İNTERNETTEN NE DÜŞER?
“...Kendine güvenen, soğukkanlı, biraz romantik olmalı...”
Adam, düşündü. Kendine her zaman güvenirdi. Soğukkanlıydı gerçekten. Romantik de sayılırdı. Öyleyse aranan nitelikler kendisinde vardı.
Mesaj göndermeye karar verdi. Ama ne yazacaktı? Karşısındaki kişinin kendisini tanıtırken sunduğu verilere baktı yeniden:
“Sarışın, ince yapılı, romantik, doğayı ve sanatı seven...”
Evet, hep sarışın kadınlar ilgisini çekmişti. Ayrıca kadının romantik olması, önemli bir özellikti. Çünkü romantizm, yaşamın ona göre vazgeçilmez ana renklerinden biriydi. Romantizm yoksa, yaşam, sadece siyah, beyaz ve grinin tonlarını taşırdı. Romantizm, yaşama derinlik kazandırırdı. Ayrıca doğayı sevmesi de iyiydi. Doğayı sevmek, yapaylıktan kurtarırdı insanı. Ama asıl ilgisini çeken, sanatı sevmesiydi.
Tuşlara dokundu:
“Yaşamı güzel kılan sanattır. Sanatı seviyor olmanız, benim için önemli bir ayrıcalıktır. Sizinle söyleşmek isterim. Ben, resim yapıyorum. Bir kaç kişisel sergi açtım. Zamanımın çoğu atölyede geçiyor. Boyaların, fırçaların, tuvallerin arasında...”
Ertesi sabah, yüzünü bile yıkamadan bilgisayara koştu. Doğal olarak, bilgisayar epeyi geç açıldı. İnternete girdi hemen. Siteyi seçti. Bu kez de site açılmadı. Tekrar denedi. Gene açılmadı. Üçüncüde açıldı. Nickname’ni yazdı, şifreyi girdi. Bekledi.
“Bir mesajınız var!” uyarısını görünce, çok heyecanlandı. Hemen mesajı açtı:
“Resimle uğraşıyor olmanız çok güzel! Ressamlar hep ilgimi çekmiştir. Ben de bir süredir resim yapıyorum. Ama henüz hiç sergi açmadım. Belki de hiç açamam. Ayrıca şiir de yazıyorum. Bir kaç tanesi yerel dergilerde yayınlandı. Bana mesaj göndermenize çok sevindim.
Bir ressamın ilgisini çekmiş olmak hoşuma gitti. Ben de sizinle söyleşmek isterim. Sevgiler.”
Birden içinde niteliği belirsiz bir duygu belirdi. Coşku ile hüzün kolkola girmiş, karşısına dikilmişler, merakla ona bakıyorlardı.. Coşkuyu anlıyordu ama hüznün ne işi vardı şimdi burada? Hemen karşı mesaj yazmaya başladı:
“Şiir, bence sanatların baş tâcıdır. Diğer sanatlar ondan sonra gelir. Bana şiirlerinden birini gönderir misin?”
Hemen “mesaj gönder”i tıkladı. Bekledi. “Gönderildi” açıklamasını görünce kalktı. Banyoya girdi. Kahvaltı etti. Ara ara bilgisayara gidip, yeni mesaj olup olmadığına baktı. Zaman geçtikçe yüreği sıkışmaya başladı. Nedenini çözemiyordu bu sıkışmanın. Bu kadına neden bu kadar hızlı yaklaşmıştı? Bir tek mesaj almıştı oysa kadından. “Bir ressamın ilgisini çekmek hoşuma gitti” sözünün arkasında gizli olan önemsenme duygusu muydu kadını kendisine ısındıran? Oysa tanımıyordu kadını. Güzel mi çirkin mi olduğunu bilmiyordu. İyi mi kötü mü olduğunu da bilmiyordu. Karşılaşsalar belki de hoşlanmayacaktı kadından. Ona ilişkin bilmediği bir sürü şey vardı. Bildiği üç beş nitelik de ne kadar doğruydu? “Nasıl olsa görünmüyorum”un sigortasına mı sığınıyordu yoksa kadın?
Pencereye gitti, dışarı baktı. Baktıkları, gördükleri değildi. “Bakmak yetmez, görmek gerek” diyen edebiyat öğretmenini hatırladı birden. İlk kez onu bu kadar haklı buluyordu. Gerçekten aklı bilgisayardayken gözlerinin dışarı çevrilmiş olmasının bir anlamı yoktu. Çünkü gözleri dışarıya dönük olsa da o bilgisayar ekranını görüyordu.
Bilgisayardan mesaj geldiğine ilişkin bir işaret aldı. Hemen koştu, mesajı açtı:
“Sizden mesaj alamadım. Vaktiniz mi olmadı? Yoksa bana mesaj göndermeyi gereksiz mi buldunuz?”
Çok şaşırdı. Demek ki mesajı ona ulaşmamıştı. Ama buna pek üzülmediğini hatta içten içe sevindiğini bile hissetti. Kadının, kendisinden gelecek mesajı önemsediğini açığa çıkarmıştı bu durum. Mesaja mesajla karşılık verirken, bu önemsenme duygusunu, bu kadar net algılamak kolay değildi.
Hemen bir mesaj daha yazdı:
“Şimdi kalktım. Hemen yazıyorum: şiirin, senin için önemli olması beni çok etkiledi. Bana şiirlerinden birini gönderir misin? Aslında onları senin sesinden dinlemek isterdim ama sanırım bu, en azından şimdilik mümkün değil. Sevgiler!”
Anında mesajına yanıt geldi:
“Neden mümkün olmasın? Aynı şehirde oturmuyor muyuz?” <br>
Adam, umduğu, istediği, senaryosunu kurguladığı bir sonucun bu kadar hızlı ve doğal bir biçimde gerçekleşmesine hem sevindi hem şaşırdı.
Sevindi, çünkü istediği buydu: yani kadınla yüzyüze gelmek ve yüreğinde ürettiklerinin, algılarıyla onaylanmasına tanık olmaktı.
Şaşırdı, çünkü bu yüzleşmeye bu kadar kolay ve bu kadar hızlı ulaşabileceğini düşünmüyordu. Karşı taraftan ürkeklikler yansıyacağını bekliyordu. Ama yanılmıştı. Uzak plana yakıştırdığı görüntü, birdenbire şak diye karşısına dikiliverdi. Yapılacak tek şey, bu öneriyi, güzel bir senaryoyla yaşama geçirmekti. Bunu düşünmeliydi şimdi: nasıl ve nerede karşılaşacaklardı?
Giysilerini ve ellerine alacakları aksesuarları tanımlayıp bir köşe başında mı buluşulacaktı? Çok alışılmış senaryoları sevmezdi adam. Olaya bir sanatçı duyarlığı ve yaratıcılığıyla yaklaşmalıydı. Alışılmışın dışına çıkılmalıydı. Çünkü ona göre, bir sanatçı, güzelliği, yaşamın her alanına yerleştirebilmeliydi . Uyumaktan yemek yemeğe, çalışmaktan çarşıda dolaşmaya, tartışmaktan sevişmeye kadar yaşamın her yanına estetik döşeyebilmeliydi bir sanatçı.
Çok istediği halde, kadına hemen yanıt veremiyordu.
Gitti koltuğa uzandı, gözlerini kapadı. Hayal etmek, düşünmekten daha yaratıcı bir eylemdi onun için.
Önce kadını düşündü. Onu şekillendirmeye çalıştı. Sarışın olması önemli bir veriydi. Önce sarışın bir kadın çizdi hayalindeki tuvale. Kadının dudaklarını kırmızıya boyadı. O, dudakların kahverengi, mavi, siyah, yeşil gibi renklere boyanmasını hiç anlamamıştı. ‘Dudak rengi’ denince herkesin aklına kırmızı gelirdi. Öyleyse neden başka renklere boyanırdı dudaklar? Elbette yanıtı vardı bu sorunun: ilgi çekmek! Farklı olduğunu gösterip ilgi çekmek!
Neyse, dudakları kırmızıya boyalı sarışın bir kadın hayali güzeldi. Ona hemen askılı bir kırmızı bluz, siyah bir dar pantolon giydirdi. Kadının kendini tanıtan bölümde zayıf olduğunu okumuştu. Bu nedenle dar pantolon yakışacaktı.
Her şey güzeldi de nerede karşılaşacaklardı? Alsancak’ta Seviç’in önü, herkesin ilk aklına gelen yerdi. Orada beklemek kolaydı. Dikkati çekmezdi. Kalabalıktı, kadın için güvenliydi. Ama çok sıradandı.
Bir pastanede buluşabilirlerdi. Erkek önceden gider, bir masaya oturur, eline özel bir roman alır, kapağı her yerden görülebilecek şekilde tutarak okur gibi yapardı.
Ya da bir galeride resim seyrederken buluşabilirlerdi...
Evet! Bu olabilirdi işte! Gerçekten uygun bir senaryoydu. Madem ki ressamdı. Öyleyse en uygun yer bir resim galerisiydi. Zaten galeride fazla insan da olmazdı. Giysileri ve belki de ellerinde taşıyacakları bir dergi, bir kitap birbirlerini tanımalarını kolaylaştırırdı.
Hemen kalktı, bilgisayarın başına geçti:
“Önerine ne kadar sevindiğimi anlatamam. Seni tanımak, şiirlerini senin sesinden, üstelik yüzünü seyrederek dinlemek, harika olur! Eğer sence sakıncası yoksa, Üçüncü Sanat Galerisi’nde buluşalım. Hem de bugün. Saat on sekizde. Ben, lacivert pantolon, mavi tişört giyeceğim. Elimde de İZMİR İZMİR dergisi olacak. Karşılaşınca lütfen ‘merhaba’ de. Sevgiler!”
Mesajın usul usul gidişini izledi.
Sonra beklemeye başladı.
Bekledikçe zamanın ısırganlığını fark etti. Her yerini ısırıyordu sanki zaman. En çok da yüreğini ısırıyordu.
Şaşkındı.
Bir kadın; harflerle, harflerden oluşan sözcüklerle, sözcüklerden oluşan cümlelerle nasıl oluşurdu ki? Çünkü bir kadın, önce bir bedendir. Sonra kadınca bir duyarlıktır. Sonra dokunuştur, sıcak bir soluktur, insanın derinliklerine işleyen bir kokudur. En önemlisi acıdır!
Bunlar, bir bilgisayarın ekranında nasıl oluşurdu ki? Olsa olsa ekrandaki lekelere - yani harflere, kelimelere, cümlelere - bakarak, sadece hayal edilebilirdi.
***
Saatler geçtiği halde beklenen yanıt bir türlü gelmiyordu.
Sonunda dayanamadı adam, kalktı bilgisayarın başından, içeri gitti, yatağa uzandı. Beklemek, beklemenin ağırlığını arttırıyordu. Öyleyse beklememeliydi. Sahi niye bekliyordu ki? Daha da önemlisi neyi bekliyordu? Gözünü, kaşını görmediği, sesini, kokusunu tanımadığı bir kadını mı bekliyordu? Hem o mesajları gönderenin kadın olduğu nereden belliydi? Ya bir erkekse o? Erkeklerin fantezileriyle eğlenen biriyse... Bir eşcinselse... Buluşma yerine gittiğinde kimseyi bulamazsa adam?
Karşı mesaj gelmekte gecikmedi:
“Önerini kabul ediyorum. Saat on sekizde, Üçüncü Sanat Galerisi’ndeyim. Üzerimde kırmızı bir bluz ve siyah bir pantolon olacak. Görüşmek üzere! Sevgiler.”
Adam, birden kalakaldı bilgisayarın başında. Kadın, kırmızı bir bluz ve siyah bir pantolon giyecekti! İnanılır gibi değildi! Her şey, bugün ne kadar hızla ve ne kadar da istediği gibi gelişiyordu.
Yaşamı boyunca ilk kez bu kadar hızlı ulaşıyordu bir isteğine. Daha önce de isteklerine eriştiği durumlar olmuştu elbet. Ama uzun uğraşılar ve harcanan bol zamanlar gerekmişti bu erişmeler için.
Saat altıya çeyrek kala galerideydi adam. Lacivert bir pantolon ve mavi bir tişört giymişti. Elinde de İZMİR İZMİR dergisi.
Saat tam altıya beş kala bir kadın girdi içeri. Girer girmez de adamla yüzyüze geldiler. İkisi de çok şaşırmıştı. Kadın gülmeye başladı. Adam ise çok tedirgin oldu. Eski karısıyla karşılaşmanın sırası mıydı şimdi? Beş dakika sonra beklediği kadın gelecekti. Nasıl tanıştıracaktı onları? “Bu benim eski karım, bu da internetten arkadaşım” mı diyecekti?
“Sen,” dedi kadına biraz şaşkın, biraz öfkeli. “Sen, sergilere hiç gitmezdin. Benimle gelmeni istediğim zamanlar bile zorla gelirdin.”
Kadının yüzü karıştı birden:
“Sen sanatçıydın. Ben ise sanattan uzaktım. Gittiğimiz her yerde sen ön plandaydın. Ben ise sadece senin karındım... Olayları kenardan izleyen karın...”
Adam telaşlandı birden. Geçmişi yargılamanın sırası değildi. Buna zaman da yoktu, gerek de. Konuyu değiştirmek istedi:
“Sergi için mi geldin?”
Gülümsedi kadın:
“Hayır” dedi. “Elinde İZMİR İZMİR dergisi olan biriyle buluşacağım!”
Adam, birden bütün bedeninin donduğunu hissetti. Kadına bakakaldı. İşte o zaman ayrıntıları fark etti:
Eski karısı, saçlarını sarıya boyatmış, kırmızı bir bluz ve siyah bir pantolon giymişti.
Dudakları da kırmızıya boyalıydı.
Gündüz Badak


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla
