“Tarih”, “historia” çiftanlamlı bir sözdür, birbirinden ayrı iki varlık alanını adlandırmaktadır. «Tarih» deyince, bir kez, tarih bilimi anlaşılır. Tarih bilimi son derece dallıbudaklı bir bilgi bağlamıdır. Tarih bilimi rasgele bir bilgi değildir. Kronikler, geçmişle ilgili masallar, kosmogoniler, arkiv çalışmaları, geçmişe ilişkin çeşitli toplamalar, istatistikler, geçmişi şu ya da bu bakımdan aydınlatmak isteyen bütün bu bilgiler, tarih biliminden olabildiğince apaçık ayırtedilmelidir.
Başlangıçları pekçok eski zamanlara kadar gerigiden bütün bu tarih ilgilerinin, değişik bilgi değerindeki bütün bu tarih yazarlıklarının (sözgelimi bir Herodotos'un, Thykidites'in, Tacitus'un, bir Polybios'un tarih yazarlığının) hiç kuşku yok ki, tarih bilimi ile, bu bilimi özellikle hazırlamâk bakımından, bir ilişiği vardır. Yalnız bir bilim olarak tarih, Batı Avrupa kültürünü gözönüne aldıkta bu kültürün belli bir döneminde, 19. yüzyılda, özellikle Almanya’da, Savigny, Mommsen, Burckhardt gibi bilginlerin çabalarıyla özel bir bilim kolu halinde kurulup gelişmiştir. Tarih bilimini bir bilim yapan, dolayısıyle çeşitli tarih yazarlılarından ayırteden şey, bu bilimin, her bilim gibi, kendine özgü sağın -eleştirsel- nesnel bir yapısı olmasından ileri gelmektedir. Özde tarih bilimi genel bir addır. Çünkü, tarih bilimi: politika tarihi, sanat tarihi, din tarihi, genellikle de kültür tarihi gibi tektek birtakım tarih dalları halinde kurulmuştur. Bütün “manevî bilimler”, tüm kültür bilimleribir bakıma, birer tarih bilimidirler.
Tarih deyince, yalnızca tarih bilimi anlaşılmaz. Tarih, aynı zamanda: insan dünyasında olup biten olayları; insanların değişik zamanlarda neler yapıp ettiğini; insan dünyasında kendini gösteren kültür, politika, din, sanat çeşidinden kımıldanışları; insanla ilgili hertürlü uğraşıları, sürçmeleri, başarıları, savaşmaları dile getirmektedir. Buna göre «tarih», insanın gerçekleştirmiş olduğu tüm kültür varlığını kapsar. Tarih sözünün asıl anlamı da budur. Çünkü, bir bilim olarak tarih, işte insanın bu zengin ve karmaşık kültür geçmişini olduğu gibi bilmeyi istemektedir. Tarih biliminin konu olarak çevrildiği bu tarihe; haklı olarak, real tarih denmektedir. Bir bilim olarak tarih ne kadar yeniyse, real tarih de o kadar eskidir. Real tarih insanla birlikte 'başlamıştır. Real tarih insan evreninin bütünüdür; real tarih `regnuxi hominis'tir
İşte tarih felsefesi, “tarih” sözünün yukarda kısaca değinilen iki ayrı anlamına koşut olarak kurulup serpilmiştir. Tarih felsefesi sözünü ilk kullanan Voltaire'dir. Voltaire, Essai sur les moeurs et l'esprit des rıations (Vico'nun -yayınlanmasından ancak onyıllarca sonra ilgi çekmeye başlayan- Scienza nuova'sı ile atılmıştır.
Bir felsefe kolu olarak tarih felsefesinin kurulmasında, Vico'dan başkaMontesquieu'nün, Herder'in; Humboldt'un, bir de W. Dilthey'ın büyük payı olmuştur. Bu anlamdaki tarih felsefesinin çevresine giren çalışmalar, tarih kavramının dile getirdiği şey-durumuna uygun olarak, iki yönde toplanabilir. Tarih felsefesi, biryandan tarih bilimini, daha doğrusu tarih bilimlerini konu diye alıp araştırmakta; öteyandan dâ, real tarihi, felsefe açısından ışıklandırmaya çalışmaktadır.
Tarih bilimlerini konu diye alan tarih felsefesi, bir bilim felsefesi olarak ortaya çıkmaktadır. Bu bilim felsefesi, felsefece bilgi öğretisinin önemli bir koludur. Nasıl fizik bilimleri bir bilgi-öğretisine gerekseme duyarsa, tarih bilimleri için de, felsefece bir bilgi öğretisine gere.k vardır. Bir bilgi-öğretisi olarak tarih felsefesi, özde: tarih bilimlerinin ana kavramlarını deşmek; bu bilimlerin bilgi -temellerini eleştirmek, bu bilimlerin kullanmakta olduğu yöntemleri, yürürlükleri, bilgi değerleri bakımından incelemekle görevlidir. Bu alanda en kalıcı hizmeti dokunmuş olan düşünürlerden birinin bir sözüyle, , W. Dilthey'ın, kendi çalışma programını en içten belirten bir sözüyle, bir bilgi öğretisi olarak tarih felsefesi «tarihsel aklın bir eleştirisi'nin gerçekleştirmek ister.
Kant, «salt aklın eleştirisi» başlığı altında, fizik-doğa bilimleri için neyi yapmak istemişse, başta Dilthey olmak üzere tarih bilimlerinin filozofları da tarih bilimleri için aynı şeyi yapmaya çalışmıştır. Amaç: tarih bilimlerini (manevî bilimleri) felsefe bakımından aydınlatmak; bu bilimleri ortaya koyan özel bilincin (tarih bilincinin) başarılarını eleştiriden geçirmek, yani bu bilimleri felsefe bakımından temellendirmek; dolayısıyla, olabildiği oranda, tarih bilimlerinin sağlamca gelişmesine yardım etmektir.
DİLTHEY
Bu çeşitten bir bilim eleştirisi yolunda yürüyenler, tipik birtakım çözüm denemelerine varmışlar, hiç olmazsa bu denemelerin yönüne dikkat çekmişlerdir. Tarihsel aklın en ileri gelen araştırıcısı Dilthey, hızını, tarih bilimine sağın bir bilgi alanı görünümü kazandıran davranıştan almaktadır. Bu davranış, «Tarih Okulu»nun («Historische Schule:nin) davranışıdır.
Tarih Okulu: kökleri 18. yüzyılın 2. yarısında Hamann ile Herder'e dek geri-giden bir tarih anlayışı getirmiştir. Bu anlayışa göre: tarih bilimlerinin doğa bilimlerinden ayrılan, doğa bilimlerine benzemeyen bir yapısı, bir özelliği, bir bağımsızlığı vardır. Tarih bilimleri, insan geçmişinin, biricik olan, yinelenemeyen verimlerini son derece özel bir yöntemle, sevgi ve anlayışla işler. İşte Dilthey, Tarih Okulunun real tarihi bilip araştırmada ortaya koyduğu bütün bu esaslı sonuçları, felsefe bakımından, ustaca değerlendirip derinleştirmiştir. Bu alanda Dilthey'ın asıl başarısı, «manevî bilimler» adını verdiği bilimlerin, tarih bilimlerinin yöntemi sorununa, bir yöntembilim, bir metodoloji olarak tarih felsefesine, örtülmesi ya da unutulması çok büyük bir eksiklik doğuracak olan bir aydınlık kazandırmış olmasıdır. Dilthey'a göre, tarih bilimleri, konularına, «anlama»ya dayanan bir aydınlık getirebilir.
Anlama
Anlama: ister bir kişi, sözgelimi bir devlet adamı, ister bir kültür kolu, isterse de bir toplum olsun, herhangi bir tarih kuruluşunu, içinden tanıyıp kavramak; bu kuruluşun özyapısını oluşturan, gelişmesini güden nesnel değer anlam ve amaç bağlamını içten yaşamaktır. «Anlama», tümüyle tarih bilimlerine özgü bir yöntemdir. Fizik-doğa bilimlerindeki neden-etki ilişkilerini yapıcı olarak saptamaya yaslanan «açıklayıcı» bir yöntemin karşısında yeralır. Dilthey, yalnız anlama yönteminin bir öğretisini sunmakla kalmamış, özel bir bakış açıklığına, bir hayal-gücüne gerekseme gösteren bu yöntemin işbaşında en iyi örneklerini de vermiştir.
Ayrıca, Dilthey; yine yöntem sorunuyla ilgili olarak, tarih bilimlerinin ana kavramlarını, bu kavramların özel örgüsünü de başarıyla incelemiştir. Bu arada, Dilthey'ın «dönem», «kuşku», «tip» gibi tarihçinin aleti diyebileceğimiz ana kavramlar üzerindeki incelemeleri özellikle anılmalıdır. - Ancak, şunu gözden yitirmek doğru olmaz: Dilthey'ın tarihsel aklı eleştirisi yönündeki onyıllar süren çalışması, olanca zenginliğine karşın, bir başlangıçtır. Bir, birer bilim olmak bakımından gittikçe daha karmaşık bir kılığa bürünen tarih bilimlerinin gelişme yapısından ileri gelmektedir. Bu bilimler, gelişmeleri boyunca, bilgi felsefesinin karşısına hep yeni yeni sorunlarla çıkacaklardır. Nitekim, günümüzün iki düşünürü, O.F. Bollnowile M. Heidegger hiç kuşku yok ki, çokça Dilthey'dan aldıkları uyartıları derinleştirerek, anlama kavramına, anlama ile açıklama arasındaki bilgi bağına dikkati çeken bir genişlik kazandırmışlardır.
GÜNEY-BATI ALMAN OKULU
Bir bilim felsefesi olarak tarih felsefesini kurmada, Dilthey' dan başka, ençok «Güney-batı Alman Okulu» adı altında toplanan ,Yeni-Kant'çı bir çığırın katkısı dokunmuştur. Bu çığırın iki büyük temsilcisi, W. Windelband ile H. Rickert , özellikle “kültür bilimler” diye adlandırdıkları tarih bilimlerinin yöntemce temellenip öbeklenmesi sorununu yakından âraştırmışlardır. Her iki düşünüre göre, tarih bilimleri değerlerle ilgili bilimlerdir. Çünkü, konu diye aldıkları tarih-kültür gerçeklik kesiti, değerlere bağlı, özü bakımından değerlerle yoğrulmuş bir alandır. Oysa, aynı şey, fizik -doğa bilimleri için söylenemez; fizik bilimlerinin konusu olan doğa, yapıca değerlere bağlı olmayan bir gerçekliktir. Bundan dolayı, tarih bilimleri; doğa bilimlerindeki kavramlardan apayrı olan bir kavram düzenine gereksinme duyar. Tarih bilimlerindeki kavram kurma ile doğa bilimlerindeki kavram kurma arasında keskin bir ayrılık sağlamalıdır. Buna uygun olarâk, her iki düşünür, tarih bilimlerini, yöntem bakımından doğa bilimlerinden bağımsız bir öbekte toplamak girişimine özenle sarılmışlardır. Windelband'a göre; doğa bilimleri özel olanı betimleyen, «idiografik» bir yöntemle kurulup örgütlenir; buna karşılık, doğa bilimlerinin yöntemi, yasa koymaya, “anomotetik” olmaya dayanır. Rickert ise, hocası Windelband'ın davranışına bağlı kalmakla birlikte tarih bilimlerinin yöntem tutumunu “bireyselleştiren”, doğa bilimlerininkini de “genelleştiren” bir çalışma eylemi olarak belirtmiştir.
G.SİMMEL
Tarih felsefesine getirdikleri henüz gereğince ışıklandırılmamış olan başka bir Yeni-Kant'çı, G. Simmel ise, tarihsel bilgi sorununu Kant'ın genel sorun koyumuna epeyce uygun düşen bir açıdan ele- alıp incelemiştir. Simmel, Kant'ın, doğa bilimlerinin kuruluşu için sorduğu soruyu, «doğa bilimleri nasıl oluşur?» sorusunu, tarih bilimleri üzerindeki soruya aktarmaktadır. Simmel'in ana sorusu şudur: «Tarih nasıl oluşur?» Burada tarih sözünden bilim olarak tarih anlaşılmalıdır. Dolayısıyle Simmel'in amacı, «tarih»in - genel tarihin - «bilinmesini yönelten yasaları» bulup ortaya çıkarmaktır. Simmel'e göre, real tarih, tıpkı Kant'ın doğası gibi, kendi başına bütünlü-anlamlı bir kuruluş değildir. Real tarih, «bilen öznenin biçimleyen enerjisi» ile yoğrulup yorumlandıktan sonra bilinebilir bir bilgi gerecidir. Böylece Simmel, real tarihi, kendi deyimiyle bu “yarı yapım'ı” bütünleyip asıl tarih yapacak olan tarihsel aklın kategorilerini incelemek ödeviyle karşılaşmıştır. Bu arada, Simmel'i, en çok, «tarihsel bilgideki a priori» sorunu uğraştırmıştır. - Hiç kuşku yok ki, Simmel, ne Dilthey ölçüsünde bir anlama dehası, ne de «Güney-batı Alman Okulu'nun» temsilcileri gibi değer açısından bir yöntem öğreticisidir. Bununla birlikte, Simmel'in, bilgi öğretisi olarak tarih felsefesi üzerindeki görüşleri, gerek sorunu koyma; gerekse çözme denemesi bakımından tipik bir davranışı dile getirmektedir.
LESSİNG
Real tarihi yalnızca birtakım a priori kategorilerle insanın bilme etkenliğinde Bu tekyanlı işleme çabası, kolayca aşırılıklara düşebilir. Çünkü, a priori sorunlarında en önemli nokta, herhangibir varlık alanındaki a priori'nin nerede başlayıp nerede bittiğini kestirmektir; ancak, bu yapılırken, çok kez artıksız olarak giderileme- yen nesnel güçlüklere uğranır. Nitekim, Simmel'in tarihsel aklın kategorileri üzerindeki oldukça ölçülü ipuçları, çağdaşı başka bir Alman düşünürünce, Theodor Lessing'çe ilgi çekici, ama ilgi çekici olduğu oranda tutarlıca savunulması epeyce zor birtakım sonuçlara götürülmüştür. Lessing'e göre: real tarih, bütünlükten uzak, kendi başına elealındıkta anlamsız, değersiz bir kargaşadır. Real tarihe bütünlük kazandıran ~insandaki bütünleme edimleridir; real tarihin bir anlamı varsa, bu, tarih yazarları ile tarih düşünürlerince `verilmiş' bir anlamdır. Hattâ, insan böyle yapmak zorundadır. Çünkü, insan, aslında, saçma bir düzensizlikten başka birşey olmayan real tarihe, heveslerini, ideallerini, hayallerini aktarmadan yapamaz. Tarih bilimi bir 'dünya şiiri'dir, tarih bilimi bir 'logificatio post festum' dur, olup bittikten sonra - saçma .birşeye - anlam aktarmaktır. Bu aşırı savlar, en kısa anlatımını, daha Lessing'in kitabının (Türkçeye aktardığımızda) adında bulmaktadır: Anlamsız-olana Anlam-verme Olarak Tarih. - Lessing'in savlarını çeşitli açılardan çürütmek kolaydır. Nitekim, bu, denenmiştir de. Ayrıca, bu savda şimdiye dek açık bırakılmış yanlar da bulmak zor birşey değildir. Örneğin, Lessing'e şöyle sorulabilir: İnsan, heveslerini real tarihte gerçekleştirmek varken, bunu neden tarih yazarlığına bırakıyor? Sürekli olarak eylemde bulunan insan, real tarihte; geçici de olsa, kendisini mutlu kılan hiç birşey de mi ortaya koymamıştır? Yalnız, şurasını iyice belirtmek gerekir. Bu gibi sorunlar, artık bilgi öğretisi olarak tarih felsefesinin sınırlarını zorunlukla aşmaktadır; bu sorunlar, real tarihin bilinişinden çok kendisine ilişkindir. Zaten şimdi burada asıl istenen şey, şu ya da bu tarih felsefesini çürütmek değil, gelecekteki tarih felsefesinin yürüyeceği sağlam yolu göstermeye çalışmaktır.
Ama, biraz önce taslağı çizilen dört tipik denemeyi - Dilthey' ın, Güney-batı Alman Okulu'nun, Simmel'in ve Lessing'in davranışlarını - daha yakından deşmek, bunlara, belli ayrımlarla birtakım başka görüşleri eklemek olanak dışında kalmaz. Ancak daha sözü geçen dört tipik deneme, bu kılığıyla eldeki yazının amacına yetmektedir. Çünkü, yalnızca somut birer örnek diye başvurulan bu denemeler, bilgi-öğretisi olarak tarih felsefesinin sorun boyutuna belli bir aydınlık sağlamaktadır. Özel bir bilgi öğretisi olarak tarih felsefesi, daha doğrusu; bilgi felsefesi olarak tarih felsefesi, kaçınılmaz birtakım karmaşık yöntem ve temellendirme sorunlarıyla savaşmıştır. E. Troeltsch bu felsefece işlemeye “formal tarih felsefesi”, demektedir.
E. Rothacker, «tarih mantığı» sözünü daha doğru bulmaktadır. Simmel ise, daha çok, «historik» sözünü yeğler görünmektedir. Ama, önemli olan, herbiri. belli bir öğretiye bağlanabilecek olan bu ad-koymaların çeşitliliği değil, çeşitli başlıklar altında toplanan bir tarih bilimleri bilgi öğretisinin varolmasıdır. Burada, şimdi, asıl altı çizilmesi gereken şey şudur: Yukarda kısaca belirtilen dört tipik örnek, tarih bilimlerini konu olarak alan felsefece bir uğraşının nesnel bakımdan bir zorunluluk olduğunu göstermektedir; genel olarak bilim yapan insan varoldukça, tektek tarih bilimleri de varolacağına göre, felsefe düşünmesi, iç dürtüleri nereden çıkarsa çıksın, hep bu bilimleri kendisine konu yapacaktır; bu apaçık bir gerçektir. Demek ki, geleceğin tarih felsefesinde de, tarih bilgisinin araştırılmasını odak olarak alan bir eylem bütününün varolması gerekmektedir. Bundan kuşku duyulmaz. Hattâ, bu, belli bir felsefe ilgisinden çok, tarih bilimlerince, istenmektedir. Geleceğin tarih felsefesi, bu zorunluluğa karşılık vermeye çalışırken, kuşkusuz ki, yerine göre, geçmişteki tarih bilgisi filozoflarıyla akraba olan birtakım saptamalara varabilir. Ayrıca, felsefe yapmanın özüne uyarak, geleceğin tarih filozofları, geçmişteki tarih bilgisi filozoflarından (bu arada özellikle Dilthey'dan) alabilecekleri pekçok verimli uyartıya kendilerini açık bulundurmalıdırlar. Her işte olduğu gibi, felsefede de ustalardan öğrenilir.
GELECEĞİN TARİH FELSEFESİ
Ancak, tarih bilimlerini konu olarak alan geleceğin tarih felsefesi, yine bu sav ile ~ortaya çıkan tarih felsefelerinden kökten bir ayrılığı gerektirir. Bilgi felsefesi olarak tarih felsefesinin yeni yolunu belirleyen işte bu ayrılıktır. Bu anlamdaki tarih felsefesi, bir bilgi fenomenoloji'si olmalı; başka türlü dendikte, tarih bilimlerinin, tarih bilimlerindeki bilginin, tarihsel bilginin bir fenomenolojisini yapmaya çalışmalıdır. Burada “fenomenoloji” sözünden, kısaca fenomenlerin, yâni kendini gösterenin 'görülmesini, özü bakımından aydınlatılmasını, betimlenmesini anlamalıdır. Demek oluyor ki, tarih bilimlerinin fenomenolojisi tarih bilimlerini, bir fenomen, bir bilgi fenomeni diye ele alıp inceleyecektir. Bu arada en önemli ödev, tarih bilimlerindeki karmaşık bilgi bütününün, koskocaman bir bilgi fenomeni olan tarih bilimlerine özgü çokkatlı yapının nesnel olarak nasıl kurulduğunu; bu kuruluşun ne çeşitten bir bilgi anlamı olduğunu gün ışığına çıkarma işinde yerine getirilecektir. Bu ise, tarih bilimlerinde sıksık başvurulan anakavramları, bilgi kategorilerini gerçeklik savları, bu savlardaki güçlükler bakımından betimlemeye dayanan bir açıklamaya götürmektedir. Ayrıca, buna bağlı olarak, tarihe özgü bilmenin yöntemsel gidişini, bu gidişin yapısını, düzenini, açmazlarını göstermek, yani yöntemsel gidişi bir fenomen olarak betimlemek tekbaşına bir inceleme alanı meydana getirmektir.
Bundan başka, tarih bilimlerinin kuruluşunda rol oynayan bilinç etkenliğini, tarihsel bilmenin özel bilinç edimlerini dikkatle betimlemeye gerek vardır. Böylece, nesnel tarih bilgisini, bilen insandaki kaynağına gerigiderek ışıklandırmak sağlama alınacaktır. Bütün bunlara bir de, bilim yapan somut bir insan olarak, tarihçinin çalışmasını güden pratik kaygıları kavrama çeşidinden bir araştırma yönünü eklemek gerekecektir. Bununla nesnel tarih bilgisini, bir insan-toplum-kültür başarısı diye anlamak olanağı, böylece nesnel tarih bilgisi fenomenini çepeçevre açığa koymak olanağı elde edilecektir.
Hiç kuşku yok ki, tarih bilimi fenomenolojisinin bundan böyle üzerine aldığı ödevler: tarihi bilme kategorileri, tarih biliminin yöntemi, tarihi bilme edimleri, tarihi bilmenin pratik arka-planı üzerindeki araştırmalar, geçmişteki tarihsel bilgi-öğretisi çerçevesinde de, kimi açık kimi örtük, ele alınmış araştırma konularıdır. Şimdi burda, bu konuların, geleceğin tarih bilimi fenomenolojisinde uğrayacağı değişiklik gözden yitirilmemelidir. Gerçi tarih bilimleri fenomenolojisi, bir araştırma konusu olarak bu konulara, özellikle tarihi bilmedeki bilgi edimleri ile nesnel tarih bilgisinin toplum-kül- tür yaşamındaki yeri konularına, yepyeni bir açıklık kazandırmıştır. Yalnız, tarih bilimleri fenomenolojisinin asıl özelliği konuları işlemedeki davranışlarında aranmalıdır.
Tarih bilimi fenomenolojisi, herşeyden önce bir fenomenolojidir; yani, her türlü kuramlaştırmanın, varsayımlara dayatmanın, yapay açıklamaların ötesinde kımıldanmaktadır. Tarih bilimlerinin fenomenolojisi, konusunu herhangibir felsefe okulu çerçevesinden (örneğin Windelband ile Rickert'te olduğu gibi, Güney-batı Almanyası Yeni-Kant'çılığı çerçevesinden) elealmaz; tarih bilimleri fenomenolojisi, konusunu, herhangibir felsefe izm'i açısından (örneğin Th. Lessing'de olduğu gibi kötümserlik açısından) temellendirmeye, sistemleştirmeye yönelmez. Tarih bilimlerinin fenomenolojisi, betimleyici bir ışıklandırmadır; konusunu, her ne pahasına olursa olsun çözmekten çok açığa koymaya; konudaki nesnel güçlükleri göstermeye çalışmaktadır. Örneğin, tarih bilimlerinin fenomenologu, kendisi aynı zamanda tarihçi değilse, tarihçiye, kullanması gereken yöntemi öğretmeye kalkışmâz. Çünkü, tektek bilimlerin yöntemi üzerindeki düzge buyuran öğretiler (normativ teoriler), kendi başına elealındıkta ne kadar parlak ve tutarlı olursa olsun, yöneldikleri bilimlerin işleyişine; çok kez olumlu birşey katmazlar. Her bilim adamı, yöntemini, genel olarak, filozoftan daha iyi bilir. Tarih bilimleri fenomenolojisi buyurmaz aydınlatır. Bunu da, yöntemsel betimlemelerle yapar. Bu betimlemelerin, yönerge koyan yöntem öğretilerinden çok, yöntemin işbaşında gelişmesine yardımı dokunacağı apaçıktır. Tarihçi ile filozof arasındaki böyle yapıcı bir alışveriş ancak fenomenoloji tâbanı üzerinde sağlanabilir.
Böylece, tarih bilimleri fenomenolojisi,klasik-gelenekçi bilgi öğretisine eklenen yeni bir öğreti değildir; daha çok, herçeşit dogmatizm'den uzak sağlam, bir fenomenoloji koludur. Bundan; bu kola, tarih bilimlerinin bilgi öğretisi dendiğinde, buradaki fenomenolojik davranışın, bilgi öğretisine getirdiği köklü yeniliği, herçeşit kuramlaştırma ile normatizmden sıyrılmış sağlam betimleme isteğini gözden kaçırmamalıdır. Gerçekten de, böyle bir bilgi öğretisi, bilgi öğretisi adına yaraşan biricik bilgi öğretisidir.
Geniş çizgileri yukarda çizilen bir tarih felsefesi, bir tarih bilimleri fenomenolojisi henüz yazılmamıştır. Dilthey'da, N. Hartmann'da, bir de E. Rothacker'deki sağlam birtakım başlangıçlar, bu yöndeki çalışmaların sanıldığından da zor olduğunu açığa vurmaktadır. Çünkü, tarih bilimlerini konu diye alan bir fenomenoloji; ister istemez, bu bilimlerde bilmeye uğraşılan tarihin kendisine, real tarihe yönelecektir. Asıl kaynak real tarihtir. Real tarihe geri- gitmeyen bir tarih bilimleri fenomenolojisi eksik bir etkenliktir. Real tarihin kendisine gerigiden fenomenoloji ise, zorunlukla bir ontoloji, bir tarih ontolojisi, daha doğrusu fenomenolojik bir tarih ontolojisi olarak ortaya çıkmaktadır. -Şimdi, kısaca, bu tarih ontolojisinin sorun çevresi belirtilecektir. Bunun için de, tarih ontolojisinin ne olmadığını açıklamakla işe girişmek, belki en yerinde davranış olacâktır.
Real tarihi felsefe açısından işleme girişimleri, bütünüyle tarihin anlamını ve amacını açıklamayı istemektedir. Şimdiye dek ortaya konmuş olan her tarih felsefesi, bu anlam-amaç sorusuna bir yanıt aramış, çok kez de, doğru yanıtı verdiği savını gütmüştür. Değişik tarih felsefelerindeki yanıtlar birbirinden ne denli ayrılırsa ayrılsın, soru; örtük ya da açık, hep aynı soru olarak kalmıştır: Bu yanıt denemeleri ise - eldeki yazının doğrultusu bakımından - iki öbekte toplanabilir.
TARİH TEOLOJİSİ
İlk öbekte, real tarihin anlamı ile amacı Tanrı ile ışıklandırılmaktadır. Bu görüş, tarihin odağına Tanrıyı yerleştirmektedir. Tarihin özü Tanrıdır. Tarihte asıl etkiyen; gelişen Tanrının kendisidir. Tarih sahnesinin aktör'ü Tanrıdır. İnsanlar, ne kadar etkin görünürlerse görünsünler; aslında nerdeyse birer figüran'dırlar; tarihteki her değişikliği, şu ya da bu biçimde Tanrı yönetir. Tarihin anlamı Tanrıda temellenmektedir. Tanrı, aynı zamanda, tarihin finis'i, ereğidir. Tarih Tanrıda son bulacaktır. Hiç kuşku yok ki, birçok tarih felsefesinin değişik bir Tanrı anlayışı vardır. Ancak; hangi din açısından kavranırsa kavransın, sözü edilen tarih felsefelerinde, Tanrıya verilen sarsılmaz önem hep aynıdır. Bütün bu felsefeler, , real târihi Tanrı inancıyla yorumlarlar. Bu tarih felsefesi yönüne, uzun zamandanberi ;tarih teolojisi; denmektedir. Tarih teolojisi, ister istemez bir tarih teodike'si olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü tarih teolojisi, aslında, Tanrının haklılığını tarihin gidişinden .çıkarmaya; örneğin, Tanrının iyi olduğunu, dolayısıyle, bu iyiliğin, tarihin gelişmesine anlam verdiğini kanıtlamaya çalışmakta- dır. Batı düşünmesinde meydana getirilmiş olan tektek tarih teolojileri, Batı kültür çevresinin ana dayanaklarından Hıristiyan dini ile sıkı bir bağ kurmuşlardır. Hepsi de, real tarihi yorumlarken, bütün ince ayrımlarına karşın, Hıristiyan dünyasındaki Tanrı görüşüne başvurmaktadırlar.
Bunun en parlak örneklerine Orosius'ta, Augustinus'ta, Bossuet'de rastlanmaktadır. Bu üç tarih teolojisi de, bir Hıristiyan eskatolojisi kılığına bürünmüştür. Tarihin anlamı, eschaton'da, son'da, kıyamette apaçık belirecektir. Kıyamet gelip çattığında, kötüler cezasını bulacak, iyiler kurtulacaktır. Real tarih, dinsel bir kurtuluşun tarihidir. Bu, özellikle, Augustinus'un De civitate dei adlı eserinde dile getirilmiştir: «Civitas terrena» (yer- yüzü devleti) özü gereği kötüdür. Ama, kıyamet gününde, İsa'nın kayırdığı kişiler “civitas dei”de (Tanrının devletinde) mutluluğa, kurtuluşa erişeceklerdir. İşte dünya tarihi, Augustinus'a göre, sonunda «civitas deip bulunan, dolayısıyla olanca anlamını Tanrı-İsa' dan alan bir gelişmedir.
Şimdiye dek sözü edilen real tarih felsefelerinin büyük , bir kısmı ikinci bir öbekte toplanabilir. Bu tarih felsefelerinin ortak özelliği, yorumlarının odağına Tanrıyı değil, insanı yerleştirmeleridir. Gerçi; bu tarih felsefelerinden birçoğunda, değişik ölçülerde de olsa, zaman zaman dinsel birtakım motiv'ler işe karışmaktadır. Bununla birlikte, bu tarih felsefelerine, temelleri bakımından, bir tarih teolojisi denemez. Bu tarih felsefelerinde, özde, real tarih, Tanrının değil, insanın bir gelişmesi olarak görülmekte; tarihin genel anlamı, insan açısından elealınmakta; tarihin ereği, herhangibir biçimde, insanın varolmasıyle bağ kurmaktadır. Tarih felsefesinin oldukça bağımsız bir felsefe dalı kurup pekişmesini sağlayan ilkeler de bunlardır. Daha önce söylendiği gibi, Vico ve Herder'in çabalarıyla kendini benimsetmeye başlayan tarih felsefesi dalının pek zengin bir geçmişi vardır. Özellikle 19. yüzyıl tarih felsefesinin altın çağıdır. Vico ile Herder'den başka, Kant, Hegel, Humboldt, Comte, Schopenhauer, Marx gibi düşünürlerin herbiri, bilimsel bir alan olarak tarih felsefesinin bellibaşlı birer aşamasını göstermektedir. Bütün bu düşünürler, insan tarihinin, dünya tarihinin (Tanrı tarihinin değil) gerek ereği gerekse anlamı üzerindeki soruyu, teolojinin ötesinde çözmek savıyla ortaya çıkmışlardır. Bu arada asıl dikkat, insan tarihinin yöneldiği amacı bulup göstermeye yönelmiştir. Sözgelimi, kabataslak belirtildiğinde, Herder bu amacı: insanlık düşüncesinin gerçekleşmesinde; Kant, eksiksiz bir devlet anayasasına erişmede; Hegel, tam özgürlüğe kavuşmada; Comte, «pozitiv» adını verdiği belli bir toplum yaşayışının kurulmasında; Marx «sınıfsız» bir toplum düzeninin elegeçirilmesinde görmüşlerdir
İNSAN TARİHİNİN ANLAMI
İnsan tarihinin anlamı üzerindeki soruya gelince, bu soruya verilmiş yanıtlar, birbirine aykırı iki yönde uzanmaktadir. Düşünürlerden çoğuna göre, dünya tarihinin bir anlamı vardır; dünya tarihi anlamlı bir gelişmedir; bu anlam tarihin amacıdır. Tarihte anlamsız hiçbirşey yoktur. Hattâ dünya tarihi, durmadan daha iyiye doğru bir gidiştir. Kolayca belireceği gibi, bu görüş, sonunda bir tarih teodike'si kılığına bürünmek zorundadır. İyimser bir damga taşır. Dünya tarihi gerçekleşebilen tarihin en iyisi, en akla uygunudur. Bu yönün en tutarlı temsilcisi Hegel'dir. Bazı düşünürler ise, real tarihin, hiçolmazsa bütünüyle elealındıkta, ,hiçbir anlamı olmadığını öğretmektedir. Bu düşünürlere göre, tarih saçma bir alıştır, kör bir kuvvettir. İnsan yaşayışı acılarla, kötülüklerle doludur. İnsanın geçmişine bakıp Tanrıyı aklayamayız. Zaten Tanrı diye birşey yoktur. Dünya tarihi gerçekleşebilen tarihin en kötüsüdür. Bu görüş, artık herçeşit teolojiden ayrılmıştır. Bu görüşün belki de en parlak temsilcisi Schopenhauer'dir.
İşte, ister bir tarih teolojisi kılığına bürünsün; isterse de teolojiden uzak ya da teolojiye taban tabana karşıt bir tarihsel düşünme olarak ortaya çıksın, şimdiye dek değinilen tarih felsefeleri, yukarda kabataslak sunulan örneklerden de anlaşıldığı gibi, spekulativ bir tarih metafizik'i meydana getirmektedir. Güttükleri bütün pozitivlik savlârına kârşın, bu tarih felsefeleri, real , tarihi; birtakım ide'ler, ideal'ler, eğilimlerle düşünmede kurmaya; tarihin anlam ve amacının, tarihin genel gidişini; dışardan aktarılan bir planla ya da programla yorumlamaya çalışmaktadırlar. Hiç kuşku yok ki, bu tarih felsefelerinin aşağı yukarı herbirinde, metafizik bir nitelik taşımayan, yani tarihi «deneye» gerigötüren, bu deneyle pekiştirilebilen birtakım dayanaklara rastlamak olasıdır. Hattâ, geçmişteki tarih felsefelerine, sağlam birtakım dayanakların, spekulativ-konstruktiv bazı kaygularla bozulup aşırılıklara uzatıldığı birer öğreti gözüyle bakılabilir: Bu bozup aşırılaştırmalar da, kimi yöntem hatırı için, kimi benimsenen belli bir dünyagörüşünü savunmak için, kimi de spekulativ bir sistemi biçim yönünden eksiksiz, nerdeyse yusyuvarlak kılmak için yapılmıştır.
Metafizik tarih felsefeleri, hep durmadan aralarında boğuşmaktadırlar. Dünya tarihinin genel planını, azçok da olsa birbirine uygun açılardan kavrayan iki klâsik tarih metafizikine rastlanamaz. Her tarih metafizik'i biricik tarih felsefesi olmak savındadır. Hattâ, bir tarih metafizik'inin, öbürünü hepten tersine çevirdiği de olur. Bu, sözgelimi, hiçbir sallantıya yer bırakmaksızın, Marx'ın tarih metafizik'i için söylenebilir. Marx, apaçık bir bilinçle, Hegel'in tarih metafizik'i karşısında yeralmaktadır. Hegel'de, real tarihin planını, `Idee' adını verdiği manevî bir kuvvetin özel bir yürüyüşü belirlemektedir. Marx'a göre ise, dünya tarihi maddece üretimin ayrılmaz bir parçası olan birtakım ilişkilerin gidişinde temellenmektedir. Ayrıca, metafizik tarih felsefeleri, zaman zamaıı tarihçilerin pek sert eleştirilerine uğramaktadır.
Herşeyden önce bir bilim adamı olan tarihçi, hangi isteği giderirse gidersin, hertürlü tarih spekulation'larına haklı olarak düşmandır. Bu davranış, en belirgin anlatımını J. Burckhardt'ta bulmuştur. Burckhardt, Weltgeschichtliche Betrachtungen («Dünya Tarihi Üzerinde Düşünceler) adlı yapıtının daha girişinde, tarih felsefesini-tarih metafizik'ini- bir «kentaurosp diye adlandırmakta, ana duruşunu, olumsuz bir nitelemeyle şöyle bildirmektedir: «herşeyden önce bir tarih felsefesi vermek istemiyoruz.
Yukarda kısaca belirtilen görüşler, gelecekteki tarih felsefesi ile ilgili olarak şu apaçık sonuca vardırmaktadır. Yaşama hakkı olan bir tarih felsefesi, klasik anlamda bir tarih metafiziki olmamalıdır: Bu, son derece önemli bir saptamadır, sadece geçmiş tarih felsefelerini toptan çürütmeye yönelen olumsuz bir duruşu dile- getirmekle kalmaz. Böyle olsaydı, bu saptama, tarihçilerin (tarih metafizik'i diye adlandırdıkları) tarih felsefesi düşmanlığı ile aynı şey demek olacaktı. Dolayısıyle, bu saptama, o zaman tarih felsefesinin yerine, tarih bilimlerini koymayı savunacak; daha doğrusu, birçok tarihçinin sandığı gibi, tarih bilimi dışında bir tarih felsefesine hak tanımayacaktı. Oysa, sözü edilen saptamada, böyle bir- şey ileri sürülmemektedir. Bu saptamada şu söylenmektedir: Tarih bilimlerinden başka, real tarihi konu diye âlan, bir tarih felsefesine gerekseme vardır; bu tarih felsefesi, yaşama hakkı olan bir felsefe alanıdır. Ancak, bu tarih felsefesi, bir tarih metafizik'i değildir.
Peki, böyle bir alan, metafizikle ilgisini kesmiş `sağın' bir tarih felsefesi nasıl gerçekleşebilir? Real tarihin toptan gidişini, anlam ve amacını araştıran ama metafizik olmayan bir tarih felsefesi nasıl tasarlanabilir? Yoksa, geleceğin tarih felsefesi, tarihin anlam ve amacı sorununu hiç ortaya atmayacak mıdır? O zaman da tarih felsefesinin konusu ne olacaktır? Böyle bir tarih bilimi ne de bir metafizik olan geleceğin real tarih felsefesi, hangi katkısız felsefe sorularını araştırmakla görevlidir? Bunu yaparken hangi yönteme başvurur?
FENOMENOLOJİK TARİH ONTOLOJİSİ
Bu soruların herbiri geleceğin tarih felsefesi için bir ölüm-dirim sorusudur. Bunlara verilecek yanıtların anayönü, yukarda anılan bir sözde, geleceğin tarih felsefesine verilen.yeni adla dile gelmiştir. Geleceğin tarih felsefesi, fenomenolojik bir tarih ontolojisidir. Fenomenolojik tarih ontolojisi deyince, herşeyden önce, bir ontolojiyi anlamalıdır. «Ontoloji» varlık-bilimi demektir. Ontolojide, varolan şeyin kendisi, varlığı bakımından araştırılır. Buna göre, tarih ontolojisi, tarihin (real tarihin) tarih olarak varlığını konu yapar. Fenomenolojik tarih ontolojisi, konunun, yani tarih varlığının fenomenolojik yöntemle işleneceğini göstermektedir. «Fenomenoloji», tarih ontolojisinin yöntem tabanını açığa koymaktadır. Ancak, fenomenoloji, bugün, artık tek anlamlı bir yöntem değildir. Çeşitli fenomenolojiler vardır. Daha doğrusu, E. Husserl'in 20. yüzyılın başında kurmuş olduğu fenomenoloji kendisinden sonra değişik yorumlara . uğramıştır. Yalnız, bir yöntem öğretisi olarak fenomenoloji ile başarılı bir çalışma yöntemi olarak fenomenolojiyi birbirinden ayırmak gerekir. Kuramsal yorumlar ne denli değişirse değişsin, işbaşında kesin sonuçlara vardıran, ufak tefek ayırımlarla da olsa, hemen hemen bütün fenomenologlarca kullanılan bir tek fenomenoloji vardır. Bu fenomenoloji, obje'nin kendisinde neyin verildiğini, nasıl verilmişse öylece, betimleme yoluyla saptar. Bunu yaparken de, varolanın içini görmeye, varolanı içten kavramaya çalışır;. Varolan fenomendir; kendini gösteren açığa koyan şeydir. Ancak, fenomenoloji tek varolanla birlikte, bu varolânı kendisi yapan bir özün, bir varlığın da verildiğini bilir; tek varolandan kalkarak, tek varolanın örneklik' ettiği öze sokulmaya çaba gösterir. Böylece, fenomenolojik tarih ontolojisinin istediği: özel bir varlık alanı olarak görünen, uçsuz bucaksız bir fenomenler bağlantısı olarak kendini sunan tarih dünyasını, özü bakımından nasılsa öylece betimler. Fenomenolojik tarih ontolojisini kımıldatan soru: «Tarih nasıl olanaklıdır?» sorusu değildir. Asıl soru: «Tarihte bize `ne' verilir?» sorusudur.
Hiç kuşku yok ki, klâsik tarih metafizikleri de, tarihi olduğu gibi tanımak dileğindedirler. Ancak, tarih metafiziklerinde, bu, gerçekleşememiştir; bir savdan öteye geçememiştir: Bu metafiziklerin hepsi, genel olarak hiçbir metafizik'in kaçınamayacağı bir yazgıyı paylaşmaktadır: denetlenebilir bir güvenirliği yoktur. Tarih meta- fizikleri de, her metafizik gibi, yapıcı açıklamalara yervermekte, sistemleştirme eğiliminin önüne geçememekte, varsayımlara dayanmaktadır. Bu da, tarih metafiziklerinin; ilk planda yöneldiği sorun-bağlamından ileri gelmektedir; tarih metafizikleri, kestirilemeyen bir gelişmenin sonunu; dolayısıyle bu sonla açıklanabilecek olan genel anlamı araştırmaktadır.
Tarihi olduğu gibi tanımak isteyen, yalnızca tarih metafizikleri değildir, herşeyden önce, tarih bilimleri, tarihi olduğu gibi tanımayı istemektedirler. Tarih bilimleri, tarihin bilimidirler, yalnız, tarih bilimleri, tarih alanlarını, belli zaman aralıkları içinde; kronolojik gelişmeleri bakımından incelemektedirler. Tarih metafiziklerinden ayrı olarak tarih bilimlerinin, bu dileği, büyük ölçüde gerçekleştirdiği söylenebilir. Tarih bilimlerinin bir gidişi vardır. Doğa bilimlerinin nesnellik (objektivite) ülküsünden ne denli ayrılırsa ayrılsın, tarih bilimlerinin de, kendine özgü, ama o oranda da haklı bir nesnelliği vardır. Yalnız, ne denli evrensel olursa olsun, real tarihi, tarih ontolojisi gibi özü bakımından bütünüyle kavrayan bir tarih bilimi yoktur. Buna kalkışan tarih adamlarının, bilim tabanının artık dışına çıktıkları, bir olasılıkla (sözgelimi Ranke'de olduğu gibi) bir tarih metafizik'ine vardıkları meydandadır.
Böylece, fenomenolojik tarih ontolojisinin gerek yöntemi gerekse sorun çevresi bakımından hem tarih metafizik'inden hem de tarih biliminden ayrılan bir yapısı, bir bağımsızlığı vardır. - Bunu daha yakından anlamak için, fenomenolojik tarih ontolojisinin sorun odaklarını belirtmek yerinde olacaktır: Fenomenolojik tarih ontolojisindeki etkenlik, 'birbirine sıkıca bağlı üç sorun adağında toplanabilir. Bu sorun odaklarından birinde; real tarihin taşıyıcılârı; öbüründe tarihi güden etmenler; ötekisinde. de tarih varlığının kategorileri soru konusu yapılıp özce araştırılmaktadır.
REAL TARİHİN TAŞIYICILARI
Real tarihin taşıyıcıları sorusu, son derece dallıbudaklı bir sorun bağlamı ortaya koymaktadır: tarihte şu ya da bu biçimde öngören, tarihi taşıyan, tarihe süje'lik eden nedir? Klâsik tarih metafizikleri bu soruyu deşmeden bırakmışlardır.. Çünkü, bu metafiziklere göre; bu sorunun yanıtı apaçıktır; tarihin taşıyıcısı «insanlık» tır: Ama, insanlık, gelmiş-geçmiş, yaşayan ve gelecekteki insanların bütünü; soyut bir kavramdır. Bu kavrama, şimdiye dek; tarihin gelişmesine birlik kazandırmak için başvurulmuştur. Ancak bu insanlık kavramına dayanarak, şimdiye dek, tarihin toptan anlamı ile ereği üzerindeki birtakım anlatımlara olanak hazırlanabilmiştir: Bırakın ki, bu kavramın, örtük de olsa, dinsel-mistik bir arka planı vardır. Tarihin asıl taşıyıcısı olarak anlaşılan Tanrının yerine, Tanrının özel bir yaratığı olarak çokça Tanrıya aynalık eden insanlık yerleştirilmiştir. Örneğin, değişik ince ayrımlarla da olsa, < Herder?de,>'ta, Hegel'de de böyledir. Bu düşünürler için, tarihin taşıyıcısı deyince, nerdeyse doğal bir tutumla, hep bir insanlık anlaşılmaktadır. İşte, yapay-mantıkçı kanıtlayıcı kaygular ı bir yana bırakıp doğrudan doğruya fenomenlerin kendisini betimlemeyi seçen fenomenoloji, tarihin taşıyıcısı olarak, insanlık diye soyut bir kavramla yetinememektedir.
Tarih ontologunun önyargısız bakışına, tarihin taşıyıcısı olarak, herbiri kendine özgü büyük bir çeşitlilik verilir. Tarihin birtek taşıyıcısı yok, birçok taşıyıcıları vardır. Tarihin taşıyıcıları uluslardır. Uluslar birer kavram değil, gerçekliktirler. Tarihin neresine geri gidilirse gidilsin, tipik bir yaşama birliği oluşturan çeşitli ulusların, tarihin gidişini taşıdığı görülür; tarihi yapan; taşıyan birtek ulus değil, uluslardır. Tarih, eninde sonunda, ulusların birbirine etkimesi (birbiriyle karşılaşması, ~birbirinin isteklerini belli bir yön- de değiştirmek için birbiriyle çarpışması), öbekler, çevreler oluşturarak birleşmesi ya da ayrılmasıdır. Bellibaşlı tarih fenomenleri: devletlerin kuruluşu, çöküşü, değişik örgütlenmelerin (sözgelimi dini ya da öğretim dizgelerinin) dalgalı gelişmesi, kuşakların birbirlerini etkinlikle yorumlamaları, toplum sınıfları arasındaki ilişkiler, tek- tek kültür dallarının (örneğin bilim, sanat etkenliklerinin) doğup serpilmesi, değişikliklere uğraması, tekkişilerin arasındaki karmaşık varolma bağları, tekkişi ile (sözgelimi devlet, kültür gibi) kişi -üstü objektivite'lerin arasındaki düşünce alışverişleri, gerginlikler, çatışmalar, dünyada zaman zaman başgösteren savaşlar, bütün bu tarih fenomenleri hep tektek uluslarca taşınırlar. Ulus, çeşitli yaygınlıktaki tarih fenomenlerinin bir bakıma bir düğüm noktasıdır. En bireyselinden en evrenseline dek her tarih fenomeni, içine örüldüğü ulus yapısının bütünlüğünde anlaşılabilir. Tekkişi, söz- gelişi yapıtlarını yalnızlığından çekip çıkaran lirik bir ozan, bir ulusun bireyidir; belli bir. ulusun diliyle yazar; şu ya da bu biçimde bağlı olduğu ulusal yapının süzgecinden geçen etkilerle yetişmiştir; dolayısıyle kendisi, buna benzer birtakım etkilere yol açacaktır:
Uluslar üstü tarih fenomenleri ise, sözgelimi bir dünya savaşı, uluslar arası bir tarih olayıdır; ulus varlığı üzerinde kavranabilir. Ulus varlığının bilme ve sezmeye dayanan bir öz-çözümlemesi, işte tarihi taşıyan önemli bir gücü aydınlatmanın güvenilir yolu budur. Böylece tarih ontolojisinin en önemli ödevlerinden biri, tek tek ulus gerçekliklerini, dolayısıyle ulusu özü bakımından betimlemek olacaktır. Ulusla ilgili olarak ortaya konan bu saptamalar, «ulusçuluk» adı verilen bir eğilimle aynı şey demek değidir. Tarih ontolojisi, ne tarihin biricik fenomeni olarak ulusu benimsemekte, ne düşünülebilen herşey'in ulusla açıklanabileceğine inanmakta, ne de ulusu nerdeyse tanrılaştırmaktadır. Tarih ontolojisi bir ulus ideolojisi değildir. Tarih ontolojisi, tarih fenomenlerinin kımıldandığı gerçek bir taban olarak ulus varlığını herçeşit pratik kaygıdan sıyrılmış bir bakışla, özden nasılsa öylece konuşturmaya çalışır. Bu hiç kuşku yok ki, köklü birtakım hazırlıkları gerektirmektedir. Ulus özce nedir? Tektek tarih fenomenlerini nasıl taşır? Ulus nitelikleri diye birşey var mıdır? Bütün değişmelere karşın ulus istenci ne gibi bir aynılık gösterir? Ulus karşılaşmaları da nedir? Tek kişi ile ulusu ya da öbür uluslar arasındaki karşılıklı etki-tepki dağılım-düzeni- nin nasıl bir yapısı vardır? Ulus tektek bireylerden meydana gelir ama, nasıl olur da bütün tarih fenomenlerinin katkısız taşıyıcısı olarak ulus gösterilebilir? Ulus kendini fenomenologun bakışına nasıl verir? Bütün bu sorular ve benzerleri, tarih taşıyıcıları ile ilgili sorun-çevresinin güçlüğünü, hattâ bu sorun-çevresinin artıksız olarak çözülmesine olanak olmadığını ortaya koymaktadır. Tarih taşıyıcılarını ilgilendiren soruların soruluşu ile işlenişindeki bilinç, fenomenolojik tarih ontolojisi ile tarih rnetafiziklerinin ayrıldığı önemli noktalardan birini açığa vurmaktadır. Tarihin çeşitli taşıyıcıları olarak ulusları, insanlığın kurucu bir parçası olarak ulusları, genel olarak ulusu, dolayısıyle de olsa felsefe açısından incelemiş olan düşünürler eksik değildir. Sözgelimi Hegel; ulus ile birey arasındaki karşılıklı etkiyi araştırmış; Fichte ise, çabalarını ulusun bir tanımını vermede toplamıştır. Ancak, bütün bu uğraşılarda, belli bir ulus fenomeni görüşü, kapalı sisteme, yönteme uydurulmak için zorlanmaktadır. Hegel'de özel bir dialektik gidiş, Fichte'de ise coşkun bir özgürlük idealizmi fenomenin kendisini, ulus varlığının yapısını yeryer çarpıtmaya götürmüştür
TARİHİN ETMENLERİ
Tarihin etmenleri tarihin yapıcılarıdır: Tarih fenomenlerini yoğuran, bu fenomenlere belli bir kılık kazandıran; bu fenomenlerin iç kuruluşunda rol oynayan, bu fenomenlerin oluşumunu güden hep bu tarih etmenleridir. Jeopolitik yapı, ırk, birer biyolojik altyapı olarak kişisel-ulusal tutkular, ekonomi durumu, çeşitli güçteki ide'ler, idealler, hayaller... işte bütün bunlar, tarih fenomenlerinin kuruluşuna.şu ya da bu biçimde karışan birer etmendirler. Bu etmenleri özleri bakımından betimlemek, bu etmenler arasındaki karşılıklı ve çok değişken ilişkilerin işleyiş kurallarını bulup ortaya çıkarmak, fenomenolojik tarih ontolojisinin başka bir sorun odağın- da gerçekleştirilmeye gerekseme gösterir.
Hiç kuşku yok ki, tarihin etmenleri gibi çok önemli bir tarih gerçekliği, gelenekteki tarih metafiziklerinin de ister istemez yanıtlamak zorunda olduğu çetrefil bir soru bütünü meydana getirmektedir. Her tarih metafizik'i kimi doğrudan doğruya kimi de dolayısıyle, bu soruyla ilgili belli bir duruş takınmıştır. Her çeşit klâsik metafizik'in çok kez tekyancı yazgısına uygun olarak bu davranışlar, her kez, belli bir izm'in damgasını taşımaktadır. Örneğin Gobineau ırka, tarihin ana etmeni gözüyle bakmış, böylece bir tarih ırkçılığına varmıştır.
Tarihin etmenleriyle ilgili izm'ler, genel olarak iki büyük öbekte toplanabilirler. Bunlardan biri «tarih idealizmi», öbürü ise «tarih materializmi»dir. Tarih idealizmi, tarihi güden asıl etmenlerin manevî-ideal bir yapısı olduğunu savunur. Tarih idealizmine göre: her tarih fenomeninin gerisinde o fenomeni doğuran; o fenomene asıl anlamını veren manevî bir güç bulunur. Bu güç, çok kez, bir ideal, bir `ide', bir düşüncedir; kısacası, manevî türden bir etmendir. Belli bir tarih fenomeninin özünü anlamak için ,bu manevî etmene kadar gerigitmek gerekir. Birçok Alman idealizmi düşünürü, azçok ayrılıklarla da olsa, böyle bir tarih idealizmini tutmaktadır.
Ama, tarih idealizminin en tipik temsilcisi, kuşkusuz, Hegel'dir. Tarih materyalizmi ise; tarih idealizmine taban tabana karşıt bir savı ileri sürer. Tarih materyalizmine göre: tarih fenomenlerini belirleyen etmenlerin hepten maddece bir yapısı vardır. Her tarih fenomenini, maddece bir zorunlukla, sözgelimi ekonomi gereksemelerin'ın giderilmesiyle açıklamalıdır. Tarih fenomenlerindeki ideal kat, öze değil, kabuğa ilişkin bir üst-yapıdır. Tarih materializminin kendinden ençok sözettiren bir görünüşü, kuşkusuz Marx'ın tarih metafizik'idir. Bu metâfizik, çokça, Hegel"in tarih metafizik'ine bir tepki olarak anlaşılmalıdır. Tarih fenomenlerinin Hegel'deki ruhsal örgüsü, Marx'ta, maddece bir örgü yapılmaktadır. - Şurası meydandadır: gerek tarih idealizmi gerekse tarih materyalizmi, belli bir tarih etmenini saltlaştırmaya dayanmaktadır: Bu, her sistem saltlaştırmasında olduğu .gibi; gerçekliğin kendisini tekyana indirgemeye götürür.
Oysa, fenomenolojik tarih ontolojisi, herçeşit kuramlaştırmanın ötesindedir. Fenomenoloji için, tarih etmenleriyle ilgili olarak şu apaçıktır: tarihte birtürden değil, ayrı ayrı türden etmenler iş- başındadır; tarihte bir etmen zenginliği vardır. Bu etmenlerin her- birinin etki gücü başkadır. Bu etmenlerden hiçbirinin, tarihin bütünlüğünde değişmeden kalan bir başrol oynadığı söylenemez. Bu etmenler her tarih fenomeninde biricik olan bir doku meydana getirir. Etmenlerin etki ve değer düzeni her kez özel bir kılıkla ortaya çıkar. Her etmen ayrı bir varlık biçiminde temellenir. örneğin, jeopolitik etmen; anorganik-organik bir varlık durumudur; «ide» ise, manevî bir varlıktır.
TARİH KATEGORİLERİ
Fenomenolojik tarih ontolojisine düşen en canalıcı ödev, kuşkusuz ki, tarihin kategorilerini araştırmaktır. Tarihin kategorileri tarih ontolojisinin üçüncü büyük sorun odağını meydana getirmektedir. Yalnız, burada bir noktanın gözden yitirilmemesi gerekir: tarihin kategorileri deyince, yalnızca, tarih biliminde kullanılmakta olan birtakım anakavramları ya da genel bilme-anlatımlarını anlamamalıdır. Tarih ontolojişindeki kategori sözü, tarih varlığının temellerini, tarihin varlık yapısını göstermektedir. Tarih kategorileri, tarih varlığını boydanboya kesip geçen varlık-ilkeleridir, varlık-kategorileridir. Bunlar, genel tarih varlığını; tarih varlığı yapan varlık esaslarıdır. «Değişme», «gelişme», «önemlilik», «değerleme», «planlama», «amaç koyma», «anlamlılık», «biriciklik», karşılıklı etkime... n, işte bütün bunların herbiri bellibaşlı birer tarih varlığı kategorisidir.
Bu kategorilerin, ilk kez olmak üzere, fenomenolojik tarih ontolojisinde bulunduğunu söylemek doğru olmaz. Tarih metafizikleri de, çeşitli ilintilerle, tarihin varlık kategorileri sorununa dokun- muştur. Bundan daha doğal birşey de olamaz: Tarih varlığını olduğu gibi tanımak savıyla ortaya atılan her .tarih metafizikinin, tarihin varlık-kategorilerine başvurması gerektiği düşüncesi Hegel'indir. Dünya Tarihi Felsefesi Üzere Dersler'inin daha başında tarihin ilk kategorisi olarak «değişme,» kategorisinden sözaçmaktadır. Ancak, bu değişme kategorisi, Hegel'de, dialektik bir değişmede çözülmektedir.
Oysa, fenomenolojik tarih ontolojisi, herçeşit sistemleştirmenin uzağındadır. Tarih ontolojisi için kategori, tarih fenomenlerinin. gerisindeki soyutlanmış bir taşıyıcı değildir. Tarih ontolojisi, tarih varlığının her fenomende o fenomenle birlikte verilen, o fenomenin yapısını yapan varlık-düzenlerini, kategorileri araştırır. İsteği: çok kez içiçe örülen tarih kategorilerinin, özleri bakımından bir çözümlemesini vermektir. Bu arada, tarih dünyasına yapışık varlık kategorilerinin özüyle ilgili bir noktayı iyice gözönünde bulundurmalıdır: Tarih dünyasındaki varlık kategorilerinden bazıları, öbür varlık alanlarında da rastlanan kategorilerdir. Örneğin, “zamanlılık” herçeşit varlığın yapısında bulunur; bir taş, bir ağaç, bir hayvan da zaman içindedir. Ancak, zamanlılığın tarih dünyasında, öbür varlık alanlarından ayrılan bir yapısı vardır. İşte, tarih ontolojisi, tarih varlığının öbür varlık alanlarıyla ortaklaşa paylaştığı birtakım varlık kategorilerini, tarih alanındaki özellikleri bakımından tanımaya çalışmakta~dır. Bu, gerçekten çetrefil bir ödevdir.
Ayrıca, tarih dünyâsı, yalnızca bu dünyada görünen, başka hiçbir varlık alanında ortaya çıkmayan birtakım kategorileri içerir. Örneğin, belli bir değerlendirmeye uyarak «amaç-koyma», konan amaçları «planla» gerçekleştirme böyle özel tarih kategorilerindendir. Bu kategorilere özgüvyeniliği; betimlemede bulunup ortaya çıkarmak, hiç de kolay bir iş değildir. Fenomenolojik tarih ontolojisi, kategorileri incelerken, şunu da hesaba katmalıdır: tarih dünyasının varlık kategorileri, bu son derece ayrıtürden ve karmaşık yapılı dünyanın kuruluşu gereği, içi apaydınlık görülemeyen bir kategori düzeni meydana getirmektedir. Bu düzendeki katların eksiksizce kavranılması, nerdeyse olanak dışı gibi gelen bir iştir. Bundan, tarih kategorilerini yalınlaştırmak; bir ya da ikiye indirmek; bu kategorilerin birbirlerine varlıkça bağlanışını çarpıtır. Tarih varlığının kategorileri, içiçe kaynaşan öğelerin -kurduğu çokçu bir birlik, Eski Yunanca bir sözle, bir «symploke» meydana getirmektedirler. Real tarih kosıı~osu olanca karmaşıklığı ile tarih kategorilerindedir:
Fenomenolojik tarih ontolojisini kuşatan üç büyük sorun odağı: real tarihin taşıyıcılarını; etmenleri ve kategorilerini ilgilendiren çeşitli soru-bütünleri, daha önce de söylendiği gibi, birbirine sıkıca kenetlenmiştir. Bu sorun odakları, aslında parçalara ayrılâmayan bir bağlarında toplanırlar. Bunun, tarih kosmosunun «symploke» sinde temellendiği meydandadır. Gerçekten de, tarih ontolojis'inin, bir fenomenolojisini vermeye çalıştığı taşıyıcılarda olupbitenler etmenlerle güdülür. Taşıyıcılar ile etmenler bir ve aynı varlığın, tarih varlığının 'ıki ayrı verilme 'biçimidirler. Tarih kategorileri ise, bu varlığın varolmadaki . anaçizgileridir. Etmenlerle yoğrulan taşıyıcıların, ya da ancak taşıyıcılarla gerçekleşebilen etmenlerin bütünlüğündeki varlık düzeni kategorilerdir. Böylece; tarih ontolojisi, üç ayrı biçimde varolan birtek varlık boyut'unu kavramak gibi , birliği varlıkça temellenen sâğın bir fenomenoloji dalı olarak kurulur.
Ancak, tarih ontolojisi, genel olarak tarihi konu -yapan biricik Fenomenoloji dalı değildir. Çünkü, genel olarak tarih deyince, başlangıçta da belirtildiği gibi, hem tarih bilimi hem de real tarih anlaşılır. Buna göre, real tarihe çevrilmiş bir tarih fenomenolojisi, tarih bilimine çevrilmiş olan bir bilme fenomenolojisinin yanında yeralmaktadır. Bir, ontoloji olarak tarih fenomenolojisi, bir de, bilgi öğretisi olarak tarih fenomenolojisi gereklidir. Bu her iki alan, genel tarih fenomenolojisi diyebileceğimiz son derece önemli bir ana fenomenoloji alanı meydana getirmektedir: Bu ana araştırma alanı, bir fenomenoloji olarak, epeyce sağlâm bir yapısal düzenleme gerektirir, Bu yapısal düzenlemenin bellibaşlı iki kurucu etkenliği, bilgi öğretisi ile ontoloji yönündeki etkenliği sıkıca birbirine bağlıdır; bu iki etkenlik, karşılıklı olarak birbirini bütünler.
Genel tarih fenomenoloğunun, bir dereceye dek, hem bilgi öğreticisi hem de ontolog olması gerekmektedir. Nitekim, bu zorunluk, genel olarak tarih yönelmiş olan birçok düşünürde bulunur. Örneğin, Dilthey, hem bir tarih bilimleri düşünürü hem de bir tarih dünyası ontologudur. Ancak, şurasını da belirtmek yerinde olacaktır: tarih bilimi fenomenolojisi ile real tarih fenomenolojisi arasındaki ilişkiye, yalnızca bilimce bir ilişki, yöntem kaygusuna dayanan bir ilişki gözüyle bakılamaz. Bu ilişki, daha çok, varlık düzeninin kendisinden çıkmaktadır. Tarih bilimi fenomenolojisinin, logos'ça daha önce 'gelen tarih ontolojisine bağlı olduğu söylenebilir. Öteyandan, tarih ontolojisinde varılanlar, bir bakıma, tarih bilimi fenomenolojisinde değerlendirilmektedir; bunlar, bir -bakıma bir denetleme temeli olarak kullanılabilir. Bu iki alan arasındaki alış-veriş kısaca şöyle aydınlatılabilir: tarih bilimleri fenomenolojisi, ister istemez bir tarih ontolojisi yönünde uzamak zorundadır; tarih ontolojisi ise, tarih bilimleri fenomenolojisi için vazgeçilmez bir temeldir.
Genel tarih fenomenolojisi önemli bir felsefe bilimidir. Yukarda verilen açıklamalar; bütün programatik niteliğine karşın, böyle bir felsefe biliminin yalnızca olabileceğini değil, aynı zamanda gerekli olduğunu da vurguluyor: Hiç kuşku yok k'i, geniş bir araştırma alanı olarak tarih fenomenolojisi, ağırlık odağını kendi içinde taşımakla birlikte; yalnızca kendi içine kapanarak yaşayamaz. Yukarda bildirilenlerden de görüleceği gibi, tarih fenomenolojisinin, yine fenomenolojik bir yapıdaki birtakım bilimlerle, özellikle psikoloji, sosyoloji ve etnoloji ile sıkı bir alıp-vereceği vardır. Genel tarih fenomenolojisi, şimdiye dek tarihe - hem bilim olarak tarihe hem de real tarihe - çevrilmiş bütün tektek uğraşmaların iç- ten başarmak istediğini: tarihi özüyle olduğu gibi kavramak işini, en sağlam bir bilme tabanında gerçekleştirmektedir.
Şu da çok önemlidir: Fenomenolojik tarih felsefesi, tarihle ilgili bütün soruları eksiksizce çözmek savıyla ortaya çıkmaz: Bu, fenomenolog için bir hybris'tir. Tarih fenomenolojisinin tam olarak aydınlatmadan bıraktığı pekçok soru vardır. Her bilimde olduğu gibi, tarihi bilmede de varolan bilgi açmazları, ayrıca real tarihin genel anlamı ile amacı .çeşidinden birtakım çıkmazlar; bu çeşit sorulardandır. Bu sorular sormadan edemeyeceğimiz, sorunca da artıksızca yanıtlayamayacağımız, ama hiçbir zaman artıksızca yanıtlayamayacağımız sorulardır. Bunlar metafizik sorulardır. Demek ki, tarih fenomenolojisinin de metafizik bir yanı vardır. Ancak, tarih fenomenolojisindeki bu metafizik yan, klâsik tarih metafizikleriyle bir tutulmamalıdır. Klâsik tarih metafizikleri, tümüyle tarihi anlamaya yönelik tüm düğümleri çözmek savıyla ortaya atılırlar; oysa tarih fenomenolojisi, bu düğümleri, dolayısıyle çözülemezliklerini, apaydınlık bir bilince vardırmaya çalışır. Örneğin, real tarihin anlamı ile amacı üzerindeki soruya, tarih fenomenolojisinde, bu fenomenolojinin sağın betimleme ve çalışmalarıyla, gittikçe yakından sokulma olanağı elde edilmektedir. Her fenomenolojik tarih betimlemesi, tarihin anlamı ile amacına birazcık daha ışık serpecek, zamanla, tarihin hiç olmazsa genel eğilimleri kabataslak çizgileriyle kavranabilecektir. Böylece, tarih fenomenolojisindeki metafizik yan, .gizli bir metafizik değildir; tarih fenomenolojisindeki metafizik, klâsik bir metafiziğe düşmeden, tarihin temeldeki akıldışı boyutunu tanımaktır.
Böyle bir genel tarih fenomenolojisi henüz yazılmamıştır. Fenomenolojinin kurucusu E. Husserl, bir tarih felsefesi ortaya koymamıştır. Fenomenoloji davranışını işbaşında en iyi tanıtan M. Scheler, ençok tarihin etmenleri sorununda katkılı olmuştur. Gerçekten de Scheler, real etmenlerle ilgili olarak yaptığı betimlemelerde, realizm-idealizm tartışmasının ötesine geçmeyi bilmiştir. Ancak, Scheler, tarih felsefesi üzerindeki görüşlerinde, fenomenolojik davranıştan epeyce ayrılmıştır.
Düşünüp araştırmalarını belli bir açıdan ince bir tutumla gütmüş olan N. Hartman ise, “Manevî Varlık Sorunu” («Das Problem des geistigen Seinsn) adlı yapıtta, tarih felsefesi çerçevesine giren soı-unların ancak bir bölümünü, özellikle «objektiv `Geist'» kesitini elealıp incelemiştir. Yalnız, alt- başlıktan da anlaşılacağı gibi, yapıt, «tarih felsefesinin temellendirilmesine ilişkin araştırmaları» kavramakta, tarih felsefesine bir «giriş», bir hazırlık olmayı istemektedir. Bu arada, Hartmann'ın en büyük başarısı, birey ile kültür objektiviteleri arasındaki karşılıklı alışverişe ilişkin ustaca betimlemelerdir. Hiç kuşku yok ki, geleceğin tarih felsefesi, her fenomenolojik araştırma alanında olduğu gibi, tek kişinin bir istemi değil, araştıran kuşakların birleşerek kurabileceği bir bilgidir. Bundan dolayı, Scheler'deki fenomenoloji anlayışı çerçevesine giren başarılar ile Hartmann'ın tarihe ilişkin soru-yumağına sokulmadaki çabasını değerlendirmek kadar yerinde birşey olamaz.
Bu arada, fenomenolojık bir yöntemin sağınlığına uygun gerçekler saptamış olan bazı çağdaş düşünürlerdeki verimli başlangıçların örtüsünü kaldırmak gerekecektir. Özellikle, E. Rothacker, A. Toynbee, K. Jaspers, M. Heidegger tarih felsefesine yeni bir ufuk açmışlardır. Rothacker'in real tarih -kategorileri, bu arada tarihsel kültür çevresiyle ilgili yapılar üzerindeki araştırmaları; Toynbee'nin “challenger ve «response” kavramı yönündeki incelemeleri son derece verimli birer çalışma yoludur. Fenomenolojiye pekçok şey borçlu olan Jaspers ile Heidegger'in “tarihlilik” kavramı dolayındaki çözümlemeleri ise, titizlikle gözden geçirilip değerlendirilmesi gereken birer başarıdır. Bundan başka, geçen yüz- yılın düşünürleri arasından W. Dilthey ile J. Burckhardt'ın bazı emeklerini derinleştirmek de yerinde olacaktır.
Ancak, bundan, tarih felsefesinin, kulağa daha kuşatıcı gelen bir sözcükle, kültür felsefesinin gelecekte tutacağı yolun eklemeci bir yol olduğu çıkarılmamalıdır. Fenomenolojinin ana davranışına uygun bir tarih felsefesi, özü gereği, herçeşit eklemeciliğin aşılması demektir. Hangi açıdan olursa olsun, başka filozoflardan yapıları seçmelerle kurulan sözümona düşünce bütünleri kadar fenomenolojinin içeğilimine aykırı birşey yoktur. Fenomenoloji, her- şeyden önce, fenomenler üzerindeki yorumlara değil, fenomenlerin kendisine çevrilmelidir. Fenomenolojik bir tarih felsefesinde asıl söz bir bakıma tarih filozoflarına değil, fenomenlere düşer. Her tarih filozofuna, ancak fenomenleri konuşturduğu ölçüde söz verilmelidir. Hattâ, bu zorunlu bir ödevdir. Çünkü, her sistematik araştırma, tarihsel incelemelerden koparılamaz. Geçmiş araştırmalarla yapılan yerinde hesaplaşmalar, `şeylerin', fenomenlerin kendisini aydınlatmada vazgeçilmez bir öğedir. İşte, bundan dolayı, gelecekteki tarih felsefesinin yolunu belirlerken herçeşit eklemecilikten kaçınmakla birlikte, tarih felsefesi alanındaki geçmiş verimlerle sağlam bir bağ kurulacaktır. 'Philosophia perennis', felsefe yapanları zaman-uzay uzaklığına bakmaksızın yanyana getiren sorunlardaki o bütünlük ve süreklilik bunu gerektirmektedir.
Kültür Kuramı
Nermi Uygur
Remzi Kitabevi-1984


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla