tutuşuyor. Sonuç; İslâm kaynakları ışığında baktığımızda kırk bini Hz Muaviye'nin, yirmi beş bini Hz Ali'nin ordusundan olmak üzere en az altmış beş bin şehit…
Daha fazla kan dökülmesine mani olmak isteyen iki İslâm kumandanı ve ashabın ileri gelenleri sulh istemiş, ardından sulh görüşmeleri başlamış; fakat hakem olayında Hz. Ali ve taraftarlarının mağdur olması münasebetiyle bu anlaşmaya itiraz eden beş bine yakın bir grup "elHükmü lillah" diyerek Hz. Ali'nin ordusundan ayrılmış ki bunlara "Harici" denilmiştir. Bunlar Harûra dağına çekilmişler ve Müslümanlara çok eziyet vermişlerdir. Hz. Ali'yi küfürle itham etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali'nin katili de Hariciler olmuştur. Haricileri bir başka yazıda ayrıntılarıyla anlatacağız. Fakat gerek Hz. Osman döneminin gerekse Cemel ve Sıffin vakalarının daha geniş kapsamlı olarak öğrenilebilmesi bakımından hepsi başlı başına birer mevzu olarak işlenmelidir. Oysa ben burada meselemizle bağlantısı bulunan olayları fazlasıyla yüzeysel olarak ele almış bulunmaktayım. Yalnız şunu belirtmeliyim ki, bütün bu olaylar İslâm dünyasına Peygamberimizin ışığı doğrultusunda yeni bir nizam ve intizam vermeye çalışan, küçüklüğünden beri Peygamberimizin yanında olup ilk iman edenlerden biri ve Peygamberimizin amcasının oğlu ve damadı olan, Allah'ın aslanı nişanını ve Resûlullah Efendimizden "Ben ilmin şehriyim, Ali ise o şehrin kapısıdır." övgüsünü ve cennetle müjdelenmek şerefini almış olan Hz. Ali döneminde vuku bulması, sonrasında ise, onun adına izafe edilerek yeni bir akım başlatılması, o büyük insan adına bizi tarifi imkânsız bir teessüre sürüklüyor.
KERBELA VAKASI
Kerbela hâdisesini Cemel ve Sıffin'den ayrı olarak biraz daha genişçe ele almak istiyorum; çünkü bu vaka Hz. Ali'nin vefatından bir müddet sonra meydana gelmiş ve bu savaş başlangıçta genel olarak baktığımızda siyasî bir hareket olan Şiiliğin iyiden iyiye ehlisünnetten kopmasına ve akabinde ise, zaten var olan bazı inanışların da tetiklemesiyle tamamen apayrı bir inançlar manzumesine dönüşmesine önemli bir yer teşkil etmiştir. Anlaşılacağı üzerine Kerbela Savaşı tam bir kırılma noktası olmuştur.
Hz. Muaviye hicretin 60. senesi Recep ayında vefat edince o esnada Şam'ın Hayriyyun köyünde bulunan oğlu Yezid hemen Şam'a gelerek halktan ve daha önce veliaht tayin edildiği bildirilen bütün valiler ve belde halklarından biat almış ve halife olmuştu. Yalnızca Medine'de umumi biat temin edilememişti. Biat etmeyenlerin başını ise Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr ve İbn Ömer çekiyordu. Bunların biat etmeyişleri bir kısım iç karışıklıklar çıkarmış, sonrasında ise, biattan kaçınmak amacıyla Hz. Hüseyin bazı yakınlarıyla birlikte gizlice Medine'den Mekke'ye gitmişlerdi. Fakat ortalık yatışmış bir hâlde iken Kûfe halkı Hz. Hüseyin'e defalarca yazdıkları mektuplarla onu halife yapmak, kendisine biat etmek üzere şehirlerine davet etmişlerdi. Bu ısrarlar üzerine Hz. Hüseyin Kûfe'ye, önce amcasının oğlu Müslim'i yollamış, Müslim yaklaşık otuz bin kadar kişinin biatini alarak Hz. Hüseyin'e müspet haberler göndermiştir. Fakat bu hâdiseler üzerine bazı Kûfe halkı mevcut valinin vazifesini ifa edemediğini bildirmiş, Yezid de Numan'ı azlederek yerine Basra valisi Ubeydullah'ı tayin etmişti. Yeni vali olaylara hemen el koymuş Kûfe'de Müslim'in başlattığı hareketi dağıtmış ve Müslim'i de idam ettirmiştir. Fakat bu sırada Hz. Hüseyin Kûfe'ye doğru yola çıkmış bulunmakta idi. Oysa Abdullah b. Abbas ve İbn Ömer gibi zatlar kendisine Kûfe'ye gitmemesini, zira Kûfe halkının itimatsız olduğunu söylemişlerse de onu kararından vazgeçirememişlerdir. Daha sonra Hz. Hüseyin'i de yalnız bırakacak olan Kûfeliler, Müslim'in şehit edilmesinde de onu korumakta zayıf davrandıkları ve yalnız bıraktıkları görülür. Yalnız tarih kitapları geçmiş dönemde Cemel hâdisesi vuku bulmadan önce Haveb'den geri dönmek istediği hâlde onun geri dönmesine mani olarak İslâm orduları arasındaki ilk savaşın meydana gelmesine sebep olan Zübeyr gibi oğlu Abdullah b. Zübeyir'in de Hz. Hüseyin'i Kûfe'ye gitmeye teşvik ettiğini rivayet eder.
Hz. Hüseyin hac farizasını yapıp, hicri 60 yılında Zilhicce ayının 8. gününde rivayete göre yanında on sekiz kişi ehlibeytinden, otuzu ashabtan olmak üzere altmış kişilik arkadaş grubu ve yanına katılan bazı bedevî Araplar ile yola çıkmıştı. Yolda kendisine yine dönmesi yolunda telkinler yapılmışsa da kararından vazgeçmemiştir. Yolda kendisine rastladığı Arap edebiyatının ünlü şairi Ferezdak:
"Ey Hüseyin! Halkın kalbi seninle kılıçları ise, Emevîlerledir, hüküm ise Allah'ındır." diyerek o da dolaylı yolla Hz Hüseyin'i ikaz etmiştir. Yolda kendisine daha önce Kûfe'ye gönderdiği amcaoğlu Müslim'in şehadeti ve Kûfe halkının Emevî valisinin emrine girdiği haberi ulaşınca, kendisiyle beraber Kûfe yoluna düşenlerden isteyenlerin dönebileceğini söylemiş, bunun üzerine etraftan katılan cemiyetler ayrılmış ve kendi aile fertleri ve yakın arkadaşları ile kalmıştır. Hz. Hüseyin'in ehlibeytin çoğu yanında olduğu hâlde yoluna devam etmesi, Hicaz'ın ileri gelenlerini, bütün neslin yok olacağı hususunda telaşlandırmış; fakat Hz. Hüseyin yalnızca kendisinin bildiği sırlara mebni olarak yoluna devam etmiştir. Hüseyin'in hâlâ Kûfe'ye doğru geldiğini duyan Vali Ubeydullah b. Ziyad öncü ikaz birlikleri gönderip görüşmeler yaptırmış, bunun üzerine Hüseyin Kerbela denilen sudan mahrum bir yerde konaklamıştı. Ne garip bir hâldi ki, Hz. Ali de Sıffin'e giderken yine oğlu Hüseyin de yanında olduğu hâlde ordusuyla Kerbela'da konaklamıştı. Kerbela'da sıkıntılı günlerin yanında iki taraf arasında görüşmeler devam ediyor ve sulh ile neticelenmesine yaklaşılmışken daha önce Hz Ali'nin ordusunda ehlibeyt dâvası güderek Emevîlere karşı savaşmış olan Şimr b. Zülcevşan isimli şahıs, bu sefer Emevî valisine, "Hüseyin, eline düşmüşken, onu ortadan kaldırmalısın." diyordu. Hatta valinin Hz. Hüseyin'e karşı öncü ikaz birliği olarak gönderdiği ordunun kumandanı olan Ömer b. Sa'd'ın Hüseyin'le görüştüğünü söyleyerek ortalığı karıştırmış ve ıslah yolunda olan meselenin bir anda alevlenmesine yol açmıştı. Hakkında çıkan bu fitne üzerine Ömer b. Sa'd zor durumda kalmış ve ipleri büyük bir kuvvetle yanına gelen Şimr'e kaptırmıştı.
KAYNAKÇA
1Usul'ulİsmailiyye ve'lFatımiyye ve'lKarmatıyye; Lebernard Luis
2İslâm Mezhepleri Tarihi, Prof. Muhammed Ebû Zehra
3Keşfu Esrari'lBatınıyye ve Ahbar'ul Karamıta, Malik elHamadi
4elFark Beyne'lFırak, Abdülkadir elBağdadî
5elMilel ve'nNihal, Ebu'lFeth eşŞehristanî
6elHarekatu'lBatınıyye fi'lalem elİslâmî
7İslâm Bila Mezahib, Dr. Mustafa eşŞek'a
8İmam Zeyd, Prof. Muhammed Ebû Zehra
9Hz. Âdem'den Bugüne İslâm Tarihi, Mahmud Şakir
10İslâm Tarihi, M. Asım Köksal
11İslâm Tarihi, Osmanlı Yayınevi
12İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları
13Temel Britanica; Ana ve Encyclopaedia Brıtannıca Inc. ortak yayını
14Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, Interpress Basın ve Yayıncılık
15Rehber Ansiklopedisi, İhlas Yayınları
16Doğru Yolun Sapık Kolları, N.Fazıl Kısakürek
17Tarih Düşünce Dergisi
18Atlas Dergisi
19Kanlı Gömlek, Ömer Rıza Doğrul


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
SCAPE+ arkadaşlarim desteklediniz için teşekkür ederim.




