Gazi Osman Paşa Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Osman Çakmakla Üniversitelerin geleceği hakkında röportaj:
Prof. Dr. Osman Çakmak, eğitim ve bilim dünyamızın problemlerini ve çözüm yollarını gösteren açıklamalarını basınının her kademesinde dile getiriyor. Ülke problemlerinin çözümünün ve gerçek kalkınmanın ancak her sahada bilimi rehber ve iktidar konuma getirmekle mümkün olacağını her vesile ile vurguluyor. Bu konularda yayınlanmış kitapları var, sempozyum ve çalıştayları organize ediyor.
Prof. Dr. Osman Çakmak aynı zamanda mesleğinde başarılı bir bilim adamı. Yurt dışı ve yurt içinden çeşitli ödülleri var. Almanya ve İngiltere’de o ülkelerden kazandığı burslarla araştırma yaptı. Yetiştirdiği doktora öğrencileri de yurt içi ve yurt dışından burslar kazandı. Ulusal ve uluslar arası araştırma projeleri tamamladı. Son bir yayını sahanın dünyada en prestijli dergisi Amerikan Kimyacılar Birliğinin neşrettiği Jurnal of Organik Chemistry ’de yayınlandı.
Bu vesile ile hem çalışmalarını tebrik, hem de Türkiye’de bilimin durumunu konuşmak için kendisi ile görüşme talep ettik. Özellikle üniversitelerde reform konusunu ele alıyoruz. 50 ye yakın uluslar arası yayın ve eseri olan Osman Çakmak’ın bu çalışmalarına 200 ye yakın atıfta bulunulmuş. Ama kendisi Türkiye’de üniversitelerin neredeyse tek misyonunun yayın yapmak haline gelmesinden ve üniversitelerin toplumdan kopmuş olmasından şikâyetçi.
Tüm kesimlerin üniversite reformu konusunda beklenti içinde olduğu halde hükümetteki kayıtsızlığın sebebini soruyoruz. Prof. Çakmak, Bilim ve eğitim dünyamızla ilgili gerekli reformları yapmadığımız takdirde, AB sürecinde yapılan reformların içinin boş kalacağını belirtiyor. İşte Prof. Dr. Osman Çakmak ile Haber 7 okuyucuları için yaptığımız söyleşinin tam metni:
—AB sürecinde öncelikle yapmamız gereken asıl reformların eğitimi eğitir ve bilimi değer üretir hale getirmek olduğunu her vesile ile belirtiyorsunuz. AB sürecinde eğitim ve bilim dünyamızdaki reformlar neden bu kadar önemli?
Türk bilim ve eğitiminin yeniden yapılandırılarak çağa uygun hale getirilmesi ihtiyacı Avrupa Birliğine giriş sürecinin yoğun bir şekilde yaşandığı şu günlerde daha hayati bir öneme ulaşmış bulunuyor. Geçenlerde Dünya Bankası, Türkiye’deki eğitim ve bilimin çıkmazları ve çözüm yolları üzerine bir rapor yayınlandı (http://www.haber7.com/haber.php?haber_id=146438). Bir nokta özellikle dikkat çekici idi. “Türk yurttaşlarının Avrupa’nın düşük ücretli hizmet sektörü çalışanları haline gelmemesi için Türkiye, şimdi harekete geçmeli. Bu acil, zorlu görevi başarmak için, Türkiye kendi geleceğini, politika ve tartışmaların üstünde tutmalı, kapsamlı bir eğitim reformu stratejisi oluşturmalı” deniyordu.
Bunun bir anlamı şudur: Eğer üniversitelerimiz bilim ve değer üretir seviyeye çıkarılmazsa ve ayrıca mesleki eğitim ayağa kaldırılmazsa, AB ye girince alt ve ayak işleri yapmaya mahkûm kalacağız demektir. Daha şimdiden birçok özel şirket Avrupa’dan, mühendis ve hatta teknisyen getirmeye başladı bile. AB’ ye girildiğinde artık izinsiz taklit ve devri de sona erecek. Aksi halde büyük tazminatlar ödeme durumu var. Bilime dayanmayan taklit ve kopya sanayi sona erecek yani. Dahası doğru bir planlama ile mesleki eğitim ayağa kaldırılmadığı, eğitime kalite ve muhteva kazandırılamadığı takdirde AB’ye girdiğimizde yüksek tahsil mezunları bile kendilerini ayak ve alt işlere mahkûm edecek bir sürecin içinde bulabilirler. O zaman mesleki beceri ve bilim isteyen meslekleri Avrupa’dan gelecek insanlar doldururken bize örneğin temizlik işleri gibi ayak ve alt işler kalacak demektir. Durum bu kadar vahim aslında..
Çünkü Avrupa Birliği ülkelerini bizden farklı kılan nokta, onların bilimi rehber ve yönlendirici konuma getirmeleri ve işlerini bilimin sağlam esaslarına göre yürütüyor olmalarıdır. Eğitimde ve bilimde gerekli reformları yapmadığımız takdirde bilime dayanmayan mevcut üretim tesisleri kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır Çünkü ülkemizde üniversite-sanayi işbirliği kurulamadığı, yani bilim rehber konuma çıkarılamadığı için sanayici taklite dayanan küçük ve basit teknolojilerle ayakta kalmaya çalışmaktadır. Sanayici lisans ve patentle, kopya teknolojilerle işlerini yürütmektedir.
—AB sürecini vesile ederek eğitim ve bilim dünyamıza (ilk, ortaöğretim, ÖSYM ve YÖK) yeni bir vizyon getirebilir ve gerekli reformları başlatabiliriz.
Bu durum, aslında önceliklerimizin ve gerçek problemlerimizin ne olduğunu bilmediğimizi gösteriyor. Avrupa Birliği 2000’de Lizbon’da “2010 yılına kadar dünyada rekabet gücü en yüksek ve bilgi-tabanlı en dinamik ekonomi olmak” hedefini benimsemiş ve uygulamaya koymuştur.” Bu hedefe ulaşmada en mühim rol üniversitelere düşmektedir. Türkiye AB’ye adaysa acaba Türkiye’nin 2010 hedefi nedir? AB süreci vesilesi ile neden eğitim ve bilimde gerekli reformlarına girişmiyoruz? Benim şaşırdığım nokta bu.
—Mevcut üniversite yapısıyla gerekli atılımları yapmak, gerçek kalkınma ulaşmak mümkün görünmüyor. Öyleyse Hükümet üniversite reformunu niçin gündeme getirmekten kaçınıyor?
Kanaatimce çözümü bilemediğinden.. YÖK yasasında yapılacak birkaç kanun değişikliği ya da yeni bir YÖK yasası oluşturmakla köklü bir reform yapılacağını zannetmekteyiz.
Her kesimini ilgilendiren devasa bir problemi bir bakanlık seviyesinde ve hatta danışmanlarla ve ya da komisyonların marifetiyle çözebilir miyiz? “Gerçek problemleri” bile belirlemeden, bilimsel platformlara konuyu taşımadan problemler çözülebilir mi? Ama şimdiye kadar yapılan buydu.
Hâlbuki büyük problemlerin çözümü, büyük takımların kurulmasını gerektirir. Üniversiteleri problem olmaktan çıkarıp kendileri problem çözen hale getirmek istiyorsak sanayi, devlet kurumları ve yüksek öğretim kurumlarının ileri gelenleri beraberce bir yol haritası oluşturmalıyız.
Öncelikle üniversitelerin kalkınmada ve rekabette motor görevi yapamamasının asıl nedeni araştırılmalı, gerçek problemler bir bir belirlenmeli. Üniversitelerin Türkiye ekonomisinin verimliliğine ve rekabet edebilirliğine niçin olumlu katkıda bulunamadığı sorusu sorulmalı öncelikle.
—Yeni bir üniversite reformu teşebbüsünde, öncekiler gibi sonuçsuz kalmaması için nelere dikkat edilmelidir?
Artık ayrıntı problemler ve pansuman tedbirler değil gerçek sorunlara odaklanılmalıdır. Bunun için de öncelikle problem çözme tavır ve yaklaşımlarımızı gözden geçirmeliyiz. Böylesine devasa, toplumun her kesimini ilgilendiren çok boyutlu problemlerin atanmış danışmanlarla ya da bir kaç kişiden oluşan komisyonlarla çözülemeyeceğini bilmeliyiz. Konuyu bilimsel platformlara taşımak ve önce neyi çözeceğimizi bilmeliyiz. Problemleri “belirli, tekil ve yalın” hale getirmeliyiz yani. Sonra kanun çıkarmak ancak çözümün kendisi değil olsa, olsa bir parçası olacağının farkında olmalıyız.
Konular bir proje olarak ele alınmalı, zamana yayılmalı; yıllara göre kimin ne zaman ne yapacağı kimin hangi rolü üstleneceği belirlenmelidir. Sonra, üniversite reformunu ortaöğretimden ayrı düşünmemek gerekiyor. Bunlar da yetmez. İlgili tarafların ikna edilmesi ve çözüm için bir ciddi isteğin ve anlaşmanın oluşturulması önemli. Ön yargılı bir yaklaşıma sahip bir toplum olduğumuzu unutmayalım. Bunun için kamuoyunun özellikle basının ikna edilmesi belki her şeyden daha önemli bu süreçte.
Böyle bir süreçte reform konusunda örnek alacağımız ülkeler var mı?
Elbette. Örneğin Kore. 1999’da Kore Eğitim Bakanlığı, 21. yüzyıl için ihtiyaç duyulan dünya çapında araştırmacı bilim adamlarını yetiştirmek gayesiyle “Beyin Kore 21” adlı bir yüksek öğretim reformu projesini başlattı. Bu proje, yeni yüzyılda zorlukları aşabilecek ve aynı zamanda başarılı insanlar yetiştirecek genel yüksek öğretim sistemini yeniden yapılandırmaya başladı. Reform programının temel gayesi orijinal fikir ve teknolojilerin üretildiği bir platform görevini ifa edecek dünya çapında araştırma üniversiteleri tesis etmekti. Aynı yıl, Kore hükümeti yerel ekonominin taleplerini karşılayan mahallî üniversiteleri desteklemeyi amaçlayan 7 yıllık bir projeyi de başlattı.
2001 yılına gelindiğinde ise, Eğitim Bakanlığı, “Eğitim ve İnsan Kaynakları Geliştirme Bakanlığı” olarak yeniden yapılandırıldı. Eğitim Bakanı’nın statüsü eğitim ve insan kaynakları gelişimi ile ilgili politikaların şekillendirilmesi ve eşgüdümünden sorumlu başbakan yardımcılığına yükseltildi. Yeni bakanlık, öğrencilerin küresel girişimci, tekniker ve araştırmacı topluma katılmaya daha iyi hazırlayarak bilgi-tabanlı ekonominin zorluklarını karşılama gayesiyle tesis edilmiştir.
Kore üniversite reformunu başardı. Sıra bizde.
Daha önceleri de birçok reform teşebbüsleri olduğu halde kalıcı çözümlere ulaşamayışımızın temelinde uzlaşamayışımızın rolü ne oldu?
Doğrusu bizde uzlaşma kültürünün olmayışı, ön yargı, partizanlık ve ben bilirim anlayışı, çözümü bilimsel platformlarda değil de, siyasi platformlarda ele alışımız çözüme giden yolları tıkıyor. Tabi uzlaşamayışımızın temelinde tek doğrulu bakış açısına sahip üstelik yeniliğe ve gelişime kapalı nesiller yetiştiren mevcut ezberci eğitim bulunuyor. Bu da ayrı nokta.. Sorunları çözemeyişimizin ve sorgulayamama kültürümüzün oluşmamasının temelinde bu nokta bulunuyor.
Türkiye’de yükseköğretim sistemindeki ciddî sıkıntıları ve mevcut sistemden yaygın şikâyetler herkesce biliniyor. Çözüm için model arayışları sürmekte, ancak hiçbir modelde değişik bakış açıları ve güvensizlik yüzünden genel mutabakata varılamıyor. Sonunda çözüm platformları kavga zeminine dönüşmekte ve problemler kronikleşmeye devam etmektedir.
Bazı akademisyen ve yöneticilerin de kendilerini kurumlarına hizmet veren bireyler yerine kurumlarının sahipleri gibi görmeleri de çözüm bulmayı güçleştiriyor. Geniş tabanlı bir mutabakat ve kalıcı çözüme, ancak ön yargılardan arınıp modern dünyadaki uygulamaları referans alarak ve genel akıl ve bilimi esas yaparak ulaşılabileceğimizi düşünüyorum.
Aslında tüm kurumlar ve çevreler sistemin tıkanıklığını farkında ve değişim istiyorlar. Sadece hükümet değil değişim isteyen. Hemen her kesinimin üniversitelerde reform gerekliliğinin farkındalar. Uzlaşmanın bir yolu yok mu? Bana göre var. Doğru sorular sormak ve asıl problemleri gündeme getirmek. Bunun için tüm kurumların mutabakata varıp çağın gerisinde kalan bu sistemi yeniden inşa etmek için anlaşması lazım
—O halde nedir odaklanmamız gereken üniversitelerin asıl problemleri?
vet, gerçek üniversite problemlerini bilmiyoruz. Asıl mesele, yüksek öğretim kurumlarının açık bir vizyon ve misyonu olmayışı, ve dünyadaki genel gidişattan kopuk olmasıdır. Üniversitelerin en büyük eksikliği misyon yokluğudur. Türkiye’de akademik unvanların veriliş kriterleri de vizyon ve misyonsuzluğu ve birimlerdeki başına buyrukluğu teşvik edici mahiyettedir. Unvan verilmesinde öğretim üyesinin bölümüne, kurumuna, yöresine ve tüm ülkeye verdiği hizmet, yetiştirdiği insanlar, kurduğu oluşturduğu alt yapı ve bilim ekolü gibi gerçek bilimsel kriterler göz ardı edilip münferit yayınlar esas alınmakta ve böylelikle öğretim üyelerinin birimlerinden ve çevresinden kopukluğu pekiştirilmektedir.
Bugün ülkede sanayi hangi tür araştırmalar yapmalıdır? Bu belli değil. Hangi tür araştırmalara yönlenmelidir? Üniversitelerimiz ne tür yatırımlar yapmalıdır? Hangi tür konularda doktoralı bilim adamları yetiştirmeliyiz? Nerelere yönlenmeliyiz? Ülkemizin ulusal kaynaklarını bilim ve teknoloji açısından nasıl değerlendirmeliyiz? Sanayiyi nasıl motive etmeliyiz?
Bakın üniversitelerde yüzlerce binlerce tezler araştırmalar yapılıyor ama bunlar genelde sinai, ekonomik ve kültürel hayatımız ve geleceğimizle alakalı değil. Düşününki 100 kadar üniversite ve on binlerce öğretim elemanı taşıyorsunuz ve onlardan istifade etmeyi bilmiyorsunuz. Bir ülkenin geleceği için bundan vahim daha ne olabilir?
Üniversitelerdeki potansiyeli halka taşıyacak mekanizmalar kurmazsanız bu potansiyel olduğu yerde kalır. Türkiye’nin problemi bu. Bazılarının zannettiği gibi problem üniversitelerimizin bir şey icat edememesi meselesi değil. Üniversitelerde güzel çalışmalar yapan değerli bilim adamları var aslında. Talebin oluşturulmadığı, gerçek anlamda serbest düşüncenin ve sorgulamanın bulunmadığı şu ortamda üniversitelerin Nobel ödüllü insanlarla dolu olması bile bir şeyi değiştirmez.
—Politikacıların Bilim Politikasından ve Misyondan habersiz olduğunu söyleyebilir miyiz?
Politika ağırlıklı bir ülkenin yolu ve ekonomik kalkınma, ancak ve ancak ilim ve teknolojinin sağlam temelinden geçer. Ama ne yazık ki sürekli ekonomik kalkınma ve gelişmeden dem vuran politikacı ve bürokratlarımız pek farkında değil. Gelişmiş ülkeler, ülkelerinin lider konumunu muhafaza edebilmelerinin yolunun insandan geçtiğinin farkında olduklarından “önce insana yatırım” diyorlar. Onun için eğitimi ve bilimi birinci öncelikli mesele olarak gündeme alıyorlar. Bizdeki durumda gelince, Ankara’daki liderlerden Eğitim sistemini “eriten ve öğüten” yapısından kurtarılması konusunda politika ve önceliklere rastlamıyoruz.
Ülkeyi yönetmeye talip olan seçime giren partilerin hatta hükümetin programını incelediğimizde "bilim politikası" veya "milli teknoloji politikası" gibi bir başlık atmadıklarını göreceksiniz. TÜBİTAK ve TÜBA üniversite bilim politikaları konularında hiç çalışma yapmadı mı? Bazı çalışmalar yaptı ise de bilim ve teknoloji politikalarımızı geliştirirken gerekli özen ve özveri gösterilmedi. Gösterildiği zaman da bunlar hayata geçirilemedi. Bugün bir Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu var ve çok güzel de kararlar alıyor. Fakat baktığımız zaman, gerek ilk toplandığı 1983 yılında ve gerekse 1997 senesinden beri Bilim Teknoloji Yüksek Kurulu’nun aldığı kararların neredeyse yüzde 90’nının hayata geçmediğini görüyoruz. Neden geçirilemiyor? Var olan politikanın gereklerinin, sistemsel bir yaklaşım, süreklilik, siyasi ya da toplumun ilgili bütün katmanlarına mal edilebilmiş bir kararlılık içinde ve tam bir bütün halinde hayata geçirilemiyor. Bu durumda Bilim ve Teknoloji Politikasının belirlenmesi de bir çözüm getirmiyor.
—YÖK sisteminde üniversiteler kanunu, üniversitelerin topluma hizmetini destekleyici mi yoksa köstekleyici bir yapıda mı?
Mevcut sistem topluma hizmeti adeta yasaklıyor. Örneğin firmalara sanayiye danışmanlık yapmanın önünde ciddi kısıtlamalar var. Üniversitelerde üretilen bilginin geniş halk kitlelerine yayılması için Türkçe yayınlar yerine yabancı dilde yayın özendiriliyor. Akademik terfilerde halka hizmete yönelik çalışmalara hiç dikkate alınmıyor diyebiliriz. Varsa yoksa yabancı yayın. Acaba yabancı dergilerde yayın sayısı artınca Türkiye gelişecek mi? Bu düşünülmüyor. Proje seçiminde olsun akademik terfilerde olsun değerlendirme kriterlerine bakınca gerek TÜBİTAK olsun ve gerekse de YÖK olsun, yayın ve makale yapılınca (özellikle uluslararası atıf dizinine –SCI- giren dergilerde) her şey halloluyor havası veriliyor. SCI yayın sayısı artınca acaba Türkiye gelişecek mi? İşte bu soruyu kimse sormuyor. Gelişmiş ülkeler gelişmişlik düzeyini SCI yayını ile değil yüksek teknoloji ürünlerinin satış rakamları ile ölçüyor. Bu ülkeler işe yararlı bir buluş yaptıklarında onu kesinlikle yayınlamıyor. Sonuç çıkarmadan, onu uygulamaya dönüştürmeden, daha gelişmişini bulmadan dışarıya duyurmuyorlar. Kendisi daha üst bir teknolojiye geçince de patent olarak yüklü para ile dışarıya satıyorlar.
Önce şunu sormalıyız? Her şeyden önce sorulması gereken, Öğrenciye ne hizmet verdik? Sonra mahalli şehrimize ve bölgeye ne hizmet verdik? Sonra ülkeye sonra dünyaya ne hizmet verdik? Dünya bilimine katkı bence en sonra gelir. Çok açık ve bellidir ki yayın yapmak hedef ve gaye olamaz. O zaman yapılan bilimsel çalışma değil yayıncılık oyunu haline geliyor. . Malum oyunda kimsenin işine yarayan bir sonuç ortaya çıkmaz. Sonra yayın çıkarmak öyle zor bir şey değildir. Bir tezgâh kurarsın. Parametreleri değiştirip bir sürü yayın çıkarabilirsin. Mühim olan bu yayınlardan istifade ve bunun da somut olarak gösterilmesidir. Türkiye’de olan budur bir bakıma.
Tüm bunlara mevcut YÖK sistemi mi sebep oluyor?
Yayın bir paylaşmadır. Kişi hakikaten çok değerli çalışmalar yapar ve bunu paylaşır. Bu gaye haline gelirse bu bir oyun haline gelir. Türkiye’de olduğu gibi.
işiler araştırma yapınca bu sonunda topluma hizmet olarak döner. Mevcut üniversite sistemi halka hizmet sunmayı ve halkla bütünleşmeyi halka önderlik etmeyi bırakın teşvik etmeyi sanki bir bakıma tam tersini yapıyor. Halktan sanki kopun mesajı veriliyor. Ülkemizde bir üniversite danışmanlık yapıp para kazanacak olursanız başınız biraz daha derde girebilir. Hâlbuki dışarıda örneğin ABD de birçok üniversitelerde, üniversite öğretim üyelerine diyor ki bir gün tatil. Piyasaya çıkın danışmanlık yapın diyor. Ve istediğiniz kadar da para kazanın. Benim için mühim olan bilgi birikiminizin topluma mal edilmesi. Sene sonunda öğretim üyelerinden rapor istiyor. Kaç tane firmaya danışmanlık yaptın? Onların isimleri nelerdir? Ne kadar çok firmaya danışmanlık vermişsen bu öğretim üyesinin değerini artırıyor. Demek ki piyasa bizim bilgi birikimimize önem vermiş ki bizi danışman olarak işe almış ben de değerli bir elemanım ki danışman olarak onlara hizmet veriyorum.
Gelişmiş ülkeler bakalım. Hepsinde üniversiteler, toplumların sosyal değişim ve gelişim-kalkınma süreçlerinde ve yeni kültürel değerlerin benimsenmesinde de kilit rol oynamaktadır. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında birer avuç pirince talim eden Japonya, Güney Kore, Taiwan, Singapur ve Hong Kong'u bugün birer ekonomik güç haline getiren de yeniliğe ve keşfe dayanan ekonomi ve sanayileri olmuştu. İsveç’ geçen yüzyılın başında buzlarla kaplı olduğu halde Avrupa’nın Japonya’sı haline getiren şeyin esasta 49 adet icat olduğunu bir doktora çalışması ortaya çıkardı. İsrail’i de o bölgede güç haline getiren de buluşçuluğa dayanan endüstrileri değil mi? Nüfusu Türkiye’nin onda biri bulunan ve bir karış toprağı bulunan İsrail teknoloji üretebilirken Türkiye, tank, uçak, helikopter ve füze teknolojisi almak için İsrail'in kapısını aşındırıyor. İsrail'den tank ve uçak teknolojisi alıyoruz diye şikâyet edenlerin İsrail’i bu noktaya getiren hususun bilim ve araştırmaya verdiği önem olduğunu fark edemiyorlar.
—O zaman otoriter ve statükocu toplumlarda olduğu gibi ülkemizde de üniversitelere değişimi “bloke etme” rolü verilmiştir diyebilir miyiz?
Böyle toplumlarda üniversiteler geleceğe ışık tutan dinamik kurumlar olmaktan çıkmaktadır. Geçmişin karanlıklarında gömülüp kalmakta, doğum yapmaya direnip durmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde üniversitelerin benzer durumu dikkatten kaçmamaktadır.
Elbette Türkiye modern dünyanın saygın bir üyesi iddiasında samimi ise, çağdaş medeniyet seviyesine ve gerçek kalkınmaya ulaşma iddialarının yıllardır sözde kalmasından kurtulmak istiyorsak üniversiteleri bilim üretir konuma çıkarmak zorundadır.
—Araştırma yapmanın ve topluma/öğrenciye hizmetin önündeki en önemli engellerden birisinin üniversitelerde ders ücretli eğitim sistemi olduğunu sürekli vurguluyorsunuz. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Evet, 1980 den sonra YÖK yasası ile birlikte ders ücretli eğitim sistemi eğitimi ticarete dönüştürmüş gibi. Gündüzü ile gecesi (2. eğitim) dersliklere kapatıyor hocayı bu sistem. Ancak ders ücretleri sistemi üniversitelere girince üniversiteler lisenin uzantısı şeklinde bir eğitim sürecine girdi adeta. Daha doğru bir ifade ile hazırlık dershanelerine dönüşmeye başladı. Öğretim elamanları bir dersten öbürüne girmekten araştırmaya ve üretmeye vakit bulamamaktadır. Diğer ülkelerde üniversitelerde, araştırma bir profesörün zamanının yüzde 80- yüzde 90’ını alır ve bir profesör her dönemde genelde bir tane, haftada üç saatlik ders verir. Bizde olduğu gibi haftada 20–30 saat ders vermek hemen hiçbir ülkede görülmeyen bir olaydır.
Daha çok ders verince daha çok para kazanılmakta araştırma yapmanın, topluma hizmet etmenin bir getirisi bulunmamaktadır bu sistemde. Türkiye’de 1970’lerde oluşmaya başlayan araştırma geleneği YÖK’ün kuruluşundan sonra iyice zayıflamasının bir nedeni budur. YÖK kurulduktan sonra ODTÜ gibi üniversitelerden birçok seçkin öğretim elamanı başka ülkelere gitmek zorunda kaldılar. Artık üniversitelerde araştırma ortamı zayıflayınca hocalar bir ders makinesi haline geldi.
Günde asgari 8–10 saat araştırmayla uğraşmayan bir bilim adamının ciddi bir üretim ortaya çıkarması zordur. Kendini araştırmaya vermeyen kişi faydalı bir şey ortaya çıkaramamaktadır. Kaldı ki bir dersten öbürüne giren hocaların aktif ve verimli ders metotlarını uygulaması ve eğitim ve öğretim olarak da öğrenciye faydalı olması da mümkün değildir.
Üniversite reformu deyince öncelikle ele alacağımız konulardan birisi bilimsel üretimi bir kenara bıraktıran, üstelik eğitimi bir ticarete dönüştüren 'ek ders ücretli eğitim' yerine nasıl bir sistem kuracağımızı konuşmalıyız.
— Eğitim dünyamızın asıl sorunu nedir sizce?
İnsanın düşünce sistemi uygulanan eğitime göre şekillenir. Mevcut sistemin nasıl bir insan tipi oluşturduğu konusunda maalesef çalışmalar yapılmıyor. Eğitimin amacına ulaşmadığı ama amaçlanmayanların oluştuğunu; sorgulayan, haklarının farkında ve becerileri gelişmiş insan tipi çıkarmadığını gösteren deneyler yapmamız gerekiyor. Bu deneyler, mevcut eğitimin insanımızı zihinsel özürlü ve kendine güvenden yoksun üstelik tek doğrulu hale getirdiğini ortaya koyacaktır. Mevcut sınav sistemi bilgi odaklı eğitim, yazılanı ya da söylenen “doğruları” sorgulamadan öğrenmeye yönelik eğitim, istenmeyen yan ürünler oluşturmaktadır.
Eğitim araştırmalarının en önemli gerçeklerden birisi şu: Öğrenme sadece gerçekleri hafızaya yerleştirmek değil, birbiri ile ilişkili gerçekleri bağdaştırabilmektir. Bilginin olgunlaşması ve yer etmesi öğrencilerin beyninde “bilgi ağları” oluşturmalarına bağlıdır. Bu yüzden öğrenme ve öğretme eskiden zannedildiğinden daha karmaşık bir yapıya büründü.
Nasıl bir tuğla yığınından bina ortaya çıkmıyorsa, bilgi yığını da bilimsel düşünceyi doğurmuyor ve kısaca bilimin kendisini ortaya çıkarmıyor. Bu eğitim yapısı içinde meraka dayalı kuşku ve sorgulama neredeyse sıfır düzeyde kaldığından, verilen eğitim üretici ve mucit düşünceleri geliştirememekte, fert problem çözme yeteneğine sahip olamamaktadır. Eğitim sınavlara hazırlanmak ve kafaya bilgi yığmak haline gelmiştir. Hâlbuki gerçek hayat ve piyasa bizden sınav çözme becerisi değil bildiğini kullanabilen, insani değerleri, mesleki beceri ve problem çözme yeteneği gelişmiş insan istemektedir. Bu yapıda sürekli bilgiyi üreten ve kullanan özne değil, kabul eden ve tüketen nesne konumunda kaldığından insanımız elde ettiği bilgilerden kendinde olmayanı üretme yeteneğini kazanamıyor, bilinenleri tekrarlayabilen taklit robotu papağanlar haline getiriyor. Bu yüzden üretimde her sahada dışa bağımlı, patent fakiri Türkiye haline geliyoruz.
Mevcut eğitim tüm sorunların ortak elementi ve tüm olumsuzlukların kaynağı durumundadır. Öyle ise işe bilginin ve eğitimin Tarifini yaparak başlamalıyız.
—Sanayici neden AR-Ge için hatta küçük bir sistemin geliştirilmesinde dahi üniversitelere müracaat etmiyor?
Üniversitelerdeki bilimin halkın hizmetine sunulamamasında bir nedeni AR- GE çalışmalarının ciddi bir mali finans gerektirmesidir. Sanayicinin bu finansa gücü yetmemektedir. Mevcut şartlarda ölüm kalım savaşı veren sanayicinin AR-GE’ye ayrıca para ayırması nasıl mümkün olabilir? Sanayi-üniversite işbirliğinin basit teknolojiler alanında dahi olsa kurulamamasının ikinci bir sebebi ise, maliyetlerdeki olağanüstü yüksekliktir. Ülkemizde fiyat mekanizmaları serbest piyasa şartlarına göre işlememektedir. Gümrükler, vergi politikaları, taban alım fiyatları, sanayicimizin dünya ülkeleri ile rekabet edebilmesi gerçekleri göz önüne alınarak belirlenememektedir. Petrol, elektrik fiyatları, iletişim ve vergilerin olağanüstü yüksekliği yanında bürokrasinin aşırı karmaşıklığı maliyetleri yükseltmektedir.
—Rekabet etme ortamı ve desteği olmayınca, sanayici böyle bir ortamda araştırma-geliştirmeye (AR-GE) niçin yatırım yapsın? Niçin üniversite ile işbirliğine girsin? Patent alıp acentelik yapmak daha kolay gelecektir öyle değil mi?
Bilgi ve teknolojinin yurt dışından ülkemize transfer üzerine dayanan endüstrimiz bile pek çok kısıtlayıcı hüküm (ihracat kısıtlaması, hammadde, yarı mamul temininde kaynağa bağımlılık, vs) altında bulunmaktadır. Bu yüzden de taklit ve kopyacı teknolojiler üreten Türk sanayi ürünlerinin bu halinde bile mamul pazarlarındaki rekabet gücü düşmektedir.
Transfer anlaşmalarındaki kısıtlayıcı ve bağlayıcı hükümlerin doğurduğu kalite düşüklüğü ve maliyet yüksekliği gibi nedenlerle yeterli pazar hacmine ulaşmayan sanayide sermaye birikimi de yetersiz kalmakta, müteşebbislik ruhu engellenmekte, yatırım yapma isteği azalmakta ve dolayısıyla ekonomik büyüme yavaşlamaktadır. Bu ise bilgi ve teknoloji üretimini sınırlamakta hatta frenlemektedir. Böylece bu kısır döngü devam etmektedir
Ülkemizde büyük holdingler teknolojilerini dışardan patent, lisans, know-how ve mühendislik anlaşmaları ile sağlamaktadırlar. Zaten bunların birçoğunun çok uluslu şirketlerde ortaklıkları vardır. Bundan dolayı AR-GE çalışmalarına pek ihtiyaç duyulmamakta, firma içindeki AR-GE birimlerini araştırma yapmaktan çok bağlı bulundukları bölümlere hazır ve ithal teknolojik hizmet vermekte yani taklitte kullanmaktadırlar. Küçük ve orta ölçekli firmaların ise AR-GE birimleri dahi bulunmamaktadır.
Ülkemiz, kendi içindeki ve dünyadaki bilimsel araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak vakit geçirmeden ortaya koyması gerekir. Bu da yetmez. Alınan tedbirlerle araştırma kurumları bu hedefler doğrultusunda araştırma yapmaya zorunlu tutulacak. Bunun için gerekli tedbirler alınacak.
Ürünlerin, fikirlerin ışık hızında geliştiği bir dünyada iş bulmak ve bu işi muhafaza etmek çok güçleşmektedir. Günümüzde edinilen bilgilerin yarısı, yedi sene gibi bir sürede geçersiz hale gelmektedir. Dünyanın tek bir şehir haline geldiği günümüzde acımasız rekabet ortamı, hızlı ve yeni üretim alanlarında kalite ve maliyetin yarışında başarılı olmak için, nesilleri teknoloji transferine değil, bilgi transferine sevk etmektedir. En son bilgi ve hünerlerle teçhiz olmaya mecbur etmektedir. Böyle bir eğitimi veremeyen ülkelerin diğer ülkelerin teknoloji kolonisi olmaya mahkûm olacağı ve bir varlık gösteremeyeceği ortadadır.
—Ankara Ticaret Odası zaman, zaman ilginç raporlar yayınlıyor. Bunlardan birisi de ''Patent Fakiri Türkiye'' raporu ([Milliyet Gazetesi, 8 Ağustos 2004]. Bu rapora göre Türkiye buluş yapamıyor, patent de üretmiyor. Türkiye patent üretiminde Kazakistan, Romanya, İran, Özbekistan, İrlanda, İsrail, Macaristan, Bulgaristan ve Moğolistan'dan bile sonra geliyor. Japonya’da günde bin 350'nin üzerinde patent başvurusu yapılırken, Türkiye'de ise her güne ortalama 3 patent başvurusu düşüyor. Her 100 patentten 96'sını ise yabancılar alıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz.
Gelişen ülkelere bakarsanız. Her ülke ancak kendi buluşuyla büyük gelirler sağlayabilmektedir. Kopyacılıkla yüksek gelir sağlayan ülke göremiyoruz. Sürekli olarak kopyacılıkla neden ileri gidilememektedir? Patent satın almak patent üretmekle aynı şey değildir. Sadece yeni buluşlar yüzünden eskimiş, önemi ya kaybolmuş ya da azalmış patentler satılmaktadır. Patenti size sattıktan sonra siz buna göre mal üretmeye başladığınızda görürsünüz ki onlar yeni ürünleri piyasaya çıkarırlar, siz bu durumda ürünlerinizi ucuz satmaya mecbur kalırsınız. Yeni çıkan patenti aldığınız anda bilin ki buluşçu ülke bir yenisini devreye sokacaktır. Yüksek gelirler ancak benzeri başka yerde olmayan ürünlerle olmaktadır. Önemli olan onları bizim büyük sanayicilerimizin (hemen hep büyük firmalar dışarının acente olmaktan lisans ve patent satın alma döneminden kurtulması lazım. Örneğin ilaç üretimi adına yapılanlar burada paketlemekten ibaret kalıyor. Yani sanayimiz montaj üzerine. İsviçre’de bir bazı ilaç firmalarının ARGE bütçesi Türkiye’nin bütçesi kadar. Siemens’te çalışan araştırmacı sayısı Türkiye’deki toplam araştırmacı sayısından fazla.
Neden mühendislerimiz ve fencilerimiz iş bulamıyor? Üretim yapamadığımızdan.. Hemen her şeyi dışarıdan alıyoruz. Yâda bilime dayanmayan basit taklitlerini üretiyoruz.
—İnsanımızda bor madeni gibi bir takım yeraltı yer üstü zenginliğimizden söz ederek bunları kullandığımız takdirde zengin olacağımızı, dış borçları ödeyeceğimizi hayal ediyor. Bu düşünceler katılıyor musunuz? .
Günümüzde asıl zenginlik ve gerçek değer, yeraltı ve üstü zenginlik kaynakları değil eğitilmiş beyin ve araştırmadır. Güç bilimin eline geçmiştir. Japonya’yı ele alalım. Japonya gücünü yeraltı ve yer üstü zenginlikten değil, bilimin gücünden almaktadır. Birçok petrol zengini Arap ülkesini kimse gelişmiş ülke kategorisinde değerlendirmiyor.
Bilgi kuvvettir. Ancak diğer ülkelerin sahip olamadığı bilgi ve teknolojilere sahip olunduğu takdirde güçlü hale gelebiliriz. Bir ülkenin ileri gitmesi için çalışmak yeterli olmamaktadır. Hatta çok çalışmak da yeterli değildir. Çünkü çok çalışıp hiç buluş yapmadan sadece buluş yapan ülkeleri zengin ederiz ama kendimiz asla zengin olamayız.
O halde yapmamız gerekenin cevabı oldukça açık. Başkalarının buluşlarını kopya etmekten vazgeçip kendi buluşlarımızı yapmak. Patent satın alarak, kopyalayarak hiç bir ülkenin ileri gittiği görülmemiştir.
Üniversite toplumdan kopuk olunca yani bilim toplum için üretilmeyince her sahada kopyacılık hâkim hale geliyor. Bilim aksesuardan öte bir anlam taşımamaya başlıyor bizde olduğu gibi. Örneğin tekstilde olduğu gibi mobilya sanayi inde de taklitle ayakta kalmaya çalışıyoruz. Sürekli İtalyan mobilyalarını taklit ediyoruz. Taklitçilikten tarım da payını alıyor: Birkaç cins tohum ıslahından başka tarımda hangi sahada bir ilerleme var? İlaç sanayi inde lisans altında kopyalamaktan başka bir şey var mı?
Tekrar vurgulamak gerekirse, toplumun hizmetinde bir üniversite için üniversite reformları çerçevesinde öncelikle ele alınması gereken konular nelerdir?
Eğer üniversitenin topluma faydalı hale getirilmesini istiyorsak (ki üniversiteler bunun için vardır) yeni üniversite reformu çerçevesinde Türkiye’deki danışmanlığı zorlaştırıcı ve şüpheci yaklaşım terk edilmelidir. Üniversite öğretim üyelerinin özel firmalarda serbestçe danışmanlık yapması teşvik edilmeli ve karşılığında alınan ücretten hesap sorulmamalıdır. Bu uygulama, gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, endüstri-üniversite işbirliğinin önünü açar ve topluma ve üniversiteye dinamizm getirir. Sadece üniversitelere değil, öğretim üyelerine de en geniş anlamda “özerklik” verilmeli ve onlara güvenilmelidir. Öğretim üyesinin yıllık performans kriter ve puanlama sistemi getirilmelidir. Çünkü o yılki maaş artışları için bir temel oluşturur bu. Bu öğrenci değerlendirmeleri de öğretim üyesinin o yılki performansının parçası olmalıdır.. Bu değerlendirmeler, hocaların eksikliklerini görme ve kendilerini geliştirme için bir yol gösterici olacaktır. Bu performans her ders için dönem sonunda öğrencilerin hocaları ve dersi değerlendirmeleri dışarıda olduğu gibi bizde de standart uygulama haline getirilmelidir. Piyasaya verilen hizmet yanında Öğrenci değerlendirmeleri maaş artımında ve doçentlik ve profesörlüğe yükselişte önemli kriter haline getirilmeli..
Son olarak ne diyeceksiniz?
Tekrarlamak gerekirse, üniversitelerin asıl problemi, Türkiye'nin içinde ve dünyadaki bilim ve araştırma hedeflerini kısa, orta ve uzun vadeli olarak seçmesi, bu seçimde Türkiye'nin hayrına kafa yoracak, çalışacak yetenekli ve haysiyetli kimselerin görev almasını sağlayacak kalite ve liyakat kriterlerinin uygulanacağı bir sistemin kurulmasıdır. Bu hedefler doğrultusunda üniversitelerimizde gerçek üretkenliğe ve buluşlara yol açacak araştırma ortam ve teçhizatını, kütüphanelerini, dış dünya ile iletişim ve bilgi alışverişin artıracak iç ve dış yayınların (yayın için yayın olmamak kaydıyla) geliştirilmesine ağırlık verecek reformların ele alınmasıdır.
Günümüz dünyası artık ikiye ayrılmış görünüyor. Birincisi, icat ve yenilik yoluyla üretenler. Bunlar aynı zamanda bu şuura varamamış toplumların kaderlerine hükmetmekte ve onların sırtından geçinmektedir. İkincisi buluşların estirdiği rüzgârlara kapılıp oradan oraya sürüklenen, tüketen ve kopyalayan ülkeler. Bunlar aynı zamanda günümüz dünyasının “yeni kölelerini” oluşturmaktadır.
Sonuç olarak endüstride, ziraatta, hizmetler sektöründe, kamu yönetiminde, siyasette, kısaca her sahada sorgulama esaslı, icada dayalı “millî” bir eğitim ortamı ve anlayışı oluşturmak zorundayız. Bu kolay değildir ama başka çıkar yol da görünmüyor. Ülkemizde bilimi aksesuar olmaktan kurtarıp, insanımızın gelişimine ve hizmetine sunmanın yolu budur.


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla