Uğur Civelek'in altın fiyatlarının artısı üzerine radikal gazetesinde yazdığı köse yazısını paylasmak istemedim.
Bundan sonrası Uğur Civeleğe aittir
Küresel düzeyde gelir dağılımı bozulup, yapısal sorunlar ağırlaştıkça yatırımcı tercihleri farklılaşıyor: Riskler büyüdükçe kazanmak yerine kaybetmemeyi hedefleyen muhafazakâr stratejiler yavaş yavaş ön plana çıkıyor. Böyle dönemlerde sistemik belirsizlik arttıkça, altına olan ilgi büyüyor. Altının 1 onsu 35 dolardan 850 dolara yükseldiği 1970'li yıllardan sonra, son 4.5 yıldır yükseliyor olması sebep-sonuç ilişkileri açısından kafaları karıştırıyor. Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasında altın fiyatında yaşanan şimdilik ikinci en büyük yukarı harekete tanık oluyoruz.
1970'li yıllarda altında yaşanan büyük yükseliş temelinde dolar cinsi para arzının kontrolsüz bir şekilde artmasıyla başlayan zincirleme ilişkiler vardı. Bir yandan Soğuk Savaş'ın sonuna yaklaşılmasının geleceğe ilişkin hesaplara hız vermesi, diğer yandan paranın devir hızındaki tempolu artışla dolar cinsi para arzının geometrik bir şekilde büyümesi, belirsizliği önemli ölçüde artırmıştı. Sonuçta ABD'nin dolar getirene onsu 35 dolardan altın vermeyeceğini açıklamasıyla birlikte hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir döneme girilmişti. Dolar diğer paralara karşı önemli ölçüde değer kaybetti, dolar bazında emtea fiyatları yükseldi, küresel düzeyde enflasyon ve işsizliğin arttığı bir durgunluk dönemi ciddi tahribat yarattı, finansal yapı çok ciddi bir şekilde güç kaybetti ve yüksek şiddette sarsıldı. 1970'li yıllar, merkez bankaları açısından bir daha yaşanmaması temenni edilen çok zorlu bir dönem oldu.
Son dört buçuk yıl içinde yaşanan gelişmelerle 1970'li dönemdekiler arasında önemli paralellikler var. Fakat belirgin bazı farklar da mevcut: sistemik işleyişte ciddi değişikliklere yol açabilecek radikal kararlar bugün söz konusu değil, ayrıca işsizliğin daha fazla artmaması ve talebin daralmaması için olağandışı çaba harcanıyor. Bu farkların 1970'lere göre sistemin biraz daha esnek olmasına bağlı olarak şekillendiğini ifade etmek gerekiyor. Ancak talep daralmasın ve işsizlik artmasın diye göze alınanlar likiditeyi iyice bollaştırarak enflasyonist baskıyı besliyor.
1980'li ve 90'lı yıllar boyunca altını bir daha portföylere giremeyecek hale getirmek ve sıradan bir hammadde haline dönüştürmek için harcanan kurumsal düzeydeki kolektif çaba ise bugün için anlamını kaybetmiş görünüyor. Her yukarı harekette gelen Merkez Bankası altın satışları artık yok: Mevcut eğilimin gücünü biliyorlar ve başarısız müdahale yaparak eğilimi azdırmaktan çekindikleri için kenarda oturup seyretmeyi tercih ediyorlar.
1980'lerin başında 1 onsu 850 dolar olan altın fiyatı, dolar güçlendikçe 1985'te 278 dolara kadar indi. Yeni en yüksek yapamadı ve zaman içinde hareket bandı daraldı. Asya ve Rusya krizinin yarattığı deflasyonist koşullar nedeniyle onsu 246 dolar düzeyine kadar indi. O dönemde merkez bankaları beklenti düzeyinde hâlâ oyunda idi. Gerek IMF, gerekse merkez Bankalarının ellerindeki altını likidite ederek finansal sisteme destek vermesi görüşü geniş taraftar bulmuştu. Fakat 1999 yılında işler değişti ve merkez bankaları bu görüşü uygulamaktan kaçındı ve hâlâ bu çizgisini koruyor. İngiliz Merkez Bankası ihalelerle altın satmaya başlayarak olu açmıştı ve diğerlerinin de aynı çizgiyi takip edeceği beklentisi pompalanıyordu. Fakat bir ihalede satılacak altının 10 katı talep gelince bu işten vazgeçildi. Öyle ya tüm altın rezervlerini satmış olsa idiler sonrasında yaşanacak spekülasyonda çaresiz kalacaklardı!
Bugün altında gözlenen yükseliş merkez bankalarının rezervlerine rağmen yaşanıyor ve onlar kenarda oturmanın çok daha iyi olacağını biliyor. Likidite bolluğu devam ettiği sürece altının dolar bazında fiyatı artacak, likidite daraltılırsa durum değişir, fakat bu da olası değil: zira işsizliğin artıp talebin daralması, iyice karmaşıklaşmış nakit akışlarının kırılarak sistemi çökertmesi göze alınamıyor...
-kaynak-


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla