İLETİŞİM KAVRAMI
İletişim ; duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılmasıdır.İletişim sözcüğü, dilimizde komünikasyon, haberleşme veya bildirişim sözcükleriyle de tanımlanmaktadır.
İnsanlar başkalarıyla bir arada olabilmek, onları etkileyebilmek, kendilerini anlatabilmek ve insanları anlayabilmek için iletişim kurmak zorundadırlar. İletişimin gerçekleşmesi için iki sistem gereklidir. Bunlar, iki insan, iki hayvan, iki makine ya da bir insan ile bir hayvan, bir insan ile bir makine olabilir. Nitelikleri ne olursa olsun iki sistem arasındaki bilgi, duygu ya da düşünce alış verişini “iletişim” olarak kabul ederiz.
Burada alışveriş sözünden de anlaşılacağı gibi iletişim iki yönlüdür. İnsanlar arasındaki bütün konuşmaları iletişim olarak kabul edemeyiz. Bunlar karşılıklı ve alışveriş şeklinde olduğu zaman iletişimdir. Örneğin, ana babalar çocuklarına, amirler memurlarına sadece bazı emirler verip, onların bu emirler karşısındaki tepkileriyle ilgilenmezlerse, bu tavırlarını iletişim olarak değil, tek yönlü bilgi iletimi olarak değerlendirmek mümkündür. Bu bilgi iletileri bazen iletişime dönüşür. Örneğin, bir evin penceresindeki “satılık” ilanını yalnız okuyup geçersek, bu uyarıcı bizim için sadece bir bilgi iletimidir. Oysa ev sahibiyle telefonla ya da yüz yüze konuşmamız durumunda ise iletişim ortaya çıkar.
İLETİŞİM SÜRECİ
İletişim, bir süreçte gerçekleşir: Bilgi, duygu ya da düşünce akımının gerçekleştirildiği ve davranışta değişiklik yaratan bu sürece “İLETİŞİM SÜRECİ” denir.
İletişim sürecinin beş temel öğesi vardır:
(1) Kaynak (Verici): Bilgi, duygu ve düşüncelerini aktarma girişiminde bulunan kişi ya da kurumdur. Bir başka deyişle, iletişimi başlatandır.
(2) Alıcı (Hedef): Mesajın ulaşması istenen kişi, kurum ya da topluluklardır. Alıcıdan, kaynağın kodladığı anlamı, alıp çözmesi ve değerlendirmesi beklenir. Anlam bakımından etkin olan üç temel faktör vardır. İlişkinin biçimi, ilişkinin bağlamı ve ilişkinin amaçları. Bunlar iletişimde yer alan kişilere ve iletişimin yapıldığı ortama bağlı olan faktörlerdir.
a) İlişkinin Biçimi : Anlamı kodlama konusunda iletişim içindeki kişilerin temsil ettiği statü, roller ve durum önemli bir işleve sahiptir. Örneğin insan kızgınlığını, sevgilisine, eşine, çocuğuna, amirine ya da arkadaşına çok farklı biçimde aktarır.
b) İlişkinin Bağlamı : Yer, zaman, yaş gibi faktörler de anlam kodunu etkileyen diğer özelliklerdir. Aynı şekilde iletişim yeri ve zamanı, kodu hem oluşturmamızda hem de açmamızda etkilidir. Örneğim; bir anne çocuklarına olan kızgınlığını misafirlerin yanındayken veya yalnızken birbirinden oldukça farklı biçimde ortaya koyar.
c) İletişimin Amaçları : Olumlu iletişimde ve iletişimin etkin bir biçimde sürdürülmesinde ilişkinin amacı çok önemli rol oynar. Verici kişi ile alıcı kişinin amaç ve ilgileri anlamın kodlanmasını belirleyen temel bir özelliktir. Verici kişi için amaçlar : sorun çözmek, anlatmak, işbirliği, disiplin altına almak, etkilemek, bilgi vermek, ikna etmek, farklı görüşleri açmak, değiştirmek, yön vermek, karşı koymak, örgütlemek, denetlemek, paylaşmak, haddini bildirmek ve aşağılamak olabilir.
Alıcı kişi için amaçlar : anlamak, tartışmak, değerlendirmek, öğrenmek, işbirliği, paylaşma vb. olabilir. İşte bütün bu noktalardaki amaçların olumlu olması, yapıcı bir iletişim, olumsuz olması ise yıkıcı bir iletişimin ortaya çıkmasına sebep olur.
(3) Mesaj (İleti-Haber): Bir yaşantıya ait duygu ve düşüncenin kodlanarak sözlü, sözsüz veya yazılı bir anlatımla alıcı kişiye ulaşmasını sağlayan sembollerdir. Yani, iletilmek istenen konudur.
(4) Kanal: Kaynağın mesajını alıcıya ilettiği araç ve yoldur. Kullanılan kanala göre beş duyu organı gibi doğal araçlar ya da kitle iletişim araçlarıyla iletişimden söz edilebilir. Önemli olan istenilen etkiyi yaratacak kanal veya kanalları tespit etmektir.
(5) Geri bildirim (dönüt-feed back): Bütün iletişimlerde kaynağın en çok üzerinde durduğu konudur. Alıcının mesajı çözüp değerlendirmesinden sonra yeni bir mesaj kodlaması ve geri bildirim yapması önemlidir. Kaynaktan gelen mesajın alıcı tarafından nasıl anlaşıldığı ancak geribildirim mekanizmasıyla öğrenilir. Mesajın alıcıda yarattığı etki ve alıcının iletişime katılarak aldığı yer de ancak geri bildirimde ortaya çıkar. Alıcı tarafından geri bildirim verilmemesi iletişimi engeller.En hızlı geribildirimler ise yüz yüze iletişimde olur.
Doğru ve sağlıklı bir iletişim için geri bildirimde yer alması gereken özellikler şunlardır:
1.Vericiyi tam olarak dinlemek ve anlamaya hazır olmak
2. Kelimelerin içeriğine ve aktarılmak istenen duygulara açık olmak
3. Kelimelerin sözlük anlamları dışında "vericide" ne anlama geldiklerini tanımayı stemek
4. Kodu açılan mesaj ile kodlanan mesajın anlam bütünlüğünü kontrol etmek
5. Ana konuyu kaçırmamak. Özetlemeler yapmak
6. İletişimi önyargı ve dirençle kesmemek
7. Vericinin duygularını anlayabilmek, farklı insanların bakış açılarından bakmayı başarabilmek
8. Üzerinde fikir birliği olmayan noktalardan önce, anlaşılan noktaları açıklığa kavuşturmak
9. Üzerinde fikir birliği olmayan konuların ele alınışında kelimeleri ve bedeni kontrol etmek. Duygusal gerginliğin bedene ve ses tonuna yansımasını önlemek
10. Karar anında bile iletişimi kapatmadan doğru dinlemek ve sağlıklı geri bildirimleri sürdürmek çabasından vazgeçmemek
•Mesleki veya insan insana ilişkinin kurulmasındaki evreler
İnsan insana ilişkinin kurulmasındaki evreler şu şekilde sıralanmaktadır:
1)İlk karşılaşma evresi
İki insan ilk karşılaştıklarında birbirlerine yabancıdırlar.İlk izlenime bağlı olarak birbirlerine karşı duyumsadıkları duygular olumlu veya olumsuz olabilir.Birbirlerini tanıdıkça ilk izlenimler değişebilir.
2)Kişiliklerin ortaya çıktığı evre
Kişilerin duyguları, düşünceleri, algıları ve kendine özgü özellikleri bu evrede otaya çıkar.
3)Empati evresi:
Empati, başkasının psikolojik durumunu kavrama yeteneğidir.Olayların, durumların bireye ne ifade ettiğini anlayabilmek için onun gözleriyle dünyaya bakabilmektir.Kişilerin ne gibi güçlükler yaşamakta olduğunu anlayabilmek için, yaşadığı şeylerin o kişi açısından ne anlam ifade ettiğini anlamak gerekir.başka bir deyişle, bireyi anlamaya çalışırken değerlememizi kendi penceremizden görünenlere göre değil, o kişinin bulunduğu yerden yani onun penceresinden görünenlere göre yapmamız gerekir.
Empatik süreç, bireyin davranışını yordayabilme; eldeki verilere dayanarak daha sonrasını tahmin etme yeteneğidir.Özdeşim, kişinin başkası gibi olma sürecidir. Kişi kendi benlik sınırlarıyla başkasının benlik sınırlarını kolayca birbirine karıştırabilir. Yansıtma, bireylerin kendi bilinçaltı eğilimlerini başkalarına yükleme sürecidir. Özdeşim ve yansıtmada, empatik süreçten ciddi bir sapma söz konusudur.
4)Sempati evresi:
Başkasının dünyasına girme; duygularına, ilgilerine, deneyimlerine duyarlı olma ve onlardan etkilenmedir.
Sempati empatiden sonra gelir ve rahatsızlığı giderme veya sorunun çözülmesi için yardımda bulunma girişimini içerir.Bu istek empatide yoktur ve aralarındaki ayrım buradadır.
Empati yapan kişi, bireyin rahatsızlığını algılar, rahatsızlığın kaynağını tanır, kişinin ne durumda olabileceğini ve nasıl davranacağını tahmin eder.Sempati yapan kişi, başkasının rahatsızlığını hisseder, ona yaklaşır ve yardım için bir şeyler yapma yoluna gider.
Temel amaca ulaşabilmek için, empatinin sempatiye dönüşmesi gereklidir.
5)İlişki(Rapport veya dostluk) evresi:
İnsan insana ilişkinin gerçekleştiği aşamadır.İki bireyin arasındaki yakınlığın, dostluk düzeyine ulaşmasıdır.
İLETİŞİMİN ÖZELLİKLERİ
İletişimin temel özellikleri şunlardır:
(1) İletişimde ilk izlenim (başlangıç) önemlidir. Karşı karşıya gelen iki kişi arasındaki ilk izlenimin oluşmasında, karşılaşılan kişinin beden dilinden, kullandığı kelimelere ve kişinin taşıdığı bütün aksesuarlardan içinde bulunduğu fizik ortam nesnelerine kadar bir çok faktör etkilidir. İşte bütün bu faktörler, algılayan kişi tarafından kendi özellikleri, norm ve değerleri doğrultusunda YORUMLANIR ve karşıdaki kişi hakkında bir KARAR ve ETİKET oluşturur. ”Duruşundan hiç hoşlanmadım.”, “Bakışını sevmedim.”, “Bir görüşte kanım ısındı.”, “İlk görüşte sevdim.” gibi değerlendirmeler, o kişiyle gelişecek iletişimin temelini oluşturur. İlk algılarımızın oluşturduğu bu yargı, iletişim biçimimizde ve o kişiye yüklediğimiz değerde önemli rol oynar.
(2) İletişimin temel özelliği, anlayarak kavramaktır. Kendimizden farklı bir dünyayı TANIMAYA açık olabildiğimiz ölçüde, karşımızdaki insanın dünyasını KAVRAYABİLİR ve bir PAYLAŞIMA geçebiliriz. Önemli olan karşımızdakini değer ve davranışlarıyla ANLAMAYA hazır olmaktır.
(3) İletişim kişiye değil kişiyle yapılır. İletişim ÇİFT TARAFLI bir süreçtir. Taraflardan biri aktif olduğu halde diğeri olaya katılmazsa iletişim kopar. Kişilerin aynı ortamda bir arada olmaları iletişim içinde oldukları anlamına gelmez. İletişim süreci her iki tarafın da iletişimde AKTİF rol almalarıyla sürer.
(4) İletişim bir bütündür. İletişim biçiminin ÖZELLİKLERİ ve iletişim SÜRECİ, iletişimin birbirinden ayrılmayan parçalarıdır. İletişimi yalnızca sözler ya da sadece eller, gözler vb. tek bir kesit alarak değerlendiremeyiz. Sözlü iletişim içeriğinin, sözsüz iletişim işaretlerinin, bulunulan ortamın, kullanılan kaynakların hepsini bütün halinde ele almak gerekir.
İLETİŞİM TÜRLERİ
İletişim dört grupta toplanabilir:
(1) Kişi-içi iletişim: Bir insanın düşünmesini, duygulanmasını, kişisel ihtiyaçlarının farkına varmasını, iç gözlem yapmasını, rüya görerek kendi içinden mesaj almasını ya da kendine sorular sorarak bunlara cevaplar üretmesini bir iç iletişim sayabiliriz. İnsanlar, KENDİ İÇLERİNDE bir takım MESAJLAR ÜRETEREK ve bunları YORUMLAYARAK kişi-içi iletişimde bulunmaktadırlar. Kişinin dışarı çıkarken yağmur yağacağını düşünerek yanına şemsiye almasını buna örnek olarak verebiliriz.
(2) Kişilerarası iletişim: Kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu KARŞILIKLI iletişimdir. Bu tür iletişimde kişiler, bilgi/sembol üreterek, bunları birbirlerine AKTARARAK ve YORUMLAYARAK iletişimi sürdürürler.
Yapılan bir araştırmaya göre bir iletişimin kişiler arası iletişim sayılabilmesi için 3 şart aranır:
1. yüz yüze olması
2. katılımcılar arasında bir mesaj alışverişinin olması
3. söz konusu iletişim sözlü veya sözsüz nitelikte olmasıdır.
(3) Örgüt-içi iletişim: Örgüt üyelerinin örgütün amaçlarını yerine getirmek üzere, kurdukları iletişimdir. AST ÜST İLİŞKİLERİ ve PERSONELİN KENDİ ARALARINDA KURDUKLARI İLETİŞİM bu türdendir.
(4) Kitle İletişimi: Mesajın kitle iletişim araçları tarafından GENİŞ HALK KİTLELERİNE iletilmesi ve bunlar tarafından yorumlanması sürecidir.
TEMEL İLETİŞİM MODELLERİ
Mesajı veren kişi ile alan kişi arasındaki psikososyal ilişki iletişim biçimini yapılandırır.
Niceliğe bağlı olarak ortaya çıkan iletişim biçimleri: Genel İletişim ve Odak İletişimdir.
Niteliğe bağlı iletişim biçimleri ise;
Açılımlı iletişim, Engelli iletişim, Tıkanık iletişim
Genel İletişim: Kaynak birim konumundaki verici kişinin, duygu ve düşüncelerini yaygın ve geniş bir alıcı grubuna yönelttiği iletişim biçimidir. Genel iletişim, bir nesne aracılığıyla olabileceği gibi aynı ortamda yer alan kişiler arasında doğrudan doğruya da olabilir. Nesne aracılığıyla olursa "medyatik iletişim", doğrudan olursa "yüz yüze" iletişim denir.
Odak İletişim : Duygu ve düşüncelerin, sözlü-sözsüz mesajlarla iki kişi arasında gidip gelmesidir.
Açılımlı İletişim : Bu iletişim biçimindeki verici kişi için belirleyici duygu "anlatmak", alıcı kişi veya kişiler için ise "anlamak"tır. Bu süreç iletişim ilişkilerinin olumlu ve sağlıklı modelidir. Açılımlı iletişimde olumsuz duygular, karşı düşünceler iletilse bile, temel yaklaşım anlaşmak ve yeni iletişim boyutuna geçmektir.
Açılımlı iletişimde güvenli davranış biçiminin yaklaşımları görülür. Karşıdaki kişiye dönük, suçlama, yargı, olumsuz yorum ve genelleme yapılmaz, bunun yerine dinleyici anlamaya gayret ederek dinler.
Engelli İletişim : Bazı durumlarda iletişimi başlatan kişi sadece "o durum"a ilişkin duygu ve düşünceleri aktarmakla kalmayıp bazı yan mesajları da ana mesajına eklemeye yönelebilir. Bu durumda alıcı kişi de mesajların bu engelleri ile ilgilenebilir veya oda ana konuya kendinde bazı yan duygu ve düşüncelerini ekler. Böylece konuşmaya konu olan probleme çözüm bulma olasılığı giderek azalır. Böyle bir iletişimde verici ve alıcı kişiler kendi iç çatışmaları ile konuyu kaybetme ve karmaşıklaştırma eğilimindedirler. Üzerinde konuşulmakta olan konu üçüncü, dördüncü sıraya atılarak kişilik sorunları tartışılmaya başlanır. Sorun değil, kişiler öne geçer. Bu da tartışmayı içinden çıkılmaz hale getirir.
Tıkanık İletişim : İletişimi başlatan kişinin verdiği mesajlar karşıdaki kişi tarafından alınmak istenmediğinde tıkanık iletişim başlar. Bir iletişim sırasında alıcı kişi dinlediklerini anlamsız ve gereksiz olarak değerlendiriyorsa fiziki varlığa rağmen psikolojik yokluk durumu ortaya çıkar. Algılananların kullanılmadığı, geri bildirimlerin yapılmadığı, en azından sözel mesajlarla iletilmediği ortamla r da iletişim tıkanıktır. Kişiler arasında görülmek istenmeyen "beden dili", duyulmak istenmeyen "kavram dili" donup kalır. Söz konusu bu iletişim hem kör, hem de sağırdır.
İLETİŞİMİ ETKİLEYEN DEĞİŞKENLER
İletişimi etkileyen değişkenler; Algı, değerler, kültür ve duygulardır.
1.ALGI: Algı, bireyin yaşadığı, dünyayı hissetmesi, yorumlaması ve kavramasıyla ilgili deneyimleridir.Bunlar, oldukça kişisel (öznel) deneyimlerdir.Birey o andaki durumu nasıl algılıyorsa, davranışı da o doğrultuda olacaktır.
Bireylerin geçmiş yaşantıları, şu andaki ve gelecekteki amaçları, beklentileri ve benlik değerleri algılarını etkiler.İletişimin etkili olabilmesi için, diğer kişinin neleri nasıl algıladığının bilinmesi gerekir.
2.DEĞERLER: Bireylerin algıları gibi, değerleri de farklıdır.Değer sistemini etkileyen etmenlerden biri yaştır.Gençlerin, ana babaların, büyük ana babaların değerleri birbirinden farklıdır.İnsanlar genellikle, kendi sahip olduğu değerleri önemser ve yüceltirken, kendininkine uymayan değerleri azımsar.
3.KÜLTÜR: Kültür, iletişim biçimini geniş ölçüde belirler.Her kültür, üyelerine belirli bir dünya görüşü kazandırır.Kültür içindeki alt kültürler kişiye, iletişimde jest ve mimikleri, giyim kuşamı, hatta çevreyi nasıl kullanacaklarını öğretir.Kullanılan sözcüklerin, deyimlerin anlamı da kültürlere göre değişir.
4.DUYGULAR: İletişim, duygularla çok yakından ilişkilidir. Çünkü, duygular davranışa yansır. Kişi duygularını, dolayısıyla davranışlarını bazen kontrol edebilir, bazen edemez.İnsanlar başkasının ne söylediğini anlamaya çalışmak yerine, onun davranışının kendisiyle ilgili olabileceğine inanma eğilimindedirler.Bu yüzden her davranışın bizimle ilgili olabileceğini düşünür, başkalarının davranışlarını üstümüze alınır, bizimle ilgiliymiş gibi yorumlarız.Oysa bu, bizim yorumumuzdur.Gerçekte bireylerin davranışı çoğu kez bizimle değil, kendisiyle ilgilidir.Olup bitenleri her birey kendi dünyasına uyacak biçimde yorumlar.
Duygular ve kültür
Duyguların ifadesi, kültürlere göre değişir.Kimi kültürlerde duygu ifadesi desteklenir, kimilerinde engellenir Çocuklar duygularını rahatça ve olduğu gibi ifade ederler.Büyüdükçe, ana babalarının yönlendirmesiyle, duyguların olduğu gibi söylenmemesi gerektiği sonucuna varır ve bunların kabul edilebilir biçimde ifade edilmesinden çok saklanması gerektiğini öğrenirler.
Duyguların bastırılmasıyla birlikte, bireylerin kendini ifadeleri de sınırlanır.Kimi ailelerde çocuklar her koşulda ve her türlü duygularını rahatça ifade edebilirler.Kimi ailelerde ise, “Çocuklar öyle her şeye karışmazlar.” Diyerek, çocukların konuşma hakları sınırlanır ve kendini ifade etme yetenekleri daraltılır.
Duyguyu kabullenmek ne demektir?
Herhangi bir ilişkide insanların, birbirlerine karşı olumlu veya olumsuz her tür duyguyu duymaya hakları vardır.Birey, herhangi bir kişiye, yakınlarına, hatta annesine veya babasına öfke duyabilir (öfke duygusu).Anneye babaya kızılmaz diyen din öğretisiyle büyümüş bireyler bu kişilere kızmışlarsa çatışma yaşayabilirler.
Duyguyu kabullenmek, bireylerin uygun olmayan veya zararlı olan davranışlarını da kabul edeceğimiz anlamına gelmez.Örneğin; annesine çok öfkelenen bireyin öfkeli olduğu kabul edilir, bu öfkenin yanlış veya doğru olduğu tartışılmaz.Ancak öfke duygusu davranışa yansır ve birey annesine zarar vermeye kalkarsa (öfke davranışı), bu davranışa izin verilmeyeceği söylenir ve izin verilmez, engellenir.Böylece birey ve duygusu kabul edilmiş fakat uygun olmayan davranışı reddedilmiş olur.
Duyguları ifade etmenin değeri nedir?
Yakın ilişkide olan, yani birbiri için önemli olan kişilerin arasındaki iletişimin anlamlı olabilmesi ve bireylerin birbirini anlayabilmeleri için, yaşanan duyguların karşılıklı olarak ifade edilebilmesi gerekir.Özellikle, yakın ilişkilerde yaşanan olumsuz duygular ifade edilmezse, bu kişilerin arasındaki iletişim alanı daralır, ilişkileri yüzeyselleşir ve giderek kopabilir.
KARŞILIKLI ETKİLEŞİMDE BENLİK KAVRAMI
Benlik kavramı
Benlik kavramı, bireyin kendine ilişkin bilinçli algılarından oluşmaktadır; Bireyin kendine ilişkin algıları "ben zekiyim", "ben çekiciyim" gibi kişisel; "insanlar benim iyi biri olduğumu düşünüyor" gibi sosyal ve "çok başarılı olmak istiyorum" gibi ideallere ilişkin olabilir. Benlik kavramımız, diğer insanlarla etkileşimde bulunduğumuzda bize ait olan ile bizim dışımızda kalanı ayırt eden bir alan gibidir. "Ben çok çalışkanım", "ben iyi bir insanım", "ben işimi seviyorum", "ben gürültüden hoşlanmam" dediğimizde kendimizi, içinde bulunduğumuz toplumun veya grubun içinde konumlandırmış oluruz. Benlik kavramı ile, kendimizi bizim dışımızda kalanlardan ayırır, kendimize özel bir alan oluştururuz. Oluşturduğumuz alanı korumak, geliştirmek ve sosyal etkileşim içinde konumlandırmak için de çok büyük çaba gösteririz. Bu çaba "ben olma savaşı" biçiminde nitelendirilmektedir.
Etkileşim içindeki konumumuza bağlı olarak farklı benlik kavramları geliştirebiliriz. Evde çocuğumuza karşı anne veya baba, bakkalımıza karşı müşteri, iş yerimizde patronumuza karşı çalışan ve yönettiğimiz insanlara karşı amir benliğimizi takınırız. Benliğimizi sınırsız sayıda özellikle ifade edebiliriz.
Benliğin bu esnek ve sınırsız görünüşüne karşılık kişilik, bireyin kararlılıkla gösterdiği davranış örüntülerinden oluşur. "Yardımseverlik " gerekli durumlarda gösterilen bir davranış olduğunda bir kişilik özelliğidir; bireyin yardıma ihtiyacı olanlara yardım etme davranışını düzenli olarak gösterdiğini ifade eder. Örneğin, "yardımseverlik" davranışını gerekli durumların çoğunda göstermeyen bir insan, yardımsever biri olmadığı halde, sınırlı sayıdaki yardım davranışlarına bakarak "ben yardım severim" biçiminde bir benlik kavramı geliştirebilir.
Benlik kavramı çeşitli biçimlerde ölçülebilmektedir. "Kendilik değeri" (self-esteem) sıklıkla başvurulan ölçülerden biridir. Kendimizi değerli bulmamız benlik değerimizin yüksek olduğu anlamında yorumlanır. Yardımseverlik örneğindeki kişi, yardımsever kişilik özelliğine sahip değildir ama kendilik değeri yüksektir. Kendilik değeri bir kişilik özelliği olarak değerlendirilebilir. Örneğimizde, "kendilik değerinin yüksek olması" kişilik özelliğidir. Kendilik değeri iş alanında ve eğitim alanında yoğun araştırmalara konu olmaktadır.
Benlik kavramı kişinin kendisi hakkında bildikleri, başkalarının kişiye ilişkin görüşlerinden kişiye yansıyanlar ve kişinin kendine ilişkin değerlendirmelerinden elde edilir. Çoğu zaman bu bilgiler ve değerlendirmeler çevreden hazır alınır. Benlik kavramının oluşumunda, başkalarının kişiye yansıttığı özellikler, kişinin kendisi hakkındaki gözlemlerinden elde ettiği bilgiler gibi etkili olur. Kişi kendisi hakkında sıklıkla söylenen şeyleri benliğinin parçaları olarak görür ve ifade eder. Çoğu zaman da benlik kavramına uygun davranmaya çalışır.
Kişinin kendi gözlem, duygu ve düşüncelerinden elde ettiği benlik, bazen çevreden empoze edilen benlik(ler)le çelişir. Bu durumda iç çatışmalar yaşanır. İç çatışmalar, yanılgılı benlik tanımları ve düşük benlik değeri sosyal etkileşimde önemli sorun kaynaklarıdır.
SÖZLÜ VE SÖZSÜZ İLETİŞİM
SÖZSÜZ (BEDEN DİLİNDE ) İLETİŞİM
a. Sözsüz (Beden Dilinde) İletişim Kavramı:
Sosyal psikologların uzun yıllar sürdürdükleri çok sayıda araştırmanın sonucuna göre insanların birbirleriyle yüz yüze kurdukları ilişkilerde sözsüz mesajların etkisi % 90 oranındadır. Sözsüz mesajlar, jestler, göz ve baş hareketleri, beden duruşu, yüz ifadeleri, mesafe, temas gibi BEDEN DİLİ ÖGELERİYLE ifade edilir. Bu mesajlar, düşmanlık, sıkıntı, güven, saldırganlık, hoşlanma vb. gerçek duygu ve tavırları yansıtmak konusunda, söylenen kelimelerden çok daha önemli rol oynarlar. Sözle ifade edilmeyen bu mesajlar özellikle diğer insanlar üzerinde yaratılan ilk izlenim sırasında çok önemlidir. Dünyada tekrarlanamayacak tek şey İLK İZLENİMDİR. İnsanlar üzerinde yarattığımız ilk izlenim 30 saniye içinde oluşur. Bu süreyi bilinçli olarak kullanmak karşımızdakiler üzerinde istediğimiz izlenimin doğmasına imkan vermektedir.
Beden dilini incelemek insanlar arası ilişkilerde sözsüz iletişimle ilgili algı ve anlayışları artıracaktır. Böylece birey yüz yüze kurduğu ilişkilerde söze dökülmeyen ipuçlarından yola çıkarak, kendisini ve çevresi ile ilişkilerini tanıyacak ve geliştirecektir. Bu da kişiye, yüz yüze ilişkilerde daha başarılı ve diğer insanlara karşı daha hoşgörülü olma imkanı verecektir.
İnsanlar konuşarak anlaşmayı geliştirmeden önce, beden dilleriyle anlaşırlardı. Beden dili insanların ilk anlaşma aracı ve ilk dili olmuştur. Bedenlerinin dili aracılığıyla insanlar duygularını, düşüncelerini, isteklerini, ihtiyaçlarını ve ruhsal zenginliklerini başka insanlarla paylaşmışlardır.
Yüz kaslarının anlatım amaçlı kullanımı “MİMİKLERİ”; baş, el, kol, ayak, bacak ve bedenin kullanımı da “JESTLERİ” oluşturur.
Sözsüz İletişimin Özellikleri
1- Sözsüz İletişim Etkilidir: Duygu ve ilişkiyle ilgili en etkili mesajlar, sözsüz mesajlardır.
2- Sözsüz İletişim Duyguları Belirtir : Düşünceler sözlü iletişimle duygular sözsüz iletişimle en rahat ifade edilir.
3- Sözsüz İletişim çift Anlamlıdır : Çoğu kez, kişinin sözlü ve sözsüz mesajları, farklı anlamları vurgular. Sinirli olan kişinin yüz ifadesi, sesinin tonu ve bedeni, kızgınlık dolu mesajlar gönderdiği halde, sözleri bu kızgınlığı saklamaya çalışabilir. Bir konuşma, görüşme ve tartışmada kişi gerginliğini saklamaya çalışabilir, birinin kendi hakkında üzülmesini istemediği anlar olur, yada kendini düşündüğünden daha cazip göstermek isteyebilir.
Bu çelişkileri kendinde ve başkalarında yakalamasını öğrenen kişi, insan ilişkilerinde daha güçlü bir duruma geçmeye başlar.
4- Sözsüz İletişim Belirsizdir : Sözsüz iletişim, bireyin duygularını daha iyi yansıtabildiği halde, değişik yorumlara açık olduğundan hemen bir sonuca varmak doğru değildir.
b)Sözsüz İletişim Grupları:
İnsanlar konuşma ve yazı olmaksızın birbirlerine birtakım mesajlar iletirler. Bu iletişimde insanların ne söyledikleri değil, ne yaptıkları ön plana çıkar.
Sözsüz iletişim kendi içinde dört gruba ayrılır:
(1) Yüz ve Beden: Yüzümüzdeki ifade, el ve beden hareketlerimiz, bedenimizin duruşu ve göz temasımız, sözsüz iletişimde önemli yer tutar. Yüz ve beden ifadeleri istemli ya da istemsiz yapılır. Başı "evet-hayır" anlamında sallamak, kaşları kaldırarak "hayır", dudakları büzerek "belki" demek ya da omuzları kaldırarak umursamazlık belirtmek İSTEMLİ hareketlere örnektir. Bu tür ifadeler sözlü dil olmamakla beraber, sözlü anlatımda kullanılan ifadelerle eş anlam taşıyan ifadelerdir. Bu nedenle istemli ifadeler, diller gibi kültürden kültüre farklılık gösterebilir. Örneğin, ülkemizde başı önden arkaya kaldırmak “hayır” anlamını taşır. Batı ülkelerinde ise, “hayır” demek isteyenler başlarını iki yana sallarlar.
İSTEMSİZ yüz ve beden ifadelerine ise "DUYGUSAL İFADE" denilmektedir. İnsanların yüzlerinde aniden korku ya da hayret ifadesi belirmesi duygusal yüz ifadelerine örnek olarak verilebilir.
Çeşitli kültürler arasında yapılan araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre 6 temel duygu ifadesini aktaran yüz anlatımlarının bütün kültürlerde ortak olduğunu göstermektedir. Bunlar mutluluk, korku, öfke, hayret, üzüntü ve tiksintidir.
(2) Bedensel Temas: Sözsüz iletişim yollarından birisi de bedensel temastır. Farklı bedensel temaslar kurarak karşımızdakine çeşitli MESAJLAR vermeye çalışırız. Örneğin, birisinin elini öpüp başımıza koyduğumuzda onun bizden büyük, üstün olduğunu kabul ettiğimizi gösteririz. El sıkıştığımızda karşımızdakini kendimize en azından bir ölçüde eşit kabul ettiğimizi gösteririz. Karşımızdakinin dostluğunun bizim için özel bir önemi olduğunu göstermek istediğimizde, elini avuçlarımızın arasına alarak sıkarız. Bir başka dostluk gösterme şekli karşımızdakinin koluna, omzuna dokunmak, yakasındaki görünmeyen tozları silkelemektir.
(3) Mekan Kullanımı: İnsanlar kendi çevrelerinde oluşturdukları BOŞ MEKANLAR yoluyla da İLETİŞİMDE bulunurlar. Başka insanlara olan uzaklığımızı ayarlayarak, onlara uzak ya da yakın durarak birtakım mesajlar iletiriz. Diğer insanlarla aramıza koyduğumuz uzaklık, onlara karşı olan duygularımızla ilgilidir. Sevdiğimiz insanlara yakın durmayı tercih ederken, daha az sevdiklerimizle aramızda biraz daha mesafe bulunmasına dikkat eder, hiç tanımadığımız insanlara ise daha uzak dururuz. İki arkadaş için ”aralarından su sızmıyor” denildiğinde yakınlık ve samimiyet dereceleri vurgulanmak istenmektedir. Sevmediğimiz biri yanımıza yaklaştığında rahatsız olur ve “amma da burnumun dibine girdi” deriz. Konuşurken bir arkadaşımızın ona koyduğumuz mesafeden daha uzak ya da yakın durması bizi rahatsız edebilir. Konuşma dilindeki “araları açıldı” sözü bu durumu güzel ifade etmektedir. Tanımadığımız biri bize bir adres sorduğunda, pek çoğumuz en az bir adım uzaklaşmak isteriz. Bu davranışımızla o kişiye “seni tanımıyorum, bu kadar fazla yaklaşma” mesajını vermiş oluruz.
Kişisel mekanların (mesafelerin) kullanılışı bakımından KÜLTÜRLER ARASINDA bir takım farklılıklar bulunur. Batı ve kuzey toplumlarında mesafeler daha uzak (kişisel mekanlar daha büyük), doğu, güney ve Akdeniz toplumlarında ise daha yakındır (kişisel mekanlar daha küçüktür). Yani bizimde içinde bulunduğumuz Akdeniz, doğu ve güneyin insanları batılılara oranla birbirlerine yakın durmayı, daha fazla bedensel temasta bulunmayı tercih ederler. Mekanların kullanılış şekli, dostluğun bir göstergesi olabileceği gibi statümüzün de göstergesi olmaktadır. Genelde önde olmak, yüksekte oturmak, sağda oturmak yüksek statü anlamına gelir.
Kişilerarası Mesafenin İletişim Sürecindeki Yeri
İnsanlar, içinde bulundukları mekanı gelişigüzel kullanmazlar. Birbirlerine olan duygulara göre, konuşurken, aralarındaki uzaklık artar yada azalır.
Mesafe, öneminin farkında olanlar tarafından kontrol edilebilir bir iletişim öğesidir. Bu nedenle hem yüz yüze ikili ilişkilerde, hem de geniş mekan içinde bir toplulukla kurulan ilişkilerde mesafeyi bilinçli olarak kullanmak büyük yarar sağlar. Kişinin diğer insanlarla arasına koyduğu uzaklık, onlara karşı olan duyguları ile ilgilidir.
İnsanlar birbirleriyle ilişkilerini temel olarak dört bölgede düzenlerler.
1- Mahrem Alan : (Cilt teması-3 0, 35 cm. mesafe)
Her insanın bir psikolojik korunma sınırı vardır. Buna mahrem alan denir. 0-25 cm. yakınlık içine sadece özel duygusal ilişkimiz olan insanları alırız. Bunlar aile bireyleri, eşimiz-sevgilimiz ve çok az sayıdaki yakın arkadaşlarımızdır. Bu kimselerin dışında herhangi bir kişinin bu mesafeyi aşması bizde rahatsızlık yaratır. Asansörde, toplu taşıma araçlarında hissettiğimiz sıkıntı, huzursuzluk duyguları mahrem alanımızın içine tanımadığımız kişilerin girmiş olmalarından kaynaklanmaktadır
2- Kişisel Alan (40-80 cm.)
Birbirlerini tanıyan ve rahat konuşan iki insan, bu mesafede kendilerini en rahat hissederler. Kendimizi yakın hissetmediğimiz insanların girmesine izin vereceğimiz en yakın alan kişisel alandır. Sosyal ortamlarda, işyerinde birbirini tanıyan ve arkadaş kabul eden insanlar birbirleriyle bu mesafe içinde ilişkidedirler.
3- Sosyal Alan : (80 cm.-2 m.)
İşlerin rahatça konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü bölge bu çemberdir. Tanıdıklarımızla, işyerindeki arkadaşlarımızla, evimize gelen tamirci, kapıcı gibi kimselerle kurduğumuz ilişkilerde 1 m.-2,5 m. arasında bir mesafede durmaya çalışırız.
4- Genel Alan : '2 metre...)
İki metreden başlayarak uzayan kişisel alan genel, topluma açık, tanımadığımız kişiler içindir.Otobüs durakları, havaalanları, tren istasyonları, lokanta, pastane vb. topluma açık yerlerde birbirlerini hiç tanımayan insanların korumaya özen gösterdikleri mesafedir. Ne var ki zorunlu koşullar nedeniyle okullarımızda öğretmenler, genellikle böyle bir mesafe kullanmak zorunda kalırlar. Aradaki mesafe on metreyi geçtiği zaman, karşılıklı etkileşim ve iletişim daha da zorlaşır
(4) Araçlar: Kişiler arası iletişimde mesaj iletmek için başvurduğumuz yollardan birisi de birtakım araçlar kullanmaktır. Rozetler ya da takılar takarak, kokular sürerek belirli kıyafetlere bürünerek çevremize çeşitli mesajlar iletebiliriz. Bu tür araçlar çeşitli anlamlar iletir ve kişiler arası iletişimde insanların birbirlerine nasıl davranacaklarını önemli ölçüde belirler. Araç ve mekan kullanımı yoluyla statü belirtmek de mümkündür. Genelde insanların statüleri yükseldikçe masaları da büyür. Masanın büyüklüğü, sahibinin güç düzeyini gösterdiği gibi, o kişiye ne kadar yaklaşabileceğimizi de belirler.
c. Çevrede Olumlu İzlenim Yaratacak Beden Dili Özellikleri
(1) Göz İlişkisi: İnsanların yüzüne bakanlar, bakmayanlardan daha çok hoşa gider. İNSANLARLA ONLARI RAHATSIZ ETMEYECEK ÖLÇÜDE, ANCAK MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ÇOK GÖZ İLİŞKİSİ KURUN.
(2) Yüz İfadesi: Canlı olun. Mümkün olduğu kadar SICAK VE DOSTÇA TEBESSÜM EDİN ve gülün. Yüzünüz çevrenize olan ilginizi yansıtsın. Donuk ve ifadesiz gözükmekten kaçının.
(3) Baş Hareketleri: Karşınızdaki konuşurken sık sık başınızı hafifçe aşağı yukarı hareket ettirerek ONU DİNLEDİĞİNİZİ VE ANLADIĞINIZI HİSSETTİRİN. Söylenenleri kabul edip etmemeniz önemli değildir, sizinle konuşana "ANLAŞILDIM" duygusu yaşatın. Başınızı hafif dik tutun.
(4) Jestler: Çok aşırıya kaçmadan, jestlerinizi kullanın. Ellerinizi cebinizde tutmaktan ve kollarınızı kavuşturmaktan, ellerinizle ağzınızı örtmekten kaçının. AÇIK VE ANLAŞILIR JESTLERİ tercih edin.
(5) Postür (Beden Duruşu): Ayaktaysanız, DİK durun. Oturuyorsanız sandalye ve koltuğunuzu tam olarak doldurun ve arkanıza yaslanın. Birisiyle konuşurken ve birisi doğrudan sizinle konuşurken öne eğilin ve ilginizi gösterin.
Yakınlık: İnsanlara daima onları rahatsız etmeyecek, mümkün olan EN YAKIN mesafede durmaya gayret edin.
(7) Yöneliş: Daima konuştuğunuz veya SİZİNLE KONUŞAN İNSANA DÖNÜK durun. İkiden fazla insanla bir grup oluşturuyorsanız, sizin için önemli olanların dışındakilere merkezinizi kapatmayın. MÜMKÜN OLDUĞU KADAR ÇOK KİŞİYE MERKEZİNİZİ AÇIK TUTUN.
(8) Bedensel Temas: İnsanları tedirgin etmeden, MÜMKÜN OLAN HER DURUMDA BEDENSEL TEMASI kullanın. Özellikle sizden gençlerle, aynı cinsiyetten olanlarla, sizden daha alt statüde olanlarla bedensel temas kurmak için her fırsatı değerlendirin.
(9) Dış Görünüş: GRUP NORMLARINA, TOPLUMSAL ROL VE STATÜNÜZE UYGUN GİYİNİN. Giyiminize mümkün olduğunca renk katın. Kadınlar erkeklerden daha çok renk kullanabilir. Saç ve el bakımınıza özen gösterin. Kendinize gösterdiğiniz özen, kendinize verdiğiniz değerin ifadesidir. Günlük tıraşını olmamış bir erkek, bıraktığı olumsuz izlenimle ilgili başka bir neden aramamalıdır.
(10) Konuşmanın Sözel Özellikleri: Çok fazla ve çok hızlı konuşmaktan kaçının. Bir topluluk içinde DİNLEDİĞİNİZE YAKLAŞIK OLARAK EŞİT MİKTARDA konuşmaya gayret edin. Sesinizin yüksekliğini ve tonunu, bulunduğunuz çevreye göre ayarlayın.
4. YÜZYÜZE İLETİŞİM
a. Yüzyüze İletişim Kavramı:
Yüzyüze iletişim, KAYNAK ve ALICININ AYNI ANDA, AYNI MEKANDA kurdukları iletişim türüdür.
İnsan ilişkilerinde EN ETKİLİ İLETİŞİM YÖNTEMİ yüzyüze iletişimdir. Zaman ve imkanlar elverdiği sürece insanlarla kişisel ve yüzyüze temaslar kurulmalı, uzaktan ve dolaylı ilişkiden mümkün olduğunca kaçınılmalıdır.
Yüzyüze iletişim JEST ve MİMİKLERLE güçlenir. Araya herhangi bir aracı girmeksizin olayların tüm açıklığıyla görülmesini ve yanlış olan bir davranışın yerinde ve zamanında düzeltilmesini sağlar. Bugün olayların büyük bir çoğunluğunun dedikodular sonucu ortaya çıktığı varsayılırsa; bu kuralın insan hayatında da ne derece önem kazandığı kendiliğinden anlaşılır.
b. Yüzyüze İletişimin Öğeleri:
Yüzyüze iletişimin kolayca kurulması ve verilmek istenen mesajların hedefe ulaşması için yüzyüze iletişim öğeleri tamamlanmalıdır. Bu öğeler;
(1) Konuşma konusu,
(2) Konuşmacının özellikleri;
(3) Dinleyicinin bilgi düzeyi,
(4) Dinleyicinin psikolojik yapısıdır.
Konuşma konusunun dinleyiciler için ÖNEMLİ VE İLGİ ÇEKİCİ bir konu olması, konuşmacının YETENEKLİ oluşu, dinleyici kitlesinin DİNÇ, DİKKATLİ VE İLETİŞİME HAZIR bulunması, dinleyicilerin EĞİTİM VE KÜLTÜR DÜZEYİNİN İLETİŞİME UYGUN bulunması yüzyüze ilişkiyi mükemmelleştiren öğelerdir. Başarılı bir iletişim olması için bu öğelerdeki eksiklikleri giderici çalışmalar yapılmalı ve ondan sonra yüzyüze iletişim kurulmalıdır.
c. Yüzyüze İletişimi Engelleyen ve Kolaylaştıran Davranışlar
Yüzyüze iletişimde, insanlara karşı olan tutum ve davranışlarımız, onlarla kuracağımız ilişkinin niteliğini ve geleceğini belirler. İnsanlardan aldığımız karşılık, onlara karşı takındığımız tavır ve tutumlarla ilgilidir. İnsan ilişkilerini engelleyen ya da kolaylaştıran bazı davranışlar şunlardır:[1][1][22]
(1) Elleri kenetlemek, kolları kavuşturmak, bacak bacak üstüne atmak ve geriye doğru yaslanarak oturmak ilişkiyi olumsuz yönde etkilemektedir. Bunların aksine KOLLARI KAVUŞTURMADAN, BACAK BACAK ÜSTÜNE ATMADAN OTURMAK ve ELLERİ AÇARAK ÖNE DOĞRU EĞİLMEK ise açık bir insan olduğumuz izlenimini yaratır ve ilişkilerimizi kolaylaştırır.
(2) Karşımızdaki kişinin yüzüne bakmadan ve gözleri kaçırarak konuşmak o kişide kendisine değer verilmediği duygusunu doğurur ve ilişkiyi zorlaştırır. KARŞIMIZDAKİNİN YÜZÜNE BAKMAK ve mümkün olduğu kadar GÖZ TEMASI KURMAK ise ilişkiyi olumlu yönde etkilemektedir.
(3) İlişkiye girdiğimiz kişinin adını öğrenmemek, adı yerine ona “siz”, “beyefendi”, “hanımefendi” gibi kişisel olmayan ifadelerle seslenmek ilişkiyi olumsuz etkiler. Oysa konuştuğumuz kişinin adını ilişkinin başında öğrenir ve kullanırsak karşımızdaki bize karşı yakınlık hisseder. Bütün dünyada ve bütün dillerde insanlar için en güzel kelime KENDİ İSMİDİR.
(4) İnsanların en başta gelen amaçlarından biri “ANLAŞILMAK” tır. Karşımızdakini ifadesiz bir şekilde dinlersek onu anlayıp anlamadığımızı, düşüncelerini paylaşıp paylaşmadığımızı anlayamaz ve bundan rahatsız olur. Oysa, karşımızdaki kişi konuşurken “EVET”, “ANLIYORUM” vb. gibi sözleri yapmacık olmayan bir ses tonu ile söyler ya da başımızı sallayarak onu dinlediğimizi belirtirsek, ona “ANLAŞILDIM” duygusu yaşatmış ve ilişkimizi de geliştirmiş oluruz.
(5) Karşımızdaki kişiyi eleştirmek ve yargılamak, “açık sözlülük” sloganı altında hatalarını yüzlerine sert bir ifadeyle söylemek ve onlardan değişmelerini beklemek ilişkiyi olumsuz yönde etkiler. İnsanları olduğu gibi kabul etmek, yargılayıcı ve sürekli hata arayıcı olmamak, eleştiri yapılacaksa bile önce OLUMLU YÖNLERDEN başlayıp, İNSANI DEĞİL DAVRANIŞLARINI ELEŞTİRMEK ise daha olumlu ilişkiler geliştirmemizi sağlayacaktır.
Karşımızdakinin fikirlerine önem vermek, onu konuşmaya teşvik etmek de önemlidir. Konuştuğumuz kişi ne kadar KONUŞMA FIRSATI bulursa, söylenenleri o kadar ilgi ile dinler.
(7) Olaylara sadece kendi açımızdan değil, karşımızdakinin bakış açısıyla da bakabilmek (EMPATİ KURMAK) gerekir. Böylece onun psikolojisini tahmin ederek, tepkisini daha objektif değerlendirebilir ve olumlu bir ilişki geliştirebiliriz.
(8) Ayrıca bir sorunun cevabını bilmediğimizde bunu açıklıkla dile getirirsek, bir hata yapınca bunu içtenlikle kabul edersek, insanları anladığımızı ve önem verdiğimizi hissettirirsek insanlarla olumlu ilişkiler geliştirme bakımından önemli adımlar atmış oluruz.
KENDİNİ TANIMA
Kendini tanıma;bedenimizin,düşüncelerimizin, duygularımızın, birbirleriyle ilgili ilişkilerini kurabilme,kendimizdeki duygusal,düşünsel,davranışsal süreçlerle ilgili anlayış geliştirme olarak tanımlanır.
Ses tonumuzun ve davranışlarımızın,yani iletişimde mesajlarımızın %90’ının kontrolünü elimizde tutabilmemiz ancak kendimizi tanımamızla olasıdır.
Kendini tanıyan kimse,çevresindekilerden nasıl etkilendiğini ve çevresindekileri
nasıl etkilediğini bilir.Bu bilgilere dayalı olarak kendi iletişimini yönetebilme olanağına sahip olur.Kendini tanıyan kişi; sorunlar karşısında kullanabileceği başetme yöntemine hızla karar verebileceğinden sorun çözmede başarılı olacak, kendi kapasitesini tanıyabildiğinden kendini gerçekleştirme gereksinimini karşılayabilecektir.
Kendini tanıma birbiri ile bağlantılı dört temel boyutta gerçekleşir:
1.Psikolojik boyut; İnsanın duygularını,
Güdüleyici faktörleri,
Ne tür streslerden etkilendiğini,
Benlik kavramını-kişiliğini tanımasıdır.
2.Fiziksel boyut; İnsanın fiziksel durumunu,
Fiziksel potansiyelini,
Beden imgesini tanımasıdır.
3.Çevresel boyut; İnsanın sosyal çevresindeki ilişkilerinin ve iletişimin farkında olmasıdır.
4.Felsefi boyut; İnsanın, “Yaşam ve ölüm’e verdiği anlamın,insana ilişkin,kendine ilişkin değerlerin,inanışların farkında olma anlamındadır.
Kendimizle ilgili görüşlerimizin temelleri Freud’a göre 0-1 yaş döneminde atılmaktadır.Dört-beş yaşına geldiğimizde kendimizle ilgili tutarlı bir görüşe sahip olduğumuz belirtilir.Anne-baba ile ilişkimizin sahip olduğumuz görüşü şekillendirici etkisi oldukça kalıcıdır.Anne, babası ile ilişkinin izleri, yetişkin insanın kendi dünyasını algılama biçimini yaşam boyu etkileyebilir.Ebeveynlerimiz yaşamımızdaki diğer insanlar hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğini bize öğretir.Bu nedenle yeni ilişkiler ve yeni çevrede bulunma kendimizle ilgili görüşümüzün sürekli biçimlenmesine neden olabilir.O halde psikolojik- çevresel ve felsefi boyutta kişisel özelliklerimiz, iletişim süreci içinde sürekli gelişir.Benliğimizdeki değişim ve gelişimi kendimizi tanıdığımız ölçüde kontrol edebiliriz, bu kontrol ben idealimize ulaşma olasılığını yükseltir.Ben idealine ulaşarak benlik saygımızın artışını sağlayabiliriz.
Çocukluk yaşantılarımızdaki koşullanmalardan etkilenen benlik bilincimiz bize bazı sınırlamalar getirebilir.İdealize ettiğimiz benliği belirleyebilir.Örneğin çocukluk dönemlerinden bu yana kendini “çekingen” tanıyan birey bu tanıma uymak için farkında olmadan elinden geleni yapar.Benlik bilincimizin oluşturduğu sınırlamaların farkına varma, olumsuz yönlerimizle yüzleşebilme,davranışlarımızın anlamını büyük ölçüde fark edebilme,bizi etkileyen fiziksel,felsefi,çevresel,psişik etkileri bilme kendini tanıma olarak adlandırılabilir.
Bu tanımlamalar gözden geçirildiğinde hiçbir insanın kendini tam olarak tanıyamayacağı ancak tanımak için çaba sarfedileceği söylenebilir.
Kendini iyi tanıyan-iyi ilişkiler kurabilen insanlar açık insanlardır.Açık insanlar,olduğu gibi görünen-göründüğü gibi olan insanlardır.Açık olma,tüm düşünce ve sırlarımızı ortaya dökmek değil,içinde bulunduğumuz zaman diliminde o andaki etkileşimimizle,ilgili duygu-düşüncelerimizi açıkça ortaya koymaktır.İnsanların açık iletişim kurabilmeleri kendilerini tanımalarına bağlıdır.
Kendimizi tanımada ilk adım; başkalarının verdiği geribildirimlere açık olmamız, kendimizi ifade edebilmemiz,iyi bir dinleyici olmamız,ilettiklerimizin yarattığı etkiyi farketmemizdir.
Duygularımızı tanımamız davranışlarımızı tanımamızdan daha güçtür.Duygularımızı tanıyabilmek için;
•Seçebildiğimiz duyguları isimlendirmemiz gereklidir.
•Seçebildiğimiz duyguları birileri ile paylaşmamız,en azından yazmamız gereklidir.
•Duygularımızı dinleyebilecek birini bularak,duygularımızın anlaşıldığını hissetmemiz gereklidir.
•Zaman zaman onaylanmayacak duygularımızın varolabileceğini kabullenmemiz gereklidir.İletişimin ve yaşanan duygunun kaydedilmesidir.
•Bir insanın davranışından etkilenerek yaşadığımız duyguyu açıklama denemeleri yapmamız gereklidir.Bunu yapabildiğimizde yaşadığımız duyguları inceleme çabamız artacaktır.
Kendimizi tanıyabilmeyi amaçladığımızda aşağıdakileri yapmamız uygun olacaktır;
• İnsan ilişkileri, insan davranışları ve doğası konusunda bilgi edinmeye çalışmalıyız.
• Kullandığımız savunma mekanizmalarını olumlu-olumsuz olarak irdelemeliyiz.
• Kendimizin ve başkalarının davranışlarını açık görüşle soruşturan bir bakış geliştirmeliyiz.
• Kendimizi ve çevremizi dikkatle gözlemeli, yaşantıdan anlam çıkarmayı öğrenmeliyiz.
•Çeşitli sorunlara gösterdiğimiz tepkiler, duygu- davranış ve tutumlarımızla yüzleşmede bilinçli ve dürüst davranmalıyız.
•Çeşitli durumlar karşısında anlayış- sezgi-gözlem ve duygularımızı araştırıp-inceleyip-değerlendirmeliyiz.
•İnsan davranışları ve insan ilişkileri alanında bilgiyle donanık kişilerle gözlem ve yaşantılarımızı tartışmalıyız.
Kendimizi tanıyabilme de ön koşul; “olumsuz-beğenmediğimiz” yönlerimizle yüzleşmeye hazır olabilmemizdir.Olumsuz yönlerimizi inkar etmemiz değişmeye hazır olmadığımızın belirtisidir.böyle bir durumda enerjimizin büyük bir kısmı benliğin savunulması ile tükenebilir.Değişim güçtür.özellikle kendimizi görüşümüzün,dolayısıyla ilişki tarzımızın değişmesi durumunda çevremiz bizi eski durumumuza döndürmek için çabalayabilir.Çevrenin direnci de kişinin kendini tanıyıp değiştirme çabasını güçleştirir.Çünkü insanların mevcut sosyal benliği, kabul-saygı-sevgi-ait olma gibi gereksinimlerinin karşılanmasının belirleyicisidir ve değişim bu gereksinimlerin karşılanmasını tehdit altına sokabilir.Ayrıca davranış örüntülerimiz yani belli durumlar karşısında göstereceğimiz tepkiler çocukluğumuzdan bu yana öğretilmiş birikimlerdir.bu nedenle de davranışları değiştirmek güçtür, ancak imkansız değildir.İnsanlar yaşamları boyunca aldıkları farklı uyaranlarla sürekli öğrenir, yavaş da olsa değişirler.Ancak bu değişimin planlı yönlendirilmesi için öncelikle değişmeye niyetli olma ve kararlı olma ve değişimin farkında olma önemlidir.Kendini tanıma ve iletişimdeki önemi ile ilgili verilen bilgiler bir süre sonra bu bilgileri edinenlerin davranışlarında izler bırakabilir.Ancak “değişme isteğini yaratacak bir neden” olmadığı sürece kişi kendini tanımaya çabalamayacak, benlik kavramının değişimini kontrol altına alma isteği yaşamayacaktır.
İLETİŞİM VEALGILAMA
ALGILAMA MODELİ
Algılama modelinde, algılanan uyarıcıları bulunduran bir çevre ve bu çevre içinde yer alan uyarıcıları algılayan bir birey vardır.
Çevrede bulunan çok sayıda uyarıcı, bireyin duyu organına ulaşır. Bu uyarıcılar şiddetleri, sıklıkları, hareketleri ya da hareketsiz olxmaları, büyüklükleri, renkleri ve diğer uyarıcılarla bir örüntü oluşturup oluşturmadıkları bakımından birbirlerinden farklılıklar gösterirxler. Çevrede bulunan bu uyarıcı karmaşası, duyu organlarını sürekli etkiler.
Algılama işlemini gerçekleştiren organizmayı, dört bölüm içinde incelemek mümkündür:
1.Alıcılar
2.İlk işlem
3.Geçmiş yaşantılardan getirimler
4.Son işlem ve algısal ürün
1.Alıcılar
Alıcılar, duyu organlarından oluşur. Göz, kulak, burun, dil ve cilt, yapıları ve işleyişleri hakkında az çok bilgi sahibi olduğumuz duyu organlarıdır. Duyu organları yapıları, işeyiş biçirn1eri, içinde buluxnulan çevreye uyum (adaptasyon) dereceleri ve kapasiteleri çerçevexsinde, çevredeki uyarıcıları alırlar ve sinir sitemiyle ilişkiye sokarlar. Duyu organlarımızın duyarlılık dereceleri, duyum eşiği kavramıyla ifade edilir.
Örneğin, göz, bir mum ışığı karanlık bir gecede elli kilometrexden görebilecek görme; kulak, bir kol saatinin tik taklarını altı metrexden duyabilecek işitme; ve dil, bir çay kaşığı şekerin yedi litre saf suxda eritilmiş tadını alabilecek tad alma duyarlılığına sahiptir. Burun, bir damla parfümün üç odalı bir eve dağılımı kokusunu alabilecek; cilt, bir santimetre yükseklikten yanağa düşen bir arının kanadını hissedebilecek duyarlılıktadır. Duyarlılık dereceleri, duyu organlarının ortama yapmış oldukları uyuma göre değişir.
Ortama uyun yapmış bir duyu organının, algılamayı nasıl etkiledxiğini denemek için, üç kap alın ve bunlardan birini elinizin dayanabilxeceği sıcaklıkta suya doldurun. Diğer iki kaptan birine soğuk, dixğerine ılık su koyun. Sağ elinizi sıcak su, sol elinizi soğuk su dolu kaxba sokarak üç dakika tutun. Sonra her iki elinizi birden ılık su dolu kaba sokun. Sonucun ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Aynı uyarıcıyı (ılık su) sağ eliniz soğuk, sol eliniz ise sıcak bulur.
İlk İşlem
Duyu organlarından gelen sinirsel akımlar sinir sisteminin değişik yerlerinde son bulur ve bu noktada, sinir sistemi girdiler üzerinde işlem yapmaya baş1ar. Sinir sistemi, bu işlemleri kendi kapasitesi içinde xyapar.
Kanal kapasitesi, sinir sistemine u1aşan bütün uyarımların isleme giremediğini, sinir sisteminin belirli bir kapasitesi olup, yalnızca bu kapasitesi sınırları içerisinde girdiyi iş1eyebi1diğini ifade eder. Örnexğin, göz saniyede 5 milyon bitlik bilgi aktardığı halde, sinir sistemi ancak 500 bin bitlik bir bilgi işleyebilir.
Yorgunluk, o anda içinde bulunulan heyecan durumu, organizmaxnın o andaki gereksinmeleri ve güdüleri, sinir sisteminin işleyişini etkixler. Ayrıca, belirli fizyolojik dönemler de, sinir sisteminin işleyişini etxkiler. Kadınların adet günlerinde ya da gebelikleri sırasında daha gergin, daha duyarlı olmalarını ve genellikle aldırış etmedikleri olay ve durumlara, bu dönemlerde daha şiddet1e tepkilerde bulunmalarını, fizyolojik dönemlere örnek olarak gösterebiliriz.
Özetle, ilk işlem olarak adlandırılan bu bölümde, sinir sistemi girdi uyarıcıları bir türlü kod açma sürecine tabi tutar ve bu kod açma, ,sinir sisteminin genel kapasitesi ve organizmanın o anda içinde bulunduğu fizyolojik ve güdüsel koşullar içinde yapılır
Yaşantı ve Öğrenmenin Getirdikleri
Duyu organları kanalıyla sinir sistemine ulaşan duyusal veriler ilk iş1emden sonra, organizmanın yaşamı boyunca ge1iştirmiş olduğu psikolojik süreçler1e etki1eşim haline geçer. Yaşantı ve öğrenme ürüxnü bu etkenler dört temel kategoride toplanabilir.
Bunlar:
Algıda değişmezlik; (b) Algıda organizasyon; (c) Faal ve algıyı doğrudan etkileyen faktörler ve (ç) Pasif ve algıyı dolaylı etxkileyen faktörlerdir.
Algıda Değişmezlik
Nesnelere, simgelere, insanlara ve olaylara verilen anlamlar ve önem dereceleri, geçmiş yaşantılar içinde o1uşur. Bu anlamları, uyaxrıcının kendi değil, o uyarıcının kişinin yaşantı ve amaçarıy1a olan ilişkisi sağlar.
Dış dünya, yani insanlar, olaylar, nesneler ve bunların ilişkilerinden oluşan fiziksel ve sosyal dünya, durağan bir dünya değildir. Tüxmüy1e belirlenmiş koşul1ar altında, belirgin ve yapı1anmış biçimde karşımıza çıkmaz. Bu nedenle, bireyler dış dünyayla ilişkilerinde, gexnellikle “merak", “kuşku” ya da “kaygı” denebilecek bir ruh hali içindedirler.
Sürekli değişen bu dünya içinde, insanoğlu “değişmezler” yaratarakx, belirsizliği bir dereceye kadar gidermeye çalışır.Duyu organlaxrından gelen duyusal veriler son derece karmaşık olarak gelseler de, insan beyni bu karmaşıklığı örgütleyerek algılar. Bu örgütlenmenin bir görünümü, değişmezlik adıyla bilinir.
Göze gelen ışınlar, bir nesnenin çevresinde yürürken bakıldığında olduğu gibi, nesnenin yeri ve açısı değiştikçe, sürekli değişir.Oysa nesnenin çevresinde yürünse de, yine aynı nesne görülür. Bu değişmezlikler,algılanan nesne ve olaylara tutarlı ve yinelenebilen özellikler yüklenerek yapı1aştırılır.Algılamada değişmezlik yalnız biçimde olmaz, renk, büyüklük, açıklık bakımından da algısal değişmezler vardır.
Duyu organ1arından gelen bir çok duyuma, anlamlar ve önem dereceleri verilir.Gelen duyusal verilere, her defasında yeni baştan anlamlar vermek yerine, yaşantı boyunca geliştirilen değişmezler kullanılarak, algısal işlem kolaylaştırılmış olur.
Kişinin yaşantısı boyunca geliştirmiş olduğu değerlerin, beklentilerin ve algısal kalıpların tümü, kişinin içinde yetişmiş olduğu kültürden kaynaklanır.Bu kültür değerleri, algılamayı sürekli etkiler.
Basit bir örnek vererek kültürel değerlerin ve beklentilerin algılamayı nasıl etkilediğini gösterelim. Gözün her birine dış dünyanın farklı görüntüsünün düştüğü biliniyor. Sağ ve sol göze gelen görüntüleri denetleme olanağı sağlayan stereoskop denen bir aletle, her iki göze, iki ayrı kişinin yüzleri gösterildiğinde, birey bu iki yüzden farklı bir üçüncü yüz görür. Böyle bir deneyin ilginç yanı, her bireyin diğerlerinden farklı bir yüz görmesidir. Bireyler, sağ ve sol gözxlerine gelen farklı yüzlerin, “kendilerine göre” önemli olan özelliklexrini bir araya getirerek; yeni bir yüz oluşturmaktadırlar. Gördüğü yüz özelliklerini, her birey kendi yaşantısı içinde anlamlandırdığınxdan, ortaya çıkan yeni yüz, herkes için farklı olmaktadır.Sağ ve sol göze verilen resimler, bu denemeye girmiş olan kişilere, daha sonra ayrı ayrı çıplak gözle gösterildiğinde, çoğu denek, stereoskop aracılıxğıyla kendilerinin yaratmış olduğu “sentez yüzü” daha “güzel”, daha “cana yakın” ve “anlamlı” bulmuştur.
ilk kez karşı1aşılan kişilere, değişmezlik kavramının etkisi altınxda, çeşitli sorular sorularak, onlar, belirli kalıplara, değişmezlere soxkulmaya çalışılır: “Nerelisiniz, efendim?”, “Ne işle meşgulsünüz bexyefendi?”, “Evli misiniz, kaç çocuğunuz var?, “Kaç yaşındasınız?”, “Nerede oturursunuz?” Uğraşını söyleyen kişi “işportacı” ise bir kaxlıba, “doktor” ise başka bir kalıba sokulur ve farklı ilişkiler kurulur.
Nereli olduğu da, değer sistemini harekete geçirir: Karşısındaki Kayserili ise başka, Nevşehirli ya da Çorumlu ise daha başka biçimxde değerlendirecek kişiler vardır. Yaşla, evli ya da bekar o1uşla da ilgili birçok kalıp ve ,,degişmez1ik" bulunur. Bun1ar aracılığıyla insanlar sınıflara ayrılır ve böylece ,,beir1enmiş" bir dünya yaratılır.
(b) Algıda Organizasyon
Algısal örgütlenme, sadece değişmezlik kavramı içinde tutulaxmaz. Şekil ve zemin, algısal kümeleme ve yapı1aştırmada önemli kavramlardır. Algılanan nesneler, kişiler, olgular ya da ilişkiler, bir zexmin üzerinde algılanır.
Cümle içinde kullanılan kelimelerin yeri, cümledeki hangi anlam öğesinin şeki1, hangisinin zemin olacağını bir ö1çüde belirler.
Çocuk hamurdan bebek yaptı,
cümlesi dört kelimeden oluşmaktadır. Bu kelimelerin yeri değiştixrilerek cümle farklı biçim1erde söylenebilir:
Hamurdan bebek yaptı çocuk
Bebek yaptı çocuk hamurdan.
Bu cümlelerde farklı anlam öğeleri şekil ve zemin rollerini alır. Örneğin, ikinci cümlede bebeğin hamurdan yapıldığı vurgulanmakxta, bir başka deyişle, hamur özelliği birinci plana çıkarılmakta, çocuk ve onun faaliyeti, zemini oluşturmaktadır. Üçüncü cümlede vurgulaxnan ise, çocuğun bebek yaptığıdır, cümledeki diğer öğeler, bu anlaxma zemin oluştururlar.
(c) Faal ve Doğrudan Etkileyen Faktörler
Bir olayla ya da kişiy1e karşılaşıldığında, beklentiler o olay ya da kişinin algılanışını etkiler. Beklentiler, algısal sürecin o denli doğal bir parçasıdır ki, başlangıçtaki beklentilerin çoğu kez farkında olunxmaz. Algılamayı etkileyen beklentilerin çoğu kişilerin almış olduklaxrı sosyal roller ve bu rollere bağlı değerlerle ilişkilidir.Sosyal roller ve değerlerin dışında da, kişinin kendine özgü geçmiş yaşantıları, kişisel beklentileri vardır. Bu beklentilerin tümü, algılama çerçevesini o1uşturur.
(ç) Pasif ve Dolaylı Etkileyen Faktörler
Konuşulan dilin özellikleri, algılamayı etkiler mi? Böyle bir etki söz konusuysa, bu etki nasıl ve nerede kendini gösterir? Bu tür soruxlar, düşünürlerin kafasını yüzyıllar boyunca meşgul etmiş olmasına rağmen, cevapları bugün bile kolaylıkla verilemez.Kişinin içinde yetişmiş o1duğu dilin kelime haznexsi ve bazı yapısal özellikleri, kişiyi bazı konuları algılamaya daha duxyarlı, daha yatkın yapabilmektedir.
Son işlem: Algısal ürün
Sinir sisteminin işleminden geçen duyusal veriler, yaşantı ve öğrenxme getirileriyle etkileşimde bulunarak bir seçilmeye uğrarlar.Kişi, duyu organlarına ulaşan bütün uyarıcılara tepkide bulunamaz. Gexçen uyarıcılardan birkaçı üzerinde odaklaşır. Bu algısal odaklaşmaya dikkat adı verilir.
Duyu organlarına ulaşan uyarıcıların, farkında olunsa da, olunxmasa da, belirli bir biçimde kaydedildiğine işaret eden kanıtlar varxdır. Hiç kokteyle gittiniz mi? Birçok kişinin aynı anda konuşmasınxdan doğan gürültünün arasında, sadece bir kişinin konuşmasını dinleyebilmekteyiz. Başkalarının konuşmalarını duymadığınızı sanırxken, odanın öbür ucunda birinin sizin adınızı söylediğini anında duyabilirsiniz. Bu gözlem, algısal sistemdeki mekanizmanın, o anda kixşiyle “ilişkin” olmayan bilgileri filtrelediğini, fakat “ilişkinlik derecesi” artınca, algı kanalını açtığını gösterir.
ALGILAMA ÇERÇEVESİ
İletişimde bulunurken, iletişimin konusunu ve iletişimin içinde yer aldığı durumla ilgili ne gibi iç ve dış algı etkenlerinin bulunduğunu bilmekte yarar vardır. Mesajı oluştururken, onun anlaşılması için gereken algısa1 çerçeve, çoğu kez örtük bir biçimde vardır.Eğer bu algısal çerçevenin, hedef birimin belleği tarafından sağlandığı bilinixyorsa, bilineni yeniden söylememek için, gönderilen mesajda algısal çerçeveyi oluşturan öğelerden hiç söz edilmez. Mevcut algısal çerçeve içinde mesaj geliştirilir.Hedef birimin yorumda kullanacağı çerçevenin, onun belleği tarafından sağlanmadığı sanılıyorsa, o zaxman, algısal çerçeve mesajın kendisi içinde açık ve seçik bir biçimde verilir.
Ortak bir algısal çerçeve yokken mesaj olduğu gibi gönderilirse, kişi kendi yaşam ve deneyimine uygun düşen bir algısal çerçeveye göre mesajı alır ve yorumlar.Ortak bir algılama çerçevesinden yokxsun olduğundan, aynı mesaj, farklı kimselerce, farklı biçimlerde
yoxrumlanır.
SAĞLIK PERSONELİ OLARAK HASTAYI ANLAMAK VE ONA YARDIMCI OLMAK İÇİN BAŞVURDUĞUMUZ İLETİŞİM TEKNİKLERİ
Sağlık personeli, danışana karşı sorumluluğunu yerine getirebilmek için onu tanımak, sorunlarının neler olduğunu anlamak, çözüm yolları bulmasına yardım etmek durumundadır.Bu görevini yerine getirirken elindeki en önemli araç iletişim teknikleri veya yetenekleridir.
İletişim tekniklerinin bir kısmı tedavi edici (terapötik), bir kısmıysa tedavi edici, değildir. (non-terapötik). İletişim teknikleri öyle kullanılabilir ki, hastayla doyurucu bir ilişki kurulamaz; birey kendini ve gereksinmelerini ifade olanağı bulamaz ve sonuçta birey tanınmadığı ve gereksinmeleri anlaşılıp karşılanmadığı için yardımımız da oldukça sınırlı kalır.Bireyin kendini ifade etmesini engelleyen etkileşimler yararsızdır ve tedavi edici değildir.
Tedavi edici iletişimde bireyin, duygu ve düşüncelerini rahatça ifade edebilmesi kolaylaştırılır.Bireyin, duygu ve düşünceleri yüzünden kendisine kızılmayacağından, ceza görmeyeceğinden, alaya alınmayacağından, kınanıp suçlanmayacağından ve misillemeyle karşılaşmayacağından emin olması sağlanır.
Tedavi edici iletişimde yardımı veren kişinin de alan kişinin de benlik saygıları korunur.Danışana hemşirenin anlayışı, empati ve yardım yeteneği iletilir.Danışan, kendine saygı duyulduğunu, değer verildiğini, güven duyulduğunu hisseder.Bunlar, danışanın kendini iyi, yeterli ve özel hissetmesini sağlar.Hasta/danışan, duygularını, düşüncelerini ve gereksinmelerini ifade olanağı bulduğu sürece hangi tekniği kullandığımız...
Elime geçen bu uzun ve güzel kaynağı sizinle paylaşmak istedim.İnşallah en azından belli bir kısmı sizin hayatınızda işinizi yarar.Kaynak tam değil herhalde sonu kesilmiş.hadi yiyin gari
![]()


LinkBack URL
About LinkBacks
Yakınlık: İnsanlara daima onları rahatsız etmeyecek, mümkün olan EN YAKIN mesafede durmaya gayret edin.
Algıda değişmezlik; (b) Algıda organizasyon; (c) Faal ve algıyı doğrudan etkileyen faktörler ve (ç) Pasif ve algıyı dolaylı etxkileyen faktörlerdir.
BURDUR ANADOLU LISESI
VEGA FAN CLUB
MEXFİ571'NİN 23°5( YIRMIUC°BUCUK )YILLIK HAYATI
SIPSI MUZIK ALETI MIDIR?
BURDUR Halk Oyunları. Bir kez deneyin.
YENI BURDURSPOR
Alıntı Yaparak Cevapla