Türkiye, rakamsal olarak dünyanın 17'nci büyük ekonomisi olabilir ama kafasal olarak dünyadan kopuktur. Bu kanımıza ilişkin birçok neden öne sürebiliriz; ama, bugün güncel bir örnekten söz edeceğiz. 30 Nisan 2006 tarihi küresel ekonominin geleceği açısından önemli. Özellikle kalkınmakta olan ülkeler açısından. Çünkü, bu tarih, küresel ekonomideki büyüme, kalkınma, istihdam artışı yaratımının belirleyicisi konumunda olan tarım ve sanayi ürünlerinin ticaret ve yatırımlarının çok taraflı ticaret sistemi içinde gelişmesini etkileyecek Doha Kalkınma Müzakerelerinin tamamlanması yolunda önemli bir gün idi. Dünya Ticaret Örgütü (WTO) üyeleri 2001'de Katar'ın başkenti Doha'da alınan karar gereği tarım subvansiyonları ve sanayi ile hizmet ürün tarifeleri konusunda anlaşmaya varmak zorundalar. 2001'den beri sürüncemede kalan müzakereler sırasında üyeler 30 Nisan 2006'da bir mutabakata varmak ve ortaya, üzerinde anlaşılmış bir metin çıkarmak üzere anlaşmışlar idi. Müzakerelerin sürmesi ve anlaşma tesis edilememesinin nedeni ise özetle şu karmaşadan kaynaklanıyor: AB ve G20 ülkeleri ABD'nin tarıma verdiği sübvansiyonları azaltmasını istiyor; G20 ve ABD, AB'nin tarım tarifelerini düşürmesini talep ediyor; ABD ve AB kalkınmakta olan ülkelerin ürün ve hizmet pazarlarına daha fazla erişim istiyor. Böyle bir 'zorlu üçgen'i
eşit açılı üçgen haline sokmak elbette ki zor oluyor. Bu sefer de korkulan oldu ve 30 Nisan 2006'da beklenen mutabakat sağlanamadı. Şimdi,iş 'devam veya kopuş' beklentisi ile temmuz sonuna kaldı.
Konu, küresel ekonominin, özellikle de kalkınmakta olan ülkelerin geleceği açısından fevkalade önemli.
O nedenle, 30 Nisan'a gelen süreçte tarih yaklaştıkça müzakerelere taraf olanlar görüşlerini sıklıkla dünya kamuoyuna yansıtmaya çalıştılar. ABD, AB'yi; AB, ABD'yi, kalkınmakta olan ülkeler hem AB'yi, hem ABD'yi, yani herkes herkesi suçladı. İş dünyası temsilcileri, işçi sendikaları, sivil toplum örgütleri kendi tezlerini ileri sürdüler. ABD Başkanı çok yakında ülkesinin Dünya Ticaret Örgütü'ndeki temsilcisini değiştirdi. Almanya'nın yeni Başbakanı bayan Merkel konuya çok ciddi bir şekilde eğildi. ABD Ticaret Komisyonu Peter Mandelson konuya sıkı sıkı sarıldı. G20'nin başkanlığı yapan Brezilya Dış İşleri Bakanı Celso Amorim kalkınmakta olan ülkelerin çıkarlarını sayfa sayfa savundu.
Ama, Türkiye'den tık yok. Ne Başbakan, ne doğrudan ilgili ve Türkiye'nin uluslararası ticaretinden sorumlu bakan, ne AB'den sorumlu bakan, ne ülkenin sanayi ve ticaret politikasından sorumlu bakan, ne tarımdan sorumlu bakan ne de onların müsteşar ve bürokratları bu önemli konuda hiçbir şey söylemediler. Elbette, Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın internet sayfasında müzakerelerin süreci ve Türkiye'nin tutumu hakkında bazı bilgiler bulmak mümkün. Ama, bunlar da basmakalıp lafların ötesine geçmiyor. Büyüme, istihdam ve refah artışı ihtiyacı içinde ve büyümenin sonuçlarının eşit dağılımını gerçekleştirme gereğinde olan Türkiye için Doha müzakerelerinde Türkiye'nin tezi ulusal düzeyde bilgi ve bilinçlenme gerektiren bir konudur. O nedenle, siyaset ve bürokrasiye düşen görev basmakalıpların ötesine geçerek bu konuda 'neden ve nasıl'ları irdeleyerek kamuoyu oluşturmak ve bir ulusal politika oluşturmaktır. İşin bir ilginç yanı da konunun basın tarafından da dışlanmasıdır. Kur-faiz-borsa üçgenine sıkışmış basınımız son zamanlarda çeşitleme getirsin diye sarıldığı 'cari açık' konusunu fevkalade yakından ilgilendirmesine rağmen bu konuyu pas geçmeyi tercih etmiştir. Türkiye, kendisini 'biz dünyanın 17'nci büyük ekonomisiyiz' diye aldatabilir. Ama, gerçek şu ki, dünyadan kopuk ve dünyanın geleceğini belirleyen dünyevi konuları pas geçen WTO müzakerelerinde Antigua ve Barbuda, Botswana, Küba, Guatemala, Nijerya, Senegal, Uganda, Zambiya gibi ülkeler ile birlikte G33 arasındadır; ve, anlaşılan, daha bu böyle gidecektir.
-kaynak-