Ortaçağ uygarlığı, Tanrı’nın ve Kilise’nin öğretilerine itaat etmeye dayalı Hıristiyan değerleri sistemine uygun olarak düşünmeye ve hareket etmeye ve bu yüzden doğa güçlerinin tehdidi ve çok zayıf şekilde dizginleyerek kullanılması karşısında kendisinin oldukça doğru biçimde algılanan maddi ve entelektüel zayıflığının bedelini ödemeye ihtiyaç duyardı. Özünde iyi olsa da toplumun her daim var olan bir hilekâr ve ayartıcının, yani Şeytan’ın aracılığıyla her an kızgınlığı ortaya çıkabilecek çok öfkeli bir Tanrı’nın keyfi isteği altında olduğu kabul ediliyordu.
Dolayısıyla Ortaçağ, bilim alanında hem Hıristiyan hem de eski pagan otoritelerin yardımına başvuruyordu. Ortaçağ kültürel aktivitesinin en büyük bölümünü bu yüzden ödünçler, alıntılar, açıklamalar, yorumlar ve temel olarak derlemeler oluşturuyordu. Kültürel yeniliğin olanak sağladığı şey, esasen kişinin otorite seçiminde (örneğin kişi yeni otoriteler katabilir ve onlardan alıntı yapabilirdi), aynı metin ve fikir dizisini düzenleme ve yorumlamaya yönelik yeni yollarında bulunmaktaydı.
On ikinci yüzyılla birlikte, ‘eskiler yerine modern yani ‘modern halk şeklinde kendilerine yönelik artan bir farkındalık göstermeye başlamış olsalar da Avrupalılar, kendilerini ya da öğrenciler olarak kabul etmeye alışkındılar —Ortaçağ, bizim ‘ilerleme’ olarak kabul edebileceğimiz herhangi bir şeye karşılık gelen bir kavrama sahip değildi. Ortaçağ Hıristiyan dünyası (Hıristiyanlık semavi bir inanç sistemi olduğu için) kelimenin tam anlamıyla yukarı çıkan bir yolu takip eden ama ayni zamanda insanlığın ufkunu genişleten (Dünya üzerindeki fetihler ve denizlerdeki üstünlük aracılığıyla) ve kişisel, toplumsal, mesleki ve ruhsal yaşamın artan içselleştirilmesini vurgulayan bir süreç olarak insanlığın mükemmelleşmesine sahip oldu.
Ortaçağ kadını ve erkeğinin bireysel ve kolektif incinebilirliği, duygusal yaşamlarını parçalayan tutkulara özel bir güç verdi. Ortaçağ toplumunun ortam bakımından erkek-egemen bir özellik taşımasına ve Havva’nın kızlarını mitik annelerinin cennetten kovuluşundan itibaren tehlikeli varlıklar olarak kabul ettiğini açıklamasına rağmen, yine de evde, ailesel ve duygusal konularda kadınlar egemendi ve kesinlikle kamusal yaşamı, hatta hükümeti bile etkiliyorlardı —en azından on ikinci yüzyılın sonrasından itibaren Bakire Meryem kültünün muazzam gelişimi kadınların yükselen statülerinin etkili bir işaretiydi. Çocuklar tabii ki anne babalarının sevgi, şefkat ve eğitim odağıydı ama çocukluk kendi içinde herhangi bir özel değere sahip olarak görülmüyordu, daha doğrusu mümkün olduğunca çabuk terk edilmesi gereken, doğuştan kararsız ve tehlikelere açık, kolaylıkla incinebilir bir yaş olarak kabul ediliyordu Bununla birlikte zihinlerin üstünü bir tabaka örtmüştü. Düşünceler, salt korkunun yanı sıra, bütün saplantıların yönlendirici ya da etkileyici biçimi haline gelmişti. Doğal felaket korkusu, Şeytan ve cehennem cezası korkusu ve dünyaya dair apokaliptik sona dair bir korku vardı.
Temel bir saplantı günahla ilgiliydi. Kilise günahın bütün insan olmalı kökeninde yattığını öğretiyordu. En başta bedensel günaha, Kilise Papazlarının ilk günaha yönelik esasen cinsel bir günah olduğuna dair açıklamaların ışığında önem veriliyordu. Günah, ahlak içinde gelişi ordu ve günahı yenmek, ezeli ve ebedi ilahi mutluluğu elde etmek için yapılan ruhsal mücadelede temel meseleyi oluşturuyordu. Kilise, ‘Yedi ölümcül günahın’ listesini hazırladı, kibir, açgözlülük, öfke, kıskançlık, şehvet, oburluk, tembellik —bu listede aşağıya doğru indikçe tövbekar olmayan bir günahkar cehennem cezasına doğru gider. Nihayetinde on ikinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ve öte dünyayla ilgili üçüncü bir yerin—ölülerin Cennete kabul edilmek için ölümcül olmayan günahlardan arınabildikleri Araf— uygun biçimde yaratıldığı bir doktrinle bu Cehennem saplantısını düzeltmenin tek yolu sağlandı.
Bu çağın başka bir saplantısı, görünmeyen ve doğa-üstüne dair insanı rahat bırakmayan bir korkuydu. Ortaçağ kadını ve erkeği diğer, görülemez gerçekliklerin belirli bir sınır olmadan ve tabii ki aralarında boşluk açılmadan görülebilir bütün şeylerin içine nüfuz ettiklerine inanıyorlardı. Zira doğaüstü kendisini her an dünya üzerinde görünür kılabilirdi. Rüyaların önemine duyulan inanç (Kilise tarafından bir pagan tutumu olarak uzun süre onaylanmamış bir inanç), görüler ve mucizelere yönelik genel saflıkla ilişkili yaygın al yüzünden, bunlar kesinlikle ilahi gücün çok sayıdaki doğaüstü görünümleri olarak algılanıyordu. Bununla birlikte, on ikinci yüzyılın başlangıcından itibaren doğaya yönelik daha yakın dikkat doğanın kendi harikalarına dair artan bir ilgi duyulmasına yol açtı; bu harikalar, olağanüstü, mükemmel ya da çok şaşırtıcı bulunuyor ama yine de doğal düzenin bir parçası olarak kabul ediliyordu. Avrupalılar, bir yandan kutsalı seküler olandan, doğaüstünü doğal olandan ayırmaya çaba harcarken bir yandan da makul şekilde mucizevî harikalarla dolu iyinin alanını, Şeytan ve iblislerinin, cadıların, erkek büyücülerin büyülü ve kötücül alemine, mümkün olduğunca net biçimde zıt olarak tanımlamayı deniyorlardı; bu kötücül âlem dışarıda bırakılması gereken bir âlemdi.
Bir diğer saplantı bellekle ilgiliydi. Ortaçağ toplumu, hala sözlü iletişimin hakim olduğu bir uygarlık olarak, çok etkin ezberleme güçleri geliştirmek zorundaydı. Toplumsal yaşam ve yasal teamül, uzun bir zaman boyunca bellekle aktarılan özellikle yaşlıların belleğiyle aktarılan geleneğe dayalı kaldı. Papazlar, esasen ‘bellek bilimi’ olarak bilinen hatırlamaya yardımcı (mnemonic) karmaşık teknikler oluşturdular. Ama ezberlemeye atfedilen böyle bir öncelik, genellikle tarihin gereği gibi yükselişini, doğrusal bir zaman akışı boyunca meydana geliyor şekilde, yani Yaratılış’tan beden bulma ile ‘Son Günlere’ ve Kıyamet Gününe —belki de bin yıl ya da daha uzun zamandır beklenen Dünya’da seçilmiş olanın ‘Bin yıllık Hükümdarlığına’— dek algılanan olayları açıklamak için rasyonel ve eleştirel bir bellek düzenlenişini engelleme eğilimi göstermişti. Belleğin üstünlüğü, İsa’nın dünyevî hayatını yâd eden yıllık bir liturjinin kesintisiz dönüşüne dayanan daha çok dairesel bir zaman görüşüne öncelik tanıyordu.
Bu daha aşağıdaki Dünya’nın —dünya da bu daha yüksek tözlerin önemsiz, kusurlu ve eksik bir yansıması olarak görülürdü— hemen üzerinde asılı duran gerçek bir hakikat dünyası olarak görülen bir doğaüstü düzen inancı sembolizm saplantısını yarattı. Sembolik sistemler, hepsinin anlamla dolu olduğuna inanılan imgeler dizisi ve renklerin tam dağılımı kadar, dünyanın gizli matematiksel düzenini açıkladığı düşünülen rakamları da içeriyordu.
Bu çağın toplumsal ve siyasal saplantıları hiyerarşi ve düzen düşüncesine dayanıyordu, ama muğlak bir şekilde, mevcut bir hürriyet saplantısı hiç de çok uzak değildi. Özgürlüğün ise iki yüzü vardı. Özgürlük tabii ki sadece, sıradan insanlara kıyasla din adamlarına, serfler ve kölelere kıyasla soylulara, yani imtiyaz sahibi olanlara aitti. Ancak böyle bır özgürlük kavramı kendi içinde bağımsızlık düşüncesini zaten vurguluyor ve gayri meşru ya da fazlasıyla baskıcı otoriteye itaatin reddedilebileceği düşüncesini besliyordu. Bu, çok uzaktaki demokratik çağın ilk tohumuydu.
Batı Hıristiyan dünyasının düşünceler, değerler ve bakış açılan tarihindeki başlıca dönüm noktası on ikinci ve on üçüncü yüzyıllarda meydana geldi. Artık yeni bir günah kavramı günahkârın gerçekte yaptığı işlerden çok, niyetini vurgulamaktaydı, bu nedenle günah çıkarma uygulaması yeniden incelenmişti. Dördüncü Lateran Ruhani Meclisi (1215) bütün inananları yılda en az bir kez bireysel olarak ve bir rahibin kulağına günah çıkarmakla yükümlü kıldı. Günah çıkartan papazlar ve tövbekarlar böylece vicdanin derinliklerine birlikte inerlerdi ve bu nihayet yüzyıllar sonra, psikanaliz ve içgöz yol açtı. Adli uygulama o zamana kadar suçlamaya odaklanmışken yeni vurgu artık günah çıkarmaya doğru kayıyordu, öncelikle dine aykırı düşünceleri bastırmayı aklına koyan —bu nedenle işkence yoluyla zorla günah çıkartmaya kararlı Kutsal Engizisyon’u yaratan— on üçüncü yüzyıl Kilisesi tarafından bu yöntem çarpıtılmamış olsaydı, buna bir gelişme denebilirdi.
Başından sonuna kadar daha aşağıdaki bu dünyayı küçük görme yavaş yavaş yerini dünyevi yüzeye yönelik daha olumlu bir değerlendirmeye, nihâyetinde Cennetin değerlerini Dünya’ya yeniden indiren bir tutuma bıraktı. Bu durum dinsel coşkuyu hiçbir şekilde azaltmamıştı. Bu yeni tutum şuna dayanıyordu: Bir zamanlar yalnızca Cennette, ölüm eşiğinin ötesinde, ulaşılabilir diye görülen değerler artık bu dünyada mevcut ve görünür olarak algılanıyorlardı. İnsan artık kurtuluşu bu dünyaya karşı gelerek değil, onunla elde edebilirdi. Dünya işleri böylece Tanrı’nın yaratısına katılma biçimi ve kurtarılmaya yönelik olumlu bir araç haline geldi. Bir zamanlar sadece Tanrı’ya ait olduğu düşünülen zaman da artık kurtuluş amaçlarına hizmet edebilirdi ve tüccarlar gibi zamana bağlı çalışanlar yeni bir meşruluk buldular. Tanrı’nın o dek neredeyse dokunulmaz hazinelerinden bir diğeri olan bilimle uğraşan alimler ise artık bütünüyle izin verilebilir bir bilgiyi, hem Dünya’nın koşulları hem de Cennete ulaşmanın yolları hakkında ustalaşmak için yetkin bir bilgiyi zorunlu kılıyorlardı. Kutsal sembolizm artık rakamları tabu olarak gizlemiyor, aritmetik işlemlerindeki halihazırda yararlı rollerini oynamalarına izin veriyordu. Dünyevi şehir artık Tanrı Şehri’nin aksi bir yansıması olarak reddedilmiyordu ve gücünün ortak refahın çıkan doğrultusunda olursa haklı görüldüğü bir yönetim biçimi olarak düşünülmeye başladı.
Hatta insan bedeni rehabilitasyonu keşfetti. İşten sonra bedensel kuvvete yeniden ulaşmak için katkıları varsa eğlence, oyunlar ve boş zaman faaliyetlerine izin veriliyordu —hazzın kendisi de belirli biçimlerde ve sınırlar içinde haklı görülebiliyordu. Skolastik felsefe, farklı insan etkinliklerine yönelik meşru koşulları belirlemek için kullanıldı ve daha önceden meselelerin —Manici bir tarz içinde— sadece mutlak iyi ya da kötü terimleriyle var Olduğu yerlerde bir ayrım ve ölçüt duygusu hakim olmuştu. Çeşitli yasaklara yönelik muhtemel istisnaların sayısı artık çok artmıştı. Avrupa bu noktada zamanla daha hoşgörülü olan ‘kuralları çarpıtarak kendi doğrultusunda akıllıca kullanma’ (casuistry) yolunda yürümeye başlamıştı.
Bu arada, günah çıkarma, kendi portresinin yapılması ve ruhu için Araf’ta bir dua aracılığıyla, birey topluluktan öne çıkmaya başlamıştı. On dördüncü yüzyıl krizi, J. Huizinga’nın ifadesini kullanacak olursak, ‘Ortaçağ’ın Günbatımını’ başlattı: “Hayatın keskin tadı, kan ve güllerin birbirine karışmış kokusunu hazırlamak noktasında oldukça şiddetli karşıtlıklar sundu”. Göze çarpan dindarlık artık aşırı heyecanlı duygularda ve salt hayâllerde kendisini tüketiyordu ve bir yandan ölüm tefekkürü, cesetler, kafatasları ve iskeletlere dayalı ölümü hatırlatan bir tadın pençesine düşüyor bir yandan da resim ve şiirdeki önemli tema ölümün dansı oluyordu.
Şövalyelik ideali, şövalyece prenslerin sürdürdüğü giyside, süslemede, hatta gerçekçi olmayan yönetim şekillerinde göze çarpan biçimler alıyordu. Gayet şatafatlı bir eğlenceler çağı, kendini tekrar eden ve rağbet gören melankoli motifi ile kaplanmaya başladı. Şövalyelikle ilgili heyecanlı masallar, ölmekte olan Ortaçağ’ın bu sonbaharında romantik boyutlara ulaştı. Bunlar, Sir Thomas Malory’e ait İngilizce Morte d‘Arthur (1485’te yayımlandı), Garcia Rodriguez de Montalvo’ya ait İspanyolca libros de caballeria ve Amadis of Gaul (1508’de yayımlandı), Luigi Pulci’ye ait Morgante the Giant ‘ı (1460-1480) ve Ariosto’nun başyapıtı olan Orlando Furioso’yu (ilk olarak 1520’de ortaya çıksa da, basımı 1532’dedir) içeren büyük İtalyan romanzi’sidir.
Ama Ortaçağ uygarlığnıın birkaç parlak akımı varlığını sürdürdü ve on altıncı yüzyıl boyunca kendi yollarında ilerlemeye devam etti; aslında basmakalıp “Rönesans” terimimiz Ortaçağ boyunca ‘yeniden doğuşların sürekli bir ardıllığı olduğu gerçeğini gizler. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyılların Karolenj rönesansı böyle bir ‘yeniden doğuştu’, ardından onuncu yüzyılda, henüz yeni yeni kabul edilen bir diğer yeniden doğuş’ ve sonra on ikinci yüzyılda uçuncu önemli ‘yeniden doğuş’ geldi. Büyük Rönesans denen Rönesans ın kökenleri on üçüncü yüzyıl İtalyası’ndaydı, zaten bu durum on üçüncü yüzyılla birlikte sırtını açıkça bır Ortaçağ’a’ sırt çeviren Petrarca’nın yazılarında çok belirgin hale gelir.
Avrupa Ortaçağı’nın genel düşünce yapısından kültürel olarak bir şekilde ayrılan İtalya, Pico della Mirandola (1463-1494) ve Marsilio Ficino (1433-1499) gibi Helenist filozofların çok yönlü dahileri ve şehir katedralini bir kubbe ile taçlandıran Brunelleschi (1377-1446), Leon Battista Alberti (1404-1472), Leonardo da Vinci (1452-1519) ve Michelangelo (1475-1564) gibi hem mimar, hem ressam, hem de heykeltıraş olan sanatçıları ile Floransa’nın sivil düşünceli hümanizminin sağladığı ortamda on beşinci yüzyılın ‘yeniden doğuşu’na rehberlik etti. Bu yeni hümanizm kuzeye, Jacques Lefevre d’Etaples’ın ‘(1450-1537) Kutsal Kitap ve Aristo’yu çevirdiği Fransa ya dek yayıldı Ancak Ortaçağ’la ilgili şeyler pek on altıncı yüzyılın ortasına kadar devam etti. Reformasyon bir anlamda başarılı olan dihe aykı ilk düşünceydi. ‘Yiğitlik’, ‘onur’ ve ‘erdem’e dönüşürken, Baldassare Castiglione’nin İl Cortegiano ‘sundaki (1528) gibi ‘nezaket’ ‘saray üyelerinin’ kanunu olmuştu. Hattâ hümanizm mesajını yaymaya başlamadan önce yeni baskı makineleri geleneksel dinsel yazıları yayımlamak için kullanılmıştı.
Modern çağ fazlasıyla uzun kuluçka dönemi veba ve savaşın ortasına denk geldi ve sanki melankoli ve delilik arasında hareketsiz kaldı. On altıncı yüzyılın ilk yıllarında Rotterdamlı Erasmus Deliliğe Övgü’sünü gelecekte Ütopya’nın yazarı olacak İngiliz Sir Thomas More’a ithaf ederken, Sebastian Brandt 1494’te Basel’de Ahmaklar Gemisi’ni yayımladı.
Ortaçağ Aydınlığı
Doğu Batı Düşünce Dergisi
Sayı 33 Ağustos 2005


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla