Modernite ideasının (kesinlikle aklın bir operasyonu anlamında değil) rasyonalitenin gerçekleşmesi olarak anlaşılması gerektiğini ve modernitenin temel akidesinin bu olduğunu belirtmiştim: Weber ve Habermas'ın eserlerinin bu çerçevede bir analizini yapmayı amaçlayan bu çalışma; modern toplumsal oluşumun, modernite ve rasyonaliteyi farklı düzeylerde nasıl gerçekleştirdiğiyle ilgilidir: Dolayısıyla burada modernite;
Avrupa'da onyedinci yüzyıldan bu yana ortaya çıkan, daha sonrasında etkileri açısından az ya da çok dünya ölçeğinde yaygınlaşan hayat biçimlerine ya da örgütlere işaret eder (Giddens, 1990: 1).
Bu tanımlama bağlamında moderniteyi özgül bir düşünme biçimine tekabul eden, rasyonalite olarak biriken ve tasarlanan bir şekilde hareket eden özel bir hayat biçimi ve rasyonalitenin her dışsal görünümünü içeren kurumsal bir kompleks olarak ele almak gerekir. Weber rasyonalite ve modernite,arasındaki ilişkiyi bu sıfatla ilk ortaya koyan olmasa bile, sorunu bu biçimde kavramayı öneren ilk kişidir. Weber'in izleyicisi olarâk Habermas da aynı düşünce çizgisini daha geniş bir perspektif içerisinde sürdürmüştür.
Weber'in modernite teorisi rasyonalite düşüncesine dayanır, başka bir deyişle, Weber "dünya-tarihsel modernizasyon sürecini progresif bir `rasyonalizasyon' süreci olarak yorumlamaya çalışmıştır" (Wellmer, 1985: 40). Sonraki süreç çoğalan bürokratikleşme, biçimselleşme, toplumsal bütünlüğün tüm alanlarda araçsallaşması olarak işlevselleşmiştir. Weber'in toplumsal eylemleri sistematik farklılaştırımı, bu işlevselliğin özerk toplumsal bireylere bağlı olarak rasyonalitenin ayrışık boyutlarınca nasıl örgütlendiğini göstermeyi amaçlar.
Rasyonalitenin farklı boyutları, kısaca pratik, teorik, biçimsel ve özsel ya da sadece biçimsel ve özsel, dört (ya da iki) farklı eylem biçimi ve meşrulaştırma formuna karşılık gelir. Toplumsal eylemlerin farklılaşması aracılığıyla tikel rasyonalite tiplerinin kurumsallaşması yoğun, türdeş olmayan, ayrışık gelişmelere yol açmakla birlikte, bu gelişmelerin ayni istikâmete yönelmesini sağlamıştır Batılı tarihsel gelişimin somut formlarının, moderniteyle birlikte benzer ürünleri ortaya koymasının nedeni budur Rasyonalizasyon süreci Weber açısından iki şeyi ifade etmekteydi. Bu süreçle Batı toplumlarının gelişim ve evrim çizgilerini açıkladı; diğer yandan, bu sürecin Batı' da aldığı biçime dayanarak .da bu çizilerin özgün ve sadece Batı' ya ait olduğunda ısrar etti. Başka medeniyet ve kültür çevrelerinde de örnekleri görülen rasyonalite örüntüleri, Batı' dakine benzer sonuçlar üretememişlerdi çünkü. Rasyonalitenin formel işlevi, modernitenin birikimi ve kazancı olarak evrilen gelişmelerle özdeşleştirilebilir ki Batı toplumları başka toplumlar üzerinde bu birikim ve kazançla bir üstünlük kazanmışlardır. Weber aynı zamanda rasyonalite teorisiyle, "kapitalist iktisadî etkinliği", "burjuva özel mülkiyetini" ve "bürokratik otoriteyi"' (Habermas, 1977: 81) açıklamaya girişmişti. Bu teori, yukarıda değinildiği üzere toplumsal eylemin kategorik farklılaştırımıyla desteklenmiş, kendisini kültür, toplum ve kişilik yapılarında açığa vuran sürekli bir rasyonalizasyon sürecinin (Habermas, 1984: 158) araçsal vargıları olarak algılanan bilimsel ve teknolojik, gelişme ve ürünlerle de güvence altına alınmak istenmişti.. Bürokratizasyonun toplumun "modern” formuyla, rasyonalizasyonun "kapitalist" formuyla ilişkisi (Frisby, 1987: 428), Weber'in modernitenin patolojilerinin sonuçları olarak belirlediği, `kendisi için rasyonalite'den kaynaklanan "anlam kaybı" ve "özgürlük kaybı"nın bireylerin hayat-alanlarında açığa çıkışında belirlenebilir. Sistem ve hayat-alanı arasındaki ayrım, sistemin "özgürlüğün kaybolmasına", hayat-alanının kolonizasyonunun ise "anlamın kaybolmasına" yol açtığı varsayımıyla konulmaktadır: Ancak Habermas, Weber'in aksine bireysel hayat-alanlarındaki çöküntünün rasyonalizasyondan değil, rasyonalitenin tarihsel olarak geçerlilik kazanmış belirli bir formundan kaynaklandığını düşünmektedir.
Rasyonalite Habermas için Aydınlanma geleneğine geri götürülebilen, aklın evrensel bir özne olarak kategorize edildiği, eski düzenin yalın; imgesi olarak mite meydan okumasının sağlandığı başat bir ilkeyi temsil eder (Habermas, 1981: 3). Habermas aynı zamanda modernite ve rasyonalite tarihlerinin birbirlerine paralel olarak okunabileceği kanısındadır. Modernitenin kuruluşu, .geçmişle bugün arasına konulan mesafeyi meşrulaştıran özsel rasyonalitenin tarihsel ve felsefî kullanılışıyla mümkün olmuştu. Habermas'ın modernitenin yeniden inşasına ilişkin ısrarı, postmodernistler tarafından modernitenin krizine ya da sonuna kanıt olmak üzere kullanılan, bugünü modern kılma ediminde karşılaşılan güçlükler nedeniyledir.69 Modernitenin çelişkilerini analiz etmek üzere, tekrar rasyonel bir bakış açısının yürürlüğe konulması, rasyonalitenin bir başlangıç noktası olarak bugüne çağrılması tabiidir. Habermas'ın modernitenin mirasında henüz "gerçekleşmemiş bir güç" bulunduğuna inanmasıyla belirlenen ütopik ideal (Kellner, I989: 167) hakkında takındığı olumlu tavır, geçmiş ve bugün arasındaki gerginliğin modernitenin dinamiğini üreteceği inancıyla açıklanabilir. Habermas'ın "Batılı (Occidental) rasyonalizmi" .savunusunda, modernite projesinin diriltilebileceğine olan inancını okuruz. Bu inanç, modern çağa ilişkin karamsar bir bakışın sahibi olan Weber'le Habermas'ı ayırır. Modern toplumun kaderi hakkındaki ortâk analizleri, dolayısıyla, benzer sonuçlar üretmemiştir.
Sistem ve hayat-alanı ve bu iki toplumsal etkileşim biçiminin gerçekleşme mekânı arasındaki farklılıklar, modernitenin yetersizliklerine rağmen nasıl kurumsallaştığını açıklamaktadır (Habermas, 1987: 113-198). Rasyonalite, bu gelişmede, hiç olmazsa bir formunda, dışsal tabiatın örgütlenmesini sağlar İletişimsel eylem teorisi tahrif edilmemiş iletişim şartları ya da evrensel bir uzlaşım ya da evrensel bir pragmatik kurmayı amaçlayan bir teori olarak, modern toplumdaki toplumsal, kültürel ve davranışsal örüntüleri iletişimin, uzlaşımın ya da pragmatiğin rasyonalitesine göre çözümlemek durumunda olduğundan, tarihsel bugünün özellikle etik ve dil düzeylerinde modernitenin hangi tartışmaları sürdürebileceğini bilmeye katkıda bulunur. Etiğin ve dilin, Habermas için yeni araştırma alanları olarak ortaya çıkması da bu amaca hizmet eder.
Habermas'ın bir iletişimsel eylem teorisi geliştirme çabası (ki hem bir rasyonalite hem de bir modernite teorisi olarak okunabilir) modernleşme sürecinin derlenip toparlanmasını gözeten bir çabadır; tıpkı modernleşmenin Almanya'daki başlangıcına tanıklık 'eden Weber gibi, Habermas da belli bir tarihsel gerçekliğin içerisinden konuşmakta ileri kapitalizmin krizi o arak belirginleşen bir sürece karşılık üretmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla başarılı olup olamâyacağı, teorisinin ampirik muhtevasının genelleştirilebilmesiyle ilgilidir. Weber, Habermas'ın "meşruluk krizi" olarak adlandırdığı (Habermas, 1984: 1-32; 33-91) sürecin bürokratizasyonun, bir başka deyişle formel rasyonalitenin bir türevi olarak ortaya çıkacağını öndeyilemişti. Batı rasyonalitesinin kendi vargılarına bağlı problematik niteliği aşılmaksızın, modernite projesinin tarihsel bir imkân yaratmasını beklemek, bu nedenle, bir hayal olarak mı kalacaktır?
Rasyonalitenin yorumlanmasındaki farklılık, etkiye bağlı olarak ortaya çıkan bir farklılıktır. Habermas rasyonaliteyi Gesellschaft'ın ideolojisi, Weber ise, sonuçta özgürleştirici ruhuna rağmen, modern toplumun imhasına yol açacak bir kader olarak kavrar. Habermas, Batılı rasyonalizmin, dinsel rasyonalizasyon tarafından öncelendiğini söylerken (1984: 167), Weber'in kültürel modernizasyonun temellendirilmesinde hatta bir bütün olarak kurumsallaşmasında asli unsurlar olarak gördüğü davranış ve kişilik biçimini, hukuksal ve iktisadî formasyonun sekülarizyonu olarak değerlendiren vukufuna dayanmaktaydı. Bu nedenle, gerek modernite konusunda, gerek tarihsel materyalizmin kuruluşu konusunda Marksist bir perspektiften çok Weber’ci bir taslağı izledi. Rasyonalitenin, toplumsal akıl ve rasyonalizasyon olarak kavranılmasında birleştirilebilecek entelektüel çabaları, her iki düşünürün de kavramı özgül tarihsel bir gelişimin özgül tarihsel bir kategorisi olarak değerlendirmelerinden çıkarsanabilir.
Nihayet, bir değil bir çok modernite teorisinin bulunduğunu biliyoruz. Taylor'un kültüralist ve akültüralist teoriler arasında yaptığı ayrım, bize kendi özgün coğrafyasına hapsedilmiş bir modernitenin, giderek kendi demir kafesine doğru gerileyeceğini gösterir. Bu çerçevede, modernliğin Avrupa-merkezli algılanışı, "diğer"inin kendine özgü bir biçimde de olsa modernleşmesine izin vermeyen, dolayısıyla moderniteyi kendisi dışarısında oluşmuş tarihsel imkânları kullanmaktan mahrum bırakan bir kavrayışa yol açmakta- dır. Modernitenin Batı'da başarılı olmuş örüntülerinin dünyanın diğer bölgelerinde de uygulanmasını öngören tez, maalesef geçerli olamamıştır. Ancak akültüralizmin, modernitedeki vukufu görmezlikten gelen (Taylor, 1992) yaklaşımı da çok işlevsel değildir. Modernitenin başarısızlığı tarihsel bir olgudur, evet ama bu, modernitenin bütün imkânlarının tüketildiği anlamına gelmez. Moderniteye sırtını çevirmek, modernitenin kapılarını kapamaktan daha az el- verişsiz sayılmamalıdır. Çaresizce kurtuluşunu arayan modern öznenin; bir kere daha akıldan geçmesi, geçerken akılla geçmesinden başka somut bir alternatif var mıdır?
Bir İmkan Olarak Modernite
Ahmet Çiğdem
İletişim Yayınları 1997


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla