Dünya nüfusunun yüzde 10’u mal ve hizmetlerin yüzde 70’ini üretmekte ve dünya toplam gelirinin yüzde 70’ini almaktadır. Dünya nüfusunun yaklaşık yarısı ise günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır (satın alma gücü paritesi ile yılda 700$). Dünya nüfusunun yüzde 50’sini oluşturan bu 3 milyar insanın dünya üretimindeki payı sadece yüzde 6’dır.

Küreselleşme olarak bilinen ekonomik liberalizasyon ve teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak ülkelerin ve insanların gittikçe birbirlerine yakınlaşmasına rağmen gelir farklılıkları dünyanın en göze çarpan gerçeklerinden biridir. Bazı çevrelere göre küreselleşme eşitsizliğe neden olmaktadır. Modern teknoloji ve ekonomik liberalizasyon yoksulu daha da yoksul yapmamıştır. Fakat zenginlerin daha da zengin olmasına yardımcı olmuştur.

Dünya nüfusunun 1/5’i, yani yaklaşık 1,2 milyar kişi günde 1 dolardan daha az bir gelire sahip bulunmaktadır.
Dünya Bankası’na göre sadece dünya nüfusunun yarısı günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşamamakta, buna ilaveten dünya nüfusunun 1/5’i, yani yaklaşık 1,2 milyar kişi 1 dolardan daha az bir gelire sahip bulunmaktadır. İkinci grubun sayısı 1987 yılındaki ile yaklaşık aynı olmasına rağmen dünya nüfusuna oranı yüzde 24’den yüzde 20’ye düşmüştür. Doğu Asya’da aşırı yoksulların oranı yüzde 27’den yüzde 15’e ani bir düşüş göstermiştir. Güney Asya’da da oran yüzde 45’den yüzde 40’a düşmüş, fakat Sub-Saharan Afrika’da yüzde 46 ile yüzde 47 arasında sabit kalmıştır.

Buna ilaveten, dünyanın en zengin 20 ülkesinin ortalama gelirinin, dünyanın en fakir 20 ülkesinin ortalama gelirine oranı 40 yıl önce 20 iken, günümüzde bu oran yaklaşık 40’a yükselmiştir. İktisat tarihçileri tarafından ortaya konulan rakamlar, bu oranların 1900 yılında 5’e yakın ve 1820 yılında da yaklaşık 2 olduğunu göstermektedir. Başarılı ülkelerin ortalama gelirlerinin, daha az başarılı ülkelerinkine oranı iki yüzyıl boyunca artış göstermiştir.

Dünya Kalkınma Raporu’na göre dünya genelinde kişiler arasındaki gelir eşitsizliği 19. yüzyılda önemli bir şekilde yükselmiş ve 20. yüzyılın ilk yarısında hemen hemen sabit kalmıştır. 20. yüzyılın ikinci yarısında çok hızlı olmamakla beraber tekrar yükselmiştir.

Küresel gelir eşitsizliğinin ve zengin-yoksul ülkeler arasındaki ortalama gelir farklılıklarının temel belirleyicisi nispi ekonomik büyümedir.

Ekonomik büyüme zengin ve yoksul ülkeler arasındaki ortalama gelir farklılıklarının temel belirleyicisidir.
19. yüzyılın başlangıcında küresel yıllık ortalama gelir bu günün satın alma gücü ile kişi başına yaklaşık 650 dolar idi. Başka deyişle 1 milyarlık nüfusun 2/3’ünün günde bir dolar civarında bir gelirle yaşadığı tahmin edilmektedir. Daha sonra, Avrupa ve Kuzey Amerika’da başlayan büyüme, Rusya, Latin Amerika ve Doğu Asya da dahil olmak üzere tüm dünyaya yayılmış, ortalama gelirler yükselmiş ve bu ülkelerdeki fakirler aşırı fakirlikten kurtulmuştur. Bu büyüme sürecinin en zayıf olduğu bölgeler Güney Asya ve Sub-Saharan Afrika’dır. Bu bölgelerdeki aşırı yoksulluğun asıl nedeni budur. Keza, Dünya Bankası’nca yakın geçmişe ilişkin olarak yapılan bir analizde; 1990’lı yıllarda aşırı yoksulluktaki yavaş düşüşün, en fakir ülkelerdeki büyümenin çok düşük olmasından kaynaklandığını göstermiştir.

Etiyopya gibi bazı ülkelerde kişi başına gelirler kabaca iki yüzyıl öncesiyle aynı düzeydedir.
Benzer şekilde, uzun dönemli büyümedeki eşitsizlikler de zengin ve yoksul ülkeler arasındaki farkı açıklamaktadır. Birkaç istisna dışında 19. yüzyılda büyümeye başlayan ülkeler büyüme süreçlerini devam ettirmişlerdir. Bu ülkelerde, satın alma gücü paritesi ile kişi başına reel ortalama gelirler 1820’lerdeki gelirlerinin neredeyse 20 katıdır. Fakat, bazı ülkelerde kişi başına gelirler kabaca iki yüzyıl öncesiyle aynı düzeydedir. Etiyopya buna iyi bir örnek teşkil etmektedir. Kaçınılmaz bir şekilde bu ülkelerle, büyümeyi ilk gerçekleştiren ve bu büyümelerini devam ettiren ülkeler arasındaki fark gittikçe büyümüştür.

Nispi büyüme oranlarındaki farklılıklar kişiler arasındaki gelir dağılımındaki değişikliklerin pek çoğunu açıklamaktadır. Dünya Bankası’nca yapılan bir çalışma; dünya genelinde kişiler arasındaki gelir farklılıkların yaklaşık yüzde 88’inin ülkeler arasındaki ortalama gelir eşitsizlikleri ile açıklanabildiğini ortaya koymuştur. Kısa dönemlerde ülke içi gelir dağılımı da önem kazanmaktadır. Ayrıca, bu çalışmada, örneğin, kentsel Çin’in kırsal Çin’e ve Hindistan’a göre nispi olarak hızlı büyümesi 1987 ve 1993 yılları arasındaki küresel dengesizliğin açıklanmasında önemli bir gelişme olarak kabul edilebilir.

Doğru politika ve kurumsal koşullarda küreselleşme büyümeyi desteklemektedir.
Eğer yoksulluğun ve eşitsizliğin tek belirleyicisinin büyüme olduğu kabul ediliyorsa, bu durumda küreselleşmenin öneminin ne olduğu sorusu ön plana çıkmaktadır. Bu sorunun cevabı doğru politika ve kurumsal koşullarda entegrasyonun büyümeyi desteklediği şeklindedir. Küresel eşitsizliğin en hızlı arttığı dönemlerin 19. ve 20. yüzyılın ikinci yarılarının olması bir rastlantı değildir. 20. yüzyılın ilk yarısında küresel eşitsizliğin artmamasının nedeni, büyük ölçüde entegrasyon karşıtı ve dünyanın en ileri ekonomilerinde küresel depresyona yol açan büyük politika hatalarıdır.

Gerçekten de; küreselleşme, eşitsizlik ve fakirlik arasında bir bağ mevcuttur. Fakat bu ne yeni bir şeydir ne de eleştirildiği gibidir. Küreselleşme ülkeleri fakirleştirmez, aksine onların zengin olmalarına yardımcı olur. Fakat, küreselleşme tüm ülkeleri aynı ölçüde zenginleştirmez. Küreselleşme sonucunda; dünya genelinde gelir dengesizliği artmış ve büyümelerini gerçekleştiremeyen ülkelerde yoksulluk devam etmiştir. Hızlı ekonomik büyümenin eşit bir şekilde yayılmamasının pek çok ülkedeki nedeni; yetersiz politikalar, politikacılar ve kurumlardır. Zengin ülkeler, yoksul ülkeler yoksul kaldıkları için zenginleşmemişlerdir. Bu ülkelerin eleştirebilecek yönü, yoksul ülkelerin çaresiz bir şekilde ihtiyaç duydukları yardımı ve fırsatları sağlamalarında başarısız olmalarıdır.

Küreselleşmeye katılan gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları 1970’lerden itibaren hız kazanmış ve bu durum 1980 ve 90’larda da devam etmiştir.
Zengin ülkelerin büyüme oranları son 20-30 yılda yavaşlamışken küreselleşmeye katılan gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları, bu ülkelerin tersi bir eğilim göstererek 1970’lerden itibaren yükselme göstermiş ve bu hız 1980 ve 90’larda da devam etmiştir. Küreselleşmeye katılmamış gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları ise zengin ülkeler gibi 1970’lerden itibaren yavaşlamış ve bu eğilim 1980 ve 90’larda da devam etmiştir. 1990’lı yıllarda küreselleşmeye katılan gelişmekte olan ülkelerde kişi başına GSYİH yüzde 5, zengin ülkelerde yüzde 2,2 ve katılımcı olmayan gelişmekte olan ülkelerde ise sadece yüzde 1,4 büyümüştür. Böylece küreselleşme sürecine dahil olan ülkeler zengin ülkelere yetişirken, dahil olmayanlar çok geride kalmışlardır.

Gerçekte, sürekli büyümeyi yaratmada başarısız olan ülkeler, küresel entegrasyona sırtlarını dönmüş ülkeler ile çoğunluğu Sahraaltı (sub-Saharan) Afrika‘da yer alan ve küreselleşmenin sunduğu fırsatlardan yararlanmak için gerekli önkoşullara sahip olmayan ülkelerdir. Yoksulluğu azaltmanın ve gelir farklılıklarını kapatmanın yolu bu tür engelleri ortadan kaldırmaktır. Fakir ülkelerin büyüme oranları ve gelir seviyeleri küresel entegrasyon yoluyla yükseltilebilirse, bu ülkelerin gelişmiş ülkelerle olan gelir farklılıklarının azaltılması mümkün olabilecektir.

kaynak vew tablolar için