Dıs Ticaret Uzmanı Necmi Odyakmazın bir yazısı
2001 yılında dünya ekonomik büyümesinde keskin bir düşüş yaşanmıştır; sanayileşmiş dünyada lider konumundaki üç ekonomik bölgenin performansı zayıf kalmış, bu durumun gelişmekte olan ekonomiler üzerindeki yan etkileri de 1990’lı yıllardaki düşüşlerden daha sert hissedilmiştir. Doğu Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan pazarların bazıları durgunluğa girmiş; dünya piyasalarının aşağı yönlü baskılarına yalnızca, çok geniş ve göreli olarak kapalı ekonomilere sahip olan Çin ve Hindistan direnebilmiştir. Afrika kıtasındaki büyüme bir önceki yılla aşağı yukarı aynı seviyede kalmıştır. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde ekonomik büyüme gelişmekte olan ülkelerde 2001 yılıyla karşılaştırıldığında yüzde 5,4’ten yüzde 2,1’e düşmüştür
ABD ekonomisi durgunluğa girmiş, Euro alanının bu durumdan etkilenmeyeceğine yönelik inanışın yanlış olduğu gözlenmiştir. 2001 yılında Euro alanındaki büyüme oranın yaklaşık yüzde 1,5 oranında azalmasına; ihracatın duraklaması, AB ülkelerinin ABD’deki iştiraklerinin kar hadlerindeki düşüş, aşırı dikkatli para ve maliye politikaları bir bütün olarak katkıda bulunmuştur. Üç yıldan beri düşmekte olan işsizlik oranı kısmen yüksek sayılabilecek bir oran olan yüzde 8,5’te sabitlenmiş görülmektedir. AB’nin güçlü ekonomilerinden yalnızca İngiltere -O da güçlü tüketici talebi sayesinde- daha olumlu bir yıl geçirmiştir. Japonya’da 1999 yılında başlayan ekonomik iyileşme bir sonraki yılın ikinci yarısında yavaşlamıştır; ekonomi, ihracat ve özel yatırımlardaki iki haneli düşüşlerle beraber 2001 yılının ikinci çeyreğinden bu yana duraklama içerisindedir. Japon Merkez Bankası’nın 2001 yılının Mart ayında sıfır faizli para politikasına dönmesine karşın, şirketler kayıtlarına rekor zararlar işlemekte, kurumsal iflaslar artmakta ve işsizlik oranı yüzde 5,5’i zorlamaktadır.
Sanayileşmiş ülkelerdeki ekonomik durgunluğun gelişmekte olan ülkelere sirayet etmesinde uluslararası ticaret önemli bir rol oynamıştır. 2000 yılında yüzde 14 oranında artan gelişmekte olan ülkelerin ihracat hacimleri, 2001 yılında yüzde 1 bile artmamıştır. Gelişmekte olan bölgelerin hemen hepsinin etkilenmesine rağmen, bu etki yoğun olarak ABD’nin elektronik ürün ve yarı iletkenlerdeki güçlü talebi sayesinde 2000 yılında hızlı bir ihracat artışı gerçekleştiren Doğu ve Güney Asya’da hissedilmiştir; ihracattaki düşüş Çin’in Tayvan Bölgesi için yüzde 15’ten fazla, Kore Cumhuriyeti için yüzde 10, Hong Kong, Malezya, Singapur ve Tayland için yüzde 5 olarak tahmin edilmektedir. Başta ihracat mallarının fiyatlarındaki sürekli düşüşten muzdarip olan Latin Amerika olmak üzere bazı bölgelerde ihracat hacmindeki azalış fiyatlardaki çöküşe paralel seyretmektedir. 2000 yılındaki tepe noktasının ardından petrol ürünlerinin fiyatlarındaki düşüş petrol ihracatçısı ülkelerin gelirlerinin de azalmasına yol açmıştır. Aksine, Afrika ülkeleri tarafından ihraç edilen bazı ürünlerin fiyatları 2001 yılında yüksek bir seyir izlemiştir.
1997 yılındaki Asya finans krizinden bu yana düşüş trendindeki gelişmekte olan ülkelere yönelik sermaye hareketleri 11 Eylül’den ciddi şekilde etkilenmiştir. 1990’lı yıllardaki uygulamalara benzer şekilde, ABD’deki ekonomik durgunluğun ve gevşetilen para politikasının sermaye hareketlerini gelişmekte olan pazarlar lehine çevirmesi beklenmektedir. Bununla beraber, bir seri finansman krizinin ardından bu pazarları çevreleyen belirsizlik, sanayileşmiş ülkelerdeki pazarların artan kırılganlığıyla birleşmiş durumdadır. 1990’lı yılların aksine, gelişmekte olan ülkelerin ABD pazarına daha da bağımlı hale gelmesi nedeniyle, söz konusu ülkeler yüksek oranlı riske bağlı kazanç arayan yatırımcılara fazla bir çeşitlilik sunmamaktadır. Doğu Asya’daki borçluların yabancı bankalara geri ödemeleri diğer bölgelerdeki kredileri önemli bir marjla geçmiş durumdadır, ayrıca garantili borçların gelişme yolundaki pazarlara düşük yoğunluklu akışı sürmektedir. Doğrudan yabancı yatırımlarda durum biraz daha parlaktır; Latin Amerika’ya yönelik yatırımlar bu bölgeyi en fazla sermaye çeken merkez konumuna getirmiştir. Ancak, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarına ilişkin bu olumlu tablonun 2002 yılı boyunca süreceği beklenmemelidir. Sadece, 2001 yılında da net sermaye girişinde artış yaşayan Çin’in DTÖ’ye de üyeliğin etkisiyle net sermaye girişinde önemli oranda artış yaşaması öngörülmektedir.
Döviz kuru gelişmekte olan ülkelerde kısmen sabit bir seyir izlemiştir. Bu durumun istisnalarını finansal karışıklıkların ardından paralarını dalgalanmaya bırakmak zorunda kalan Arjantin ve Türkiye oluşturmaktadır. Arjantin’de sabit döviz kurunun terk edilmesi, sonuçları hem kendisi hem de komşuları için henüz net bir şekilde belli olmayan geniş çaplı ekonomik krizi de beraberinde getirmiştir. Buna karşılık, krizin diğer gelişmekte olan ülkelere sıçradığına ilişkin bir işaret mevcut değildir. 2001 yılı başından itibaren döviz kurlarının gelişmekte olan ülkelerde, yetkililerin de kurlardaki önemli oynamalara müdahale istekleri paralelinde, serbest dalgalanmaya bırakılması yönünde bir eğilim gözlenmektedir.
11 Eylül olaylarını takiben önemli merkez bankalarınca alınan önlemlere karşın, yalnızca ABD’nin bu olayın istihdam ve gelirlere yönelik olumsuz etkilerini ortadan kaldıracak somut politikalara odaklandığı görülmektedir. Euro alanında uygulanan İstikrar ve Büyüme Paktı bütçe hedeflerini belirlerken farklı ülkelerdeki iniş çıkışları yeteri kadar dikkate almamaktadır. Zayıf Euro yabancı talebin sürdürülmesine yardımcı olurken diğer taraftan küresel perspektiften bakınca Euro alanındaki para politikası aynı zamanda da kısıtlayıcı olabilmektedir. Japonya’da zayıf Yen’in ihracatın sürükleyeceği bir büyümeyi ateşleyeceğine yönelik umutlar güçlenmiştir. Ancak, ekonomik iyileşme para politikasının tek başına başarmakta yetersiz kalacağı tüketici harcamalarındaki artışa da ihtiyaç duymaktadır
Bu ABD’nin başarısının ardında yatan gerçektir. Şimdiye kadar, işsizliğin artmasına ve reel ücretlerin düşmesine karşılık, üretimdeki düşüşü beklenenden daha fazla olan tüketici harcamaları sınırlamıştır. Özel tasarrufun hala çok yetersiz kaldığı göz önünde tutulacak olursa, gerçek ekonomik toparlanma bireylerin normal tüketim alışkanlıklarına dönmeleriyle mümkün olabilecektir. Aynı zamanda, bir taraftan kurumlar gelir gider dengelerini yeniden yapılandırmaya gereksinim duyacakken diğer taraftan yatırımların sürdürülmesinin parasal tabandaki genişleme potansiyeliyle sınırlı kalacağı görülmektedir. Sürdürülebilir büyüme ancak ve ancak tüketici ve iş dünyasının üreticilere, kapasite artırımına yönelik yeni yatırımlar yapmaya ikna edecek kadar güven aşılamalarıyla gerçekleştirilebilir. Şu ana dek bu durumun gerçekleştiğini söylemek zordur.
Yukarıdaki gelişmeler ışığında sonuç olarak, ABD’nin düşük ama pozitif bir büyüme oranını yakalayacağı söylenebilir. Bu çeşit bir ekonomik realite hala ihracat destekli toparlanmaya bel bağlayan Avrupa ve Japonya’nın bu umutlarını da kısmen suya düşürmektedir. Üstelik, doların güçlü kalması durumunda, Avrupa ve Japonya’daki büyüme performansı da tatminkar olmazsa ABD’nin cari işlemler açığı daha da artabilecek, korunmacı önlemlerin alınmasına ilişkin baskılar hissedilebilecek ya da yüksek oranlı bir dolar devalüasyonu kurlardaki istikrarsızlığın küresel ölçülerde olacağı bir dönemi başlatabilecektir.
2001 yılının son çeyreğinde Asya ülkelerinden bir çoğu, yurtiçi talebi harekete geçirecek aktif politikalar sonucunda pozitif büyüme oranları yakalamışlardır. Bazı Latin Amerika ekonomilerinin ve geçiş ekonomilerinin de yılın başlarında küresel trendi alt etmeyi başardıkları söylenebilir. Buna karşın, sanayileşmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerdeki istihdam ve gelir artışını desteklemek için gerekli olan yüzde 3’lük büyüme oranını yakın gelecekte tekrar yakalamaları imkan dahilinde değildir. Benzer hedeflerin tutturulması, gelişmekte olan ülkelerin ihraç ürünlerine olan talebin artması, ürünlerin ihraç fiyatlarının yükselmesi ve sermaye girişlerinde güçlü bir artış gibi içinde bulunduğumuz dönem itibariyle gerçekleşmesi uzak uluslararası gelişmelere bağlıdır.
Bu olumsuz uluslararası ortamdan ve şartlardan en az etkilenecek ülkeler cari işlemler fazlası veren ve döviz rezervi/kısa dönemli dış borç oranı göreli olarak düşük olan Güney ve Doğu Asya ülkeleri olacaktır. Zıt bir şekilde, Latin Amerika ülkelerinin büyük bir çoğunluğu dinamik ekonomik büyümeyi finanse edebilmek için daha fazla sermaye girişine ihtiyaç duymaktadırlar. Avrupa’daki birkaç geçiş ekonomisinde de büyüme önemli oranda Euro alanındaki ihraç pazarlarının dinamizmine ve tabi ki sermaye girişlerine dayanmaktadır.
Küresel büyümenin yavaşlaması durumunda, uluslararası pazarlara erişimin artırılması gelişmekte olan ülkelerdeki aktiviteleri canlandırabilir, ayrıca bölgesel ticaret ve finansman mekanizmalarının artan yoğunlukta devreye sokulması hem bu ülkeleri ekonomik istikrarsızlıktan uzak tutacak hem de dış koşulların dayattığı sıkıntıların hafifletilmesine yarayacaktır.
Dünya Ticaretinde Gelişmekte Olan Ülkeler
Temelde, gelişmekte olan ülkeler için hala en başat politika sorunu ticaret ve sanayiinin ana mekanizmalarının zenginlik yaratılmasına ve insan isteklerinin karşılanmasına en iyi hangi şekilde kanalize edileceğidir. Bu ülkelerin, basit ürün ihracına olan bağımlılıklarından zamanla kurtulup daha sofistike ve teknolojik ürünleri ihraç etmeye başlamaları uluslararası iş bölümüne daha verimli ve katılımcı bir şekilde entegre olmalarının bir işareti sayılmaktadır. Üretim faaliyetlerine yöneliş, daha hızlı verimlilik artışı ve hacim artışından bağımsız fiyat istikrarı da sağladığından, uzun vadede tarım ve toprak ürünleri ihracatçısı ülkeleri ticaret hadlerindeki düşüşten korumakta ve daha karlı ihracat fırsatları yaratmaktadır.
1980’lerin başından bu yana hızlı bir şekilde ticaretin ve doğrudan yabancı yatırımların (FDI) serbestleşmesi, gelişmekte olan ülkelerin birçoğunda politik ve ekonomik uygulamaları derinden etkilemiştir. Uluslararası pazarlara ve rekabete açılmanın bu ülkelerin uluslararası ticarete katılımlarının hızını ve içeriğini değiştireceği, böylece ödemeler dengesi problemlerinin üstesinden gelecekleri, büyümelerinin artacağı ve sanayileşmiş ülkeleri yakalayacakları umulmuştur.
Bu dönem boyunca gelişmekte olan ülkelerin ihracatları gerçekten de dünya ortalamasından daha hızlı artmıştır ve bugün dünya ticaretinin yaklaşık üçte biri olarak ifade edilmektedir. Bu performans önemli ölçüde, günümüzde gelişmekte olan ülkelerin ihracatının yüzde 70’ine tekabül eden sanayi ürünlerine atfedilebilir; bunun yanında bazı ürünlerde de gelişmekte olan ülkelerin toplam ihracatı dünya ihracatının yüzde 50 veya daha fazlasını oluşturmaktadır. Daha da önemlisi, birçok gelişmekte olan ülkenin, son yirmi yıldır dünya ticaretindeki payı en hızlı artan ürün grubu olan elektronik ve elektrikli ürünler gibi teknoloji yoğun sanayi ürünlerinin ihracatını gerçekleştiriyor olabilmeleridir.
Buna karşın manzara daha ayrıntılı bir inceleme sonucunda biraz farklılaşmaktadır. Dikkate değer sanayi altyapısı olan, küresel ticaret sistemiyle yatay ve dikey eklemleşmiş birkaç ilk kuşak yeni sanayileşmiş Doğu Asya ülkesi haricinde (NIEs), gelişmekte olan ülkelerin ihracatı halen verimlilik artışını ve dünya pazarlarındaki dinamizmi sınırlayan, kalifiye olmayan işgücüyle doğal kaynakların sömürülmesine dayanan ürünlerde yoğunlaşmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde yüksek teknolojili, arz esnekliğine sahip, katma değeri yüksek ürünlerin ihracatının arttığına yönelik istatistikler yanıltıcı olmaktadır. Bu tür ürünlerin ihracatı gelişmekte olan ülkeler tarafından gerçekleştiriliyor gibi görünse de, aslında söz konusu ülkeler, uluslarüstü şirketler (TNCs) tarafından organize edilen uluslararası üretim zincirine ancak düşük kaliteli işgücüne dayalı montaj aşamasında dahil olmaktadır. Teknolojinin ve iş becerisinin önemli bir bölümü ürünün bütününden ziyade ithal edilen parçalarda ve bölümlerde yoğunlaşmaktadır, benzer şekilde katma değer çoklukla bu parçaların geldiği daha gelişmiş ülkeler ile bu üretim ve dağıtım şebekesini organize eden TNC’lerde yaratılmaktadır.
Gerçekten de, hızlı büyüyen yüksek teknolojili ürünler de dahil olmak üzere, gelişmekte olan ülkelerin dünya sanayi ürünleri ihracatında payı artarken, bu aktiviteler neticesinde kazanılan gelirden alınan pay aynı dinamizmi yansıtmamaktadır. Bu nedenledir ki, geçtiğimiz yirmi yıl zarfında gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasında yapılacak karşılaştırma bazı endişeleri de beraberinde getirmektedir. Anılan dönemde, gelişmiş ülkelerin dünya sanayi ürünleri ihracatındaki payı azalmasına karşın bu ürünlerin üretim sürecinde yaratılan katma değerden aldıkları pay artmıştır. Gelişmekte olan ülkeler için ise tamamen zıt bir durum söz konusudur; bu ülkeler gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) içerisinde sanayi ürünlerinin payını artırmışlar, ancak GSYİH hesaplarında sanayi ürünleri aracılığıyla yaratılan katma değeri aynı oranda artırmaya muvaffak olamamışlardır. Benzer şekilde, gelişmekte olan ülkelerin dünya sanayi ürünleri ihracatındaki paylarının artışı, bu ülkelerin dünya sanayi üretimiyle yaratılan toplam katma değerden aynı oranda pay almasını beraberinde getirmemiştir, üstelik bazı gelişmekte olan ülkelerde ters yönlü bir hareket dahi gözlenmektedir. Gerçekten de, ticaret ve yatırım uygulamalarını hızla serbestleştirebilen ve geçtiğimiz yirmi yıllık dönem süresince sanayi ürünleri üretiminde hızlı bir gelişme gösterebilen çok az sayıda ülke dünya sanayi üretimi gelirinden aldıkları payı artırabilmişlerdir.
Çok açık bir şekilde, gelişmekte olan ülkeler için uluslararası ticaret sisteminden olabildiğince faydalanmak artık yalnızca temel ürün ihracatından uzaklaşmak meselesi değildir. Aynı zamanda da, pazarın rekabet yapısı, gelir esneklikleri ve teknolojik zayıflık gibi fiyatı ve temel sektörlerin verimlilik dinamiklerini ters yönde etkileme potansiyeline sahip faktörlerin, gelişmekte olan ülkelerin artan oranlarda uluslararası ticaret sistemine dahil olmaları türünde son dönem gelişmeleri ışığında yeniden değerlendirilmesi gereklilik arz etmektedir.
Dünya Ticaretinde Dinamik Ürünler
Dünya ihracatı, geçtiğimiz yirmi yıllık periyot genelinde yıllık yüzde 6’dan daha az artan dünya üretim ve gelir ortalamasıyla karşılaştırıldığında, dolar bazında yılda ortalama olarak yüzde 8 civarında artmıştır. Bu çalışmada incelenen 225 ürün yelpazesinde, bazılarının ihracat fiyatı mutlak değer olarak düşerken bazılarının ihracatı ise dünya üretim ortalamasından yaklaşık üç kat daha fazla artmıştır. Eksi ya da çok düşük büyüme performansı sergileyen ürünler genellikle temel ürünler ve bazı sanayi ürünleri olmaktadır. Temel ürünler ve sanayi ürünleri de dahil olmak üzere, araştırmaya tabi tutulan ürünlerin üçte birinin üretimi dünya gelir artışı ortalamasının gerisinde kalmıştır.
Sanayi ürünleri genellikle dünya ticaretinde en hızlı büyüyen ürünler olsa da, bu gruba alkolsüz içecekler ve hububat gibi tarım ürünleri de dahil edilebilir. Elektronik ve elektrikli mamuller gibi dünya ticaretindeki payı hızla artan ve günümüzde dünya ticaretinin yaklaşık altıda birini oluşturan ürünler, yapılarında barındırdıkları artan oranlardaki AR&GE unsuruyla teknoloji yoğun ürün olma yolunda emin adımlarla ilerlemektedirler. Bu tip dinamik ürünlerin başlıca ortak özelliği üretildikleri sektörlerin, güçlü verimlilik artışı yaratan sektörler olmalarıdır. Diğer dinamik ürünler olarak sayılabilecek tekstil ve hazır giyim ile orta ve düşük yoğunluklu kalifiye işgücü gerektiren ulaşım araçlarında ise sektör verimliliği daha düşüktür.
Gelir esnekliklerindeki farklılık, ürünlerdeki yenilikler, değişen tüketim kalıpları ve ülke genelinde sektörler arası rekabet gücünün el değiştirmesi bazı ürünlerin neden diğerlerine nazaran dünya pazarında daha dinamik olduğunu açıklamaya yardımcı olabilir. Bununla beraber, piyasaların serbestleştirilme hızındaki farklılıklar da dikkate değer rol oynamıştır. Son yıllarda üzerinde özellikle durulması gereken diğer bir faktör de gelişmiş ülkelerin kendi pazarlarına erişimi sınırladıkları ticaret politikalarıdır. Diğer sektörlerdeki serbestleşme hızıyla kıyaslandığında ve işgücü yoğun benzer sektörlerle beraber değerlendirildiğinde, tekstil ve hazır giyim sektörlerindeki ticari serbestleşme yavaş ve sınırlı olmaktadır. Yüksek tarifeler, gittikçe artan tarifeler, kotalar; ticarette olumsuz etki yaratan anti damping ve ürün standardı gibi önlemlerle beraber kullanılmaktadır. Özellikle sofistike olmayan ürünlere karşı uygulanan tarife dışı engeller bu ürünlerin pazara girişini güçleştirmekte, sanayileşmenin erken dönemlerinde önemli sayılan düşük ve orta ölçekli ürünler aleyhine, yüksek teknolojili ürünler lehine haksız rekabet yaratmaktadır.
Belki de ürün dinamizmi konusunda en etkileyici ve belirleyici unsuru TNC’lerin stratejileri oluşturmaktadır. Geçtiğimiz yirmi yıllık periyotta en çok büyümenin gerçekleştirildiği elektrikli ve elektronik mamullerin parçaları ve bileşenleri, tekstil ve hazır giyim gibi emek yoğun ürünler ve yüksek AR&GE içerikli ürünler en çok, üretim sürecinin uluslararası ürün paylaşım anlaşmaları vasıtasıyla küreselleştirilmesinden etkilenmişlerdir. Sermaye hareketliliğinin artmasıyla birlikte işgücü hareketi üzerindeki kısıtlamaların sürdürülmesi uluslararası üretim şebekesinin erişim menzilini genişletmiş, böylelikle ticaret hacmi üretim zincirlerinin kompartımanlara ayrılabildiği, farklı kompartımanların farklı ülkelerde konuşlandırıldığı birçok sektörde artmıştır. Genellikle bölgesel nitelikteki düzenlemelerle sağlanan tarife kolaylıkları ile mali ve diğer teşvikler bu süreci hem cesaretlendirmiş hem de hızlandırmıştır; böylelikle ürünlerin nihai tüketiciye ulaşmadan farklı birkaç yerde işlem gördüğü yeni bir ticaret kalıbı teşvik edilmiş ve bu tip ürünlerin ticari değeri üretim sürecindeki katma değerlerin toplamından çok daha fazla olmaya başlamıştır. Bu gibi şebekeler aracılığıyla uzmanlaşmaya dayalı ticaretin dünya ihracatının yüzde 30’dan fazlasını oluşturduğu tahmin edilmektedir.
Ticaret ve Sanayi: Yeni Bağlantılar, Eski Mücadeleler
Geçtiğimiz yirmi yıl zarfında gelişmekte olan ülkeler bir bütün olarak uluslararası ticaretin daha aktif ve dinamik katılımcıları haline gelmiş olsalar da, detaylı bir yaklaşım bu ülkelerin uluslararası işbölümüne katılımlarının niteliğindeki derin farklılaşmayı gözler önüne serecektir:
*İlkin, ülkelerin birçoğu halen göreli olarak durgun veya dengesiz piyasa yapısına sahip temel ürünler ihracatından kurtulabilmiş değildir. Buna karşılık, bazı temel ürünlerin ticaretindeki artış sanayi ürünleri ticaretindeki artış ölçüsünde gerçekleşmiştir, bu ürünlerin üretimiyle iştigal eden ülkeler de ihracatlarında miktar ve gelir bazında dikkate şayan artışlar tecrübe etmişlerdir;
*İkinci olarak, bazı ülkeler temel ürünlerden sanayi ürünlerine geçişi ancak dünya piyasalarında dinamizmden yoksun olan doğal kaynaklara dayalı veya emek yoğun ürünlerde yoğunlaşmak suretiyle gerçekleştirebilmişlerdir;
*Üçüncüsü, bazı gelişmekte olan ülkeler dünya ticaretindeki son yirmi yıllık sreçte yaşanan artış sayesinde beceri ve teknoloji yoğun ürünlerin ihracatında iyi bir performans sergilemişlerdir. Ancak, istisnaları olmakla beraber, söz konusu ülkelerin bu ürünlerle olan ilişkisi emek yoğun, katma değeri düşük montaj seviyesinde kalmıştır. Sonuç olarak, bu ülkelerden bazılarının dünya sanayi üretiminden kaynaklanan toplam gelirdeki payları gerçekten düşmüştür. Diğerlerinin ise, üretimdeki katma değer payları, aynı ürünün ihracatından aldıkları payla kıyaslandığında çok gerilerde kalmaktadır;
*Son olarak, yalnızca az sayıdaki ülkenin dünya sanayi üretimi katma değerindeki payları, dünya sanayi ürünleri ihracatındaki paylarıyla aynı ya da daha fazladır. Bu az sayıda ülke nitelemesi, diğer gelişmekte olan ülkelerin ihracata dayalı büyüme modellerini benimsemeden önce bu alanda kayda değer bir ilerleme gösteren Doğu Asya’nın Yeni Sanayileşmiş Ülkelerini (NIEs) ifade etmektedir. Bu niteleme, son yirmi yıllık süre zarfında ticaret ve yatırım prosedürlerini hızla serbestleştiren ülkelerin hiç birini kapsamamaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerin birçoğu rekabette ucuz ve kalifiye olmayan işgücüne güvendiklerinden halen kaynak ve emek yoğun ürünler ihraç etmektedirler. Son grup haricindeki ülkeler, sanayileşmiş ülkeler ile kendileri arasındaki gelir uçurumunu kapatmaya yarayacak ihracat ve gelir artışını anlamlı ve dinamik bir ilişkiyle birbirine bağlamakta başarısız olmuşlardır. Gelişmekte olan ülkeler bir bütün olarak ele alındığında, dinamik ürünlerin dünya genelindeki ticaretinde başlıca oyuncular konumuna gelseler de karmaşık teknoloji içeren ve ölçek ekonomileri yoluyla üretilen ürünlerin ihracatındaki ancak yüzde 10’luk bir paya ulaşabilmişlerdir.
Gelişmekte olan ülkelerin birçoğunun dış ticaret gelirini dış ticaret hacmi oranında artıramadığı küresel düzenin anlamlı bir sistem olduğunu söylemek hayli zordur. İlk adım, sanayi ürününü itibari değeriyle sınıflandırmaya tabi tutan nedensel ampirizmden vazgeçmek olmalıdır. Genellikle, yüksek teknolojili sektörlerde faaliyet gösteren gelişmekte olan ülkeler üretim sürecinin beceri ve teknoloji isteyen safhalarına katılmamaktadırlar. Sonuç olarak, gelişmekte olan ülkelerin ürün artı değerine katkıları işgücü gibi en bol ve ucuz faktör aracılığıyla olurken, asıl parsa kıt ancak uluslararası hareketliliğe sahip sermaye, yönetim ve know-how gibi faktörlerin sahibi olan yabancı yatırımcılar tarafından toplanmaktadır. Farklı bir söylemle, ihraç edilen üründen ziyade işgücünün kendisi olmaktadır. Gerçekten de, Çin ve Malezya gibi uluslararası üretim zincirine dahil olarak katma değer yaratılmasına katkıda bulunabilen ve dünya toplam sanayi ürünleri ihracındaki payını başarıyla artıran ülkelerde dahi yurtiçindeki katma değerden aslan payını FDI’ın yabancı ortakları almaktadır.
Bariz şekilde, uluslararası üretim zincirinin emek yoğun üretim bölümüne katılım gelişmekte olan ülkelere ancak emeğin ucuz ve bol olduğu sanayileşmenin başlangıç veya emekleme aşamasında yararlı olabilecektir. Yaratılan katma değer az bile olsa istihdam sağlanabilecek, kişi başına düşen milli gelir ortalaması az da olsa artacaktır. Üstelik, ucuz ve kalifiye olamayan işgücünün uluslararası üretim ağlarıyla – ister büyük uluslarüstü holdingler tarafından farklı bölgelerde organize edilmiş üretim süreci olsun, isterse küçük girişimcilerce farklı ülkelerde kurulan tesislerin uluslararası bir taşeron firma aracılığıyla birleştirilmesinden oluşsun - ilişkilendirilmesi sonucunda daha geniş tabanlı büyüme için gerekli olan sanayileşmenin başlatılabileceği üretim kolları yelpazesi genişletilebilecek ve işgücünün teknik kapasitesi ile organizasyon tecrübesi artırılacaktır. Yine de bu durum, sürdürülebilir ve hızlı bir büyüme patikasına sıçrayış anlamına gelmemektedir.
Bu çeşit ağlar, TNC’lere üretimde esneklik sağlamanın yanında yatırım yapılacak bölgelerin kontrolünde de yardımcı olur. Böylelikle; know-how, teknoloji ve tasarım gibi önemli üretim girdileri firma içinde sıkı ve güvenli bir şekilde muhafaza edilerek, karmaşık birimlerin yönetimi ve koordinasyonunun maliyetlerini artıracak rakip firmaların piyasaya girişleri engellenmiş olur. Doğu Asya ekonomilerinin ilk yıllarında olduğu üzere, yabancı doğrudan yatırımlar, doğası gereği yerel pazarlık gücü daha iyi açılımlar getirmedikçe ticaret ve yatırımlardan sağlanan gelirin bir hayli eşitsiz dağılımına yol açarlar. Yine de bu ülkelerin elde ettiği başarının tekrarlanması, yatırımların fazlasıyla hareketliliği –yerel avantajlar kar ve zarar hesaplarının değişmesiyle ya da alternatif yatırım alanlarının ortaya çıkmasıyla kolaylıkla kaybedilip kazanılabilir- ve sermaye, ara malı gibi ithal girdilere kalıcı bağımlılığın yüksekliği göz önüne alındığında zorlaşmaktadır. Benzer problemler sanayileşmenin ilk aşamalarını başarıyla gerçekleştiren ancak kalıcı ve daha iyi bir büyüme çizgisini yakalayabilmek için hızlı bir yapılanmaya ve verimlilik artışına ihtiyaç duyan orta gelir grubu ülkeler için de ciddi olabilmektedir.
Rekabet ve Yapısal Bozukluklar
Bir ülke, üretimi ve ihracatı talebe göre yapılan ürünlerin küresel olarak arz edildiği; kuralları üretim zincirleri, karşılıklı bağımlılık ve eşitsiz dağılım gibi faktörler tarafından belirlenen uluslararası bir ticaret sistemine dahil olmaktan ne gibi bir fayda sağlayabilir ? Gittikçe azalan ticaret hadlerine yol açan küresel trendler gelişmekte olan ülkelerin karar mekanizmalarında endişeye yol açmaktadır. Büyümeyi ateşleyecek sanayi ürünleri ihracatı bu problemin çözümü olarak algılanmaktadır.
Son yıllarda dünya ticaret sistemine yüksek nüfus ve düşük gelir grubundaki ülkelerin katılımıyla, dünya ticaretine konu olan sektörlerin istihdam ettiği işgücünün yaklaşık yüzde 70’i sıradan işgücü haline gelmiştir. Yine de, bu tür ülkelerde hatırı sayılır oranlarda bir istihdam fazlası ve sisteme daha fazla katılım sağlamamış ancak benzer özellikler taşıyan ülkeler mevcuttur. Gelişmekte olan ülkelerin eşanlı olarak emek yoğun sektörlerdeki ihracatı teşvik etmeleri ve uluslararası üretim şebekeleri tarafından bu ülkeler arasında organize edilen yüksek teknolojili üretimin emek yoğun aşamasında doğrudan sermaye yoluyla yer almaya yönelik sıkı rekabet, yapısal bozuklukları şiddetlendirebilecek, dışa açık büyümenin cazibesini azaltacak ve dünya ticaretindeki sistematik riskleri artıracaktır. Standardize edilmiş ve aşırı ithalat bağımlı kitle üretim fazlasının tipik bir örneğini, gelişmekte olan ülkelerin aynı ürünün ticaretini yapan gelişmiş ülkelere nazaran ihracat fiyatlarının 1995’ten bu yana düştüğü ya da dalgalandığı elektrik ve elektronik sanayiinde görmek mümkündür.
Gelişmekte olan ülkelerin sanayi ürünleri ihraç fiyatlarının gelişmiş ülkelere kıyasla düşük olduğuna ilişkin daha genel işaretler de mevcuttur. Bu tür ülkelerin, Güney Kore örneğinde olduğu gibi dinamik üretim sektörleri çerçevesinde etkileyici bir ihracat performansı yakaladıkları ya da belli dönemlerde basit sanayi ürünleri ihracatında lehlerine oluşan ticaret hadleri yoluyla kar ettikleri gerçektir. Ancak, önemli sayıda gelişmekte olan ülkede sanayi ihracat ürünlerinin sürekli dalgalanan fiyatlara maruz kalıyor olması endişelerin sağlam temellere dayandığının göstergesidir. Bu nedenle, ihracat orijinli politikaların tasarımında gelişmekte olan ülkelerde emek yoğun ürünlerin arz fazlası yoluyla piyasaya sunulabileceği göz ardı edilmemelidir.
AR&GE içerikli beceri ve teknoloji yoğun üretim bantlarının kurulmasındaki zorluk ve üretim zincirlerinin koordinasyonundaki maliyet yüksekliği yüzünden pazara giriş engellerinin oluşumu bu piyasaların fiyattan ziyade kalite, tasarım, pazarlama ve ürün farklılaşması gibi konularda rekabet eden kuzeyli oligopol üreticiler tarafından kontrol edilmesine yol açmaktadır. Makine ya da ulaşım araçları gibi daha az teknoloji içeren ancak spesifik ve büyük meblağda yatırım gerektiren ürünler de yüksek konsantrasyonlu ihraç pazar payına sahip ürünler arasında sayılabilir.
Yukarıda üzerinde durulan noktaların aksine özellikle geçtiğimiz on yıl içerisinde emek yoğun mallar, üreticisine rekabet gücü kazandıran bir trend izlemiştir. Bu tür piyasalar yeni nesil sanayileşmekte olan ülkelere uygun fırsatlar sağlamayı sürdürmektedir. Ancak sanayileşmiş ülkelerdeki yüksek işsizliğin ve zayıf büyümenin “armada” türündeki bu sektörlerdeki kapanmayı geciktirdiği unutulmamalıdır. Üstelik, orta gelir seviyesindeki gelişmekte olan ülkelerin birçoğu emek yoğun sektörlerdeki üretimde, üreticilerin teknolojik yenilenmeyi ve ürün farklılaşmasını masraflı bulmalarından ötürü ısrarcıdırlar. Gelişmekte olan ülkelerde rekabete yönelik baskılar üreticiler tarafından, bu ülkelerdeki işgücü piyasasının yapılanması paralelinde oluşan esnek ücretler sayesinde emek yoğun ürünlerin arzının artırılması suretiyle karlılıktan ödün vermeyerek fiyat bazında savuşturulmaktadır. Firmalar arasındaki rekabet uluslararası firmaları da kapsayacak şekilde, farklı ülkelerdeki emeğin rekabetine dönüşmüştür.
Gittikçe artan sayıdaki gelişmekte olan ülkeler, muazzam ölçüde atıl işgücüne sahip olanlar da dahil olmak üzere ihracata dayalı büyüme stratejilerini benimsemektedirler. Bu küresel dinamiklerden en çok zarar görecek olan ülkeler ise, Latin Amerika’nın ve Güney Doğu Asya’nın orta gelir grubu ülkeleridir. Özelde, düşük maliyetli ülkelerdeki üreticiler tarafından piyasaya ürün arzının başlamasıyla elektronik sektörü gibi sektörlerde, anılan üreticiler ile bu ürünün geleneksel ihracatçıları arasındaki fiyat rekabeti de kızışmaktadır. Bu ihracatçılar, sanayileşmiş ülkelerle rekabet edebilecek ileri teknolojili ve beceri yoğun üretime terfi edemedikleri sürece, ihraç pazarlarının alt ve üst uçlarındaki üreticilerden gelen baskılara maruz kalacaklardır.
Çin’in DTÖ’ye Üyeliğinin Etkileri
Çin’in DTÖ’ye üyeliği, bu ülkenin çok taraflı ticari düzenlemelere dahil olmasının kendisi ve ticari ortakları üzerindeki olası etkilerini gündeme getirmiştir. Her şeyin ötesinde bu durum Çin için pazarını yurtdışı rekabete açması ve yabancı yatırımcıların kendi pazarına nüfuz etmesi anlamına gelmektedir. Latin Amerika ve geçiş ekonomilerinin serbestleşme tecrübeleri bu sürecin ekonomi politikalarının uygulanmasında bir takım zorluklara yol açacağını göstermiştir. Yine de Çin, görkemli ihracat performansı, sağlam ve sürdürülebilir ödemeler dengesi ve uluslararası rezervleri göz önünde bulundurulursa, çok taraflı ticari sisteme güçlü bir pozisyonla dahil olmaktadır. Üstelik, tüketici taleplerinin baskı altında tutularak ithalat patlamasına engel olunması diğer serbestleşme örnekleriyle tezat oluşturmaktadır.
Bu şartlarda, en fazla güçlükle karşı karşıya kalacak olan kamu iktisadi teşekkülleri ve bu kurumlarda çalışan işçilerdir. Bu teşekküller tarım ve hizmet sektörlerinin yanı sıra, enerji, çelik, silah ve kimya gibi ağır sanayi dallarında da faaliyet göstermektedirler. 1990’ların sonu itibariyle anılan sektörler GSYİH’nın yüzde 38’ini üretmekte, ihracatın yaklaşık yarısını gerçekleştirmekte ve 80 milyon civarında istihdam sağlamaktadırlar. Neredeyse on yıldır süregelen reform çalışmalarına rağmen, kamuya bağlı olarak faaliyet gösteren firmaların birçoğu halen eski teknolojilerle optimal düzeylerinin altında üretim yapmakta, yüksek korunma duvarlarına güvenmekte ve finansman sorunu yaşamaktadırlar. Üyeliğe paralel olarak gelecek uygulamalar neticesinde –özellikle sübvansiyonların kaldırılması, tarife ve tarife dışı engellerin azaltılması, tercihli politikaların uygulanmasına son verilmesi- gelişmiş ülkelerin firmalarıyla rekabete girilmesi birçok kamu firması üzerinde hatırı sayılır bir baskı yaratacaktır. Kalifiye olan ya da olmayan işçilerden büyük bir kısmının işlerini kaybetmeleri kaçınılmaz görünmektedir.
Rekabet gücü düşük sektörlerdeki istihdam kaybının ve yeniden yapılanmanın olumsuz etkileri diğer bölgelerdeki endüstriyel üretim genişlemesiyle telafi edilebilir. Giyim, elektrikli ekipmanlar, deri ürünleri ve benzeri hafif sanayi ürünleri üreten firmaların üyeliğin yaratacağı ihracat imkanlarından yararlanacakları beklenmektedir. Doğrudan yabancı yatırımlardaki son gelişmeler ucuz işgücü ve altyapı hizmetlerinin cazibesini koruduğunu göstermiştir. Ancak, GSYİH’nın yüzde 10’unu oluşturan ve ihracata yönelik üretim yapan yabancı firmaların toplam işgücünün sadece yüzde 1’ini istihdam ediyor olması doğrudan yabancı yatırımların önemli büyüklükte istihdam yaratamayacağına işaret etmektedir. İhracata yönelik faaliyet gösteren firmaların istihdam oranlarını ikiye katlamalarının dahi ekonominin diğer alanlarında ortaya çıkacak istihdam fazlasını emmesi beklenmemelidir. Üstelik, bu firmalar büyük ölçüde ithalata bağımlı olup, karlarının bir bölümü net döviz çıkışı olarak yurtdışına transfer edilmektedir. Toplam karlarının önemli bir yüzdesi tekrar yatırımlara kanalize edilse de, yabancı fonlu firmaların ödemeler dengesinin yükünü paylaşmadaki katkıları kriz öncesi dönemde Malezya gibi Güneydoğu Asya ülkelerindeki durumu andırır niteliktedir. Basitçe doğrudan yabancı yatırımların Çin’deki işgücü yoğun sektörlerin yeniden yapılanmalarına katkıda bulunması düşünülse dahi bu süreç, işgücü fazlası olan ülkeler arasında rekabete yol açacağından ve yabancı yatırımlara bağımlılığı artıracağından bir takım maliyetleri de beraberinde getirecektir. Yurtiçi firmaların ortaya çıkacak işgücü fazlasını istihdam yoluyla eritmeleri ve doğrudan yatırımların teknoloji transferinde kullanılması yoluyla bu tip maliyetlerden kaçınılabilir.
Çinli ihracatçıların kendilerini uluslararası piyasalarda giderek daha fazla hissettirmeleri benzer ticaret yapısına sahip gelişmekte olan ülkeleri rahatsız etmektedir. Yine de, düşük ücretlere rağmen özellikle kamu iktisadi teşebbüslerindeki verimlilik ve etkinlik eksikliği Çin’e gelişmekte olan ülkeler karşısında net bir maliyet avantajı sağlamaktan uzaktır. Üçüncü pazarlarda en fazla rekabete maruz kalacak ülkeler, orta gelir grubunda elektronik montaj sanayi de dahil olmak üzere emek yoğun üretim ve ihracat yapan Meksika gibi ülkelerdir. Üretim ve ihracat kompozisyonunun değişmesi rekabetin en çok olduğu pazarları riske atacaktır.
Çin pazarının açılması sonucunda ortaya çıkacak ticari fırsatların, Çin’in ihracattaki potansiyel rakiplerine fazla bir yarar sağlamayacak olması problemin boyutlarını artırmaktadır. Çin’in ithalatı ağırlıklı olarak kalifiye emek yoğun mallardan ve hammaddelerden oluşmaktadır. Bu konjonktürden en fazla, ithalat bazında üretim şebekesinde kullanılan ara malları ve makine ekipmanlarına olan talebin artacak olması ve Çinli üreticilere nazaran sahip olunan göreli ölçek avantajı nedeniyle sanayileşmiş ülkeler ve Güneydoğu Asya’nın birinci kuşak gelişmekte olan ülkeleri yararlanacaktır. Bunun yanında, Çin’in tarım ürünleri ithalatını serbestleştirecek olması, halihazırda tarım ithalatında önemli bir paya sahip olan Asya ülkelerinin yanı sıra bazı Latin Amerika ve Afrika ülkelerine de ihracat olanakları yaratacaktır.
Çin’in dünya ekonomisine entegre olma yolundaki mücadelesi uyum sürecinin yumuşatılması ve büyümenin sürdürülebilmesi için büyük ölçekli ekonomik düzenlemeleri de beraberinde getirmektedir. Bu politikalar, döviz kurunda otonomiye dayalı ve opsiyonlu kullanımın devamı, ekonomideki belirli sektörlerin çöküşten korunması için büyük önem arz etmektedir. Çünkü emek yoğun sektörlerin ihracatına belli ölçüde güvenilebilir. İmalat sanayii ihracatını hızlı ve sıkıntısız bir şekilde yüksek katma değerli ve beceri yoğun ürünlere kaydıracak teknoloji artırımı ancak yeni bir stratejiyle mümkün olacaktır. Bu strateji, bir taraftan ithal parçalar ve bileşenleri yerli üretimle ikame edecek diğer taraftan da yurtiçi üretimde işgücü verimini artıracak şekilde tasarlanmalıdır. Doğru tasarlanması ve uygulanması durumunda bu strateji Çin için, emek yoğun sektörlerde açığa çıkacak verimsiz işgücünü farklı sektörlere kaydırmaya çalışmak yerine sanayileşme sürecinde bir atılım gerçekleştirmeye olanak tanıyacaktır.
Politik Konular
Gelişmekte olan ülkelerin küresel ticaret sisteminde karşılaştıkları temel sorun daha çok ya da daha az ticari serbestleşmeden ziyade, bu sistemden ekonomik gelişmelerini teşvik edecek ana etmenleri nasıl daha iyi alıp bünyelerine adapte edecekleridir. Bu durum bazıları için halen tarımsal ve hammadde yoğun ürün üretiminden terfi etmek olsa da, artık çoğunluk için ihracat ürünleri kompozisyonunda katma değeri yüksek ürünlerin payının artırılmasıdır. Çin’in karşı karşıya kaldığı problemler göz önüne alınacak olunursa gelişmekte olan bu büyük ekonomik devin dahi küresel ekonomiye entegre olabilmek için politik hareket alanını daha ne kadar genişletmek zorunda olduğu ortaya çıkmaktadır.
Seattle’dan bu yana sorun, çok taraflı ticaret kurallarının Asya’nın gelişmekte olan ekonomilerine ve bir çok gelişme yolundaki ülkeye büyüme stratejilerinde hangi ölçüde hareket alanı sağlayabileceğidir. Bu sorunlar eğer Uruguay Round’dan beklenen pazara erişim kolaylıkları pratiğe geçirilseydi kolaylıkla aşılabilecekti. Tam tersine, pazara erişim engellerinin kombinasyonu, rekabetçi kurumları ve teknoloji artırımını destekleyecek politik uygulamaların hareket alanını daraltmış, küresel pazarda gelişmekte olan ülkeler arasındaki emek yoğun üretime ve doğrudan yatırımlara (uluslararası üretim ağının emek yoğun sektörleri) yönelik aşırı ve gereksiz rekabeti körükleyerek sistemin çökme riskini artırmıştır.
DTÖ Bakanlar Konferansının Doha’da gerçekleştirilen IV. Oturumu’nda gelişmekte olan ülkelerin problemleri gündeme getirilmiştir. Bu defa mücadele, çok taraflı ticari kuralların ve uygulamaların gelişmeyi destekleyici tarzda düzenlenmesi yönünde verilmiştir. Bu alanda sağlanan başarı, gelişmekte olan ülkelerin politika alternatiflerini daraltmaksızın uluslararası pazarlara hangi ölçüde erişebildikleriyle sınanacaktır. Ticaret sisteminin dinamikleri, bu konuda acil önlemlerin uygulamaya konulmasında arzulanan başarıyı getirememiştir.
Uruguay Round sırasında, gelişmekte olan ülkelerin sanayileşmiş ülke pazarlarına erişimlerinin kolaylaştırılması yönünde yapılan müzakerelerin sanayileşmiş ülkelere hiçbir maliyet getirmediğini söylemek doğru değildir. Ekonomik performansın zayıflaması ve artan işsizlik, sanayileşmiş ülkelerin kalifiye olmayan işçi toplulukları arasında daha fazla ticari taviz verilmesine yönelik bir direniş doğurmuştur. Ancak yenilenmiş ve kabuk değiştirmiş bir korumacılıktan söz etmek mümkün değildir. Artan rekabetle gündeme gelen endişelerin bertaraf edilmesinin en iyi yolu, tüm makro ekonomik ve yapısal politikaların işsizliği azaltacak ve istihdamı yükseltecek şekilde uygulanmasıdır. Gelişmiş ülkeler 1950’lerde ve 1960’larda düşük maliyetli üreticilerin piyasaya girmesiyle oluşan istihdam fazlasını bu yolla eritmişlerdir. Yaşadığımız çağda herkesin kazanacağı “win-win” tarzda bir oyunu tasarlamanın küresel sistemin teknik kapasitesini aşacağına inanmak için herhangi bir neden mevcut değildir.
Gelişmekte olan ülkelerin aynı zamanda doğru politika ve uygulama alanında dengeyi bulmaları da gerekmektedir. Makroekonomik politikalarla, rekabetin ve teşviklerin doğru oranlarda harmanlanmasıyla oluşturulacak yabancı yatırım ve sermaye taraftarı bir politika demeti yıllık yüzde 6 veya daha üstü bir büyümeyi hedeflemelidir. Ancak dinamik bir yatırım-ihracat ilişkisini harekete geçirmek için daha fazlasına ihtiyaç vardır. Gelişmekte olan ülkeler kronik sorunların üstesinden gelebilmek ve verimli sektörlerden elde edilen kazanımlarını yurtiçinde tutabilmek için imalat sanayiinin tüm sektörlerinde gerekli düzenlemeleri yapmak zorundadırlar. Bu düzenlemeler, iyi yönlendirilmiş doğrudan yabancı yatırımlar, hedefe yönelik ihracat ve endüstri politikaları yoluyla hızlı bir teknolojik atılım hamlesi ve iç pazar genişlemesiyle mümkündür. Geçmişte gelişmekte olan ilk kuşak Doğu Asya ekonomileri tarafından uygulanan politikalar bu amaç doğrultusunda iyi birer örnek teşkil ederler. Özellikle orta gelir grubu ülkelerin başarısı WTO değerlendirme süreci sonunda teknolojiye ve endüstriyel yenilenmeye erişimdeki engellerin ne ölçüde kaldırılacağına bağlıdır.
Sonuç olarak, gelişmekte olan ülkelerin birçoğu yerel kaynaklarını büyümeye yönelik daha optimum kullanmanın yollarını bulmak zorundadırlar. Bu durum, ülkeler zenginleştikçe ve iç pazarları genişledikçe dışa olan ekonomik bağımlılıklarının azalabilmesi anlamına da gelmektedir. Bölgesel düzenlemeler küçük ülkeler için ticari ve esndüstriyel politikalarını harmanlayacakları doğru ortamı yaratılmasında yardımcı olabilir. Doğu Asya’nın gelişiminde bölgesel işbirliğine dayalı böyle bir ortamın süreci kolaylaştırıcı rol oynadığı kabul edilmektedir. Bütünleyici ekonomik düşünce, bu yaklaşımı büyüme hedefleri söz konusu olduğunda ikinci en iyi çözüm olarak görmekte ve hatta tamamen açık, entegre olmuş çok taraflı bir dünya sistemine giden yolda potansiyel engel olarak değerlendirmektedir. Ancak, yerel firmaların hala teknolojik kapasite ve verimlilik açısından zayıf olduğu; küresel ekonomik ortamın sistematik asimetrilerle ve krizlerle karakterize edildiği bir dönemde bu söylem inandırıcılığını önemli ölçüde yitirmektedir.
*kaynak*


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla