• Reklam
4 sonuçtan 1 --- 4 arası gösteriliyor
  1. #1
    controldenied® adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2005
    Mesajlar
    7,685
    Karizma Gücü
    0

    GÜneydoĞu Asya Krİzİnİn TÜrkİye Ve DÜnya'da Etkİlerİ

    BÖLÜM I: GİRİŞ


    Tek istisnası Japonya olmak üzere İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve birçok Avrupa ülkesi dahil, zengin ülkelerin tamamına yakını endüstrileşme atılımını 18. yüzyılın sonlarında ya da 19. yüzyılın başlarında gerçekleştirmişlerdir. Geride kalan Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinin çoğu kalkınma hamlelerine ancak II. Dünya Savaşı’ndan sonra başlayabilmişlerdir. Bu grup içinde, çarpıcı ataklarıyla inanılmaz büyüme oranları yakalayan ve “Asya Kaplanları” olarak nitelendirilen ülkeler ise Asya Mucizesi’ne imza atmışlardır.

    Japonya’nın liderliğinde Güney Kore, Tayvan, Singapur, Hong-Kong başta olmak üzere Endonezya, Filipinler, Malezya geçtiğimiz kırk yılda dünyada meydana gelen en çarpıcı ekonomik kalkınma mucizesinin mimarlarıdır.

    Güney Asya ekonomilerinde 2-3 Temmuz 1997 tarihinde Tayland’ın para biriminin devalüe edilmesi ile başlayan kriz birbirini iten domino taşları gibi diğer bölge ülkelerine de yansımış, Tayland’da başlayan kriz bölgede yerleşik olan ya da olmayan yabancı sermayenin bölgeyi tekrar gözden geçirmesine neden olmuştur.

    Japonya haricindeki Doğu Asya ülkelerinin büyük savaşlara girmemesi ve askeri harcamalarını diğer bölge ülkelerinden daha az seviyede tutmaları, uzun yıllar izlenen yatırım-üretim-ihracat bileşkeli teşvik politikaları ve ucuz işgücü hem büyüme hızlarının oldukça yüksek oluşmasına ve hem de ihracat rekabet güçlerinin artmasına sebep olmuş ve bunun sonucunda Asya ülkeleri ekonomik bağımsızlık yolunda adımlar kaydetmiştir.

    Bir diğer yaklaşıma göreyse, sürdürülebilir büyüme politikaları izleyen ve sosyal hakların maliyetinin yüksek olduğu Avrupa ve Amerika ülkelerindeki biriken sermaye, daha karlı bölge olarak gördüğü Asya pazarına akmıştır. Bunun sonucunda kendi kendine yeterlilik sağlayacak teknoloji transferi, yerel ihtiyaçlar için ortak üretim ve ulusal sermaye birikimi yaratma gibi stratejilerle ekonomik bağımsızlık yolunda önemli mesafeler katedilmiştir. Asya ülkelerindeki bu gelişme yabancı sermaye ihraç eden ülkelerin bu ülkeleri kendilerine bağımlı hale getirmek için spekülatif bir kriz yaratmalarına neden olmuştur. Ellerindeki fazla sermayenin kaynağında fazla gelir getirmemesi ve bunun için gelişmekte olan ülkelere sermaye ihracı yapmak zorunda olan gelişmiş ülkeler ve bu ülkelerdeki fon yöneticileri bir takım manipulasyonlarla kendi arzularını Tayland, Güney Kore ve Endonezya’ya dikte ettirmeyi başarmışlardır.

    Krizin Oluşumu

    Doğu Asya, Japonya önderliğinde dünyanın yeni ve dinamik merkezlerinden birisi konumuna gelmiştir. Yüzyıllarca süren geri kalmışlık ve sömürü döneminden sonra Asya devletleri, sanayi üretimi, teknolojik yenilik, kitle pazarlaması gibi alanlarda gelişmiş ülkelere rakip olmuşlardır.

    1968’de yayımlanan “Asya’nın Dramı” adlı eseriyle 1974 yılında Nobel Ekonomi Ödülünü Friedrich von Hayek ile paylaşan İsveçli iktisatçı ve sosyolog Gunnar Myrdal’ın çizdiği tabloda Asya mucizesinin ipuçları olmadığı gibi, bir felaketin tahminleri bulunmaktaydı.

    Zaten eserin büyük bir bölümü, bölgenin nasıl kalkınacağından ziyade neden geri kaldığına odaklanmıştır. Esere göre, bölgede hakim olan kültürel yapı; akılcılık, planlama, verimlilik artışı, sosyal ve ekonomik eşitlik, sosyal disiplin gibi kalkınmanın temel taşları olarak sayılabilecek modern kavramların tamamen yabancısıydı. Üstelik, etkinlik, dikkat, düzenlilik, zamandan tasarruf, tutumluluk, dürüstlük, karar almada akılcılık, değişim, girişimcilik, enerjik bir atılım potansiyeli, kendi kendine yeterlilik, işbirliği, uzun vadeli düşünebilme becerisi gibi davranış kalıpları bölge kültürü ve gelenekleri ile bağdaştırılmamaktaydı.

    Peki nasıl oldu da Asya Mucizesi gerçekleşti?

    Mucizevi gelişmeye dahil olan ülkelerin anılan dönemde izledikleri politikalara ve yaşadıkları ekonomik ve sosyal tecrübelere bakıldığında, temel karakteristik özellikler göze çarpmaktadır. Kalkınmadaki başarı ancak bu özelliklerin harmanlanıp, ortak bir potada eritilmesiyle açıklanabilir. Ortak özelliklerden birincisi, ekonomik kalkınmayı ulusun gündeminde birinci sırada tutmayı başarmış olan politik ve bürokratik kadroların istikrarlı iktidar ve görev süreleridir.

    İkinci özellik ise, yukarıda anılan kadroların serbest pazar ideolojisi üzerine kurulu, ancak sınırlı ve selektif bir ekonomik politika izlemiş olmaları, farklı bir deyişle özel sektörün ve kamunun karar alma yetkisi ve önceliğini uyumlu hale getirmeyi başarmış olmalarıdır. Dışa açık olmak ve ihracata dayalı bir büyüme modeli izlenmesi de diğer bir etkendir. Doğal olarak, dışa açıklık kavramı, yabancı sermaye ve teknolojiyi de bünyesinde barındırmaktadır. Eğitim ve teknolojiye verilen önem ve ayrılan kaynaklar da birçok araştırmacıya göre en önemli etkendir. Bütün bu yaklaşımlar altbaşlıklarıyla ve birbirine olan etkileriyle gözönünde bulundurulursa, Asya Mucizesi’nin tüm gerçekleri açığa çıkmaktadır.

    Asya krizi, son on yılda ortalama yıllık %8 GSYİH artışı gibi büyük ekonomik başarılara imza atan ve ASEAN-5 olarak bilinen Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland’da ortaya çıkmıştır.

    Son 30 yılda kişi başına milli gelir Kore'de 10 kat, Tayland'da 5 kat ve Malezya'da 4 kat artmıştır. Dahası Hong Kong ve Singapur'da kişi başına milli gelir rakamları pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bırakmış, krize gelinceye kadar bölge, gelişmekte olan ülkelere akan yabancı sermayenin yaklaşık yarısını kendisine çekmeyi başarmış ve dünya ticareti içerisindeki payını iki kat artırmıştır.

    Uluslararası iktisat senaryolarından birisi olan ve son zamanlarda bir hayli taraftar toplayan çevrimci senaryoların şekillenmesinde uygarlıklar ve ekonomi tarihi ve bugüne kadar olan tarihsel gelişmeler önemli yer tutmaktadır. Savaş ve refah çevrimleri incelendiği zaman iktisadi güç ve iktisadi liderliğin doğudan batıya doğru hareket eden bir yapıda olduğunu görmek mümkündür.

    Bu hareketin beşeriyet tarihinde ulaştırma araçlarının ve iletişimin artmasıyla birlikte hızlanma eğiliminde olduğu da görünmektedir. Örneğin, iktisadi güç ve iktisadi liderliğin (her ikisinin de aynı ülkede ya da aynı bölgede olması gerekmeksizin) eski zamanlarda bir bölgeden diğer bir bölgeye geçişi 100-200 yıllık bir zaman dilimini içerirken, son yüzyıllarda uluslararası iletişim ve nakliyenin gelişmesi ile birlikte bu zaman dilimi 50-70 yıllık dilimlere inmiştir.

    Doğu Asya ve kıyılarından başladığı ve bir tam dönüş neticesinde aynı yere gelmekte olduğu varsayılan bu zaman çevrimlerinde yüzyıllar boyunca iktisadi güç ve iktisadi liderlik Çin, Batı Orta Asya, Anadolu (uzunca bir zaman dilimi süresince) ve (Rönesansın, buluşların ve kolonileştirmenin etkileriyle son yüzyıla kadar) Avrupa bölgelerine ulaşmıştır.

    Yaşadığımız yüzyılın başlarından itibaren Atlantik’in batısı ve doğusu arasında yaşanan çekişmeyi batı yakası (Amerika) kazanmıştır. Yüzyılımızda Amerika kıtasının, özellikle A.B.D.’nin hem iktisadi gücü ve hem de iktisadi liderliği elinde tuttuğunu görmek mümkündür. Amerika ile olan rekabetinde Batı Avrupa ülkeleri bu hareketi tersine çevirebilmek için genişleyen bir yapıda bölgesel entegrasyona gitmişlerdir ve günümüzdeki adıyla Avrupa Birliği meydana çıkmıştır.

    Öte yandan, II. Dünya Savaşından mağlup ve harap bir durumda çıkan Japonya ve Japonya’yı örnek alarak büyüme stratejileri izleyen diğer Asya-Pasifik ülkeleri uyguladıkları etkin sanayileşme ve ihracat politikaları ile istikrarlı ve azimli bir şekilde Amerika’ya bölge olarak rakip olma sinyalleri vermeye başlamışlardır. Bu arada Japonya’nın savaş mağlubu olarak askeri harcama yapmasının yasaklanması, ülkenin A.B.D. tarafından yeniden imarı ve Japonya’nın kaynaklarını tamamen sanayileşmeye yöneltmesi daha etkin iktisadi büyüme gerçekleştirmede Japonya için bir fırsat olmuştur.

    Özetle, yüzyıllar boyu doğudan batıya doğru ivmelenerek hareket eden iktisadi güç ve liderlik bu senaryoya göre Asya-Pasifik bölgesinde zemin bulmaktadır.

    Bu gelişmeyi dikkatle takip eden gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler bu olayı kendi lehlerine çevirmek, en azından uzunca bir zaman için geciktirmek ya da birleşerek daha güçlü karşı koyabilmek için bölgesel entegrasyonlara gitmektedirler.

    Daha önce eski Doğu Bloku siyasi ve askeri tehdidine ve A.B.D. ile iktisadi rekabete karşılık verebilmek için kurulan Avrupa Birliği son zamanlarda alarm sistemlerini Asya-Pasifik bölgesi üzerine kurmuştur.

    Bunun yanısıra, A.B.D. iktisadi güç ve liderliğin her ikisini birden elinde tutamayacağından en azından birisini idame ettirebilmek için bir yandan bölge ülkelerindeki yatırımlarını arttırırken öte yandan tarifeler ve tarife dışı engellerle bölge ülkelerinin A.B.D. pazarından beslenmelerini engellemeye çalışmaktadır.

    Ülkemizin de Asya-Pasifikte yaşanan bu gelişmelerden kendine pay çıkarabilmesi ve bu pazarlara girebilmesi için bu bölgeye ayrı bir önem vermesi gerekmektedir.

    Krizin Nedenleri

    Krizin ortaya çıkmasına yol açan temel bölgesel faktörleri şu şekilde özetlemek mümkündür:

    1- Finans ve reel kesimde dışarıdan borçlanmayı ve aşırı düzeyde kur riski taşıyan pozisyon tutmayı cazip hale getiren sabit kur rejimlerinin uzun süre devam ettirilmesi,

    2- Bankaların borç portföylerinin yapısının hızla bozulmasına yol açan ticari olan mallardan, ticari olmayan mallara yönelik akım ve bu akımın neden olduğu geri ödenmeyen borçlar,

    3- Kurumsal inceleme ve denetim mekanizmalarının gevşemesi,

    4- Başta Tayland olmak üzere bölgedeki pek çok ülkede görülen büyük dış açıklar ve ekonominin aşırı ısınmasının (emlak ve menkul kıymet piyasalarında fiyatların aşırı yükselmesi) giderilmesinde yaşanan başarısızlıklar,

    5- Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ekonomik alanda gerçekleştirdiği önemli reformlarla ülkeye büyük miktarda yabancı sermaye çekmesi (1990-1996 yılları arasında 217 milyar ABD Doları), ülke içinde yatırıma dönüşen bu sermayenin ucuz işgücüyle harmanlanması ve bölgedeki diğer ülkelere nazaran, dört yıl önce yapılan devalüasyonla desteklenmesi sonucu Çin Halk Cumhuriyeti’nin rekabet gücünün artması, bu durumun da doğal olarak ihracata dayalı büyüme modelini benimseyen Asya ülkelerini zor durumda bırakması.

    Tüm bu faktörler nedeniyle, önce Thai Baht’ına daha sonra da bölgedeki diğer para birimlerine spekülatif müdahaleler yapılmıştır. Kriz yayılmaya başladıkça, varolan politik belirsizlikler ve yetkililerin gerekli reformları yapacaklarına dair duyulan güvensizlik, para ve menkul kıymet piyasaları üzerindeki baskıları artırmıştır. Diğer taraftan, parasal şartları katılaştırmada ve iflasın eşiğine gelmiş finansal kurumları kapatmada gösterilen başarısızlıklar; finans piyasalarındaki karışıklığa önemli katkı sağlamıştır.

    Asya krizinin köklerini sadece ASEAN ülkeleri içinde aramak sağlıklı bir sonuç vermeyecektir. Gelişmiş ülkelerde ve küresel finans piyasalarında gelişen bazı olaylar da krizin oluşumunda önemli rol oynamıştır. Özellikle 1990’ların başından itibaren Avrupa ve Japonya’da devam eden zayıf büyüme, cazip yatırım imkanlarını mevcut tasarrufların gerisinde bıraktırmıştır. Büyük miktarlara ulaşan özel sermaye akımları, yüksek getiri bekleyen uluslararası yatırımcılar tarafından mevcut riskler göz önüne alınmadan, yükselen yeni pazarlara kaymıştır. Krizin gelişimine katkı sağlayan çok önemli bir diğer faktör de son 3 yıldaki ABD Doları/Yen kurunun seyri olmuştur.

    Krizin nedenleri konusunda akademik çalışmalar da başlamış bulunmaktadır. Bu konudaki en popüler görüş MIT (Massacuhutsets Institute of Technology) uzmanlarından Paul Krugman tarafından ileri sürülmektedir. Krugman’a göre aslında Asya’daki banka ve finans kurumları, faaliyetlerini var olmayan bir hükümet garantisiyle sürdürmüşlerdir. Zarar durumunda ise, hükümetin bu zararı karşılayacağı varsayımıyla hareket edilmiştir. Bu duruma mevzuattaki yetersizlikler de eklenince yanlış yatırım kararları alınmış ve kurumlar kar beklentisi ile riskli projelere girmişlerdir. Dolayısıyla kısa vadede, kaynaklar ticari mallardan ticari olmayan malların finansmanına kaymıştır. Kurumlar arasındaki (özellikle bankalar) rekabet faktörü de buna eklenince, yatırım kararları, projeden beklenen ortalama getiri yerine projeden ideal şartlar altında alınacak maksimum kara göre alınmaya başlamıştır. Bu değere “Pangloss Değeri” adı verilmektedir. Sonuçta, yatırımlar üretimden ve ticaretten ziyade spekülatif alanlara kaymış ve teminat yerine de geçebilen arzı sınırlı gayrimenkullerin fiyatları aşırı artmıştır. Hükümet garantisi sürdükçe ekonomideki bu balon da şişmeye devam etmiştir. Gerçeğin ortaya çıkmasıyla, yatırımlarını Pangloss geliri ile sağlayan bankalar yardım alarak Pangloss değerindeki düşüş sonucu ortaya çıkan zararlarını telafi edebilmişlerdir. Ancak zamanla, hükümetin ekonomi genelindeki bu yükü taşımaktaki isteksizliğine bağlı olarak devlet güvencesinin ortadan kalkması Pangloss değerini düşürmüş ve iflaslar artmıştır. Piyasada hüküm süren kötümserlik de, ekonomik şokların olmadığı bir ortamda dahi krizin şiddetlenmesine neden olmuştur.

    Bir diğer yaklaşım da, paradigmanın sonu olarak adlandırılabilecek küreselleşmenin ABD dışındaki farklı ekonomilerde ve kültürlerde yarattığı yıkımlardır. Krizin nedenini oluşturan olumsuz konjonktür yeni büyüme teorilerine duyulan ihtiyacı artırmaktadır. Ülke içinde oluşturulacak yeni yaklaşımlarla bu krizler atlatılabilecektir.

    BÖLÜM II: PARA KRİZLERİ

    Tayland Hükümeti aylar süren Baht’ın sabit kurunun iptal edilmeyeceği yönündeki açıklamalardan sonra, 1997 yılının 2 Temmuz’unda Baht’ın sabit kurunu iptal etmek zorunda kalmıştır. Baht birkaç gün içerisinde %20’den fazla değer yitirmiş ve bölgedeki pek çok ülke de aynı şekilde davranmak zorunda kalmıştır.

    Tayland’ı parasını devalüe etmeye Baht aleyhinde yapılan yoğun spekülasyonlar zorlamış ve daha önce büyük miktarlara ulaşmış bulunan döviz rezervleri bir kaç ay gibi kısa bir süre içerisinde tükenmiştir. Spekülatörleri Baht aleyhinde oynamaya, hiç şüphe yok ki Baht’ın devalüe edileceği yönünde oluşan yaygın kanaat itmiştir.

    Daha karmaşık ve daha dikkatli yapılmış bir tanım aramaya gerek yoktur, çünkü ne zaman bir kriz ortaya çıksa hemen hemen benzer gelişmeler yaşanmaktadır. Yakın zamanda oldukça çok sayıda para krizi yaşanmıştır. 1990'lı yıllarda çıkan krizler; 1992-93'te Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) krizi, 1994-95'te Latin Amerika’daki kriz ve hali hazırda devam etmekte olan Asya Krizi.

    Para krizleri iktisat literatüründe hem teorik hem de ampirik alanda geniş yer tutmaktadır. Fakat bu alanda hala çözüme kavuşturulamamış konular bulunmaktadır ve her yeni kriz ortaya yeni sorular çıkarmaktadır. Bu araştırmanın amacı, son yaşanan krizin ortaya koyduğu gerçekler ışığında bu konuda nelerin bilinip nelerin bilinmediğini ortaya koymaktır. Araştırma 20 yıl önce geliştirilmiş ve hala bu konudaki tartışmaların başlangıç noktasını oluşturan "Kanonik Kriz Modeli (Canonical Crisis)" ni açıklayarak başlamaktadır. Kanonik Model sahip olduğu iyi yanlarına rağmen, merkez bankalarının amaçlarını ve karşılaştıkları zorlukları gerçekçi bir biçimde açıklamakta başarısız olması nedeniyle güçlü eleştiriler almaktadır. Araştırma, bu nedenle varolan eksiklikleri gidermek maksadıyla "İkinci Nesil Kriz Modelleri" ni de açıklamaktadır.

    İkinci Nesil Modeller başlangıçta Kanonik Model’in de açıklayabildiği temel bir soruya cevap vererek başlamaktadır; para krizleri her zaman düzeltilebilir mi? Yani piyasalar (doğru veya yanlış olarak) ülkenin ekonomik durumunda bazı tutarsızlıklar gördükleri için mi bu para birimlerine hücum etmektedirler veya para krizleri ülkenin durumu iyi olduğu halde keyfi olarak mı ortaya çıkarılmaktadır. Araştırma ekonomik büyüklüklerdeki sıkıntılardan kaynaklanmayan farklı para krizi senaryolarını tartışmaktadır. Keyfi krizlerle ilgili olarak “bulaşma (contagition)” deyimi kullanılmaktadır. Bulaşma; bir ülkede çıkan bir krizin aralarında fazla yakın ilişki bulunmayan diğer ülkelere (Meksika ve Arjantin, Tayland ve Filipinler) yayılması anlamına gelmektedir.

    Çalışma daha sonra 1990'larda ortaya çıkan üç bölgesel krizin incelendiği örneklere geçmektedir. Bu örneklerin karşılaştırılması mevcut bilmeceyi daha da karmaşık hale getirecektir. Krizin başlangıcına kadar yaşanan olaylar hemen hemen aynı iken, krizin sonuçları açısından bakıldığında Avrupa krizi diğer iki krizden (Latin Amerika ve Doğu Asya) farklılaşmaktadır.

    Sonuç bölümünde ise, krizleri azaltmanın bir yolu var mı; eğer varsa, krizler nasıl önlenebilir sorusuna cevap aranmaktadır.

    Kanonik Kriz Modeli

    Kanonik Kriz Modeli, ABD Federal Rezerv'in Uluslararası Finans Bölümü’nde bulunan Stephan Salant tarafından 1970'li yılların ortalarında geliştirilmiştir. Salant'ın ilgi alanı para krizleri değil, mal piyasalarında uygulanan istikrar programlarının doğuracağı tehlikeler olmuştur. Uluslararası ajanslar tarafından alım ve satım şeklinde yürütülecek olan bu tür fiyat istikrar programları, Yeni Uluslararası Ekonomik Düzen'i (NIEO) savunanların en önemli talepleri arasındadır. Fakat Salant, teorik çerçevede bu tür programların yıkıcı spekülasyonlara maruz kalacağı düşüncesindedir. Salant'ın başlangıç noktasındaki varsayımı spekülatörlerin bir malı ancak ve ancak bu mal diğer mallara kıyasla (ilgili risk faktörleri göz önüne alındıktan sonra) yüksek bir getiri sağlayacak düzeyde fiyatının artacağına inanmaları durumunda ellerinde tutacaklarıdır. Bu varsayım Hotelling Tükenen Kaynak Fiyatlandırması’nın temelini oluşturmaktadır: Şöyle ki, böyle bir kaynağın fiyatı faiz oranı ile orantılı olarak artmalıdır. Fiyatın alabileceği değerler; talebin daha fazla artamadığı “boğulma noktası”na yükseldiğinde ilgili kaynağında tükenmiş olması koşulu ile belirlenir. Fakat Salant resmi bir istikrar kurulunun ilgili malı sabit bir fiyattan alıp satacağını ilan ettiği durumda ne olacağını sorgulamaktadır. Fiyat kurulunun varolmadığı durumdaki düzeyde yani "Hotelling" düzeyinde bulunduğu müddetçe spekülatörler sermaye kazançları elde edemeyeceklerini düşünerek ellerindeki varlıkları satacaklardır. Dolayısıyla Kurul sonuç olarak elinde büyük miktarda stok biriktirmiş olacaktır. Eninde sonunda istikrar programı olmadığı durumda varolacak olan fiyat yani "gölge fiyat" Kurulun hedeflerinin üzerinde olacaktır. İşte bu noktada spekülatörler anılan malı karlı görüp toplamaya başlayacaklardır. Şayet Kurul hala fiyatı kontrol altında tutmak istiyorsa, bu defa toplamış olduğu stokların tükendiğini görecektir. Salant 1969'daki altın açık piyasa işlemlerinin sona erdirilmesinin, yaşanan büyük spekülatif alımlara bağlı olduğuna dikkat çekmektedir ve NIEO'yu da benzer bir tehlikenin beklediğini savunmaktadır.

    Teorinin temel mantığı, 1978'de Salant ve arkadaşı Dale Hendersen tarafından kısaca açıklanmıştır (araştırmalarındaki temel ilgi alanları o günlerde gündemde olan altın fiyatları ve özellikle resmi altın stoklarının ani satışıdır). Diğer araştırmacılar, mal piyasalarına istikrar kazandırmaya çalışan mal kurullarındaki mantığın benzerinin para piyasalarına istikrar kazandırmaya çalışan merkez bankalarına da uygulanabileceğini farketmişlerdir. İlk önce Paul Krugman tarafından ortaya konan (1979) ve daha sonra Flood ve Garber (1984) tarafından yeniden ele alınan Kanonik Para Krizi Modeli mal kurulunun davranışlarına benzer şekilde hareket etmektedir. Döviz kurulunun “gölge fiyatındaki” yukarı yönde eğilim (spekülatif atağı takiben oluşan fiyat), incelenen hükümetin bütçe açıklarını devamlı ve kontrolsüz bir biçimde para basarak finanse ettiği varsayımına dayanmaktadır. Bu eğilime rağmen merkez bankası döviz kurunu hedeflenen düzeyde tutabilmek maksadıyla döviz rezervlerini kullanarak sürekli alım satım yaptığı varsayılmaktadır.

    Yukarıda tanımlanan durum çerçevesinde para krizlerindeki mantık, herhangi bir mala yönelik spekülatif ataklara benzemektedir. Spekülatörlerin rezervlerin doğal yolla tükenmesine kadar beklediklerini varsayalım. Bu noktada spekülatörler, o zamana kadar fiyatı sabit kalan döviz kurunun yükselmeye başlayacağını bilmektedirler. Bu da yerli para birimini elde tutmaktansa, fiyatı yükselecek olan dövizi elde tutmayı daha cazip hale getirmektedir. Fakat böyle bir durumda ileriyi görebilen spekülatörler döviz rezervleri tamamen tükenmeden, hemen önce yerli para birimini satıp dövize geçeceklerdir, bu hareket ise rezervlerin tükenmesini daha da hızlandıracaktır. Sonuç şöyle olabilir: Rezervler kritik bir düzeye gerilediğinde, (bu düzey belki bir kaç yılın ödemeler dengesi açıklarını kapatmaya yetecek bir miktar olarak kabul edilebilir) bu miktardaki rezervi çok kısa sürede tüketecek ve sabit kurun kaldırılmasına yol açabilecek bir spekülatif atak gelecektir.

    Kanonik Kriz Modeli daha sonra bu tür krizlerin ekonomi politikalarındaki temel dengesizlikler (para basarak finanse edilen bütçe açıkları) ve döviz kurunu sabit tutma arasındaki tutarsızlıktan kaynaklandığını iddia etmektedir. Bu tutarsızlık geçici olarak şayet merkez bankası yeterli rezerve sahipse giderilebilir fakat bu rezervler yetersiz olmaya başladıkça spekülatörler atağa geçip merkez bankasını zor duruma sokabilirler.

    Bu modelin önemli yanları bulunmaktadır. İlk önce, pek çok para krizi yurtiçi ekonomi politikaları ve döviz kuru arasındaki tutarsızlıktan kaynaklanmaktadır. Özel olarak Kanonik Model’deki bu farklılığın oldukça basite indirgenmiş şekli, pek çok döviz rejimlerindeki daha karışık fakat aynı derecede basit olan politik tutarsızlıklara örnek olarak değerlendirilebilir. İkinci olarak, model bir günde milyarlarca dolarlık kayıpları doğuran ani para krizlerinin sadece yatırımcıların veya piyasayı yönlendirenlerin mantıksızlığına bağlı olamayacağını ortaya koymaktadır. Kriz, sadece fiyat istikrarsız hale geldiğinde artık o parayı elde tutmanın cazip olmayacağı şeklindeki mantıktan kaynaklanmaktadır ve fiyat istikrar programının sona ermesi sermayenin spekülatif kaçışı ile kendiliğinden gerçekleşmektedir.

    Bu tür görüşler oldukça yararlıdır, özellikle dışarıdan bakarak para krizlerini ekonomik olayların doğal bir sonucu olarak görmeyen ve sanal paranın reel ekonominin önüne geçtiği şeklinde düşünen bazı gözlemcilerin olayın mantığını anlamaları açısından faydalı bulunmaktadır.

    Diğer taraftan, sahip olduğu iyi yanlara rağmen Kanonik Model pek çok iktisatçı tarafından reel krizlerde yaşanan olayları gerçekçi bir biçimde yansıtmadığı konusunda eleştirilmektedir. Bu grup iktisatçılar tarafından Kanonik Model’in anılan yetersizliklerin giderilmesi maksadıyla "İkinci Nesil Kriz Modelleri” şeklinde anılan aşağıdaki model geliştirilmiştir.

    Daha Gelişmiş Modeller

    Kanonik Model’de varolan eksik yanları tanımlamanın belki de en iyi yolu hükümet politikalarının çok mekanik bir biçimde tanımlandığını söylemektir. Hükümetlerin dış dengeleri gözönüne almadan bütçe açıklarını gözleri kapalı bir biçimde sürekli olarak para basma yoluyla kapattıkları varsayılmaktadır. Diğer taraftan merkez bankalarının sabit kuru sürdürmek için rezervleri son kuruşuna kadar kullandıkları varsayılmaktadır. Gerçekte uygulanan politika ihtimalleri aralığı çok daha geniştir. Aslında merkez bankalarının elinde başta yurt içi para arzını daraltmak olmak üzere, döviz kurunu koruyucu çok çeşitli enstrümanlar bulunmaktadır. Şüphesiz ki döviz kurunu koruyucu tüm bu politika seçeneklerinin maliyetleri vardır, ancak, döviz kurunu korumak, varolan bu sakıncalar arasında bir denge kurulması meselesidir ve rezervleri son kuruşuna kadar satmak gerçek hayata pek fazla uymamaktadır.

    İkinci Nesil Modeller diye tanımlanan modellerin üç ana bileşeni bulunmaktadır. Birincisi, hükümetlerin sabit döviz kurunu iptal etmek istemelerinin bir nedeni olmalıdır. İkincisi, hükümetlerin sabit kur rejimini korumak istemelerinin sebebleridir. Sonuncusu ise, krize yol açan kısır döngünün meydana gelmesi için sabit kuru korumanın maliyeti öyle artmalıdır ki, insanlar sabit kurun iptal edileceğine inansınlar.

    Hükümetleri para birimlerinin değer kaybetmesine izin vermelerine yol açan nedenler nelerdir? Bu konuda çokça bilinen bir slogan vardır, "iki nominal bir reel yapar". Hükümetlerin döviz kurlarını değiştirmelerine yol açacak reel bir saik olabilmesi için, yurtiçi piyasada bazı şeylerin gerçekten düzeltilmesine ihtiyaç olması gerekir. Bunun birinci ve en açık nedeni büyük miktarlara varan ve sabit kur uyguladığı için bir türlü sona erdirilemeyen iç borçlanmalardır (bu konuda bir örnek olarak Fransa'nın 1920’de Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan borçlarını ödemeyi reddedeceği yönünde piyasalarda duyulmuş kaygılar gösterilebilir). Diğer bir ihtimal de ülkenin aşağı yönde katı nominal ücret yapısına bağlı olarak yaşadığı yüksek oranlarda işsizlik sorunudur. Hükümet bu konuda genişletici para politikaları uygulamak ister fakat diğer taraftan sabit kur rejimi olduğu için bunu yapamaz (bu duruma örnek olarak ise İngiltere'nin 1931'de altın standardını iptal etmesi ve 1992'de Avrupa Döviz Kuru Mekanizması’ndan ayrılması gösterilebilir).

    Son olarak neden kamuoyunun güvensizliği sabit kuru korumayı veya sürdürmeyi zorlaştırmaktadır? Başta Obstfeld olmak üzere bir kısım gözlemciler sabit kuru korumanın, şayet kamuoyu gelecekte paranın devalüe edileceğine inanmış ise maliyetli olacağı görüşündedir. Örneğin tasarruf sahipleri paranın değer kaybını göz önüne alarak, yüksek faiz oranı talep etmeye başlarlar ve bu da mevcut borç yükünü öyle arttırır ki, artık devalüasyon yapmadan üstesinden gelmek mümkün olamaz. Veya işçi sendikaları olmasını bekledikleri devalüasyonu göz önüne alarak ücret düzeylerini öyle yüksek tesbit ederler ki, artık ülke sanayinin kaybolan uluslararası rekabet gücünü tekrar kazanabilmesi için mutlaka devalüasyon yapmak gerekir.

    Diğer bir alternatif de, belki de en tutarlı olanı, bir sabit kuru korumanın, şayet insanlar gelecekte o paranın devalüe edileceğine inanıyorlarsa, çok daha fazla maliyetli olmaya başlamasıdır. Yaygın olarak bu mekanizma kısa vade faiz oranlarına gereksinim duyar: gelecekte olması beklenen devalüasyon karşısında para birimini korumak, yüksek kısa vade faiz oranlarını gerekli kılar, fakat bu yüksek kısa vade faizler hem hükümetin nakit akışını bozar hem de üretim ve istihdam düzeylerini düşürür.

    Bu geniş kapsamlı tesirlerin birlikte çalıştıklarını varsayalım. Ortaya paranın değer kaybetmesi yönünde bir neden, paranın değer kaybetmemesi yönünde bir başka neden ve paranın değer kaybetmesi yönündeki beklentilerin sabit kuru sürdürmenin maliyet ve yararları arasındaki dengeyi nasıl değiştirdiği yönünde bir başka neden çıkmaktadır. Krugman’ın da işaret ettiği gibi (1996), bu üç etkinin biraraya getirilmesi suretiyle ortaya Kanonik Model’dekine benzer bir hikaye çıkarılması mümkündür. Farzedelim ki hükümette mevcut pariteyi sürdürmenin maliyeti ile, pariteyi değiştirmenin maliyeti arasında değiştirme yönünde bir ağırlık oluşmuş olsun, ileride devalüasyon yapılması ihtimalini gören spekülatörler para aleyhinde pozisyon alarak, olması muhtemel devalüasyonun vaktinden önce gerçekleşmesine yol açacaklardır. Olması muhtemel bu kaçışı daha önceden tahmin edebilen spekülatörler, daha da önce pozisyon alacaklardır... Dolayısıyla sabit döviz kurunu sona erdirecek kriz, bu sonucu zorunlu kılacak ekonomik büyüklükler tamamen oluşmadan bile ortaya çıkabilir ve sabit kur sona erebilir.

    Daha özel bir örnek verilecek olursa, eninde sonunda kaldırılması kaçınılmaz olan bir sabit kur ve tam bilgiye sahip yatırımcıların olduğu bir durum varsayalım. Böyle bir durumda paraya yönelik meydana gelecek atak çok kısa sürede gerçekleşir ve başarılı da olur. Burada gerçek neden arbitrajdır, krize en yakın zamanda gerçekleşecek atak en fazla getiriyi sağlayacaktır.

    Bu senaryoda bir noktaya dikkat etmek oldukça önemlidir. Az önce açıklanan durumda (Kanonik Model’de olduğu gibi) kriz nihai olarak, uzun dönemde sabit kurun da sürdürülmesini imkansızlaştıran hükümet politikalarındaki tutarsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında krizin nedeni ekonomik büyüklüklerdeki temel tutarsızlıklardır.

    Pek çok ekonomistin ve uluslararası yetkilinin krizler konusundaki tepkileri, en azından gayrı resmi olarak, yukarıda tanımlanan şekildedir. Yani devalüasyon beklentileri ile harekete geçen spekülatif ataklar, devalüasyonun en güçlü nedeni olarak görülmektedir ve tüm bu sürece, başta yurt içi ekonomik hedeflerle sabit kur arasındaki çelişki olmak üzere, atağa maruz kalan ülkenin ekonomi politikalarının yol açtığı görüşü yaygındır. Yani finansal piyasalar krizi sadece öne almaktadır.

    Diğer taraftan, bu konuyu inceleyen önemli sayıda iktisatçı, krize yakalanan ülkelerin haksız ve keyfi olarak krize uğratıldıkları yolundaki şikayetlerinde, bir takım haklı yanlar bulunduğu görüşündedirler. Aşağıda bu konu irdelenmeye çalışılacaktır, özellikle "İkinci Nesil Modeller" şeklinde tanımlanan modellerde bu şikayetler belirli oranda tutarlılık taşımaktadır.

    İhtilaflı Konular

    Yukarıda da açıklanan "İkinci Nesil Modeller” de yapılan detaylı çalışmaların sonuçları her ne kadar orijinal modellerden farklı olsa da genel sonuçlar hep aynı kalmaktadır: para krizlerine yol açan temel etken uygulanan ekonomi politikaları ile döviz kuru arasında kabul edilen uzun dönemli politikaların birbiri ile tutarlı olmamasıdır. Finansal piyasalar sadece bu tutarsızlığı görüp üzerine gitmektedir ve gitmeleri de gerekmektedir.

    Fakat diğer taraftan piyasaların hiç de suçsuz olmadıkları konusunda pek çok örnek de sıralamak mümkündür. Aşağıdaki liste belki tüm ilgili senaryolara değinmeyebilir fakat en fazla bahsedilenleri içermektedir.

    Kendi Kendini Besleyen Krizler

    Daha önceki varsayımın tersine bu kez sabit kurun sona erdirilmesinin önceden tesbit edilmediğini varsayalım. Ekonomik büyüklüklerde herhangi bir kötü gelişme olmayabilir; veya tam tersi bir durumda olabilir, fakat en azından bu trendi tersine çevirecek bazı politika değişiklikleri muhtemel olabilir veya hükümetin ciddi bir spekülatif atakla karşı karşıya kalması durumunda sabit kuru sürdüremeyeceği söz konusu olabilir.

    Bu gibi durumlarda büyük ihtimalle ortaya çıkacak olan kriz kendi kendini besleyen döviz kuru krizleridir. Hiç bir yatırımcının döviz kuru rejiminin ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olmadığı durumda tasarruflarını yurt dışına çıkarması mümkün olmadığı gibi, böyle bir ihtimalin mevcut olduğu durumda da bahsedilen şekilde davranması normaldir. Bir krizin kesin olarak meydana gelmesi bireysel yatırımcıların paralarını yurt dışına çıkarmaları ile gerçekleşir. Sonuçta beklenti ister iyimser ister kötümser olsun, kendi kendini besler ve kendi kendini besleyen kötümser beklenti durumunda, ülke, haklı olarak gereksiz bir krizle yüzyüze bırakıldığı iddiasında bulunmaktadır.

    Bu analiz ne kadar ciddiye alınmalıdır? Bu konuyu inceleyen iktisatçılar tarafından anlaşılan fakat belki de en kolay unutulan iddia, her para spekülatif atağa maruz kalabilir mi veya her spekülatif atak ekonomik büyüklükler tarafından gereksiz bulunabilir mi sorularına ışık tutmadığıdır. Kendi kendini besleyen modellerde sadece ekonomik büyüklükler (döviz rezervleri, kamu maliyesi, döviz kurunun devam ettirileceğine dair siyasi kararlılık) açısından ülke krizlere karşı zayıf duruma düşmektedir. Parasını etkin ve güçlü bir şekilde koruması beklenen bir ülkenin bu yönde bir çaba harcaması gerekmeyebilirken, diğer taraftan sabit kuru sürdürmesi beklenmeyen bir ülkenin de, eninde sonunda sabit kurunu iptal etmesi, hatta spekülatif atak nedeniyle beklediğinden de önce iptal etmesi durumu meydana gelmektedir. Daha farklı da düşünülebilir; ekonomik büyüklüklerde bir değer aralığı krize yol açmazken, bir başka değer aralığı krize yol açabilmektedir. Kendi kendini besleyen kriz modellerinin bu iki uç arasında bir yerde olduğu kabul edilmektedir. Bu aralığın ne kadar geniş olduğu ise ampirik bir araştırma sorunudur.

    Ekonomik büyüklükleri sürekli ve tahmin edilebilir bir biçimde kötüye giden ülkenin eninde sonunda krize yakalanması kaçınılmazdır. Tahmin edilebilir para krizlerinin mantığı, ekonomik büyüklükler krizin kopma noktasına eriştiği noktadan çok önce döviz kurunun spekülatif atağa bağlı olarak çöktüğü şeklinde olduğundan ve gerçek hayatta da kurun sabitliği spekülatif atağın başarıya ulaşmasından hemen sonra kaldırıldığından, spekülatif hücumların ekonomik dengelere bakarak haksız olarak yapıldığını söylemek mümkün olabilir.

    Bu noktada Paul Krugman tarafından iktisat literatürüne henüz geçmemiş bir düşünce ortaya atılmaktadır. Bu farazi durum şöyledir; krizin gerçekleşeceği durum spekülatörler açısından sadece kazançla sonuçlanan tek yönlü bir işlem değildir. Spekülatörler döviz rejimi çöktüğünde sermaye kazançları elde etmekte fakat herhangi bir kayıp veya riskle karşı karşıya bulunmamaktadırlar. Krugman'nın bu konuda ortaya attığı soru şudur; “Peki, spekülatörleri bir sorunun yaşandığı paraya bir müdahalede bulunmaktan alıkoyan nedir?” Krugman'a göre işlem maliyetleri karar almada önemli rol oynamaktadır. Genel olarak düşünüldüğünde makro ekonomik bakış açısı ile işlem maliyetleri önemsizdir. Çünkü işlem maliyetleri işlem miktarına kıyasla oldukça küçük bir meblağdır ve makro ekonomik bakış açısıyla analize katılamayacak kadar önemsizdir. Fakat para krizleri o kadar kısa sürede cereyan etmektedirler ki, yıllıklandırılmış büyük kazançları bile ortadan kaldırabilirler. Dolayısıyla bir küçük detay kabul edilebilecek maliyetler, nispeten çıkma ihtimali düşük olan para krizlerinin, yayılarak tüm piyasaları etkisi altına alan geniş kapsamlı bir krizin oluşmasını önleyebilirler. Şayet bu argüman doğru ise piyasaların teknik etkinliğinin arttırılması, 1990'larda ortaya çıkan para krizlerinin sıklığını arttırıcı bir faktör olarak değerlendirilebilir. Şayet kendi kendini besleyen krizler gerçek bir ihtimal ise, meydana gelmelerini hangi faktörler etkilemektedir. Bu durumda, piyasada dolaşan her hangi bir bilgi şayet piyasa oyuncuları tarafından o bilginin “etkili bir bilgi olduğu” şeklinde yorumlanmışsa, artık o bilgi etkili bir bilgi haline gelir şeklinde özetlenebilen "güneş lekesi" dinamikleri teorisinin alanına girmiş oluruz.

    Sürü Psikolojisi

    Hem Kanonik Para Krizi Modeli hem de İkinci Nesil Modeller para piyasalarında varolan bilginin en iyi şekilde değerlendirildiği varsayımına dayanmaktadır. Fakat para piyasalarının bu şekilde davrandıkları yönünde elde çok az delil vardır, dahası piyasaların eldeki verileri etkin bir şekilde değerlendirmeleri ile çatışacak derecede kötü hareket ettikleri yönünde daha fazla örnekler de mevcuttur.

    Para piyasalarını etkin bir şekilde davranmaktan alıkoyan etkenler nelerdir? En başta gelen etken sürü psikolojisidir. Sürü psikolojisi en iyi şekilde 1987 krizini araştıran bir çalışmada “Shiller” tarafından (1989) yapılmıştır. “Shiller” satılan hisse senetlerinin tek sebebini fiyatların daha da düşeceği şeklinde piyasada varolan yaygın kanaate bağlamaktadır. Para krizleri açısından bakılırsa başlangıç sebebi ne olursa olsun bir satış dalgası, koyun güdüsüyle çok daha büyük miktarlara ulaşabilmekte ve o paradan sürü psikolojisi ile toplu çıkışlara yol açabilmektedir.

    İnsanın kavrama yeteneğinin sınırları ve eğilimleri bir tarafa, sürü psikolojisi neden meydana gelmektedir? Bu konuda uzmanlar bireysel mantık ile tutarlı iki açıklama ortaya atmaktadırlar. Birinci açıklama yatırımcıların özel bir bilgiye sahip oldukları düşüncesinden kaynaklanan "bandwagon" etkisini incelemektedir. Farzedelim ki 1. yatırımcı Tayland emlak piyasası hakkında, 2. yatırımcı bankaların finansal yapıları hakkında, 3. yatırımcı da hükümetin mali durumu hakkında kamuca bilinmeyen gizli bir bilgiye sahip olmuş olsunlar. Şayet birinci yatırımcı biraz olumsuz bilgi alırsa satışa geçebilir. 1. yatırımcının satışa geçtiğini gören 2. yatırımcı, kendi sahip olduğu bilgi nötr nitelikte veya biraz pozitif nitelikte olsa bile o da satışa geçer. Diğer taraftan 3. yatırımcı ise kendi sahip olduğu bilgi çok pozitif içerikli bile olsa, 1. ve 2. yatırımcının satışa geçtiğini öğrendiği zaman o yatırımcıların kötü haber aldıklarını düşünür (gerçekte almamış olsalar bile) ve o da satışa geçer. Kehoe ve Chari (1996) piyasalarda gizli bilgiye dayanan bu tür "bandwagon" etkilerin bir çeşit sıcak para oluşturduğunu ve ülkelerin ekonomik gelecekleri hakkındaki haberlere para piyasalarının bazen gereğinden fazla tepki vermesine yol açtıklarını belirtmektedirler.

    Diğer açıklamada, krize eğilimli ülkelerde yatırım yapılan paranın büyük kısmının doğrudan ilk sahipleri tarafından değil de, aracı kurumlar tarafından idare edildiği gerçeğinin üzerinde durulmaktadır. Yükselen pazar fonlarına yatırım yapan sigorta fonu yöneticisini ele alalım. Şüphe yok ki bu yöneticinin halen popüler olmayan bir pazarda kaldığı durumda sonuçta kaybetme ihtimali, gözde bir pazarda kaldığı duruma göre daha fazla olur. Para fonu yöneticilerinin başarısının diğer fon yöneticilerinin durumlarına göre belirlendiği düşünülürse, yöneticilerin benzer şekilde hareket etmelerinin arkasındaki neden daha kolay anlaşılabilir.

    Son bir nokta; 1990'larda yaşanan para krizlerini takip eden herhangi bir kimse "ters-sürü güdüsü" kavramını duymuştur. Ters sürü güdüsü, piyasalarda her ne kadar bu tür krizlere yol açabilecek bazı işaretler mevcut olsa da, krizden kısa bir süre önce aşırı rahat davranıldığı durumu ifade eden bir terimdir. Para fonu yöneticileri kriz çıkma ihtimali ile, olması gerekenden daha az düzeyde ilgilenmektedirler, zira herkes gibi davranmak istemekte ve öyle de davranmaktadırlar.

    Krizlerin Bulaşması

    1990’lı yıllardaki para krizleri üç bölgesel dalga halinde ortaya çıkmıştır; 1992-93 yıllarında Avrupa’da yaşanan ERM krizi, 1994-95’te Latin Amerika’da görülen kriz ve günümüzde Asya’da halen süregelen para krizi. Peki neden krizler bölgesel dalgalar halinde olmaktadır? Bu sorunun cevabı krizlerin bulaşıcı özelliğinin ardında aranmalıdır.

    Bulaşıcılığın en basit ve mantıklı anlatımı, ülkeler arasındaki bağlar ve ilişkilerdir: A ülkesindeki para krizi B ülkesindeki ekonomiyi yapısal olarak olumsuz etkilemektedir. Örneğin Güneydoğu Asya ülkelerinin farklı oranlarda spekülatif müdahalelere maruz kalmalarının nedeni, dünya pazarlarına benzer ürünleri ihraç ediyor olmalarıdır. Tayland Baht’ındaki devalüasyon, Malezya’nın ihracatı üzerinde bir baskı unsuru oluşturacak ve zamanla ülkeyi krizin içine itecektir. 1992-93 yıllarında Avrupa’da görülen para krizinde de rekabete dayalı devalüasyon etkeninden söz etmekte yarar vardır. Sterlin’in devalüasyonu Fransa’nın dış ticaretini ve istihdamını olumsuz etkilemiş, ya da zamanla etkileyeceği düşünülmüş, böylelikle Fransız hükümeti üzerindeki sabit kur rejiminin terkedilmesine yönelik baskılar artmıştır.

    Ancak gerçekte, gerek Avrupa’daki gerekse Asya’daki kriz tecrübelerinde, ülkeler arasındaki ticari bağımlılıklar teoride öngörülene nazaran daha zayıftır; 1995’teki Latin Amerika krizinde ise, yok denecek kadar azdır. Meksika, Arjantin için ne önemli bir ihracat pazarı ne de dış dünyada ciddi bir rakiptir. Peki neden bir Peso krizi diğerinin tetiğini çekmiştir?

    Bu noktada, bağlantıları zayıf olan ekonomiler arasında krizin bulaşması konusunda iki ilginç rasyonel açıklama geliştirilmiştir (Drazen 1997). Bunlardan birincisi, ülkelerin tam olarak gözlenemeyen benzer özellikler taşıdıklarıdır. Bu durumu tasvir etmek gerekirse, Latin Amerika ülkeleri “Latin Mizacı” olarak adlandırılabilecek ortak bir kültürü paylaşırlar, ancak bu kültürün ekonomik aktivitelere olan yansıması belirsizdir. Yatırımcılar, bu kültürel geçmişi paylaşan ülkelerden birinin sabit kuru terketme konusunda baskı hissettiğinin farkına varırsa, hemfikir etmişçesine diğer ülkelerin de benzer bir baskıya maruz kalacakları kanısına kapılırlar. 1982 yılında Latin Amerika ülkelerinin dolar ağırlıklı borçları yüzünden yaşadıkları kriz, para krizi psikolojisine iyi bir örnek teşkil etmektedir. Kriz Meksika’dan bölgenin diğer ülkelerine çok büyük bir hızla yayılmıştır. Filipinler ise, ekonomik durumu ve dış borç stoku en az Meksika, Brezilya ve Arjantin kadar kötü olmasına rağmen başlangıçta krizden etkilenmemiştir. Ancak bir yıl sonra yatırımcılar, Filipinler’in bir Asya ülkesi olmaktan ziyade eski bir İspanyol kolonisi olduğuna karar vermişler ve spekülatif saldırılara başlamışlardır.

    Alternatif bir görüş olarak, sabit kuru sürdürmek için izlenen politikalar sürü psikoloji etkisini kendi içinde barındırmaktadır. Bu etki en iyi Avrupa krizinde gözlenebilir. İngiltere ve İtalya Avrupa Döviz Kuru Mekanizması’nı terk ettikten sonra, benzer bir hareket Alman Markı karşısında para birimini sabitleyen İsveç için ekonomik ve politik açıdan daha az maliyetli hale gelmiştir.

    Diğer bir yaklaşım da, krizin bulaşıcılığının, bireylerin rasyonel olmayan davranışları veya para yöneticilerinin karşılaştıkları asimetrik güdüler nedeniyle yatırımcılarda oluşan rasyonel olmayan beklentileri yansıttığıdır. Güney Kore’nin bölgedeki sorunlu ekonomilerle olan ticaret bağı oldukça azdır; bu duruma güvenerek yatırımlarını bu ülkeden çekmeyen bir fon yöneticisi, yakalandığı devalüasyon nedeniyle fon sahipleri tarafından yeterli çabayı göstermemekle suçlanabilir.

    Sürü psikolojisinde olduğu gibi, olumsuz olayların yanında, olumlu beklentiler ya da etkiler de ülkeler arasında kolaylıkla yayılabilir. 1990’lı yılların başında Meksika ve Arjantin’deki reformlara bağlı olarak bölgeye hakim olan iyimserlik havası, ekonomik açıdan daha az çaba gösteren Brezilya’yı da pozitif yönde etkilemiştir. Aynı şekilde, Asya ekonomileri hakkında piyasalarca beslenen iyimser düşünceler de bölge ekonomisinin düzlüğe çıkmasında tüm ülkeler adına önemli rol oynayacaktır.

    Piyasa Manipülasyonu

    İster kendi kendini besleyen akılcı beklentilerle yaratılmış olsun, ister akıldışı sürü psikolojisi sonucu patlak versin tüm kriz senaryolarında büyük spekülatörlerce yönlendirilen piyasa manipülasyonlarının kar etme olasılığı mevcuttur (1996 yılında Krugman tarafından yapılan bir çalışmada kriz sırasında kar güden bu tür aracılar “Soroi” olarak adlandırılmıştır). Herhangi bir ülkenin, para birimine yapılacak spekülatif bir saldırıdan olumsuz etkileneceği ya da bölgede yapılan devalüasyonları takiben parasını devalüe edeceği varsayılırsa, büyük bir yatırımcı önce kısa pozisyon alarak daha sonra ise blok satışlarla veya farklı bir stratejiyle krizin tetiğini çekerek, çok büyük karlar elde eder.

    Bu klasik strateji 1992 yılında George Soros tarafından İngiliz Sterlini’ne karşı kullanılmıştır. Aşağıda da analiz edileceği üzere, Sterlin zaten döviz kuru mekanizmasının dışına çıkacaktı, ancak Soros’un müdahalesi bu süreci hızlandıran bir etki yaratmıştır.

    Piyasa manipülasyonlarıyla nasıl kriz yaratılacağına dair klasik stratejinin son yıllardaki hemen hemen tek örneği Soros’un İngiliz Sterlini karşısında sergilediği tutumdur. Bunun dışında gösterilebilecek bir örnek bulunmamaktadır. Çünkü, kanıt olmadıkça, genelde korunmuş politikacıları özelde de Soros gibileri piyasa manipülasyonuyla suçlamak mümkün değildir.

    Neden önceden planlanmış spekülatif müdahalelere sıkça rastlanılmamaktadır? Cevabı; kendi kendini besleyen krizlerin gerçek hayatta nispeten sınırlı olmasıdır. Para birimlerinin bir çoğu ancak, spekülatif bir saldırıdan zarar göreceği aşikar olduktan sonra böyle bir saldırıya maruz kalmaktadır. Önceden de belirtildiği gibi bu durum, ekonomik yapıda sürekli bir bozulma yaşandığında tahmin edilebilir hale gelecektir; döviz kurunun çöküşü kaçınılmaz olacak, yatırımcılar bu çöküşü bekleyecek, çöküşün zamanı gündeme gelecek ve saldırıların başarıya ulaşabilmesi için bir an önce başlatılması gerekecektir. “Soroi” lerin varlığı da zaten spekülatif saldırıların tarihini öne çekmektedir. Kendi kendini besleyen spekülatif ataklarla devalüasyona uğrayabilecek bir para biriminin büyük yatırımcılara yüksek kar fırsatı yaratacağı herkes tarafından bilindiğinden, yatırımcılar para biriminin değeri gerçekten düşmeye başlamadan diğer oyunculardan erken davranarak bir an önce kısa pozisyon almak isterler, böylece Soros gibi birinin yardımına ihtiyaç olmadan da yatırımcıların çabalarıyla çöküş hızlandırılmış olur.

    Para biriminin, “Soroi” lerin potansiyel kar beklentilerinin ortaya çıkmasıyla aynı anda çöküşe geçmesi, “Soroi” lerin kar etme fırsatlarını ellerinden alacaktır; ancak kimsenin bu oyunu oynamaya yanaşmaması durumunda, spekülatörlerin çökebilecek bir para biriminin çöküşü hakkındaki beklentileri kaybolacaktır. Bu ikilem, herhangi bir şirketin kontrolünü ele geçirmek için verilen mücadelede yaşananları anımsatmaktadır. Şirketin hisselerinin borsada değer kazanacağına dair bir beklenti yoksa şirket kontrolünü ele geçirmeye kimse teşebbüs etmez, ancak şirketi ele geçirmeye yönelik herhangi bir faaliyet piyasalara hissettirilmezse, hisseler de oldukları yerde kalırlar. Pratikte hangi nedenden dolayı olursa olsun Sterlin’i manipüle ederek Soros tarafından kazanılan kar ve başarı bir defaya mahsus bir olay olarak gözükmemektedir.

    1992-93 Yıllarındaki Avrupa Döviz Kuru Mekanizması (ERM) Krizi

    1992 sonbaharındaki dev boyutlu sermaye akışı İngiltere, İtalya ve İspanya’nın Avrupa Para Sistemi’nin döviz kuru mekanizmasının dışına çıkmasına neden olmuştur (bir başka deyişle sistemin içinde olmalarına rağmen mekanizmanın öngördüğü dalgalanma bantlarının dışına çıkmışlardır). 1993 yazında ise, ikinci bir dalga, Fransız Frangı’nın öngörülen değişim bandında kalmasını sağlamak amacıyla döviz kuru bandının genişletilmesi yönünde bir kararının alınmasına yol açmıştır. Takip eden yıllarda olayların gelişimi piyasalarda şaşkınlık yaratabilecek şekilde olmuştur; Fransa kısmen zayıflamış olan Frangı kullanmayı reddetmiş ve Alman Markı karşısındaki dar dalgalanma bandına dönmüş, bu sırada ERM’den çıkışın ardından yükselişe geçen İngiltere ekonomisi Sterlinin ERM’den çıktığı düzeylere geri getirmiştir. ERM’de meydana gelen krizler spekülatif saldırılara iyi birer örnek oluşturmakta ve genellikle bu bağlamda incelenmektedir.

    ERM krizlerini klasik hale getiren etken, bu krizlerin “İkinci Nesil Modellerin” önemini ortaya koymasıdır. Avrupa ülkelerinin 1992-93 yıllarında maruz kaldıkları spekülatif saldırılar Kanonik kriz modeliyle tam olarak açıklanamaz. Hükümetler bütün örneklerde ister yerli ister yabancı olsun sermaye piyasalarına erişme yeteneklerini kaybetmemişlerdir. Herşeyden önce bu, hükümetlerin bütçe açıklarını para basmak suretiyle finanse etmeye ihtiyaç duymadıkları anlamına gelmektedir; gerçekten de yurtiçi kredilerde marjinal ve hızlı bir artış olmamıştır (Eichengreen, Rose and Wyplosz). Bu aynı zamanda döviz kuru rezervlerinde bir kısıtlamayla karşılaşılmadığına da işaret etmektedir. İngiltere ve Fransa uluslararası piyasalardan borçlanmak için gerekli kredibilitelerini korumuşlardır. Para birimlerini dalgalanmalardan korumak için gereken tek şey yalnızca yurtiçi faizleri artırmaktır.

    Peki İkinci Nesil Modellerin öngördüğü devalüasyona yol açan motivasyon ne olmuştur? Cevap; açık bir şekilde yetersiz talebe bağlı olarak oluşan işsizliktir, hükümetlerin genişlemeci politika (bu politikayı sabit kur sistemi altında uygulamak neredeyse imkansızdır) uygulama konusunda maruz kaldıkları baskı krizlerin itici gücünü oluşturmuştur. Gerçekten de Avrupa hükümetlerinin doğal ve yapısal seviyesinin üstünde olan işsizliğin politik maliyetleriyle, ERM’den çıkmanın politik maliyetleri arasında bir seçim yapmak zorunda kaldıklarını düşünebiliriz.

    İşsizlik probleminin ardında, Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Alman Markı’nın Avrupa Para Sistemi’nde de facto olarak kilit bir rol oynamasının etkileşime girerek alışılmadık bir duruma yol açması yatmaktadır. Doğu’yla birleştikten sonra Almanya ağır harcamaları karşılayabilmek için genişlemeci politikalara başvurmuş, Bundesbank da tıpkı 1980’lerde Federal Reserve gibi harcamaların yarattığı açığı kapatmak için sıkı para politikası izlemek zorunda kalmıştır. Ancak paralarını Alman Markı’na sabitleyen diğer Avrupa ülkeleri kendilerini mali genişleme olmaksızın sıkı para politikasına uyum göstermek mecburiyetinde hissetmişler, bu durum da beraberinde kaçınılmaz olarak durgunluğu getirmiştir.

    Böylelikle krizin tüm bileşenleri yerli yerine oturmuştur. Tüm bunların yanısıra, ERM krizlerine özgü dört özelliği de belirtmekte yarar vardır:

    Bunlardan birincisi, para sihirbazı olarak anılan George Soros’un krizin tetiğini çekmede oynadığı roldür. Soros daha işin başında Sterlin’deki devalüasyon olasılığını farketmiş, kısa dönemli krediler şeklinde yaklaşık 15 milyar dolarlık kısa pozisyon almıştır. Kısa pozisyonun amacı döviz kuru rejimindeki bir çöküşten kar etmektir ve Soros kendi satışlarıyla bu çöküşü hızlandırmaya çalışmıştır. Hala, Soros’un bu çabalarının çöküşte ne derece önemli rol oynadığı kesinlik kazanmamıştır, Soros’un çabaları olmasa da zaten krizi yaratacak şartların mevcudiyeti ortadadır.

    İkincisi, bu tecrübe göstermiştir ki, sermaye hareketlerinin yüksek olduğu bir dünyada döviz rezervleriyle krizler arasındaki ilişki yok denecek kadar azdır. İngiltere ve İtalya merkez bankalarının yeterli rezervleri vardı, üstelik ERM düzenlemeleri çerçevesinde Almanya’dan kredi alma haklarını da kullanabilirlerdi. Döviz kuruna büyük meblağlarda müdahale edebilecek konumdaydılar (İngiltere’nin birkaç gün içerisinde 50 milyar dolar değerinde Sterlin aldığı sanılmaktadır). Üstelik bu müdaheleyi para tabanında bir azalmaya meydan vermeyecek şekilde açık piyasa işlemleriyle dengeleyerek sterilize şekilde yapmışlardır. Doğal olarak bu işlem beklenen etkiyi yaratmamıştır. Sterlin sadece para tabanındaki kısıtlamayla korunmaya çalışılmış, başka enstrüman kullanılmamıştır, nitekim faiz oranlarının yükselmesinden yalnızca iki gün sonra Bank of England sabit pariteyi terketmiştir.

    Üçüncüsü, ERM’deki geçmişe dönük krizler şaşırtıcı bir gerçeği daha ortaya çıkarmıştır; krizler finans piyasaları tarafından beklenmedikleri anda ortaya çıkmaktadır. Rose ve Svensson (1994) yaptıkları çalışmada spekülatif hareketlere maruz kalan para birimlerinin bandın dışına doğru genişlemeye, ancak çöküşten bir ay kadar önce başladığını göstermiştir.

    Son olarak, ERM krizlerinden alınacak dikkate değer bir ders de, krizden etkilenen ve para birimleri bandın dışına çıkan ülkelerin süregelen dönemde aldıkları önlemlerle, para birimlerini korumaya çalışan ülkelere nazaran ekonomik açıdan daha iyi konuma geldikleridir. Özellikle İngiltere enflasyon oranında bir artış olmadan işsizliği önemli ölçüde azaltabilmiştir.

    1994-95’teki Latin Amerika Krizleri

    1994-95 yıllarındaki Latin krizleri bazı açılardan diğer krizlerden farklılık gösterse de, çoğu açıdan ERM krizlerine benzemektedir. Ancak sonuçları bakımından bu krizlere maruz kalan ülkeleri ciddi şekilde etkilemiştir.

    Latin ülkeleri para birimlerinin, özellikle de Meksika ve Arjantin Peso’larının bir krize yakalanma risklerinin arttığına dair söylentiler ekonomistler arasında 1993’lerin başlarında yayılmaya başlamıştır (Bkz. Dornbusch 1993). Bu iddialar yapılan üç gözlemin bir ya da daha fazlasına dayandırılmıştır: Ticari ortaklar arasındaki fiyat ve maliyet dengelerinin bozulduğunu öngören satın alma gücü paritesi (purchasing power parity) hesaplamaları, cari işlemlerdeki büyük açıklar; buna bağlı olarak düşük büyüme (Meksika örneğinde olduğu gibi) ya da yüksek işsizlik (Arjantin örneğinde olduğu gibi) ve tüm bu sorunların sabit döviz kuru kısıtlarından kurtulup geçilecek bir genişlemeci para politikasıyla aşılacağına dair genel inanış.

    Latin Amerika’da da Avrupa’da olduğu gibi krizin emareleri finans piyasaları tarafından öyle ya da böyle görmezlikten gelinmiştir. Hükümet yetkilileri bir devalüasyonun gündemde olmadığını söylemişler, piyasalar da bu söze inanmıştır. 1993 yılı boyunca Peso’ya uygulanan faiz oranları düşük kalmış, böylelikle cari işlemler açığı kolaylıkla finanse edilebilmiştir.

    Meksika için çözülme süreci 1994 yılında başlamıştır. Beklenmeyen iki olayı takiben istikrarsızlık başgöstermiştir: Chiapas bölgesindeki köylüler ayaklanmış ve iktidar partisinin başkan adayı bir suikasta kurban gitmiştir. Başkanlık seçimleri nedeniyle de para politikası gevşetilmiş, mali disiplin terkedilmiştir. Yabancı sermaye girişleri durma noktasına gelmiş, döviz rezevlerinde hızlı düşüşler yaşanmıştır. Hükümet, dolara endeksli kısa vadedeki borçları içeren “tesobono”ları ödemekte aciz kalınca kritik nokta aşılmıştır.

    Meksika, yabancı bankaların da etkisiyle başkanlık seçimlerinden kısa bir süre sonra Peso’yu devalüe etme kararı almıştır. Üstelik devalüasyon bazı yönlerden ekonomi üzerinde yıkıcı etkilere yol açmıştır. İlk olarak, %15 oranında yapılan devalüasyon yetersiz olarak algılanmış, devalüasyonun arkasında yeralan piyasalar tatmin edilememiş, hükümetin sabit pariteye endekslenen kredibilitesi kurban edilmiştir. İkincisi, devalüasyon konusunda işadamlarına danışan hükümet, bu kişilere yurtdışındaki yatırımcılara nazaran ekstra kar etme imkanı tanımış, böylelikle uygulanan politika hem içte hem dışta huzursuzluk yaratmıştır. Son olarak da, resmi yetkililer krizi izleyen günlerde yabancı yatırımcılarda bir güvensizlik, kendileri hakkkında bir yetersizlik duygusu doğmasına neden olmuşlardır.

    Belki de bu nedenlerle başlangıçtaki küçük oranlı devalüasyonun ardından Meksika Hükümeti’nin politikalarına karşı güven kaybı oluşmuştur. Peso, kriz öncesindeki değerine nazaran %50 değer kaybına uğramış, pahalılaşan ithalat sebebiyle de bir zamanlar tek haneli olan enflasyon rakamı yükselmeye başlamıştır. Pesoyu ve enflasyon oranını istikrara kavuşturabilmek için hükümet yurtiçi faiz oranlarını %80 seviyelerine çıkarmak zorunda kalmıştır. Yüksek faiz oranlarıyla da iç talep gerilemiş, krizi izleyen yıl içerisinde de GSYİH %7 oranında azalmıştır.

    Krizin Meksika’daki politik istikrarı tepetaklak edebileceği korkusu, ABD Hükümeti’ni, Meksika’ya, hiç olmazsa güven ortamı tekrar tesis edilene kadar nefes alacak bir boşluk bulabilmesi umuduyla yüklü miktarda uluslararası borç vermeye zorlamıştır. Bu çaba başarıya ulaşmıştır. 1996 yılı boyunca büyüme artmış, Meksika tekrar uluslararası sermaye piyasalarına entegre olabilmiş, acil ihtiyacı varken aldığı borçları programa uygun bir şekilde ödeyebilmiştir.

    Arjantin başlangıçta izlediği farklı kur rejiminin (para kurulu sistemi -Peso bire bir parite ile Amerikan Doları’na bağlanmıştır ve para arzına eklenecek her pesonun rezervlerde karşılığı olması ilkesi getirilmiştir) kendisini Meksika krizinin olumsuz etkilerinden koruyacağını düşünmüştür. Gerçekten de Arjantin Kanonik Kriz Modeli’yle tanımlanan tipteki krizlerden kendisini koruyabileceğini ispatlamıştır. Aynı zamanda da, ülkenin Meksika ile olan zayıf ticari ilişkilerinin Arjantin’i krizin bulaşıcı etkilerinden koruyacağı beklenmiş olabilir. Yine de spekülatörler Arjantin’in yüksek oranlara ulaşan işsizliği azaltmak için para kurulunu terkedeceğinden şüphelenerek, Arjantin pesosuna karşı pozisyon almışlardır (bu tip bir spekülatif hareket İkinci Nesil Modeller’le açıklanabilmektedir).

    Para kurulu sistemi uygulamasında, sermaye kaçışı para hacminde hızlı bir düşüşe yol açmıştır. Bu da bankacılık sisteminde Meksika krizi kadar olmasa da, ciddi sonuçlar doğurabilecek bir krize neden olmuştur. Her ne kadar Meksika örneğindeki miktarlara ulaşmasa da, bankacılık sektörünü desteklemek için uluslararası resmi borçlara ihtiyaç duyulmuştur.

    Arjantin, Meksika’nın aksine para birimini savunmayı seçmiş, baskıların duracağına ve izlenen yöntemin doğruluğuna finans piyasalarını inandırmak için mücadele etmiştir. Nihayetinde 1996 yılında pozitif büyümeye ulaşılmıştır.

    Latin krizi Avrupa örneğinin bazı özelliklerini taşırken, çoğu yönden de Avrupa’dan farklılıklar sergilemektedir. Ortak özelliklerden en çok göze çarpanı, krizin ya da kriz olasılığının finans çevrelerince çok geç farkedilmesi, çoğu kez de ekonomistlerin uyarılarına karşın hiç farkedilmemesidir. En önemli ayrılık ise, krizin etkileri konusunda ortaya çıkmaktadır. Baskı altında kalıp kalmama kriterine göre İngiltere ve Fransa bir çift, Arjantin ve Meksika ise diğer bir çift olarak algılanacak olursa; ilk çiftte, birinci ülke devalüasyon sonrasında çok başarılı bir şekilde toparlanırken, devalüasyon yolunu seçmeyen ikinci ülke trajik sonuçlar yaşamamış, fakat ilk ülke kadar da iyi bir ekonomik performans sergileyememiştir. İkinci çiftte ise, her iki ülkede de ciddi durgunluklar yaşanmış, devalüasyon yapılan ülkede en azından başlangıçta büyük çöküşlerle karşılaşılmamıştır.

    Asya Krizleri

    1995 yılında uzmanlar, Güney Doğu Asya ülkelerinin Latin Amerika tipi bir krizden etkilenip etkilenmeyeceğini tartışmaya başladılar. Tartışmalarda dikkatleri üzerinde toplayan en önemli gösterge bu ülkelerin cari işlemler açığıydı. Ayrıca, benzer bir endişe birkaç ülke açısından finansman sisteminin zayıflığı konusunda da duyulmaya başlandı. Sektör hakkında yeterli enformasyona sahip olmayan yabancı yatırımcılar ve tam anlamıyla libere edilmemiş yerli finans kurumları tarafından emlak gibi hayli spekülatif bir alana dev yatırımlar yapılmıştı. 1996 yılı boyunca Tayland, Malezya ve diğer ülke hükümetlerinin, finansal durumlarının yarattığı risk ve bu riski azaltma yönünde uygulanacak uygun politikalar hususunda, IMF ve Dünya Bankası yetkililerince uyarıldıkları bilinmektedir. Ancak, bu uyarılara sözü geçen hükümetlerce pek kulak asılmamıştır.

    Diğer bölgesel para krizlerinde olduğu gibi, bu krizde de finans piyasaları krizi çok geç farkedebilmişlerdir. Bölge genelinde kaydedilen rekor sayılabilecek nitelikteki büyüme oranları yetkilileri herhangi bir önlem almaya gerek olmadığı hususunda ikna etmeye yeterli olmuştur (bu durumu tasvir etmek için Krugman tarafından bir anekdot aktarılmaktadır. Endonezya hakkındaki verilerin ve finans raporlarının güvenilirliliğini, hikayenin kuklalardan ziyade kuklaların gölgeleriyle anlatıldığı Java gölge tiyatrosuyla tasvir etmektedir).

    Bölge ekonomilerinin krize doğru sürüklenişlerine, birçok para biriminin sabitlendiği ABD Doları’nın Yen karşısında değer kazanması, önemli sektörlerde yaşanan gelişmeler ve azalan ihracat potansiyeli (Çin’in artan rekabet gücüne bağlı hız olarak) hız kazandırmıştır. İhracattaki artışın dalgalanmasıyla da emlak sektöründeki gelişmeler (özellikle Tayland’da) göze batmaya başlamıştır. Sonrasında, emlak fiyatlarındaki düşüş hisse senedi fiyatlarını çökertmiş ve finans kurumlarının çözülmeye başlamasına, bir başka deyişle, bu kurumların borçlarını ödemeye ne kadar muktedir olduklarının sorgulanmasına yol açmıştır.

    Bu noktadan sonra gelişmeler, ülke içi bir krizin özelliklerini yansıtmakta ve genel hatlarıyla 1990’lı yılların başında “balon ekonomisi” olarak tanımlanan Japonya’nın yaşadıklarına benzemektedir. 1997 yılının ilk yarısında ise spekülatörler, Tayland başta olmak üzere kriz belirtilerinin iyiden iyiye su yüzüne çıktığı ülkelerin, ekonomilerini tekrar harekete geçirmek için devalüasyon yolunu seçip seçmeyeceklerini merak etmeye başlamıştır. Hükümet her ne kadar gerek duyulmadığını iddia etse de, gittikçe artan şüpheler faizlerin artırılmasına neden olmuş, bu artış da finans kurumlarının nakit akışlarında problem yaratmış ve deflasyonist etkisiyle piyasadaki tansiyonu yükseltmiştir.

    2 Temmuz’da Tayland baskılara dayanamayarak Baht’ın dalgalanmasına izin vermiş, bu durum diğer krizlerde olduğu üzere bölgedeki diğer paralara karşı spekülatif hareketleri artırmış ve Baht’taki değer kaybını Malezya, Endonezya ve Filipinler’deki devalüasyonlar izlemiştir. Devalüasyon dalgası ve bu dalganın gözler önüne serdiği finans piyasalarının durumu yatırımcılarda güven kaybına neden olmuş, kaybedilen güvenin yeniden tesis edilebilmesi içinse ülkeler katı maliye politikaları uygulamaya koyulmuşlardır. Tayland, finans sistemini revize etmek koşuluyla IMF’den acil durum kredisi almıştır.

    Bu noktada dahi krizin sonuçlarını kestirmek mümkündür. Genel kabul gördüğü üzere, Tayland da tıpkı Meksika gibi büyüme oranında bir düşüşle karşılaşacaktır. Geçmişte kaydedilen yıllık ortalama %9 gibi yüksek bir büyüme oranı gelecek yıllarda %0’lara kadar düşebilecektir. Bu düşüşün komşu ülke ekonomileri üzerindeki etkisi hala tartışma konusudur; IMF etkinin sınırlı olacağını savunurken, ekonomistler çok daha ciddi gerilemelerden söz etmektedir.

    Krizin ne kadar genişleyeceği hala belirsizliğini korumaktadır. Güney Kore en ilginç örneği oluşturmaktadır; ciddi yurtiçi finansman problemleri ve yüksek cari işlemler açığı olmasına rağmen, Güney Doğu Asya ekonomileriyle gerçek anlamda çok az bağı vardır. Yurtiçinde yüksek miktarda batık kredi bulunduğunu açıklayan Çin üzerinde krizin herhangi bir baskısı hissedilmemektedir. Hong Kong ise, Çin’in özel idaresine geçtikten sonra dahi, Arjantin gibi parasını dolara endeksleyerek ve para kurulunu oluşturarak Latin Amerika tecrübesiyle ilginç paralellikler göstermiş, finans piyasalarında da Hong Kong Doları’nın riskli olmadığı ve Özel Yönetimli Bölge’nin krizden yalıtıldığı fikri oluşmuştur.

    Asya krizinin kendine özgü diğer bir özelliği de bölge ülkelerinden bazılarının krize gösterdikleri reaksiyondur. Krizden dolayı George Soros’u suçlayan Malezya Başbakanı Mahathir Bin Mohammed bu liderlerin başını çekmektedir. Bir takım yeni gerçekler gün ışığına çıkmadıkça bu iddia tuhaflığını sürdürecektir, çünkü Soros krizde rol almadığı gibi üstüne üstlük yanlış tahminde bulunarak Ringit lehine uzun pozisyon almıştır. Malezya Başbakanı hisse senetlerindeki spekülatif hareketleri önlemek için işlemlere geçici olarak sınırlamalar getirmiş ve finans piyasalarının daha fazla baskı altında kalmasını engellemek amacıyla halka döviz ticaretini durdurma hususunda çağrıda bulunmuştur.

    Makroekonomik Sorular

    90’ların para krizlerinin birçok ekonomik araştırmaya ilham vermesine rağmen, bir konu hala ihmal edilmektedir; krizin makro ekonomik etkileri nelerdir ve neden bölgeden bölgeye bu kadar farklılık göstermektedir ?

    Başlıca krizler yeniden gözden geçirilecek olunursa, varılacak sonuç 90’lardaki krizlerin en iyi “İkinci Nesil Modeller”le açıklanabileceğidir. Devalüasyona neden olan motifler bütçe açığı ve enflasyondan ziyade genişlemeci para politikalarıdır. Bu nedenle devalüasyona yol açacak motifler ağırlık kazandıkça, politik sermayenin maliyetine ya da uzun dönemli enflasyon kredibilitesine bakılmaksızın kısa vadeli genişlemeci politikalar yönünde tercih kullanılmaktadır. Ancak, bu kısa vadeli politikaların da bir maliyeti olmalıdır. Avrupa’da yaşananlar da teorik yaklaşımın öngördüğü şekilde cereyan etmiştir, fakat, ilginçtir ki bu ülkeler kısa döneme yönelik aldıkları kararların ve çiğnedikleri prensiplerin maliyetlerini ödememişlerdir.

    Latin Amerika krizinde ve şimdiye kadar ki gelişmeler ışığında da Asya krizinde, göze çarpan en önemli özellik devalüasyon kararının kısa vadede her açıdan ciddi sonuçlara yol açtığıdır. Devalüasyon, toparlanmaya yol açacağı yerde ekonomi üzerinde ciddi kısıtlamalar ve küçülmeler doğurmuştur.

    Bu sorunu çözümleme yolundaki sistematik çabalar hala yetersizdir. Ancak, ülkeler arasındaki farklılığı yaratan, piyasaların izlenecek politikalar açısından ne derece bilgilendirildiğidir. Örnek olarak, İngiltere’deki devalüasyonda bir nebze olsun güven kaybı yaşanmamış, genel anlamda İngiliz resmi kurumlarına duyulan güven pek sarsılmamıştır. Piyasalarda, hükümetin serbest piyasa kurullarından ve işleyişinden ödün vermeyeceğine dair bir inanç birliği oluşmuştur. Böylece borçlanma konusunda kredibilite korunmuştur.

    Meksika’da ise, olaylar biraz daha farklı gelişmiştir. Devalüasyonun hemen başında piyasalarda artık ülkenin güvenilir bürokratlar tarafından yönetileceğine dair bir kanı oluşmuştur. Ancak kriz derinleştikçe, işler reformistlerin aleyhine gelişmeye başlamış, sermaye kaçışıyla da sorunlar büyümüştür. 1995 yılında Meksika’da, yatırımcıların politik gelecek konusunda duydukları endişeleri yatıştırmak için faizler yükseltilmekte, yükselen faizler ise ülkenin politik geleceğine zarar vererek endişeleri artırmaktaydı. Zaten Amerika’nın organize ettiği acil yardım paketinin amacı da bu fasit dairenin kırılmasıydı.

    Asya krizi ise, piyasaların ülkeye duydukları temel güvenin sarsılması açısından Latin Amerika krizine benzemektedir. Yatırımcılar, krize maruz kalan ülkelerdeki politik ve kurumsal çürümüşlüğe işaret etmektedir (gevşek bankacılık düzenlemeleri, kurumların yapısal zayıflığı, ayrımcı devlet politikaları gibi). Krize yol açan bu gelişmeler daha önce gözlemlense de, Asya mucizesi hız kesene kadar ciddiye alınmamıştır. Bu noktada spekülasyonlardan ziyade, ciddi analizlere ihtiyaç duyulmaktadır.

    Para Krizleri Önlenebilir mi ?

    Ortalama her ondokuz ayda bir para krizinin yaşandığı bir dünya herhalde siyasilerce karar alma açısından pek de rahat bir dünya olarak tasvir edilemez. Eğer mümkünse, krizleri önlemek ya da en azından bu kadar sık gündeme gelmesini engellemek için ne yapılabilir ?

    Bir alternatif, dünyayı günümüzde krizlere yol açan sıcak para hareketlerinin engellendiği 60’ların başındaki döneme geri götürmektir. Bu tür bir hareket, Malezya Başbakanı tarafından da teklif edilmekte, ancak yakın gelecekte mümkün görünmemektedir.

    Diğer bir alternatif de, spekülatörlerin müdahale edemeyecekleri kadar sağlam ve tutarlı ekonomik politikalar izlemektir. Bu konuda söylenecek çok şey vardır; krizlerin büyük bir çoğunluğu yurtiçi politikalarla döviz kuru rejimi arasındaki tutarsızlıklardan kaynaklanmaktadır. Zaten “İkinci Nesil Modeller”in de çıkış noktası budur. Krizlerin gerçek nedeni, ne yapıyor olmanız değil, finans piyasalarının bunu yapmaya istekli olduğunuzdan şüphelenmeleridir. İngiltere’nin ERM altında izlediği para politikası doğru olabilir, ancak Soros ve diğerleri haklı olarak zamanı geldiğinde hükümetin işsizliği azaltmayı politik olarak döviz kuru istikrarına tercih edeceğinden şüphe etmişlerdir. Bu tip bir spekülatif saldırıdan korunmak için İngiliz Hükümeti’nin yapması gereken uyguladığı politikalardan ziyade tercihlerini değiştirmektir.

    Aynı zamanda bu yaklaşım para kurulu gibi yapısal düzenlemelerin neden olduğu spekülatif hareketlere karşı korunma sağlamadığını da açıklamaktadır. Rezervlerle desteklenen bir para birimi mekanik olarak bir devalüasyona zorlanamazsa da, bu geçmişte sabit kur sistemi izlemiş olan bir ülkenin gerektiğinde devalüasyona başvurmayacağını garanti etmez.

    Bu varsayımlar Avrupa’nın içinde bulunduğu durumu aydınlatmaktadır. Büyük bir olasılıkla Avrupa ülkelerinin bir kısmı 1999 yılı itibariyle Avrupa Para Birliği’ne geçecek ve Mayıs 1998’de de para birimleri arasındaki pariteleri sabitleyeceklerdir. Doğal olarak “Euro” banknotlarının tamamiyle yerel paraların yerini alması birkaç yıl sürecektir. Gittikçe artan sayıda uzmanın da farkettiği gibi, bu süreç içinde bazı ülkelerin EMU dışına çıkması olasılık dahilindedir. Bu yorum, EMU sonrasında da para krizleriyle karşılaşılabileceği anlamına gelmektedir.

    Bir ülke spekülatif hareketlerden korunmayı nasıl garanti edebilir? Uluslararası finans kurumlarıyla hükümetin prestijini artırmaya yönelik ciddi anlaşmalar imzalayabilir. Para birimine karşı yapılacak spekülatif saldırılardan korunmanın en iyi yolu bağımsız bir para birimine sahip olmamaktır. Para krizlerine karşı çözüm oluşturulabilecek tek şey doğru para birliğidir. Diğer bir seçenek de, para birimini savunmakta özellikle ısrar etmeyerek spekülatörlere kolay bir hedef yaratmaktan kaçınmaktır. Dalgalı kura sahip olan bir ülkede, gelecekteki politikaların sonuçları da döviz kuruna yansıyacağından spekülatörlerin beklentilerine gem vurulabilecektir. Dalgalı kurla belirlenen bir para birimine karşı pozisyon alan spekülatör gerçek anlamda sabit kurda olduğundan çok daha fazla risk taşımak zorunda kalacaktır.

    90’lı yılların krizleri bu konuda çalışan ekonomistlerin son bir ders çıkarmalarına neden olmuştur; sabit kur sisteminden kaçınmalı, dalgalı kur ya da para birliği seçilmelidir.

  2. #2
    controldenied® adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2005
    Mesajlar
    7,685
    Karizma Gücü
    0
    BÖLÜM III: KRİZİN YAŞANDIĞI BÖLGE ÜLKELERİNDEKİ EKONOMİK GELİŞMELER

    Tayland

    Doğu Asya ülkelerinde halihazırda etkinliğini sürdüren kriz süreci, 2 Temmuz 1997 tarihinde Tayland para birimi Baht’ın dalgalanmaya bırakılmasıyla başlamıştır. Bir başka deyişle Asya krizi, Temmuz 1997’de Tayland’da patlak vermiştir.

    Tayland ekonomisinin zaafları ciddi olarak ilk kez 1996 yılında dikkatleri çekmiştir. Kriz öncesi gerçekleştirilen olağanüstü ekonomik başarılar, bazı sorunların gözardı edilmesinde etkili olmuştur. 1985-1995 yılları arasındaki dönemde, Tayland ekonomisi yılda ortalama %9 seviyesinde büyüme göstermiştir. Ayrıca, makro ekonomik politikaların genelde dikkatli yürütülmesi ve aynı dönemde kamu dengesinde sürekli fazlalık oluşması, ülkeye geniş çapta yabancı sermaye girişini özendirmiştir. Çoğu kısa vadeli kredi şeklinde gelen yabancı sermaye ülke bankalarının kredi açma olanaklarını artırmıştır. Ancak, finans sektöründeki çarpık yapılanma, kredilerin tahsisinde bazı kuruluşlara ayrıcalık sağlanması, kredilerin gayrimenkul ve verimsiz bazı yatırım alanlarına kaydırılması yaşanan sorunların temelini teşkil etmiştir.

    Bu arada borsada, menkul değerlerde, gayrimenkul ve diğer varlık fiyatlarında aşırı ve suni değer artışları kaydedilmiştir. Diğer taraftan, ABD dolarına endekslenmiş bulunan para birimi Baht’ın değerinde krizin patlak verdiği 1997 yılı Temmuz ayına kadar bir değişiklik yapılmaması, Tayland’ın GSYİH’sının %29’una karşılık gelen ihracatında olumsuzluklara yol açmış ve uluslararası piyasalarda ülkenin rekabet gücü zayıflamıştır. Esasen, Tayland 1975 yılından beri cari hesap dengesinde sürekli açık vermektedir ve 1995 ve 1996 yıllarında bu açık GSYİH’nın %8’ine ulaşmıştır. Bu durumun, dünya ortalamasının üzerinde seyreden bölge içi tasarrufların, yine çok yüksek düzeylerde gerçekleştirilen yatırımları karşılayamamasından kaynaklandığı ileri sürülmektedir. Ancak, cari işlemler hesabında ortaya çıkan açık, kriz öncesinde uluslararası finans çevrelerinde yeterince tartışılmamış ve uzun süre endişe verici boyutta görülmemiştir. Bilakis yüksek büyüme oranlarına yol açan yatırımların bölgede verimliliği ve döviz kazanma potansiyelini artırdığı düşünülmüş ve cari işlemler hesabında meydana gelen açıkların sürdürülebilir nitelikte görülmüştür.

    Bu görüşle hareket eden bölge ülkeleri, yabancı sermaye girişini değişik politika ve araçlarla özendirmişlerdir. Tayland’a yönelmiş bulunan sermayede kısa vadeli borçların önemli bir yer tuttuğu dikkat çekmektedir. Diğer bir ifade ile borç şeklinde giren fonlar, genelde orta veya uzun vadeli değil çoğu bir yıl içerisinde geri ödenmesi gereken kısa vadeli borçlardır.

    Kısa vadeli kredilerin bölgeye yoğun bir şekilde girişi esnasında ve fonların tahsisinde temkinli davranmayan, risk değerlendirilmesinde gerekli analizleri yapmakta yetersiz kalan ve/veya objektif kıstaslar uygulamaktan değişik nedenlerle kaçınan bankacılık sektörünün krizin patlak vermesinde büyük bir sorumluluğu bulunduğu da daha sonra ortaya çıkmıştır.

    Ayrıca, Tayland’da, gelir getirici projelere yeterince ağırlık verilmemiş, prestij sağladığı düşünülen büyük gayrimenkul ve alt yapı yatırımlarına ağırlık verilmiştir.

    Yanlış seçilen yatırım projelerinden beklenen gelir elde edilememiş ve kısa vadeli borçların geri ödenmesinde güçlük yaşanmıştır. Diğer taraftan Baht üzerinde baskılar yoğunlaşınca, Tayland ekonomisine duyulan güven tahribata uğramış ve sonuçta yabancı sermaye, ülkeyi terketmeye başlamış ve para birimi Baht dolar karşısında büyük değer kaybetmiştir.

    Tayland’ın 1990’lı yıllardaki ekonomik performansı incelendiğinde, ülkenin 1992 yılından bu yana ortalama %7’nin üzerinde büyüdüğü görülmektedir. 1997 yılında ise büyüme hızının %0.7 seviyesine kadar indiği tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonomide büyük bir daralma olduğunu göstermektedir.

    Doğu Asya ülkelerinin ekonomilerinin büyümesinde, tasarruf ve yatırımların önemli katkıları bulunmaktadır. Tayland’da tasarruf eğiliminin yüksek olduğu, örneğin 1990-1997 yılları arasında ortalama tasarruf oranının %34-35 arasında seyrettiği bilinmektedir. Tayland’da 1997 ortalama tasarruf oranının bir önceki yıla göre biraz düşerek %31.8 olacağı tahmin edilmektedir. Son yedi yıldır %40’lar civarında seyreden sabit yatırımların GSYİH’ya oranının ise, 1997 yılında %35.8’e düşmesi beklenmektedir.

    Tayland, 1988-1996 yılları arasında her yıl bütçe fazlası verirken, kamu gelir-gider dengesi 1990-1996 yılları arasında, GSYİH’nın %1.6-%4.4 arasında değişen oranlarda fazla vermiştir. Kamu gelir ve giderlerinde genelde bir dengesizliğin meydana gelmemesi, bütçe politikalarında belirli bir disiplinin var olduğunu göstermektedir. Fakat IMF tarafından yapılan tahminlere göre 1997 yılında Tayland’ın kamu dengesi tersine dönerek GSYİH’nın %0.4’ü oranında açık verecektir.

    Tüketici fiyat endeksine göre 1990-1997 yılları arasında enflasyon oranı %4,1 ile %6 arasında dalgalanma göstermiştir. Yüksek büyüme hızına rağmen enflasyon oranının tek haneli rakamlarla ifade edilir düzeyde olması önemli bir başarı olarak görülmektedir.

    Finans sisteminin özel sektöre aktardığı kredi miktarında meydana gelen önemli artış neticesinde kaynaklar üzerinde belirgin bir baskı yaratılmıştır. Örneğin, özel sektöre sağlanan kredilerde genişleme hacmi 1992 yılında %20 iken, 1994 yılında %30’a çıkmış, 1995 yılında ise %24 civarında gerçekleşmiştir. Özel sektöre sağlanan kredilerde görülen aşırı artış, büyük ölçüde, bölgeye ve bölge bankacılık sistemine giriş yapan çoğunluğu kısa vadeli borçlardan kaynaklanmıştır.

    Kısa vadeli borçların önemli kısmı Avrupa, Japonya ve ABD finans kuruluşları tarafından açılmış olup, resmi olmayan son verilere göre kısa vadeli borçlar, Haziran 1997 itibariyle döviz rezervlerinin 1.6 katına ulaşmıştır.

    Bu durum, bir yandan resmi döviz rezervleri artırırken diğer yandan ticari bankaların likiditesini genişletmiş, sonuçta da ticari bankaların dış borçları artmıştır. Örneğin, döviz rezervleri 1992-1996 yılları arasında ancak bir kat artarak 38 milyar dolara çıkarken ticari bankaların dış borçları 5 milyar ABD Doları’ndan 46 milyar ABD Doları seviyesine ulaşmıştır.

    Tayland’da finans sektörü, sonuçları aynı derecede vahim olmamakla beraber, genelde G. Kore finans sektörünün karşılaştığı yetersizliklerle karşı karşıyadır. Buna ilaveten, Tayland bankacılık sisteminde faaliyet gösteren yatırım bankaları, banka kaynaklarını geniş çapta gayrimenkul piyasasına bağlamışlardır. Gayrimenkul fiyatlarının değer kazandığı yıllarda karlı çıkan bankalar, fiyatların düşmesi ile net varlıklarında daralma yaşamışlardır. 2 Temmuz 1997 tarihinden itibaren rekabet kabiliyetini yeniden kazanması amacıyla serbest piyasada dalgalanmaya bırakılan Tayland para birimi Baht’ın büyük değer kaybına uğraması, dövizle borçlanan finans kuruluşlarını dar boğaza itmiştir.

    Son 30 yılda kişi başına milli geliri 5 kat artmış olan Tayland da tıpkı Meksika gibi krizden sonra büyüme oranında bir düşüşle karşılaşacaktır. Geçmişte kaydedilen yıllık ortalama %9 gibi yüksek bir büyüme oranı gelecek yıllarda %0’lara kadar düşebilecektir. Bu düşüşün komşu ülke ekonomileri üzerindeki etkisi hala tartışma konusudur; IMF etkinin sınırlı olacağını savunurken, ekonomistler çok daha ciddi gerilemelerden söz etmektedir.

    IMF Reform Paketi

    Tayland, IMF ile Reform Paketi çerçevesinde Stand by anlaşması hususunda mutabakata varmıştır. Bunun sonucunda IMF; ABD, AB, Japonya ve Avustralya gibi ülkeler ve Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının mali desteğiyle Tayland’a 17,2 milyar ABD Doları düzeyinde bir kredi taahhüdünde bulunmuştur.

    IMF’in önerdiği Reform Paketi’ni esas itibariyle iki yönüyle değerlendirmek uygun olacaktır. Birincisi; IMF’in döviz krizi ile karşı karşıya kalan ülkelere geleneksel olarak tavsiye ettiği, faizlerin yükseltilmesine ilişkin politikanın değerlendirilmesidir. Bu politikalar, sıkı maliye politikalarıyla desteklenecektir. Buna göre bankacılık sisteminin para arzında daralmalar olacak, ayrıca vergiler yükseltilecek, kamu harcamaları kısılacaktır. Burada temelde amaçlanan, para birimlerinin değer kayıplarının kontrol altına alınması, izlenecek yüksek faiz politikaları ile yabancı sermayenin ilgili ülkeyi terketmesinin önlenmesidir. Bir taraftan, yabancı yatırımcıya ek kazanç sağlanırken, diğer taraftan baskı altında bulunan para birimlerinden ABD Doları’na veya başka bir dövize kaçışın önlenmesi, dolayısıyla para biriminde istikrar hedeflenmektedir.

    IMF’in Reform Paketi’nin sıkı maliye politikası ile ilgili bölümü, çeşitli çevrelerce, Dünya Bankası dahil, yoğun eleştirilere uğramıştır. Ekonomik daralmanın söz konusu olduğu, işsizliğin süratle yükselme eğilimi gösterdiği, bütçe politikalarında disiplin sorununun yaşanmadığı ekonomilerde, Tayland, Endonezya ve G.Kore’ye önerilen ve bütçelerde fazlalık verilmesine yol açacak politikaların isabetli görülmediğine ilişkin görüşler, IMF programlarına yönelik eleştiri olarak kamuoyuna yansıtılmıştır.

    Ayrıca IMF, borçlarını geri ödeme kabiliyetini kaybetmiş bulunan banka ve şirketlerin zaman geçirilmeden kapatılmasını şart koşmuştur. Bir ülkede çok sayıda bankanın ardı ardına kapatılması halkta güvensizlik doğurmuştur. Tasarruflarını bankalardan tahsil edemeyecekleri korkusuyla mudiler bankalara hücum etmiş, bankaların ardı ardına kapatılması büyük eleştirilere konu olmuştur.

    IMF ile yapılan, ekonominin yeniden yapılandırılması amacıyla ekonomik reformların gerçekleştirilmesini, sıkı para ve maliye politikalarının uygulanmasını ve piyasa mekanizmalarının çalıştırılmasını (banka ve şirket kurtarma operasyonlarının sona erdirilmesi gibi) öngören anlaşmalar çerçevesinde, anılan ülkelere 100 milyar ABD Doları dolayında kredi desteği sağlanması kararlaştırılmıştır.

    Kriz sonucunda IMF’in Asya ülkeleriyle yaptığı anlaşmalar artık sorgulanmaya başlanmıştır. IMF’in eleştirildiği temel nokta, deflasyon yaşayan ülkelerde üretim düzeylerini daha da azaltacak istikrar paketleri uygulatmaya çalışmasıdır.

    Tayland’da 1998 yılı bütçesinin GSYİH’nın %1’i kadar fazla vermesi şartı, deflasyona işaret etmektedir. Bu da ülke parasının yüksek oranda değer kaybetmesine bağlı olarak dış borç yüklerinin arttırmış ve dış borç servislerini zora sokmuştur.

    IMF’e yöneltilen diğer bir eleştiri de, IMF ve bir ölçüde Dünya Bankası’nın, bunalım ortaya çıkana kadar hiç bir öngörüde bulunamamış olmaları, aksine son ana kadar, bölge ülkelerinin politikalarını yazılı ve sözlü biçimde övüp desteklemiş olmalarıdır.

    Güney Kore

    Kişi başına düşen milli gelirin son 30 yılda 10 kat arttığı G. Kore, 30 yıldan bu yana ortalama %8’lik bir büyüme hızı ile dünyanın 11. büyük ekonomisi haline gelmiş, bu nedenle geçtiğimiz yıllarda OECD üyeliğine kabul edilmiştir. Fakat Asya krizinden en çok etkilenen ülke olarak sarsıntı geçirmesi ve IMF’nin bugüne kadarki en büyük kurtarma operasyonuna maruz kalması uluslararası alanda önemli tartışmalara yol açmıştır.

    Doğu Asya’nın en gelişmiş ekonomilerinden biri olan Güney Kore’de devletin ekonomideki rolü ağırlıklı olarak hissedilmektedir. Yabancı sermaye üzerinde bazı kısıtlamaların var olduğu büyük holdinglerin üretime ve piyasaya hakimiyeti açıkça hissedilmektedir. Bu açıdan G.Kore geçiş sürecinde oldukça zorlanacaktır.

    Ekonomik krizle karşı karşıya bulunan G.Kore’de sorunların temelinde başarısız para ve maliye politikalarından ziyade, finans sektöründeki yapısal bozukluklar yatmaktadır. Başarılı ekonomik politikalar uygulamış bulunan G.Kore’de sorunların bu noktaya gelmiş olması, büyük ölçüde ülkeki aşırı yatırım eğiliminden kaynaklanmaktadır. Tasarruf oranının çok yüksek düzeyde oluşmasına rağmen, yurt içi tasarrufların yatırımlara yönlendirilmesi ile yetinilmemiş, ayrıca çok olumsuz koşullarda yabancı kredilere de başvurulmuştur. Yabancı kredilerin önemli bir kısmının kısa vadeli borçlardan oluşması ise, ekonomik politikaları, bölge dışında oluşan tercih ve politikalara önemli ölçüde bağımlı kılmıştır.

    Bir yandan ekonomisi büyürken diğer yandan da borçları büyüyen G. Kore’nin borçlarının büyük bir kısmı, dolar faizinin Won (yerel para birimi) faizinden daha düşük olması nedeniyle, dolar cinsinden olmuştur. ABD Doları cinsinden borçlanılmasını teşvik eden bir diğer unsur ise paralarının dolara bağlanmış olmasıydı. G. Kore’nin ekonomisi büyüdüğü müddetçe bu durum bir sıkıntı yaratmamaktaydı. Ancak, 1995 yılı ortalarında başlayan doların değer kazanışı, bu ülkenin ihracatını, diğerlerininkini etkilediği gibi olumsuz yönde etkilemişti. G.Kore 1996 yılında parasını dalgalanmaya bırakmıştır. Ancak devalüasyon, dolar cinsinden borçlanmış olan diğer ülkeler gibi G.Kore’yi de zor durumda bırakmıştı. Tüm bu gelişmeler 1997’de dört büyük holdingi iflas noktasına getirmiştir. Sonuçta G. Kore de IMF’den kredi istemek zorunda kalmıştır.

    Bugün artık geri ödemesi yapılamayan borçların, G.Kore gibi ülkelerin borçlarını ödeme gücünü tehlikeye sokacak boyutlara ulaştığı anlaşılmaktadır. Kriz öncesi G.Kore’de; finans kuruluşları tarafından garanti edilen ve genelde aile şirketleri olan holdinglere ait olan borçların çok önemli boyutlara ulaştığı, bazı holdinglerin iflas ettikleri bilinmekle birlikte, geri ödenmeyen süresi dolmuş kredilerin sürelerinin yeniden uzatıldığı, bunun da mali sorunların çözümünü daha da zorlaştırdığı ortaya çıkmaktadır. G.Kore’de en büyük 30 holdingin yaklaşık yarısının borçlarının özkaynak varlıklarının 4-5 misline ulaştığı tahmin edilmektedir.

    Aslında G.Kore’deki finans kuruluşlarının ana işlevleri, ülkenin kalkınma stratejileri gereği ve siyasi telkin ve zorlamalarının da etkisiyle, holdinglere kredi sağlamak şeklinde tanımlanabilir. Uluslararası para piyasalarından yüksek faizlerle kısa vadeli kredi şeklinde temin edilen borçlar, söz konusu kuruluşlar aracılığı ile titiz bir proje risk değerlendirilmesine tabi tutulmadan holdinglere, G.Kore ve G.Kore dışındaki yatırımların finansmanı için aktarılmıştır.

    1996 sonu itibariyle yapılan gayriresmi tahminler Kore’deki bankacılık sektöründe geri ödemesi yapılamayan kredi tutarının toplam özkaynak değerinin % 70’ini aştığı yönündedir. Ancak, gerçek varlık değerinin bundan daha kötü olduğu ileri sürülmektedir. 1997 yılında benzeri görülmemiş şekilde bir çok holding fiilen iflas etmiştir. İflaslar, hükümetlerce stratejik sektörler olarak tanımlanan ve yine resmi politikalar gereği çelik ve otomobil sektörlerine yönlendirilen aşırı yatırımlardan kaynaklanmıştır. Bir çok holdingin iflası finans sistemini daha da zayıflatmış ve 1997 Ekim ayı itibariyle Kore’de bankacılık sistemi aracılığıyla dağıtılan toplam kredilerin % 20’sinden fazlasının dönüşü mümkün olmayan kredilerden oluştuğu IMF tarafından tahmin edilmiştir. Aynı zamanda hisse senetleri değerlerinde meydana gelen düşmeler bankaların öz kaynak değerlerini daha da azaltmıştır.

    G.Kore ekonomik göstergelerine bakarak bu ülkedeki krizin reel ekonomiden değil, finans sektöründen kaynaklandığını söylemek mümkündür. G.Kore’nin resmi iç ve dış borçlarının GSYİH’ya oranı sorun yaratacak boyutta değildir. Bütçe açığı GSYİH’nın % 3’üdür. Cari açığı ve enflasyonu düşük, iç tasarrufları ise GSYİH’nın % 30’unun üstündedir. Kriz, bankalar arası kredilerde gerçekleştirilen yeni düzenlemelerin yarattığı serbestleşme sonucunda büyük şirketlerin kısa vadede aşırı borçlanmalarından kaynaklanmıştır. Bir görüşe göre, seçimleri kaybeden Kim Young Sam yönetimi, mali liberalleşme adına hükümetin büyük çaplı sanayi yatırımlarını koordinasyon gibi geleneksel görevine son vermiş, böylece otomobil, gemi, inşa, demir-çelik, petrokimya ve elektronik gibi stratejik sanayilerde önemli bir aşırı kapasite yaratılmasına yol açmıştır.

    Büyük Kore şirketleri bu çerçevede %70’i bir yıl vadeli olmak üzere yaklaşık 100 milyar ABD Doları borç yükü altına girmiş, ihracatın daralmasıyla altından kalkılamayacak bir borç yükü oluşmuştur. Krizin başlamasından sonra, büyük otomobil üreticisi KİA’nın sırf döviz kurlarını korumak amacıyla 10 milyar ABD Doları zarara uğradığı basın haberlerinde bildirilmektedir. Tayvanlı elektronik üreticilerinin de fiyatları önemli ölçüde düşürmeleri, ihracatının %20’sini elektronik ürünlerin oluşturduğu G.Kore’ye ayrı bir darbe vurmuştur.

    Bilgisayar ve elektronik sektöründe görülen talep fazlası üretim, bu sektörlerde büyük yatırımların gerçekleştirildiği G.Kore’de darboğaza neden olmuştur. Uluslararası piyasalarda son bir yıl içerisinde bilgisayar çiplerinin fiyatlarında %70 oranında, keza elektronik ürün fiyatlarında ise kayda değer gerilemeler meydana gelmiştir.

    Bir yandan ABD Doları’na endeksli kur politikaları ihracat üzerinde olumsuzluklar yaratırken, diğer taraftan başlıca ihraç pazarlarında özellikle AB’de etkisini sürdüren ekonomik durgunluk ve bunun sonucunda talep daralması, ayrıca bölgenin önemli ihraç kalemleri arasında yer alan bilgisayar, ve elektronik gibi ürünlerde aşırı arz nedeniyle uluslararası fiyatların gerileme göstermesi, G. Kore’nin ihraç gelirinde daralmaya yol açmıştır.

    G.Kore, finans sektörlerinde köklü değişiklikler yapılması, banka sisteminin bağımsızlaştırılarak bankalar üzerinde denetim tesis edilmesi gibi konularda yasa değişikliğini 1997 Aralık ayında gerçekleştirmiştir.

    Krizden fazlasıyla etkilenen Güney Kore’ye diğer bölge ülkeleri tarafından kredi şeklinde yardım yapılmıştır. İlgili ülkelerde, özellikle IMF ile anlaşma imzalayan Güney Kore’de, mali sistemde reform yapılması kabul edilmiştir. Bu kapsamda sistemin şeffaf bir yapıya kavuşturulması, devlet garantilerinin ve korumacılığın kaldırılması, finans şirketlerinin bağımsız denetim kuruluşlarının denetimine açılması ve belirli sürelerle bilançolarının yayımlanması esasları benimsenmiştir.

    Çoğu ülkede devlet garantisinde bankalar vasıtasıyla alınan dış borçlar, Güney Kore örneğinde, esas itibariyle firmalar tarafından doğrudan alınmıştır. Ayrıca firmaların, aldıkları kısa vadeli borçları, uzun vadeli yatırımlarında kullanmaları, firmalar açısından vade ve kur riskini doğurmuştur.

    Krizin ne kadar genişleyeceği hala belirsizliğini korumaktadır. Güney Kore en ilginç örneği oluşturmaktadır. Ciddi yurtiçi finansman problemleri ve yüksek cari işlemler açığı olmasına rağmen, Güney Doğu Asya ekonomileriyle gerçek anlamda çok az bağı vardır.

    G.Kore’de krizin etkilerinin hafifletilmesi amacıyla bazı önlemler alınmıştır. Buna göre; hisse senetlerinin yabancılar tarafından satın alınmasında karşılaşılan engeller kaldırılacak, yabancı şahıs ve şirketlerin G.Kore firmalarından hisse senedi alabilmeleri veya diğer şekillerde ortak olabilmeleri kolaylaştırılacaktır. Keza G.Kore’de sermaye piyasasına kayıtlı firmalara yabancıların %26 olan azami ortaklık katılım payı, ilk etapta %50’ye çıkarılmıştır.

    IMF Reform Paketi

    G.Kore, IMF ile reform paketi çerçevesinde, Stand by düzenlemesi hususunda mutabakata varmıştır. Bunun sonucunda IMF; ABD, AB, Japonya ve Avustralya gibi ülkelerin, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının mali desteğiyle G.Kore’ye 57 milyar ABD Doları düzeyinde bir kredi taahhüdünde bulunmuştur. Güney Kore, IMF ile yardım anlaşması imzalamış ve IMF’nin önerdiği tedbirler paketini kabul etmiştir. IMF ile varılan anlaşma sonrasında, Tayland’da olduğu gibi gerek bankacılık ve gerekse diğer sektörlerde çok sayıda kuruluşun faaliyetleri iflastan dolayı sona erdirilmiştir.

    G.Kore’de krizin ülkenin ekonomik politikalarına güven tesis edilmeden aşılamayacağı da aşikardır. Bu bakımdan, IMF Programını eleştirenler, ülkeden yabancı sermayenin kaçışını önlemek için öngörülen yüksek faiz politikalarına alternatif de getirememektedirler.

    Finans sektörünün yeniden yapılanması ile, bankacılık sisteminin bağımsızlığa kavuşması ve devlet müdahalelerinin asgariye indirilmesi hedeflenmiştir. Bankacılık sektörünün serbest piyasa koşullarına uygun olarak çalışması sonucunda G.Kore’de; otomobil, demir-çelik, petro-kimya, gemi inşaatı, elektronik, bilgisayar çipi sektörleri de yeniden yapılanacak, borçlarını geri ödeme kabiliyetini kaybetmiş firma ve bankaların iflası gerçekleştirilecek ve yukarıda sözü edilen sektörlerdeki aşırı üretim kapasiteleri ve borçlar azaltılacaktır.

    IMF, G.Kore hükümetinden finans piyasalarını daha da liberalleştirmesini ve yabancılara açmasını istemiş, %5’lik bir enflasyon hedefi koymuştur. Oysa devalüasyon nedeniyle ithalat maliyeti artacak ve ekonomide %5’lik enflasyon hedefi aşırı deflasyonist etki yaratacak, bu da borçlu şirketleri ve bankaları daha da zorlayacak gibi gözükmektedir.

    G.Kore de kişisel sıkıntılarla demokrasi mücadelesi veren ve Amerika tarafından açıkça desteklenen Kim Dai Joung’un (Hıristiyan) iktidara gelmesiyle, IMF ödemeleri hızlanmış ve büyük alacaklı yabancı bankalar alelacele borç ertelemesine girmişler, görünüşe göre borsalarda nisbi bir istikrar sağlanmıştır.

    Uygulamaya geçirilen yeni politikalarla Güney Kore’de gerek ekonomi gerekse kurlar üzerinde en önemli baskı unsurunu oluşturan kısa vadeli borçlar bankalarla yapılan anlaşmalar çerçevesinde uzun döneme yayılmıştır. Güney Kore özel sektörünün Mart ayı sonuna kadar ödemesi gereken 24 milyar ABD Doları tutarındaki kısa vadeli dış borç yükü uzun döneme yayılmıştır.

    Malezya

    Birçok ekonomik gösterge Malezya’nın lehine olmasına rağmen, civar ülkelerde yaşanan ekonomik kriz Malezya’nın özellikle döviz ve para piyasalarını etkilemiştir. Bunun temel nedenleri arasında, Malezya’daki ekonomik dinamikler ve uygulanan bazı yanlış politikalar bulunmaktadır. Bu nedenleri şu şekilde sıralayabiliriz:

    Uzun bir dönem süresince yüksek büyüme hızına sahip Malezya’da bu büyümenin devam edeceği gibi iyimser bir hava vardı. Halbuki, büyüme ve enflasyon oranı arasındaki ilişki gözardı edilmiştir. Malezya’da, 1990-1997 yılları arasında büyüme ortalama %8.8 iken aynı dönemde enflasyon oranları %2.6 ile %4.7 arasında dalgalanma göstermiştir. Uzun yıllar enflasyon oranları, yabancı sermayeyi de çekme amacıyla, büyümenin tersine çok düşük rakamlarda tutulmuştur. Büyümenin maliyeti sürekli bir sonraki dönemlere kaydırılmıştır.

    Malezya ekonomisinin büyüme oranları etkileyici olmasına rağmen, hızlı büyüme tam olarak hazmedilememiştir. Büyüme oranlarının hızına göre özel sektör tarafından atılan adımlar yavaş kalmıştır. Özel sektördeki iyimser beklenti akılcı yatırımları engellemiş, talebin kuvvetli olması nedeniyle daha çok montaj üzerine dayalı sanayiler tercih edilmiş ve işin kolayına kaçılıp ithalata bağımlı bir yapılanmaya gidilmiştir.

    Kauçuk, palmiye yağı ve petrol gibi birincil maddeler dışında Malezya ekonomisi, sanayisini destekleyecek temel girdiler yönünden zayıf durumdadır. Birçok hammadde ve/veya yarı mamul mallar ithalat yoluyla karşılanmaktadır. Malezya, imalat sanayini idame ettirmek için hala ithalata bağımlı durumdadır. Bu durumu telafi etmek için hatalı kararlar alınarak hammaddesi Malezya’da bulunmayan sektörlerde çok büyük yatırımlara girişilmiş ve yatırımlar “ölü yatırım” haline gelmiştir. Örneğin, Malezya’da demir cevheri bulunmamaktadır. Buna rağmen çok büyük paralar harcanarak siyasi çıkarlar için büyük demir-çelik fabrikaları kurulmuştur. Şu an bu fabrikalar kapasitelerinin çok çok altında, ithal edilen hurda demir ya da kütük demir kullanılarak çalıştırılmaktadır. Bunlar karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin tamamen dışında gelişen ve siyasi şov amaçlı yapılan yatırımlardır.

    Malezya’da nüfus toplam yaratılan iş hacmini karşılayamamaktadır. İşgücü açığı mevcuttur. Nüfusun az olması, gelişmeyi tesis eden yurt içi talebi de olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle, gelişmeyi ihracat yoluyla sağlamak durumundadırlar. Ancak, Malezya’nın civar ülkelerle aynı hammadde kaynakları ve aynı gelişme stratejilerine sahip olması, ufak bir kriz anında Malezya ekonomisini olumsuz etkilemektedir. Şu ana kadar Endonezya ve Tayland’daki siyasi istikrarsızlık Malezya’yı uluslararası piyasalarda daha fazla kabul görür hale getirmişse de, bu durumun sürekli olması beklentisi hatalara yol açmaktadır. Bununla beraber, işgücünün kısıtlı olması işgücünün vasıflarının artırılması yönünde engel teşkil etmektedir. Mevcut işgücü, kendisine ihtiyaç olduğunun ve piyasada rekabetin olmadığının bilinciyle kalite artırıcı atılımlar içerisine girmemekte ve kendini geliştirmek için çaba göstermemektedir. Bu nedenle, üretkenlik seviyesi artışı da sınırlı kalmaktadır.

    Son yıllarda, ülke kredi değerliliğinin yüksek olması ve yatırım imkanlarının fazlalığı gibi nedenlerle Malezya’ya oldukça önemli miktarlarda doğrudan yatırım, portföy yatırımları ve orta vadeli sermaye girişleri gibi borç ya da yatırım sermayesi akışı olmuştur. Bununla beraber, bir yandan büyümenin maliyetinin ödenmemiş olması ve sonraki yıllara bırakılması diğer yandan Malezya Merkez Bankası’nın (Bank Negara) ulusal para birimi olan Malezya Ringgiti’nin değerini yüksek tutma çabaları sonucu Ringgit aşırı değer kazanmıştır. Bunlara ilaveten Malezya’ya özellikle 1997 yılı ilk yarısında giren para daha çok “sıcak para” tabir edebileceğimiz türde olmuştur. Değerli Ringgit politikaları sonucunda ortaya çıkan ve giderek büyüyen cari işlemler açığı sermaye hareketlerindeki doğrudan yatırımlar, portföy yatırımları ve diğer orta ve uzun vadeli sermaye girişleri ile finanse edilmiştir. Aşırı değer kazanan Ringgit dış ticaret açığını olumsuz yönde etkilemiştir. Öte yandan, Ringgit’teki bu değerlenme bütçe hesaplarını Ringgit olarak tutan hükümetin dış borçlarını daha az Ringgit ödeyerek karşılayabilme düşüncesini doğurmuş ve hükümet, kriz beklentisi içinde olmadığı için ülkedeki altyapı ve üstyapı yatırımlarının finansmanında “hard currency” denilen dolar ile borçlanmaya başlamıştır. Genel bir iyimserlik hakim olduğu için yatırımların fizibilite ve kar/maliyet analizleri dikkatli bir şekilde yapılmamıştır.

    Malezya’nın dış ticaretinde ülke, mal ve döviz kuru çeşitlemesi yapamamış olması krize girmesine bir başka neden olarak gösterilebilir. Malezya’nın dış ticaretinde Japonya, Amerika, Singapur ve Güney Kore etkin rol oynamaktadır. Ticaret bileşenlerini genişletememesi Malezya’yı birkaç ülke ve para birimine bağımlı kılmaktadır. İthalatını farklı kaynaklara yöneltemeyen Malezya yüksek ithal maliyetleri ile karşılaşmaktadır.

    Ekonomik krize neden olan bir diğer etken de yabancı sermayeye olan bağımlılıktır. Yabancı sermaye, Malezya ekonomisinde oldukça önemli bir yer tutmuş ve şu ana kadar kolay temin edilebildiği için ulusal sermaye birikimi oluşturma konusunda hükümet ve özel sektörü tembelliğe itmiştir. Özel sektörde sermaye birikimi yeterli değildir. Bu nedenle imalat sanayi en sağlıklı büyüme şekillerinden biri olan öz sermaye ile büyüme yoluna gidememektedir. Bu nedenle, para ve finans piyasalarında meydana gelen kriz imalat sanayinde bir duraklama getirmiştir. Kısa vadeli ve/veya uzun vadeli sermaye girişi yapan yabancı sermayedarlar fonlarını Malezya dışına çıkardıkları için ciddi döviz sıkıntısı hasıl olmuş ve döviz kuru istikrarı kaybolmuştur.

    Ayrıca, uzun bir süredir hızlı büyüme oranlarına sahip olan ve enflasyon oranlarının düşük gerçekleştiği Malezya ekonomisinde, iyimser tavırlar sonucu ekonomik krizin habercisi olan bazı makro verilerin dikkate alınmaması ve krizin başlarında da kriz masasının derhal kurulmamış olması krizin diğer bir nedenidir. Krizin kronikleşmesinden sonra oluşturulan komisyonlar geç alınan bir önlem olmuştur. Diğer bir etkenin de siyasilerin ve üst düzey bürokratların ekonomiyi tam olarak değerlendirememeleri olarak gösterilmektedir. İyi giden bir ekonomide yönetimin zayıflıkları gözardı edilebilirken, kriz anında karar alma birimlerinin liyakati daha da büyük önem arz etmektedir.

    Krizin Malezya’da etkili olmasının diğer bir unsuru da mali piyasalarla imalat sanayi arasındaki ilişkinin sağlıklı olmaması ya da imalat sanayinin derinliğinin, mali piyasalarda bu sektörlere ilişkin işlem gören hisse senetleri ile paralel hareket etmemesidir. Borsaya kayıtlı şirketlerin hisse senetlerinin değeri, yabancı ya da yerel başka şirketlerle MOU imzalamak, reklam vermek vs. gibi nedenlerle suni olarak artmıştır. Bu gelişmelerde söz konusu hisselere olan talebin de oldukça etkisi vardır. Yaratılan değerlenme, sanayinin yarattığı katma değerin değil, suni gündemlerle oluşturulan ortamın sonucudur. Hisse senetlerinin değerinin yükselmesi sonucu bunu varlık olarak gösterip yabancı yatırımcılarla işbirliğine giren Malezyalı firmalar ciddi sıkıntılar ile karşı karşıya kalmışlardır. Borsa bileşik endeksi Mart ayında 1,100 iken, ciddi bir düşüşle 500 seviyesine inmiştir. Hükümet bu düşüşü engellemek için borsaya para aktarmış ama aktarılan para piyasa tarafından emilmiş ve düşüşü durduramamıştır. Bunun yanı sıra, Bank Negara, ABD dolarının artışını durdurabilmek için piyasalara sürekli döviz sürmüş ise de, döviz yeniden değer kazanmaya başlamıştır.

    Malezya’da yatırım ve üretim daha çok montaj sanayisine dayanmaktadır. Hükümet, teknoloji transferini şart koşmakla birlikte istediği başarıya ulaşamamıştır. Bu teknolojilere sahip diğer ülkeler teknoloji transferi konusunda isteksiz kalmaktadırlar. Bu nedenle, ülkede üretimde ve yatırımlarda derinlik bulunmamaktadır. Yabancı yatırımcılar ülkedeki yabancı sermaye ve üretim-ihracat teşvik politikalarını kullanarak diğer ülkelere göre daha ucuz maliyetle montajını yaptıkları malları satma yoluna gitmektedirler.

    Malezya’da yaşanan kriz maliye ve para politikalarının önemini daha iyi göstermiştir. Büyümenin tesisini sağlayacak mali ve reel sektör politikalarının yanı sıra, para politikaları da krizin aşılmasında temel unsurlardan biri olarak gözükmektedir. Uzun dönem yüksek büyüme oranlarıyla gelişen Malezya ekonomisinde “sürdürülebilir büyüme” teorisi geçerlilik kazanmaya başlamış ve 1998 yılı büyüme hedefleri revize edilerek %3-4 seviyelerine çekilmiştir.

    Yaşanmakta olan kriz nedeniyle Malezya’daki Çinlilerin yurtdışına yaklaşık olarak 70-80 milyar ABD doları çıkardıkları bilinmektedir. Bu nedenle, IMF, Malezya’nın dış borca ihtiyacı olmadığını bildirmiştir. Bunun yanısıra, bu durumun farkında olan Malezya hükümeti sürekli olarak vatandaşlarından yurt dışındaki mal varlıklarını ülkeye getirmelerini istemektedir. Yurt dışına çıkan Malezya sermayesinin yurda geri dönüşü ekonomik istikrarın tesisinde etkili olacaktır. Bu sermayenin gelişi biraz da Malezya hükümetinin uygulayacağı politikalara bağlıdır. Örneğin, Bumiputra politikaları, iş ve işgücü kotaları Çinli firmaları tedirgin etmeye devam etmektedir. Hükümette değişikliklerin yapılması Çinliler tarafından arzulanmaktadır. Çinliler, bakanlar kurulu içinde şirketleri iflas etmiş ya da iflas noktasında olan bakanlar olduğunu ve bu nedenle, hükümetin krizi sona erdirici politikalar uygulamada şeffaf politikalar uygulamadığını ve bunun sonucu olarak da gerçek yatırımcı olan Çinli sermayedarların bu ekonomik krizden zarar gördüklerini belirtmektedirler. Şu anda, bir çok büyük Çinli şirket bütün yatırım sermayelerini belirsizlik bitene kadar yurtdışında tutmaya devam edeceklerdir. Bu kriz nedeniyle, sadece ABD’ye Asya bölgesinden giden sermayenin 1 trilyon ABD Doları civarında olduğu telaffuz edilmektedir. Hükümet, Malezyalıların yurtdışına sermaye çıkarmalarını yasaklamıştır. Ancak, Malezyalı Çinliler ihraç edilen malların para olarak karşılıklarını daha çok yurtdışındaki hesaplara aktarmaktadırlar.

    Bu krize hazırlıksız yakalanan ülkeler Tayland ve Endonezya’dır. Her ne kadar Malezya’nın, ekonomik temelleri diğerlerine göre biraz daha iyi ise de bölge ülkelerinden olması nedeniyle diğer ülkelerde süren ekonomik krizden etkilenmektedir. Endonezya’nın ulusal para birimi Rupiah’ın bir gün içinde % 50 değer yitirmesinden (1 ABD Doları 10,000 Rupiah’dan 15,000 Rupiah’a yükselmiştir) ötürü toparlanmakta olan Malezya Ringgiti’nin de etkilenmesi bu duruma örnek olarak gösterilebilir.

    Malezya para birimi Ringgit’in ABD Doları karşısındaki değeri, Temmuz 1997 içinde 2.48 iken, krizin şiddetlenmesi ile birlikte artarak 4.5 olmuştur. Temmuz ayına kadar Ringgit’e diğer para birimleri karşısında gereksiz bir şekilde değer kazandırılmış ve bu dış ticaret ve cari işlem açıklarının büyümesine neden olmuştur. Yabancı sermaye, Malezya ekonomisine sıcak para akışı yaparak bunu daha da hızlandırmış ve bu durumda karlarını elde ettikten sonra para ve döviz piyasalarından çıkarak diğer ülkelerin ulusal piyasalarına kaymışlardır.

    1997 yılı Temmuz ayından 20 Ocak 1998’e kadar olan devalüasyon oranı %84’e ulaşmıştır. Merkez Bankası (Bank Negara) yaptığı müdahalelere rağmen değer kaybını önleyememiştir. Ringgit’in değerinin daha da düşeceği ve psikolojik sınırları birer birer aşacağı beklenmektedir. Ringgit’in değeri bölge ülkelerdeki dalgalanmalardan da etkilenmektedir.

    Temmuz ayı başında 1,100 olan KLSE (Kuala Lumpur Stock Exchange) Bileşik Endeksi, Kasım ayında bir ara yükselmiş fakat daha sonra yine 600 sınırının altına düşmüştür.

    Elinde Ringgit olanlar dolar almak için çaba sarfetmeye başlamış, alışveriş merkezlerinde temel gıda maddelerinin tüketimi oldukça artmış ve halk gıda maddeleri stoklamıştır. Ülkede stok yapanlara karşı devlet müdahale etmeye çalışmış ancak, sonuç alınamamıştır.

    Malezya’nın açıklanan toplam dış borçlarının %30’u kısa vadeli borçlardan oluşmaktadır. Bu durum mevcut krizin aşılmasını güçleştirmektedir. Uluslararası rezervlerin oldukça önemli bir kısmı, zorunlu ithalatın karşılanması, süregelen proje maliyetleri ve kısa vadeli borçlanma için kullanılacaktır.

    Malezya üretim, hammadde ve ara mallarında dışa bağımlılık arzetmektedir. Buna ilaveten gıda talebinin hemen hemen %90’ı ithalat yoluyla karşılanmaktadır. İthalatı azaltmak ve ithal bağımlılığından kurtulmak için bir yandan ithal ikameci politikalar yürürlüğe konulurken (tarife ve tarife-dışı engeller), diğer yandan yerli mal kullanmayı teşvik eden hükümet politikaları uygulanmaya başlamıştır. Uygulanan ithal ikameci politikalar kısa dönemde dış ticaret açığını kapatmaya hizmet edecek olsa da, orta ve uzun dönemde hammadde ve aramalı ihtiyacının karşılanması gerektiği için ithal maliyetleri yerel para olarak daha da artacak ve enflasyonist etkiye sahip olacaktır.

    Hükümet, kamu personelinin maaşlarını düşürme yoluna gitmiş ve özel sektörden de bu yönde gayret sarf etmesini istemiştir. Bunun yanı sıra, ülkede çalışmakta olan yabancı işçilerin geri gönderilmesine yönelik özel sektöre telkinlerde bulunulmuştur. Kriz nedeniyle Malezya’da bugüne kadar yaklaşık 10 bin kişi işsiz kalmıştır. Bu sayının yıl sonuna kadar 500 bine ulaşabileceği tahmin edilmektedir. İşini kaybedenlerin başka alanlarda istihdam edilebilmesini sağlamak üzere eğitim ve meslek edindirme kursları açılacaktır.

    Bankaların ve finans kurumlarının iflas etmemeleri için banka birleştirme çalışmaları başlatılmıştır.

    Tüketici kredileri durdurulmuş ve halen kredi vermeye devam etmekte olan finans kurumlarının kredi faizleri yükseltilmiştir.

    Hükümet, zorunlu olanlar dışında bütün inşaat, telekomünikasyon, enerji, savunma ve diğer projeleri askıya almıştır.

    Kamu açığını azaltmak için 1998 yılında dış gezilerin çoğu ertelenmiş olup, dış misyonlardaki çalışan sayısı da azaltılacaktır.

    Büyüme oranlarında revizyona gidilmiştir. 1998 yılı büyüme hedefi olan %8, bütçe görüşmeleri sırasında %6’ya çekilmiş ve daha sonra da %4-5 olarak açıklanmıştır. Ancak, büyüme oranının en fazla %2-3 arasında olacağı tahmin edilmektedir.

    Stratejik mallar olan şeker, pirinç, tavuk eti, sığır eti, petrol ürünleri, sıvı yağ, süt ve süt tozu, un gibi malların fiyatları hükümet tarafından sabit tutulmaktadır. Ancak, 2 Ocak 1998 tarihinden itibaren bu malların fiyatlarında bir miktar artışa izin verilmiştir. Petrol üreten ülke olması nedeniyle, üretim maliyetlerinde enerji girdisinin fiyatının artmaması enflasyonun biraz daha hafif olmasını beraberinde getirmiştir.

    Krizin ne zaman aşılacağı konusunda kesin bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bir görüşe göre, 1998 Ağustos ayından sonra canlanmanın başlayacağı tahmin edilmektedir. Diğer bir görüş ise, bu canlanmanın 1999 yılında olacağı şeklindedir.

    Japonya, Kore ve Çin’in tutumu bu açıdan önem arzetmektedir. ABD Doları’nın hemen hemen bütün para birimleri karşısında değer kazanması ileride ABD dış ticaretinde daha fazla açığa neden olacaktır. Bu nedenle korumacı politikalara gidilip gidilmeyeceği, ihracata dayalı üretim tarzı oluşturan ekonomilerin canlanmasında önem arzetmektedir.

    Kriz nedeniyle yurtdışına kaçan Çinliler’e ait sermayenin krizin etkilerinin hafiflemesi ile birlikte yavaş yavaş ülkeye tekrar gelmesi beklenmektedir. Ancak, yeni tavizlerin ve güvencelerin verilmesini beklemektedirler.

    Malezya’nın 1998 yılında bir resesyona girmesi beklenmemekte, fakat hükümetin banka ve firmaların iflaslarına izin verme konusundaki isteksizliğinin gelecekte daha büyük sorunlara yol açabileceği düşünülmektedir.

    1997 ortalarına kadar yıllık ortalama %8.8 gibi bir oranla oldukça hızlı büyüyen Malezya, sanayisinin birincil hammadde kaynaklarının yeterliliği ve petrol üretiyor olmasından ötürü ithal petrol maliyetlerinin artışından etkilenmemesi, coğrafi avantajları, siyasi istikrarı vs. gibi etkenlerden dolayı Asya ülkeleri içinde bu krizden en çabuk çıkabilecek ülkeler arasında olacağı tahmin edilmektedir.

    Endonezya

    1990’lı yılların ortalarında özellikle Tayland, Güney Kore, Malezya, Endonezya ve Filipinler ekonomilerinde dikkatleri çekmeye başlayan aşırı ısınmalar, kur politikalarının sürdürülebilirliği konusunda ciddi tereddütler doğurmuştur. Bölge içi enflasyon oranlarında dikkat çekici artışlar ortaya çıkmamakla beraber, özellikle söz konusu ülkelerin ödemeler dengesi cari hesaplar kaleminde büyüyen açıklar meydana gelmiş, bu durum bir taraftan kaynaklar üzerinde baskı yaratırken, diğer taraftan bu ülkelerin uluslararası piyasalarda rekabet sorunlarının giderek büyüdüğü şeklinde göstergeler ortaya koymuştur. IMF Reform Paketi’nin uygulandığı Endonezya’nın sorunlarının bütçe disiplinsizliğinden kaynaklanmadığı, bu ülkede tasarruf eğilimlerinin yüksek olduğu, örneğin 1990-1997 yılları arasında Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’ya göre yıllık ortalama tasarruf oranlarının %28-29 arasında seyrettiği, kamu gelir-giderleri dengesinin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’nın 1996’da %1.4, 1997 yılında ise %2 civarında fazla verdiği dikkati çekmektedir.

    Doğu Asya ekonomilerinde krize yol açan sorun ve gelişmelerin temelinde finans sektörünün yeterince ve bağımsız olarak gelişmemiş olması yatmaktadır. Endonezya’da da karşılaşılan sorunlar genel hatlarıyla ülkenin finans sektörüne duyulan güvensizlikten, özel sektörün kısa vadeli olarak aşırı borçlanmasından, ekonomide açıklığın ve şeffaflığın yetersizliğinden, bu ülkedeki hükümet, iş dünyası ve bankalar arasındaki ilişkilerin niteliğinden ve IMF’in çok sayıda bankanın kısa sürede kapatılması hususundaki diretmesinin ülkede paniğe yol açmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca, Endonezya’da gelir getirici projelere yeterince ağırlık verilmemiş, yönetimin ailesini ve yakın çevresini gözetmesi nedeniyle, yeterince karlı olmayan yerli otomobil sanayi, uçak sanayi gibi yatırımlara büyük kaynaklar tahsis edilmiştir.

    Bölgede durumu en kaygı verici ülke Endonezya’dır. Endonezya’da yiyecek kıtlığı ve hiperenflasyon korkusu halkın paniğe kapılarak mal stoklamasına yol açmıştır. Yönetimin aldığı tedbirler ikna edici olmaktan uzaktır. Ülkede politik kriz ekonomik krizi körüklemektedir.

    Endonezya Merkez Bankası, kriz sonrasında ortaya çıkan panikten dolayı bankacılık sistemine son iki ay içerisinde GSYİH’nın %5’i nispetinde para aktarmıştır. 20 Ocak 1997-21 Ocak 1998 tarihleri arasında Endonezya para birimi Rupiah, ABD Doları karşısında %379 oranında değer kaybetmiştir. 21 Ocak 1998 tarihi itibariyle de Endonezya borsasında 1997 yılı sonuna göre %85 oranında bir düşüş gözlenmiştir. Devalüasyonun bir sonucu olarak yabancı banka borçlarının GSYİH’ya oranı %24’den %35’e sıçramıştır. Toplam dış borcu 140 milyar ABD Doları’nı bulan ülkede rezervler sıfırlanmıştır.

    Döviz kurunun düşmesi gelecek vaad eden bir ekonomi olan Endonezya ekonomisine ciddi bir zarar vermiştir. İşsizlik patlama noktasına gelmiştir. Endonezya İşçi Sendikası’na göre, 1997 yılının son dört ayında 800,000’den fazla işçi işsiz kalmıştır. 1998 yılı Mart ayında bu rakamın 1,500,000’a yükseleceği tahmin edilmektedir.

    IMF Reform Paketi

    Krizin başlangıç sürecinde Endonezya, IMF ile öngörülen Reform Paketi çerçevesinde, Stand by düzenlemesi hususunda mutabakata varmıştır. Bunun sonucunda IMF; ABD, AB, Japonya ve Avustralya gibi ülkelerin, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası gibi uluslararası finans kuruluşlarının mali desteğiyle Endonezya’ya 43 milyar ABD Doları düzeyinde bir kredi taahhüdünde bulunmuştur. IMF bu krediyi, Endonezya’da sübvansiyonların kaldırılması, faizlerin yükseltilmesi, bütçe ve dış ticaret açıklarının kapatılması gibi şartların yerine getirilmesi halinde verecektir.

    Endonezya, ekonomisini düzeltmek ve bazı iflas etmiş bankaları kapatmak konusunda IMF’in önerilerini kabul etmiştir. Başkan Suharto’nun oğlunun sahibi olduğu bir banka da dahil olmak üzere 16 banka kapatılmıştır. Suharto bir çok hükümet projesini ertelemeyi kabul etmiş, buna rağmen IMF anlaşması imzalandıktan sonra bu projelerin 15 adedi devam ettirilmiştir.

    Doğu Asya ülkelerinde, geçen yılın Temmuz ayında başlayan ve yıl sonuna doğru ağırlaşan mali kriz, Endonezya dışındaki ülkelerde hafiflemiş gözükmektedir. Bölge ülkelerinin paralarının, Ocak ayı sonlarına kadar süren değer kaybı, daha sonra kısmen düzelmiş ve Endonezya dışındaki ülkelerde nispeten istikrar kazanmıştır. Endonezya’da ise, hükümetin, gerek ülke parasını ABD Doları’na bağlama girişimi, gerekse IMF’in önerdiği tedbirleri uygulamaktaki kararsızlığı nedeniyle, para değerinde önemli dalgalanmalar devam etmektedir.

    Ocak ayındaki 2. IMF anlaşmasında, Başkan Suharto, ertelenen projeleri durdurma, tıkanmış bankacılık sistemini yeniden yapılandırma, vergi indirimlerini ve düşük faizli kredileri yavaş yavaş sona erdirme ve ailesinin ve yakın dostlarının çıkar sağladığı tekelleri ortadan kaldırma konusunda taahhütte bulunmuştur. Fakat, yine de bu reformların tamamıyla uygulanıp uygulanmayacağı konusunda şüpheler vardır.

    Endonezya’nın parasını ABD Doları’na bağlama isteği, IMF, Dünya Bankası ve ABD tarafından uygun görülmediğinden, yönetim, bu tasarıyı ertelediğini, ancak vazgeçmediğini açıklamıştır. Diğer taraftan, hükümet, IMF’in istikrar paketini uygulamakta da istikrarsız davranmakta ve bu tedbirlerin, krizden çıkmak için yeterli olmayacağını, ülke gerçeklerine ve ihtiyaçlarına uygun ek tedbirlerle desteklenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu nedenle, IMF, daha önce yapılan anlaşma gereğince vermesi gereken 43 milyar ABD Doları tutarındaki kredinin ikinci dilimi olan 3 milyar ABD Doları’nın ödenmesini geciktirmekte ve istikrar tedbirlerinin uygulanmasını görmeden ikinci dilimi serbest bırakmayacağını açıklamış bulunmaktadır. Bu durum da krizin hafiflemesini engelleyen bir unsur olmuştur.

    Suharto hükümeti, IMF’ye olan taahhütlerini yerine getirmez ve bütçeyi de kontrol altında tutamazsa hızla çıkmaza sürüklenecektir. Eğer şartlar daha da kötüleşirse, Endonezya moratoryum ilan etmek ve hatta kambiyo kontrolüne gitmek zorunda kalabilir. Bu önlemler kısa bir süre için bir rahatlama sağlayabilirse de, Endonezya ekonomisinin büyümek için ihtiyaç duyduğu yabancı kredi ve yatırımların sona ermesine neden olabilir.

    Japonya

    Asya krizinin G.Kore’yi de içine alması üzerine, krizin Japonya’ya da sıçrayıp sıçramayacağı gündeme gelmiştir. Üstelik G.Kore ekonomisinin 7 katı olan Japon ekonomisinin içinde bulunduğu durgunluk bölgedeki krize ilişkin karamsarlık unsuruna yeni bir boyut katmaktadır. Zira dünyanın ikinci büyük ekonomisi olan Japonya’nın bunalıma girmesi, dünya çapında bir depresyona yol açabilecektir. IMF kurtarma operasyonlarında ABD ile birlikte başrolü oynayan Japonya’nın kendi ekonomisine çeki-düzen verip veremeyeceği veya ekonominin krize sürüklenip sürüklenmeyeceği konusu, Japon ekonomi çevrelerini ve basınını her gün meşgul etmektedir. Tabiatıyla bölgeyi kendi arka bahçesi saydığını çeşitli vesilelerle dile getiren Japonya’nın bölgedeki kriz karşısında tutumu da önem kazanmaktadır.

    Krizin Japonya üzerindeki en büyük etkisi, Japonya’nın geri dönmeyen kredilerini artırması olmuştur. İkinci büyük sürpriz ise 25 yıl önceki petrol bunalımından sonra ilk kez bu yıl Japon ekonomisi büyümemiştir.

    Japonya’nın yatırımcı ve dış ticaretçi olarak ASEAN ülkelerinde kayda değer yatırımları ve ihracatı bulunmaktadır. Dış ticaretinin %40’ını oluşturan bölge ülkeleri Japonya’nın dış yatırımları açısından da %37 ile birinci sırada gelmektedir. Japon bankaları bugüne kadar sadece G.Kore bankalarına 25 milyar ABD Doları kredi vermiştir. Bu itibarla, bölgedeki krizin Japonya’yı yakından etkilemesi kaçınılmaz görünmektedir. Nitekim yapılan ilk araştırma sonuçlarına göre, Japon imalatçı firmalarının önemli bir bölümü Asya’daki kriz nedeniyle satışlarında düşme olduğunu ve bölgeye ilişkin stratejilerini yeniden gözden geçirdiklerini söylemişlerdir. Japon otomobil üreticileri de Tayland’da ortaya çıkan krizden oldukça olumsuz etkilenmiştir. Tayland, Japon otomobil üreticilerinin en büyük otomobil ihraç pazarıdır. Japon otomotiv yan sanayi üreticileri söz konusu ülkenin iç talebinin yanısıra ihraç kapasitesinin ihtiyacını karşılamak üzere üretim artışı planlamaktaydı. Ancak, hem iç piyasadaki talepte azalma hem de civar ülkelere ihraç imkanının azalması durumuyla karşılaşılmıştır.

    Japon ekonomisinde, 1991 yılına kadar yüksek oranda büyüme gerçekleşmiştir. Büyüyen ekonomi ile birlikte gayrimenkul ve tahvil fiyatlarının spekülatif bir şekilde artışı, Körfez Savaşı ile birlikte ortaya çıkan nisbi durgunluğun etkisiyle tersine bir trende girmiş ve finans kuruluşlarının ve bankaların 500 milyar ABD Doları civarında geri ödenmeyen alacağı oluşmuştur. Ekonomik büyümenin düşmesi ve finans sektörünün geri ödenmeyen alacakları nedeniyle ekonomik canlanma bir türlü gerçekleştirilememiştir. 1997’de büyük finans kuruluşlarında ortaya çıkan iflaslar bu sektörün zayıflığını gözler önüne sermiştir. Ayrıca, Japon finans sektörünün dışa kapalılığı, batının “Asya Modeli” eleştirisini doğrular nitelikte skandallara yol açarak güveni sarsmıştır.

    Ayrıca, Japon Yeni’nin son bir yıl içinde %30 değer kaybetmesi ve buna bağlı olarak Amerika ile ticaretinde verdiği fazlanın artması, Japonya’nın sorunlarını, bir kez daha ihracatla geçiştirmek istediği izlenimini güçlendirmiştir.

    Kısacası, Japonya’da balon ekonomisinin sona ermesi akabinde gayrimenkul sektöründe hızlı düşüş ve çöküşler gerçekleşmiş, finans sektöründe iflaslar yaşanmış, borsa büyük düşüşlere sahne olmuş, kredilerin hacmi düşmüş, iş güvencesi gerçek anlamda tehlikeye girmiş, hane halkı harcamaları azalmış ve 5 yıllık bir durgunluk yaşanmıştır.

    Krizin, dünyanın en büyük döviz rezervine (225 milyar ABD Doları) ve 1.2 katrilyon Yen’lik (yaklaşık 10 trilyon ABD Doları) iç tasarrufa sahip Japonya’nın üzerindeki etkisinin sınırları olacağı açıktır. Kaldı ki, böyle bir durumda, Japonya’nın elindeki ABD hazine bonolarını satmaya yönelmesi ABD önünde çok ciddi bir tehdit olarak durmaktadır. Asya krizinin Japonya’yı ekonomik açıdan yıkıcı bir biçimde etkilemeyeceğini söylemek mümkünse de, Japonya’nın bölgedeki siyasi etkinliği bakımından aynı şeyleri söylemek mümkün değildir.

    Doğu Asya bölgesinde bütün şiddetiyle etkisini sürdüren krizin aşılmasında ihracat gelirlerinin artırılması hayati önem taşımaktadır. Bu bakımdan, özellikle, ABD, Avrupa Birliği ve Japonya’dan beklentiler fazladır. Diğer taraftan, Asya krizi ortaya çıktığında başta Malezya olmak üzere Endonezya, Tayland ve Filipinler tarafından önerilen; Japonya liderliğinde IMF dışında ayrı bir “Asya Fonu” kurulması fikri, başlangıçta Japon yönetimi tarafından desteklenmiş, ancak, ABD’nin açıkça karşı koyması üzerine Manila toplantısında bu projeden vazgeçilmiştir. Bununla beraber, krizin derinleşmesi halinde, Japonya’da ve bölgede IMF dışı fon görüşünün yeniden ön plana çıkabileceği öne sürülmektedir.

    Japon Yeni’nin değer kaybetmesi ve tüketim harcamalarındaki düşüş trendi, devalüasyonlar sonucu rekabet gücü artan Asya ülkelerinin, Japonya’ya yönelik ihracatlarını artırmak suretiyle bunalımlarını hafifletmeleri imkanını ortadan kaldırmıştır. Tüm bu ülkelerin Japonya ile birlikte batı piyasalarına yönelmeleri olasılığı, batıdaki korumacılığı tekrar canlandırabileceği için dikkat çekicidir.

    IMF reçetelerinin de yarattığı olumsuz psikolojik ortamda, Japonya’nın gelişmiş batılı ülkeler yanında yer alması bölge ülkelerinde önemli bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Japonya kriz sonrasında ABD’nin başrolü oynadığı IMF reçetelerini onaylamaktan ve kurtarma operasyonlarına destek vermekten öteye bir varlık gösterememiş gözükmektedir

    Japonya, ABD yönetiminin, ekonomisinin yeniden canlanmasını teminen kurduğu baskıya maruz kalmış bulunmaktadır. Japonya’nın sorunun çözümünden çok, sorunun parçası olduğu yolundaki batı kaynaklı eleştiriler üzerine hükümet, 2 trilyon Yen’lik bir vergi indirim paketiyle iç talebi artırma yoluna gitmiştir. Ayrıca son olarak yaklaşık 1.14 trilyon Yen’lik (9.1 milyar ABD Doları) ek bütçe parlamentoya sunulmuş bulunmaktadır. Yetkililer, Japonya’nın elinden geleni yapacağını, ancak ekonominin durumu nedeniyle Asya krizini çözme yeteneğine sahip olmadığını itiraf etmişlerdir. Vergi indiriminin çok geç ve yetersiz olduğu genel kanıdır. Sorun, Japonya’nın iç talebe dayalı bir büyümeyi, kendi ekonomi modelinin özellikleri nedeniyle, bir türlü gerçekleştirememesinde yatmaktadır.

    Bütçe açığının büyük bir meblağa ulaşmasıyla, maliye politikasında, bazılarının zamanlamasını yanlış bulduğu, bir takım sıkı önlemler alınmıştır. Hükümet iç borçları azaltmak maksadıyla durgun ekonomiye rağmen tüketim vergisini Nisan 1997’de, %3’ten %5’e çıkarmış, kamu harcamalarını azaltmış, birkaç yıl önce uygulamaya konulan geçici vergi indirimlerini kaldırmış, tüm bunların neticesinde talep 9 trilyon Yen azalarak ve tüketim harcamaları düşerek ekonomik büyüme beklenenin altında gerçekleşmiştir.

    Diğer taraftan, bazı büyük Japon firmalarının mali kriz içinde bulunması (son iki ayda iki dev şirket iflas etmiş olup, ayrıca çok sayıda şirketin banka borçlarını ödemekte sıkıntıya düştükleri bilinmektedir.) Japonya’nın başta Tayland, G.Kore ve Endonezya’daki banka ve kuruluşlar olmak üzere, krizle karşı karşıya kalan diğer Doğu Asya ülkelerini önemli meblağlarda kredilendirmiş bulunması, ekonomisinin 1990’lı yılların başlarından beri durgunluk yaşaması endişe kaynağı olmaktadır.

    Japonya’nın durumu bölgenin diğer ülkelerinden çok farklıdır. Herşeyden önce ödemeler dengesi cari hesabı sürekli olarak büyük meblağlara ulaşan fazlalıklar vermektedir (1997 yılında cari işlemler fazlasının GSYİH’ya oranı %2.2’dir). Yine diğer Doğu Asya ülkelerinden farklı olarak ekonomisi aşırı büyüme ile karşı karşıya bulunmamakta, bilakis, 5-6 yıldan beri durgunluk yaşamaktadır. Ayrıca, ülkedeki yüksek tasarruf eğilimi, düşük işsizlik, enflasyon ve faiz oranları, yüksek verimlilik ve ihracat rekabet gücü Japon ekonomisinin büyüklüğünü temsil etmektedir. Buna ilaveten, Japon Yeni’nin ABD Doları karşısında 1996 yılından itibaren değer kaybına uğraması, bu ülkenin ödemeler dengesine olumlu yansımıştır. Son bir yılda, dolar karşısında, Japon Yeni yaklaşık %15 değer kaybetmiştir.

    Esasen Japonya’nın uluslararası ekonomik ilişkilerdeki konumu, borç alan değil borç veren ülke şeklindedir. Bu itibarla, Japon ekonomisinin bu aşamada bir krize maruz kalma ihtimali tartışma konusu yapılmamaktadır. Esas tartışma konusu yapılan, Japonya’nın krizin aşılmasında bölge ülkelerine ne gibi katkı ve fedakarlıkta bulunabileceği hususudur. Çünkü bölgenin lider ülkesi olarak Japonya’dan beklentiler büyüktür. Ancak, şu ana kadarki görünüm, Japon kamuoyu ve hükümetinin böyle bir fedakarlığa hazır olmadığı yönündedir. Uluslararası camianın Japonya’dan beklentisi, daha fazla ithalat yapması şeklindedir. Bunun için de ekonomik büyümeye olanak sağlayacak para ve maliye politikalarının izlenmesi gerekmektedir.

    Uluslararası çevrelerdeki genel izlenim; ABD’nin Meksika ekonomisinin kurtarılması yönünde izlediği politikaların, Japonya tarafından Asya krizinin aşılması için benimsenmeyeceği şeklindedir. Çok sayıda Japon finans kuruluşunun da ciddi ödeme sıkıntıları ile karşı karşıya bulunması, ayrıca Güney Doğu Asya ülkelerine açılan kredilerde geri dönüşte görülen belirsizlikler, Japonya’yı temkinli davranmaya yöneltmektedir. Japonya’nın kredi verdiği ülkelere ilişkin bilgiler 1997 yılı başı itibariyle IMF tarafından yayımlanmış bulunan istatistiklerde mevcut olup, buna göre, Japon finans sektörü, Doğu Asya ülkelerine toplam 260.6 milyar ABD Doları kredi açmış, bunun 37.5 milyar ABD Dolarlık kısmı Tayland’a, 24.3 milyar ABD Doları Güney Kore’ye, 22 milyar ABD Doları Endonezya’ya tahsis edilmiştir. Söz konusu borç miktarının 1997 yılı içerisinde daha da artmış olması muhtemeldir. Ayrıca, Japon bankacılık sisteminin ülke içi ve ülke dışında kullandırdığı kredilerden yaklaşık 600 milyar ABD Dolarlık kısmının “riskli alacak” olduğu resmi kaynaklara atfen bildirilmektedir. Japon hükümeti, bankacılık sistemini ıslah edebilmek için 250 milyar ABD Doları civarında bir harcamayı gözden çıkardığını beyan etmektedir.

    Japon ekonomisinde karşılaşılan olumsuzluklara rağmen, Doğu Asya’daki sorunlardan uzak durması mümkün görülmemektedir. Herşeyden önce verdiği kredileri kurtarmak için, bu ekonomilerin ayakta durması gerekmektedir. Örneğin, IMF’in Güney Kore için belirlenen, 21 milyar ABD Doları kendi kaynaklarından, 10 milyar ABD Doları Dünya Bankası’ndan, 5 milyar ABD Doları Asya Kalkınma Bankası’ndan karşılanan, 57 milyar ABD Dolarlık yardım paketi için, ülke olarak en büyük katkı taahhüdünde 10 milyar ABD Doları ile Japonya bulunmuştur. Ayrıca, 26 Ocak 1998 tarihli haberlerde Japon Maliye Bakan Yardımcısının Endonezya’ya bir ziyarette bulunarak, bu ülkenin kısa ve orta vadeli borçlarının 8 yıla uzatılması yönünde bir düzenleme yapılması hususunda görüşlerde bulunduğu bildirilmektedir.

    Sonuç olarak, bölge ülkelerinde ağırlıklı olarak iç pazara yönelik üretim yapan Japon firmaları krizden olumsuz etkilenirken, ihracata yönelik üretim yapan firmalar kazançlı çıkmış bulunmaktadır.

    Japon firmaları, uzun vadeli çıkarları açısından, bölge ülkelerinin sanayi altyapılarının gelişimi ve teknoloji seviyelerinin yükseltilmesi konusundaki çabalarını sürdürmek durumundadır.

    Japon hükümeti, bölgedeki döviz kuru istikrarının tekrar sağlanması ve korunmasında liderlik rolü üstlenmeye hazırlanmaktadır. Ancak, Japonya’nın bölgeyle olan yoğun ticaret, yatırım ve yardım ilişkilerine rağmen bölgedeki parasal hareketler Yen değil, ABD Doları bazında yürütülmektedir. Japon hazine bonolarının cazip bir yatırım aracı olmaması, Yen’in rezerv para olarak bulundurulma imkanını azaltmaktadır. Bu durum ise Japonya’nın etkinliğini azaltmakta, ayrıca gelecekteki gelişmeleri ABD Doları’nın dünya piyasalarındaki durumuna bağlı kılmaktadır. Japonya’nın finansman risk yönetimindeki tecrübesizliği ve kendi iç mali piyasasındaki kapalılıktan ortaya çıkan bazı sorunları, üretebileceği çözümlere engel teşkil etmektedir.

    Japonya’nın bölge ülkelerine karşı bir başka sorumluluğu da sadece krizi aşmaları için değil, bölgenin uzun vadede ekonomik istikrarı için de iç pazarını diğer Asya ülkelerine açmasıdır.

    Japonya’nın kriz sonrası ve uzun vadeli temel gereksinimi ekonomik büyümedir. Bunu sağlamak için ise:

    Mali politikalarda revizyona gidilmelidir (Halihazırda yüksek bütçe açığı ve iç borçlanma gereksinimi ile karşı karşıyadır).

    Yeni iş ve teknoloji satışı sağlayacak yapısal değişikliklere yönelmelidir.

    Yen’in değerini düşük tutmaya devam etmelidir.

    Para ve finans piyasalarını düzenleyici tedbirleri daha süratle almalıdır.

    Bölge ülkelerine finansman sağlarken, riski en aza indirecek tedbirleri almaya ve ülkelerin gelişmesine katkı sağlayabilecek reel sektörleri finanse etmeye yönelmelidir.

    Japonya’nın ithalatta liberalizasyona dönük politikaları uygulamaya geçirmesi gerekli bulunmaktadır.

    Bu çerçevede, yukarıda da belirtildiği gibi, Japonya’nın iç talebi arttırıcı politikalar izleyerek bölge ülkelerinin mallarına olan talebini arttırması, anılan ülkelerin krizden kurtulmaları ve krizin dünya ekonomisi ve ticareti üzerinde oluşturması muhtemel olumsuz etkilerin asgari düzeye indirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

    Filipinler

    Satın alma gücü paritesine göre hesaplanan en düşük kişi başına düşen milli gelire sahip Filipinler, 1970-96 yılları arasında ortalama %3.6 oranında büyümüştür. Büyüme oranı açısından da Doğu Asya ülkeleri arasında sonuncu sırada gelmektedir. Ancak, 1997 yılı için yapılan büyüme tahmininde sıralamadaki yerini Tayland’a bırakmıştır. Birçok açıdan diğer Doğu Asya ülkelerinden farklı olan Filipinler’deki hızlı ekonomik büyüme, son birkaç yılda ortaya çıkmıştır. Ekonomisi tarım ağırlıklı nitelendirilmekle birlikte, ekonomik büyümenin hızlanmasıyla ileri teknoloji ve elektronik sanayi mallarının üretimdeki ağırlığı artmıştır. Filipinler ekonomisinin büyüme hızı 1994’te %4.4’den 1996’da %5.7’ye yükselmiş, “The Economist” tarafından yapılan ekonomik büyümeye ilişkin kesinleşmemiş rakama göre büyüme, 1997 yılında 0.9 puan azalarak, %4.8 seviyesine düşmüştür. Krizin Filipinler üzerine olası etkisi, önümüzdeki birkaç yıl içinde büyüme hızının düşmesi olarak görülse bile, uzun vadede %6 gibi bir büyüme oranının gerçekleştirilmesi beklenmektedir.

    1996 yılında vergi reformu hazırlanmış ve krize rağmen tamamlanmıştır. Ayrıca yürütülen özelleştirme çalışmalarıyla kamuya ek finansman sağlanmıştır. Filipinler, diğer göstergelerde olmasa bile ihracat artışı bakımından bölgede en iyi konuma sahiptir. Ancak, hala geçmişten gelen büyük miktarda bir borcu bulunmaktadır. Yurt dışında yaşayan Filipinliler’in gönderdiği döviz, yatırım ve projeler için ek finansman sağlamaktadır.

    Para birimini ABD Doları’na endekslemiş bulunan Filipinler’in uluslararası rekabet gücü, ABD Doları’nın uluslararası piyasalarda değişim gösteren değerlerine bağlı olarak, belirli dönemlerde olumlu, belirli dönemlerde ise olumsuz etkilenmiştir.

    11 Temmuz 1997’de ABD Doları’na karşı dalgalanma marjı genişletilen Filipinler Pesosu’nun, ABD Doları karşısındaki değeri, Haziran 1995-Haziran 1997 arasındaki iki yılda %2.7 oranında düşmüş iken, Peso, krizin patlak verdiği yılın Haziran ayından Ekim ayına kadar %30.2 oranında değer kaybetmiştir.

    Filipinler’de tüketici fiyat endeksi 1990-1997 yılları arasında %18.7 ile %5.2 arasında değerler almış, 1996 yılında %8,4 oranında gerçekleştikten sonra 1997 yılında %5.2’ye gerilemiştir.

    Filipinler ile IMF arasında kriz öncesinde yürürlükte bulunan anlaşma devam etmektedir. Filipinler’e yönelmiş bulunan sermayede kısa vadeli borçların önemli bir yer tuttuğu dikkati çekmektedir.

    Filipinler’deki finans kuruluşları, Güney Kore, Tayland ve Endonezya’daki finans kuruluşlarından farklı olarak, kredi tahsisinde daha titiz davranmışlardır. Ancak, yine de 90’lı yılların başlarından itibaren ülkeye hızla akan yabancı kredilerin dağıtımında ve bankaların idaresinde aksaklıklar bulunmaktadır. Ayrıca Tayland örneğinde olduğu gibi, bankalar döviz kredilerinin belirli bir kısmını verimli yatırımlar yerine gayrimenkule bağlamışlardır. Gayrimenkule yatırım yapanların kredi borçlarını ödemekte zorlanmaya başlaması ile inşaat sektöründe yeni bir kriz olabileceği beklentisi bulunmaktadır. Nitekim, Filipinler ekonomisi incelendiğinde, anılan ülkeye yönelik sermaye akımının esas itibariyle kısa vadeli borçlanma vasıtasıyla gerçekleştirildiği ve söz konusu borçlanmanın büyük bir bölümünün de uluslararası bankalardan (esas itibariyle, Japon, ABD ve Alman bankaları) alınan kredilerden oluştuğu gözlenmektedir.

    Singapur

    Singapur'un kişi başına düşen milli geliri pek çok sanayileşmiş ülkeninkinden daha yüksek seviyededir. İstikrarlı bir şekilde büyüyen ve Doğu Asya ülkeleri arasında en büyük kişi başına milli gelire ve oldukça gelişmiş bir finans sektörüne sahip Singapur’da, krizin etkileri şu aşamada diğer ülkelere göre çok daha az hissedilmektedir. Ancak, bu tür krizlerin bütün ülkeleri bir şekilde etkilediği günümüzde, krizin yaşandığı bölge ülkeleriyle önemli ticari ve ekonomik bağları olan Singapur’un krizden etkilenmediğini veya etkilenmeyeceğini söylemek de mümkün değildir. En azından, krize maruz kalan ülkelerde azalacak olan ithalat ve yatırımların, bu ülkelere tüketim ve yatırım malları ihraç eden Singapur’un ekonomisini olumsuz yönde etkileyeceği açıktır. Diğer taraftan, Singapur’un ihracatta bu ülkelerle rakip durumda olduğu alanlarda, Singapur Doları’ndaki değer kaybının diğer paralardan daha az olması nedeniyle dezavantajlı duruma düşeceği görülmektedir. Bu nedenle, hükümet söz konusu ülkelerin elde ettiği fiyat avantajına karşı, verimliliği artırıcı ve maliyetleri düşürücü tedbirler almak için hazırlıklara başlamıştır. Ayrıca, Singapur bankalarının bu ülkelere verdikleri krediler ve Singapurlu şirketlerin bu ülkelerdeki yatırımlarının akıbeti de hükümeti ve ilgilileri kaygılandırmaktadır.

    Yukarıda da belirtildiği gibi Singapur’da bölge ülkelerindekine benzer bir kriz ortamı bulunmamakta, dolayısıyla, hükümet tarafından bu konuda önemli bir çalışma yapılmamaktadır. Yapılan çalışmalar daha ziyade, bölge ülkelerine yardım yapılmasına ve krizin sona erdirilmesinin ve tekrar benzeri krizlerin vuku bulmamasının teminine yönelik olmaktadır.

    Singapur’da fiyat istikrarı alışılageldiği üzere devam etmiştir. Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında kalifiye işgücüne sahip bulunmaktadır. Yine bölge içinde yolsuzluğun en az görüldüğü, bankaların en iyi denetim altına alındığı ülke konumundadır. Bölgedeki en sağlam ekonomiye ve en esnek piyasalara sahip Singapur’un ulusal parası da dolar karşısında en az değer kaybeden para olmuştur. Singapur Doları, ABD Doları’na karşı %16-17 civarında bir değer kaybına uğramış bulunmaktadır. Bunun, Singapur’un ithalatında önemli bir düşüşe yol açacağı düşünülmemektedir.

    Ayrıca, Singapur’un cari işlemler dengesi, 1997 yılında GSYİH’nın %15’i oranında fazla vermiştir. Diğer ülkelere göre temiz bir hükümete, iyi düzenlenmiş bir mali sektöre, güvenilir bir hukuk sistemine sahip Singapur’da kamunun ekonomideki ağırlığı büyük olduğu halde kamuya ait işletmeler kar etme amacıyla çalıştırılmaktadır. Devlet müdahalesinin varlığına rağmen ekonomi nispeten açık ve liberaldir. Singapur’un zayıf yanı ise, iç piyasasının yeterince büyük olmamasıdır.

    Japonya’da olduğu gibi Singapur’da da krizden en çok imalat sanayi etkilenmiş, hükümet tarafından küçük ve orta büyüklükteki firmalara yardım çalışmaları başlatılmış, ancak bu çalışmalarda henüz önemli bir ilerleme olmamıştır. Ocak ayında elektronik sanayi üretimi, talep yetersizliğinden dolayı %3.9 oranında düşmüştür.

    Singapur’un, diğer bölge ülkelerinden idari ve ekonomik alanlarda önemli farklılıkları bulunmaktadır. Singapur Doları’nın ABD Doları yerine, bir para sepetine bağlı olması, Singapur Doları’na esnek bir yapı kazandırmış ve kur değişikliklerini daha kolay absorbe etmesini sağlamıştır. Ayrıca ilgili ülkeler arasındaki ticarette, ABD Doları’nın yerine Singapur Doları’nın kullanılmasının, bölge ülkelerinin döviz ihtiyacının ve dolara olan bağımlılığının azaltılmasına yardımcı olacağı tartışılmaya başlanmıştır.

    Singapur’da faiz oranlarının düşük olması, firmaların ABD doları borçlanmasını önlemiştir. Nitekim, kriz başladığında Singapurlu firmaların ABD doları üzerinden dış borcu bulunmamaktaydı. Diğer taraftan, Singapur’un dış ödemeleri dengede ve bütçesi fazlası vermekte, yaklaşık 75 milyar ABD Doları döviz rezervi bulunmaktadır. Bu nedenle, devletin dış borcu bulunmamaktadır.

    Borçların öz sermayeye dönüştürülmesi suretiyle bazı durumlarda alacaklılar şirketlerde hisse sahibi olabileceklerdir. Yabancılar özellikle kriz süresince gerileyen varlık değerlerinden istifade ederek, şirket satın almak yolunda fırsatlar kollayacaklardır. Nitekim, Singapur bile böyle bir arayış içindedir.

    Krizin başlangıcında, bütün ülke borsalarında görüldüğü gibi, Singapur Menkul Kıymetler Borsası’nda da önemli bir düşüş yaşanmış, ancak, borsa kısa sürede toparlanmıştır. Krizin başlangıcından 1998 yılının Ocak ayına kadar Endonezya Rupiah’ının ABD Doları karşılındaki değer kaybı %59, Malezya Ringgit’inin %37, Tayland Baht’ının %47 ve Filipinler Peso’sunun %27 olmuşken, Singapur Doları’nın ABD Doları karşısındaki değer kaybı %16 civarında kalmıştır.

    Çin

    Para birimini 1994 yılında devalüe eden Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllardaki tasarruf oranları GSYİH’sının %40’ı civarında, buna mukabil sabit yatırımları %35 dolaylarında gerçekleşmiştir. Gerek dış ticaretinde ve gerekse ödemeler dengesi cari hesap dengesinde önemli meblağlara ulaşan fazlalıklar vardır. 1997 yılı cari hesap fazlasının GSYİH’nın %2.5’ine ulaştığı hesaplanmaktadır. Ayrıca, Tayland, Malezya, Endonezya ve Filipinlere yönelik ihracatı toplam ihracatının %4’ünü, Güney Kore’ye yönelik ihracatı ise toplam ihracatının sadece %5’ini oluşturmaktadır. Krizden etkilenen diğer Doğu Asya ülkelerine kıyasla, ihraç ürünlerinde kullandığı girdilerde ithalata bağımlılığı sınırlıdır. Buna ilaveten 1.2 milyarlık nüfusu ile ülkede üretilen malları absorbe edebilecek geniş bir talep potansiyeline sahiptir. Ülkeye giren çok büyük ölçekte yabancı sermayenin önemli bir kesimini doğrudan yatırımlar oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, krizin etkisini şiddetle hissettirdiği Tayland, G. Kore ve Endonezya’ya yönelen yabancı sermayenin büyük bir bölümü kısa vadeli borçlardan oluşmaktadır.

    Çin, Asya Krizi’nin ardındaki nedenlerden biri olarak gösterilmektedir. Çin Halk Cumhuriyeti’nin son yıllarda ekonomide gerçekleştirdiği önemli reformlar sonucunda ülkeye çok miktarda yabancı sermaye girişi olmuş (1990-1996 yılları arasında 217 milyar ABD Doları), ülke içinde yatırıma dönüştürülen bu sermayenin ucuz işgücü ve 1994 yılında yapılan yaklaşık %10 oranındaki devalüasyonla desteklenmesi sonucunda ülkenin rekabet gücü artmıştır. Bu durumun da doğal olarak ihracata dayalı büyüme modelini benimseyen Asya ülkelerinin cari işlemler dengesinin bozulmasına neden olduğu iddia edilmektedir.

    Ancak, ekonomisinin bahsedilen olumlu yanlarına rağmen Çin’de yaşanan hızlı büyüme oranları, gayrimenkul gibi spekülatif yatırımları artırarak ekonomide hassas bir denge yaratmıştır. Öte yandan, Çin’de, özellikle KİT’lerin ve bankaların kötü borçlarının Japonya’dakinin dört katı olduğu (yani 1.2 trilyon ABD Doları) belirtilmektedir. Ancak, Çin’in konvertibiliteye geçmemiş olması, dış sermaye kaçışına imkan vermeyen başlıca engel niteliğindedir. Dış ticaretin serbest olmaması da cari açık verme ihtimalini azaltmaktadır. Bu nedenlerle, Çin’in serbestleşme ve özellikle DTÖ’ne üye olma yönündeki isteklerinde şimdilik bir gerileme eğilimi olduğu gözlenmektedir.

    Çin, ekonomisini komşuları kadar liberalize etmediği için krizden fazla etkilenmemiştir. Para birimi sıkı denetim altında tutulan Çin’in büyük bir döviz rezervi (140 milyar ABD Doları) ve artan bir ticaret fazlası vardır. Fakat bunlara rağmen Çin de Asya Kaplanları’nın karşılaştığı problemlerin pek çoğu ile karşı karşıya kalmaktadır. Bankalarının çoğu KİT’lere verdikleri kredileri geri alamamaktadır. Dış ticaret ve yatırımlar hala sıkı bir şekilde kontrol altında tutulmaktadır. Shangai ve Guangzhou gibi şehirlerde gayrimenkul yapımı aşırı boyutlara ulaşmıştır. İhraç piyasalarında Çin’le doğrudan rekabet içinde bulunan ülkelerin paralarının değerinin düşürülmesi ve Hong Kong, Singapur ve Tayvan gibi Çin’e yabancı sermaye yatıran ülkelerin ekonomik sıkıntıları nedeniyle Çin’in de bunalımdan etkilenmesi mümkündür. Fakat Doğu Asya ülkelerinin gerçekleştirdikleri devalüasyonların Çin’in rekabet gücü üzerindeki etkisi abartılmaktadır. Bu devalüasyonlar sonucunda Çin’in düşük maliyetli, işgücü yoğun mallardaki (tekstil ve ayakkabı gibi) avantajı ciddi bir şekilde yara almamıştır. Örneğin, G. Kore’nin ürettiği mallar farklı kategoride ve daha yüksek teknolojili mallardır. G. Kore’deki ortalama işçinin maliyeti Çin’dekinin 13 katıdır. Aslında, Asya Kaplanları’nın devalüasyonlarından sonra bile Çin’in işgücü maliyeti Endonezya dışında bölgedeki diğer ülkelerin işgücü maliyetlerinden daha düşük düzeyde kalmıştır.

    Krizin etkilerinin asgari düzeye indirilmesinde Çin’e önemli bir rol düşmektedir. Krize giren ülkelerin para birimlerinin devalüe edilmesi sonucunda kazandıkları rekabet avantajına karşı Çin’in de devalüasyonu bir rekabet aracı olarak kullanması halinde krizin yaratacağı olumsuz etkinin artması ihtimal dahilindedir. Nitekim, Çin hükümetinin rekabetçi kur politikasının uygulanmayacağı ve istikrarlı kur politikası uygulamasına devam edileceği yönündeki kararlılığı krizin çok daha büyük boyutlara ulaşma riskini azaltmıştır. Ayrıca, Yuan’ın devalüe edilmesi Hong Kong Doları üzerinde baskıya yol açarak Çin’in ABD ile olan ticaret fazlasını yükseltebilir. Bunun sonucunda da ABD ile yeni sorunlar doğabilir. Bu nedenle Çin, parasını devalüe ederek komşularının sorunlarını şiddetlendirmeyecek gibi görünmektedir.

    Tayvan

    Tayvan güçlü bir ekonomiye sahip olup, bölge ülkeleri arasında kişi başına milli geliri en büyük dördüncü (satın alma gücü paritesine göre 1996 yılı için 17,720 ABD Doları) ülkedir. Tayvan son krize kadar geçen 26 yılda ortalama %8.3 oranında büyüme hızı gerçekleştirmiştir. 1997 yılında ise krizden hafif de olsa etkilenmesine rağmen, Tayvan’ın %6.3 oranında bir büyümeyi gerçekleştireceği tahmin edilmektedir. Diğer bir tahmin de, Tayvan’ın önümüzdeki iki yılda Çin’den sonra ikinci en iyi büyüme performansını gösterecek ülke olacağı şeklindedir.

    Cari işlemler dengesinde kaydedilen fazla açısından yine Tayvan, Singapur’dan sonra bölgede ikinci sırada gelmektedir. Cari işlemler fazlası 1996 yılında GSYİH’nın % 5.2’sini teşkil etmiştir. Dış ticaret dengesi sürekli bir şekilde artıdadır. Tayvan’ın döviz rezervleri yaklaşık 90 milyar ABD Doları, dış borcu ise 100 milyon ABD Doları gibi düşük bir düzeydedir. Kısa vadeli borçları Haziran 1997’de döviz rezervlerinin yaklaşık %25’i seviyesindedir. Bu açıdan da Çin’den sonra ikinci sıradadır. Krizin hemen öncesinde, yabancı bankalara olan kısa ve uzun vadeli borçlarının toplamı GSYİH’nın %10’unu oluşturmuştur.

    Ekonomisinde orta ölçekli firmaların ağırlıkları dikkati çekmektedir. Krizden etkilenen diğer ülkelerden farklı olarak, kaynak israfı dikkati çekmemektedir.

    Doğu Asya ülkelerinin ekonomilerinin büyümesinde, tasarruf ve yatırımların önemli katkıları bulunmaktadır. Tayvan’da 1990-1996 yılları arasında yurt içi tasarrufların GSYİH’ya oranı ortalama %34, sabit yatırımların GSYİH’ya oranı ise ortalama %40 düzeyinde gerçekleşmiştir.

    Tayvan’da fiyat istikrarı geleneksel olarak hüküm sürmüştür. Tüketici fiyat endeksine göre 1990-1996 yılları arasında enflasyon oranları Tayvan’da ortalama %3.7 artış göstermiştir. Tüketici fiyat endeksinin 1997 yılında ise %2 oranında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.

    Tayvan’ın işgücü piyasası krize giren ülkelere göre daha esnektir. Ekonomiye hükümet müdahalesi ise azdır.

    Finans sektörünün oldukça gelişmiş olduğu Tayvan’da krizin etkileri çok az hissedilmiştir. Krizin bu ülkeyi fazla sarsmamasında, cari işlemler dengesinin fazla vermesi, oldukça yüksek bir döviz rezervine sahip olması ve dış borçlarının ise endişe edilecek boyutta olmaması önemli bir rol oynamıştır. Bunlara ilaveten, Tayvan’ın ihtiyatlı bir bankacılık yönetimine sahip olması ve yatırımların çok çeşitli alanlarda yapılması sonucunda riskin dağıtılmış olması da krizin Tayvan’ı ağır bir şekilde etkilemesine engel olmuştur.

    Buna rağmen, Tayvan’ın para birimi 20 Ocak 1997-21 Ocak 1998 tarihleri arasında ABD Doları karşısında %21.8 oranında değer kaybetmiştir. 21 Ocak 1998 tarihi itibariyle de Tayvan borsasında 1997 yılı sonuna göre %4.1 oranında bir düşüş gözlenmiştir.

    Hong Kong

    1996 yılı itibariyle dünyanın 8 inci büyük ticaret ülkesi olan Hong Kong 1990-1997 yılları arasında ortalama %5 oranında bir büyüme hızına ulaşmıştır. Kişi başına düşen milli gelir miktarı dünya ortalamasının üç misli dolayındadır. 25,400 ABD Doları kişi başına düşen gelir ile Hong Kong, Asya bölgesinde Japonya ve Singapur’un ardından üçüncü sırada gelmektedir. Döviz rezervleri 1996 yılı sonunda 62.7 milyar ABD Doları’na erişmiştir.

    Hong Kong’da 1990-1996 yılları arasında yurt içi tasarrufların GSYİH’ya oranı ortalama %33, sabit yatırımların GSYİH’ya oranı ise ortalama %29 düzeyinde gerçekleşmiştir.

    Temmuz 1997’de Tayland’da başlayan kriz Ağustos ayında her türlü spekülatif saldırıya dayanacak kadar güçlü bir para birimine ve iyi düzenlenmiş bir finans merkezine sahip olan Hong Kong’u da etkilemiştir. 15 Ağustos 1997’de Hong Kong Doları’na spekülatif saldırı başlamış, gecelik faiz oranları, bir önceki güne göre 150 baz puan artarak %8 oranına yükselmiştir.

    Krizin boyutlarının büyümesi ile birlikte Hong Kong’da da borsa düşüşe geçmiş, spekülatörler büyük bir satış furyası başlatarak piyasalardan çekilmişler ve sonuç olarak Hang Seng Endeksi önemli bir sarsıntı geçirerek %42.8 oranında değer kaybetmiştir.

    Hong Kong’un en büyük yatırım bankası olan Peregrine Yatırım Holding Ltd. özellikle Endonezya ve Çin’de açmış olduğu riskli kredilerinin bir sonucu olarak iflasa zorlanmıştır.

    Dünyada en yüksek fiyatlı gayrimenkuller arasında bulunan Hong Kong’daki gayrimenkullerin fiyatları düşmeye başlamış ve ekonominin temel dayanağı olan turizm gelirleri Temmuz ayında Hong Kong’un Çin’le birleşmesinden sonra önemli ölçüde azalmıştır.

    Hong Kong Doları’nın devalüe edilip edilmeyeceği konusu da kriz bakımından önem arz etmektedir. Hong Kong Doları’nın değerinde meydana gelebilecek bir düşme, krizin daha da büyümesi ve bölgeye yayılmasına yol açabilecektir. Hong Kong Doları’nın aşırı değer kazandığı yönünde genel bir kanaat vardır. Ancak, Hong Konglu resmi yetkililer, para birimlerini dalgalanmaya bırakıp bırakmayacaklarına ilişkin bir işaret vermemiştir. Hong Kong, parasını ABD Doları’na endekslediği sürece ülkedeki faiz oranları yükselecek, buna mukabil borsada değer kayıpları söz konusu olacaktır. Faiz oranlarının yükselmesi ise büyüme hızını yavaşlatacaktır.

  3. #3
    controldenied® adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2005
    Mesajlar
    7,685
    Karizma Gücü
    0
    BÖLÜM IV: KRİZİN TÜRKİYE’YE ETKİSİ


    Asya’da yaşanan krizin Türkiye’yi ne ölçüde etkilediği ve bundan sonra ülkemizin hangi boyutta etkileneceğine dair elimizde İMKB’de yaşanan düşüş dışında kesin veriler bulunmamakta ve yapılacak çalışmalar için vakit erken olarak değerlendirilmektedir.

    Türkiye’nin Asya Krizi’nden rekabet ve büyüme olmak üzere iki açıdan etkilenmesi söz konusu olmaktadır:

    1. Türkiye, Doğu Asya Ülkeleri ile hemen hemen aynı malları üreten bir ülkedir. Bu ülkeler mali sıkıntıdan kurtulabilmek için mallarını ucuza satmaya başlayacaklar, ucuza satışa sunulan her mal, satılacak anlamına gelmese de, piyasada ucuz mal olacaktır. Belki Türkiye de bu mallardan ithal edecektir. Ama sonuçta piyasada bir dengesizlik oluşacaktır. Bu durum Türkiye’yi rekabet açısından etkileyecektir.

    2. Dünya’da, kriz nedeniyle büyüme yavaşlayacaktır. Bu da Türkiye’nin büyümenin yavaşladığı ülkelerle ticaretinin azalması anlamına gelmektedir. Bu durum, dış ticaret hacmimizin küçülmesine, turizm gelirlerimizin azalmasına neden olabilecektir.

    Doğu Asya Krizi’nin Türkiye ekonomisi ve dış ticareti üzerinde kısa ve uzun vadede görülebilecek muhtemel etkilerini şu şekilde özetlemek mümkündür:

    -Doğu Asya ülkeleri başta olmak üzere, Almanya, ABD gibi büyük ekonomilerin 1998 yılı büyüme oranları tahminlerini aşağıya çekmeleri ve buna paralel olarak dünya ekonomisinin de beklenenden daha az büyüyeceği yönündeki beklentiler doğal olarak dünya talebinde daralmaya neden olacaktır. Bu ise, 1998 yılında başta ihracatımız olmak üzere Türkiye ekonomisini olumsuz yönde etkileyecektir.

    -Doğu Asya ülkelerinin ulusal paralarını büyük oranlarda devalüe etmeleri bu ülkelere dış piyasalarda önemli bir rekabet avantajı sağlayacaktır. Bölge ülkelerinin, başta AB olmak üzere birçok pazarda rakibimiz olmasının ihracatımız üzerinde bazı olumsuz etkileri olması kaçınılmazdır. Zira, bölge ülkelerinin para birimlerinin devalüe edilmesi ve iç pazarlarının daralması neticesinde üretimlerini ağırlıklı olarak ihracata yönlendirecek olmaları, üçüncü ülkelere yönelik ihracatımız üzerinde olumsuz yönde etkide bulunabilecektir.

    Bu çerçevede, özellikle AB ve ABD piyasalarında tekstil-konfeksiyon ve elektrik-elektronik sektörlerinde en önemli rakiplerimiz arasında ilk sıralarda yer alan bölge ülkelerinin rekabet güçlerini artırmalarının, Türkiye’nin anılan sektörlerde sözkonusu ülkelere yönelik ihracatını negatif olarak etkilemesi beklenebilir. Öte yandan, ÇHC’nin tekstil yatırımlarını azaltarak diğer sektörlere ağırlık verecek olması da krizi yaşayan bölge ülkelerinin anılan sektörde önemli bir avantaj elde etmesi ve ihracatlarını artırmaları sonucunu doğurabilir.

    -Bu aşamada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise, krizi yaşayan ülkelerin milli paralarını % 18-75 oranları arasında devalüe ederken, ÇHC ve Hong Kong’un devalüasyon yoluna henüz başvurmamalarının Çinli ihracatçıları bir devalüasyon beklentisine sokmuş olmasıdır. ÇHC’nin bölgedeki rakip ülkelerle rekabet edebilmesi için zaruret haline gelebilecek bir devalüasyonun Türkiye içinde yoğun bir rekabet ortamı hazırlayacağı unutulmamalıdır.

    -Bilindiği üzere, son yıllarda dünya ekonomisi ve ithalatındaki canlılık büyük oranda Doğu Asya ülkelerinin ekonomik canlılığından ve buna bağlı olarak bu ülkelerin ithalat taleplerinden kaynaklanmaktaydı. Ancak, son gelişmeler neticesinde bölge ekonomilerinde beklenen yavaşlama doğal olarak dünya talebinin de daralmasına neden olacaktır.

    1996 yılında bölge ülkelerine (Endonezya, Malezya, G. Kore, Singapur, Tayland, Filipinler, Hong Kong, Çin Halk Cumhuriyeti, Tayvan ve Vietnam) yönelik ihracatımız yaklaşık 1.2 milyar dolar olarak gerçekleşirken bunun % 51’lik kısmını (yaklaşık 590 milyon dolar) tek başına demir çelik ürünleri ihracatı oluşturmaktadır. Anılan ülke ekonomilerinde yaşanacak pazar daralmasında ilk etkilenecek sektörün inşaat ve müteahhitlik sektörleri olacağından anılan sektörün bölgeye yönelik ihracatında da önemli daralmaların yaşanması şaşırtıcı bir sonuç olmayacaktır.

    Bölge ülkelerinin yatırımlarındaki yavaşlamaya paralel olarak demir-çelik ithal taleplerinde azalma olurken, ihtiyaçlarını da ÇHC ve Japonya gibi daha yakın ülkelerden karşılama yoluna gideceklerdir. Böylece, halihazırda Uzakdoğu pazarlarında ülkemiz ile eski Doğu Bloku ülkeleri arasında yaşanmakta olan yoğun rekabetin boyutu daha da artacaktır.

    -Yaşanan krizin etkisiyle, Doğu Asya ülkeleri Türkiye’yi dış piyasalarda zorlarken, bazı Avrupa ülkelerinin de Doğu Asya’da daralan piyasalarını telafi edecek pazarlara yönelmeleri Türkiye’yi anılan ülkelerde de yoğun bir rekabet ile karşı karşıya bırakacaktır. Eski Doğu Bloku ülkelerine yönelik ihracatımız bu kapsamda değerlendirilebilir.

    Buna paralel olarak, yoğun rekabet ortamı ihraç birim fiyatlarında bir azalmaya neden olacağından, Türk firmaları fiyatlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalabilecektir.

    -1980’li yıllardan bu yana gelişme yolundaki ülke ekonomilerine model olarak gösterilen Doğu Asya ülkelerini yaşadıkları krizden çıkarak için hükümetler ithalatı kısıtlayıcı tedbirlerin yanısıra milliyetçi duygulardan da yararlanmaktadırlar. Bu çerçevede, ithal ihtiyacının bölgeden karşılanmasının yanısıra, yerli malı kullanılması ve tüketimin genel olarak kısılması yönündeki talepler bölge ithalatının yavaşlamasına neden olacaktır. Bu durum doğal olarak bölgeye yönelik ihracatımızı olumsuz etkileyecektir.

    -Diğer taraftan, Asya Bölgesi’nden yapılan ithalatın devalüasyonlar sonucu artması muhtemeldir. Bu kapsamda tekstil ve konfeksiyon ürünleri, kara taşıtları, ayakkabı, elektronik ev aletleri, oyuncaklar, seramik ve cam ev eşyaları ile tüketim maddeleri ithalatında artış beklenmektedir.

    -Diğer yandan, 1997 yılında bir önceki yıla göre Türkiye’nin ithal otomobil satışları (sayı olarak) %118 oranında, hafif ticari araç satışları ise %110 oranında artmıştır. Bu dönemde Asya ülkelerinden yapılan otomobil ithalatı %134 oranında, hafif ticari araçlar ithalatı ise %67 oranında artış göstermiştir.

    1997 yılı verilerine göre Asya Ülkeleri’nin, sayı itibariyle, Türkiye’nin toplam otomobil ve ticari araçlar ithalatındaki payları sırasıyla %33.5 ve %66.9’dur. Fiyatların ucuzlaması sonucunda 1998 yılında da bu bölgeden yapılan ithalatın artarak yerli araç satışları üzerinde baskı oluşturması muhtemel gözükmektedir.

    -Asya Krizi ile ilgili dikkate alınması gereken diğer bir husus ise dış finansman imkanlarının büyüklüğü ve maliyeti üzerinde ortaya çıkabilecek gelişmelerdir. Kriz nedeniyle ülke risklerinin daha dikkatli değerlendirilmesi sonucunda uluslararası finansman imkanlarında daralma olması muhtemeldir.

    Krizin derinleşerek daha küresel bir boyut kazanması halinde uluslararası sermayenin daha güvenilir olan sanayileşmiş ülke fonlarına yöneleceği tahmin edilmektedir. Bu durum, Türkiye’nin dış finansman koşullarının ağırlaşmasına yol açabilecektir.

    Asya Krizinin ülkemiz ekonomisi üzerinde yaratması muhtemel olumsuz etkileri bu şekilde sınıflandırdıktan sonra, yaşanan krizin kısa ve orta vadede ülkemize sağlayacağı olumlu katkılara da değinmekte yarar görülmektedir:

    -Türkiye’nin Doğu Asya ülkelerinden gerçekleştirdiği ithalatın yapısına bakıldığında ham ve ara madde olarak kabul edilen; tabii kauçuk, palm ve soya yağları, televizyon tüpü ve diğer elektronik aksam ve parçaları, kimyasal maddeler, sentetik ve suni iplik ile bazı dokuma ürünlerinin ağırlıkta olduğu görülmektedir.

    Bölge ülkelerinin krizden rekabet güçlerini arttırarak çıkmaları büyük oranda devalüasyondan dolayı ihraç birim fiyatlarında yaşanacak düşüşten kaynaklanacak olup bu açıdan bakıldığında, özellikle yukarıda belirtilen kalemleri ara girdi olarak kullanan elektrik-elektronik, gıda ve kimya sektörlerinin ihracatlarında belli bir avantaj elde edilebileceği düşünülmektedir.

    Ancak bütün bu ara malların Dahilde İşleme Rejimi kapsamında getirilip, AB’ne üye ülkelere ihraç edilmesi halinde, ara mallar için OGT oranında vergi tahsil ediliyor olması AB ülkelerine yönelik ihracatımız için, maliyetleri düşen ham ve ara maddelerinin yaratacağı avantaj, 3. ülkelere yönelik ihracatımızı olumlu etkileyecek ve bu gelişme, 3. ülkelere yönelik sektör ihracatının artmasına neden olabilecek olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

    Bununla birlikte, böyle bir gelişme, bölge ülkelerinden yapılan ithalatın artmasına ve dolayısıyla dış ticaret açığımızın yükselmesine yol açabilecek hem de ülkemizin anılan sektörde sağlanacak bu maliyet avantajı sayesinde artacak olan ihracatı, menşei kurallarının katılığı nedeniyle AB nezdinde anti-damping ve telafi edici vergi soruşturmalarının da artmasına sebep olacaktır.

    -Uzakdoğu ülkelerinin çoğunun, IMF’nin reform programına uyma kapsamında, ihracattaki doğrudan teşvikleri kaldırmak zorunda kalacak olmaları, bu ülkelere sadece devalüasyondan kaynaklanan bir fiyat avantajı sağlamaktadır. Boş ses kayıt bantları gibi Türkiye’nin rekabet edebildiği ürünlerde, bu durumülkemize avantaj sağlayabilir.

    -Bölge ülkelerinin, üretim dengelerini yeniden kurmadıkları müddetçe döviz kurlarının sağladığı avantajı uzun süre devam ettirmeleri mümkün değildir. Ayrıca, toplumdaki huzursuzluğun artması, sendikalaşma, demokratikleşme gibi konuları gündeme getirmeye başlamıştır. Zaman içerisinde bu konudaki gelişmelere paralel olarak işgücü maliyetlerinde de yükselme beklenmelidir. Bu nedenle, kriz orta dönemde Türkiye lehine gelişmelere neden olabilecektir.

    -Yaşanan krizin Türkiye’ye sağlayacağı bir diğer avantaj ise, yabancı sermaye alanında olacaktır. Sözkonusu ülkeler, eğer IMF ile anlaşma imzalamaya ve yapısal reformlar yapmaya yanaşmazlar veya imzaladıkları anlaşmaları tam anlamıyla uygulamazlar ise, bölge ekonomileri açısından hayati öneme sahip olan ve son borsa krizinden sonra tedirgin hale gelen yabancı sermaye bölgeden kaçacaktır.

    Bölgeden kaçan ve karlı yatırım olanakları arayan yabancı sermayenin ülkemize gelmesi, Türk ekonomisi ve ihracatı üzerinde olumlu etkiler yaratacaktır. Sermaye girişinin esas itibariyle kısa vadeli ve spekülatif nitelik taşıdığı gerçeği gözardı edilmeksizin, bu gelişmenin ülkemiz ekonomisine sağlayacağı katkılar da aşikardır

    Doğu Asya Ülkeleri’nden Yapılan İthalatta Alınabilecek Önlemler

    1 Ocak 1995 tarihinde yürürlüğe giren Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Kuruluş Anlaşması ile 1 Ocak 1996 tarihi itibariyle yürürlüğe giren ve sanayi ürünleri ile işlenmiş tarım ürünlerinin sanayi paylarını kapsayan Türkiye-Avrupa Birliği Gümrük Birliği, bundan böyle izlenecek İthalat Politikalarının genel çerçevesini ortaya koymaktadır.

    Bu itibarla, genel olarak ithalatta uygulamaya konulabilecek önlemleri de DTÖ kuralları ve gümrük birliği çerçevesinde tespit edip, uygulamak daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

    (1). AKÇT ve EURATOM ürünleri ile tarım ürünleri ve balıkçılık ürünlerinin (İthalat Rejimi Kararı eki I ve IX sayılı listeler) üçüncü ülkelerden ithalatında gümrük vergisi ve toplu konut fonu oranları dönemsel olarak yükseltilebilir.

    (2). Sanayi Ürünleri ( İthalat Rejimi Kararı eki II sayılı liste kapsamı AKÇT ve EURATOM ürünleri hariç) ile III, IV, ve V sayılı liste kapsamı işlenmiş tarım ürünlerinde, gümrük vergisi oranlarının yükseltilmesi, Gümrük Birliğinin uygulanmasına ilişkin 1/95 sayılı Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Kararı'nda gerçekleşmesi güç koşullara bağlanmıştır.

    (3) Genel olarak damping fiyatlı veya sübvansiyonlu ithalatın yerli sanayi üzerinde oluşturduğu zararın bertaraf edilmesi amacıyla re'sen veya başvuru üzerine damping ve sübvansiyon soruşturması başlatmak ve önlem almak veya kısa zamanda hızla artan ithalatın yerli sanayi üzerinde oluşturduğu zararın önlenebilmesi için korunma önlemine başvurmak mümkün bulunmaktadır. Ancak, bunun için ilgili mevzuat kapsamında uygun değerlendirmelerin yapılması ve işlemlerin başlatılması gerekmektedir.

    (4) Çeşitli tekstil ürünleri ithalatında, gümrük birliği kapsamında, gözetim ve miktar kısıtlaması uygulaması yapılmaktadır. Krizin etkisini yoğun bir şekilde yaşayan ülkelerden yapılan ithalatın bir kısmı halihazırda miktar kısıtlamasına tabidir. Miktar kısıtlamasına tabi olan ürünlerde yapılabilecek ithalatın kota ile sınırlanmış olması nedeniyle, bu ürünlerde zarar etkisi oluşturan bir ithalatın olması beklenmemelidir. Ancak, tekstil ürünleri ithalatının büyük bir kısmının Dahilde İşleme Rejimi kapsamında yapılabiliyor olması ve bu kapsamda yapılan ithalatın herhangi bir önleme tabi tutulmaması, bazı tekstil ürünleri ithalatında uygulanan miktar kısıtlamalarının etkin olamamasına yol açabilir.

    (5) Ödemeler dengesi güçlüğü çerçevesinde alınabilecek önlemler: GATT 94’ün XVIII. maddesi çerçevesinde, genel ithalatın önemli oranda artması ve bunun sonucunda ödemeler dengesinin açık vermesi durumunda, menşe ülke ayrımı yapılmaksızın bütün ülkelerden yapılan ithalata öncelikle fiyata dayalı önlem (ek vergi, ithalat teminatı) ve bu önlemler sonucunda ödemeler dengesinde düzelme olmaz ise, miktar kısıtlamalarına yönelik önlemlerin genel kapsamlı olarak uygulanması mümkündür. Ancak, Türkiye yakın zamanlarda XVIII. Madde önlemlerine son verdiğini ve bir daha bu önlemlere başvurmayacağını DTÖ'ye bildirmiştir. Bundan sonra bu kapsamda bir önleme başvurmanın gerek DTÖ kuralları gerekse AB ile gümrük birliğimiz kapsamında güç olduğu düşünülmektedir.

    Bakım-onarım-servis hizmetleri için gereken şartların ağırlaştırılması: İthalat sonrasında, ithal malların bakımı, onarımı ve servis hizmetlerinin yerine getirilmesi için gereken şartları en az Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu kadar ağırlaştırılması gerekmektedir.

    (7) İhtisas gümrüklerine ağırlık verilmesi: Doğu Asya ülkelerinden kaynaklanan otomobil ve beyaz eşya gibi lüks tüketim malları ile ithalatında istenmeyen artışlar olabilecek diğer maddelerin ithalatlarında aranacak teknik kriterlerin ihtisas gümrüklerinde incelenmesi, sıraya konması ve bu malların iç pazara girişlerinin yavaşlatılması mümkündür.

    (8) DTÖ Kuruluş Anlaşması eki Ticarette Teknik Engeller Anlaşması ve İnsan, Hayvan ve Bitki Sağlığı Anlaşması’nda öngörülen düzenlemelerin gerekli etkinlikte uygulanmasının sağlanması uygun olabilecektir.

    Değerlendirme

    Yukarıda da açıklanmaya çalışıldığı üzere, Doğu Asya piyasalarında yaşanan ve tüm dünya geneline yayılma eğilimi gösteren krizin bölge ekonomileri üzerindeki etkisi nasıl olursa olsun bundan Türkiye ekonomisi ve ihracatı da doğrudan etkilenmektedir.

    Aslında bu durum, Türkiye’nin 1980 yılından bu yana uygulamakta olduğu ve amaçlarından birisinin de dünya piyasalarıyla entegrasyon olan ekonomi politikalarında önemli aşamalar kaydettiğinin bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Doğal olarak, dünya ile entegrasyonun derecesi arttıkça dünya piyasalarından etkilenme oranı da artmaktadır. Burada önemli olan nokta Türkiye’nin ortaya çıkan bu krizlerden ekonomisini en az zararla kurtarmanın hatta bu krizlerden yarar sağlayarak çıkmanın yollarını bulmasıdır.

    Dolayısıyla, Türkiye’nin yaşanan bu son krizden etkilenmemesi mümkün değildir. Bölge ülkelerinin devalüasyona bağlı olarak rekabet güçlerini artırmalarının, kısa vadede ülkemiz ihracatını olumsuz etkilemesi kaçınılmazdır. Bu etkinin 1998 yılı içersinde hissedilmesi çok büyük ihtimal dahilindedir. Bu gerçekle birlikte, yaşanan bu krizin etkilerinin tek boyutlu olarak incelenmesinin de doğru olmayacağı düşünülmektedir.

    Gittikçe daha kompleks bir hal alan dünya ekonomisi ve ticaretinde yaşanan bu krizin ülkemiz ekonomisi üzerinde yaratacağı etkilerin de karmaşık ve çok boyutlu olması doğaldır. Nitekim, yukarıdaki açıklamalardan da görüleceği üzere, Türkiye açısından hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Burada önemli olan husus, Türkiye’nin ekonomisini ve sanayi yapısını sağlam temellere oturtması ve ihracatını bu sağlam ekonomik yapıya dayandırmasıdır. Bu sağlandığında, dünyanın diğer bölgelerinde yaşanacak bir krizin ekonomimiz ve ihracatımız üzerindeki olumsuz etkileri de en aza indirilmiş olacaktır.

    Kısa vadede Türkiye’nin, sözkonusu kriz sonucunda ortaya çıkan durumdan azami faydayı elde etmesi için 1998 yılında alması gereken tedbirler ise şöyle özetlenebilir;

    1.Türkiye, özellikle bölgeden kaçacak olan kısa vadeli yabancı sermayeyi ürkütmeyecek bir kur politikası uygulamalıdır. Bir başka deyişle, izlenecek kur politikası ile faiz oranları arasında var olan hassas denge gözetilmelidir.

    2.Ayrıca, Hükümetimiz’in 1998 yılında izlemeyi planladığı ve ekonomik büyümenin belli oranlarda yavaşlamasını hedefleyen ekonomik politikaları, üreticilerin dış pazarlara yönelmelerini sağladığı ölçüde ihracatımızın krizden olumsuz etkilenmesinin önüne geçilebilecektir.

    3.Doğu Asya’da yaşanan krizden en çok AB ve ABD pazarlarına yönelik tekstil-konfeksiyon ve elektrik-elektronik sektörleri ihracatımız olumsuz etkilenecektir. Bu gerçekten hareketle, ihracatımızın desteklenmesinde önemli rol oynayan Eximbank’ın 1998 yılında kullandıracağı kredilerde pazar ve sektör açısından selektif davranması ve anılan pazar ve sektörlere öncelik vermesinin yerinde olacağı düşünülmektedir.

    4.Ülkemizin bölgeden yaptığı ithalat içinde yer alan ham ve ara girdilerin fiyatlarında yaşanacak düşüş, üreticilerimize belli bir maliyet avantajı sağlayacaktır. Bu nedenle; ham ve ara girdi ithal eden üreticilerimizin bu bakımdan aydınlatılmaları ve ithalatlarında anılan pazarlara yönlendirilmeleri yerinde bir uygulama olacaktır. Bu çerçevede, 1998 yılında bölge ülkelerinden ülkemize getirilecek “Alım Heyetleri” kapsamında işadamlarımız ile bölge işadamları arasındaki işbirliği olanaklarının geliştirilmesi, ithal talebinin bölgeye kayması açısından olumlu sonuçlar doğuracaktır.

    BÖLÜM V: KRİZİN DİĞER ÜLKELER ÜZERİNDEKİ ETKİSİ


    Asya'daki gelişmekte olan ülkeler küresel ekonominin önemli aktörleri arasına girerek küresel talebin oluşumunda önemli rol oynamaktadırlar. Bu ülkelerin büyüme hızlarında ve küresel talebe katkılarında meydana gelen hızlı bir düşüş, başta Avrupa ve Japonya olmak üzere sanayileşmiş ülkelerin işsizlik oranlarında artış yönünde giden eğilimi tersine çevirmek için gerekli oranlarda büyümelerini zorlaştıracaktır.

    Yaşanan krizin bölgesel büyüme dinamikleri ve Doğu Asya bütünleşmesi üzerinde önemli sonuçlar doğuracağı hakkında kaygılar duyulmaktadır. Bu ülkeler sanayileşme ve kalkınma yolunda aşamalı gelişme sürecini ifade eden "Uçan Kazlar Süreci’nin” (Bakınız sayfa 78-79) farklı evrelerinde bulunmaktadırlar.

    Uçan Kazlar sürecinin dayandığı temeller bölgedeki para birimlerinde yakın zamanda yapılan devalüasyonlara bağlı olarak sallanmaktadır. Para birimlerindeki istikrarsızlıklar ülkelerin nisbi durumlarını da değiştirmekte ve bölge çapında çeşitli sanayilerin rekabet güçleri hakkında önemli belirsizlikler doğurmaktadır. Bu ise, ticaret malları üretimi için yapılacak olan bölge içi yatırımları sarsmaktadır. Şayet bölgeye tekrar istikrar kazandırmak maksadıyla IMF'nin önerdiği tedbirler çerçevesinde kısıtlayıcı ekonomi politikaları (faizlerin yükseltilmesi - daraltıcı mali politikalar) uygulanırsa bölge genelinde büyüme hızları düşecektir.

    IMF’in önerdiği Reform Paketi’ni esas itibariyle iki yönüyle değerlendirmek uygun olacaktır. Birincisi; IMF’in döviz krizi ile karşı karşıya kalan ülkelere geleneksel olarak tavsiye ettiği, faizlerin yükseltilmesi politikasına ilişkindir. Bu politikalar, sıkı maliye politikalarıyla desteklenecektir. Buna göre bankacılık sisteminin para arzında daralmalar olacak, ayrıca vergiler yükseltilecek, kamu harcamaları kısılacaktır. Burada temelde amaçlanan, para birimlerinin değer kayıplarının kontrol altına alınması, izlenecek yüksek faiz politikaları ile yabancı sermayenin ilgili ülkeyi terketmesinin önlenmesidir. Bir taraftan yabancı yatırımcıya ek kazanç sağlanırken, diğer taraftan baskı altında bulunan para birimlerinden dolara veya başka bir dövize kaçışın önlenmesi, dolayısıyla, para birimlerinde istikrar sağlanması hedeflenmiştir. Kriz yaşayan ülkelerde para birimlerinin değer kaybına uğrama sürecinin durdurulamamış olması, bu ülkelere yatırım yapan yabancı kuruluşların yatırımlarında değer kaybına yol açmakta, bu durum da yabancı sermayenin kaçışını hızlandırmaktadır.

    IMF’in Reform Paketi’nin sıkı mali politikalarla ilgili bölümü, çeşitli çevrelerce, Dünya Bankası da dahil, yoğun eleştirilere uğramıştır. Zira Güney Kore, Endonezya ve Tayland’ın sorunlarının bütçe disiplinsizliğinden kaynaklanmadığı, bu ülkelerde tasarruf eğiliminin yüksek olduğu, kamu gelir ve giderler dengesinin Güney Kore’de 1994-1997 yılları arasında açık vermediği, Endonezya’da dengenin GSYİH’nın 1989 yılında %1,4, 1997 yılında ise %2 civarında fazlalık gösterdiği, Tayland’da ise 1990-1996 yılları arasında kamu gelir-gider dengesinin GSYİH’ya göre %1,6-%4,4 arasında değişen oranlarda fazlalık verdiği, ayrıca enflasyon oranının bu 3 ülkede de makul düzeylerde seyrettiği ileri sürülmektedir.

    Ayrıca IMF, borçlarını geri ödeme kabiliyetini kaybetmiş bulunan banka ve şirketlerin zaman geçirmeden kapatılmasını şart koşmuştur. Bir ülkede, çok sayıda bankanın ardı ardına kapatılması halkta güven yerine güvensizlik doğurur. Örneğin, Endonezya’da 16 bankanın arka arkaya kapatılmış olması, halkı paniğe sokmuştur. Tasarruflarını bankalardan tahsil edemeyecekleri korkusuyla mudiler bankalara hücum etmişlerdir. Bu durum Endonezya para birimi Rupiah üzerinde aşırı baskı yaratmaktadır. Bankaların ardı ardına kapatılması büyük eleştirilere konu olmuştur. Ayrıca, Endonezya Merkez Bankası panikten dolayı bankacılık sistemine son iki ay içerisinde Endonezya GSYİH’nın %5’i nispetinde para aktarmış bulunmaktadır. Rupiah 1 hafta içerisinde değerinin yarısını kaybetmiştir. IMF Reform Paketi’nde Rupiah’ın değerinin 1 ABD Doları=4,000 Rupiah dolaylarında sabit tutulmasını öngörmüş olmasına rağmen, 21.1.1998 itibariyle parite 1 ABD doları=11,300 Rupiah olmuştur.

    Diğer taraftan, G. Kore, Endonezya ve Tayland’da krizin bu ülkelerin ekonomik politikalarına güven tesis edilmeden aşılamayacağı da aşikardır. Bu bakımdan, IMF Programı’nı eleştirenler, bölgeden yabancı sermayenin kaçışını önlemek için yüksek faiz politikalarına alternatif de getirememektedirler.

    IMF, sıkı para politikalarının sıkı maliye politikalarıyla desteklenmeden tam başarıya ulaşılamayacağını, izlenecek sıkı para ve maliye politikaları sonucunda kısa vadede iflas durumuna gelmiş şirketlerin kapanacağını, bunu büyük çapta işten çıkarmaların takip edeceğini, ekonominin küçüleceğini, ithalatın azalacağını, ancak bu olumsuz etkilerin hemen ardından para birimleri devalüe edilen bu ülkelerde ihracatın ve ödemeler dengesinin görünmez kalemlerinde gelirlerin artacağını, sonuçta cari hesap dengesi açıklarının olumlu yönde etkileneceğini, bu arada yabancı yatırımcıya güven geleceğini, para birimleri üzerinde baskının azalacağını, ayakta kalan şirketlerin alacakları bir dizi önlemle daha etkin bir şekilde faaliyet göstereceklerini, orta vadede ise faizlerin düşmeye başlayacağını, yatırımcıların artacağını, istihdamda artışların olacağını ve sonuçta bu ekonomilerde dengelerin yeniden tesis edilebileceğini savunmaktadır.

    Krizin küresel etkileri hakkında belirli ölçüde farklılaşan fikirler bulunmaktadır. Bir taraftan dünyanın giderek küresel bir köy haline geldiğine, piyasaların artan oranda birbiriyle entegre olduğuna ve ekonomilerin birbirlerine bağımlı hale geldiğine dikkat çekilirken, diğer taraftan da Doğu Asya ekonomilerinin dünya üretimi ve ticareti içerisindeki küçük paylarına dikkat çekilerek, krizin etkilerinin ihmal edilebilecek boyutta kalacağı düşünülmektedir. Ancak, başlıca uluslararası örgütlerin krize bakışı, krizin küresel etkisinin çok daha ciddi olacağı ve mevcut tahminleri en az bir puan düşürecek kadar önemli bir büyüme kaybına yol açacağı şeklindedir.

    Fakat belki de en az göz önüne alınan husus, bu krizin dünya ekonomisinde mevcut olan dengesizliklerin en üst sırasına yerleşeceğidir. Aslında krizin hemen öncesinde zaten büyük bir tutarsızlık bulunmakta idi. ABD hariç büyük ekonomilerin hemen hemen hepsi, artan ihracata bağlı yüksek büyüme beklerken ABD'nin küresel talebe katkısının azalması beklenmekteydi. Dış ticaret fazlası veren ülkeler (Avrupa ve Japonya) büyüme hızlarını korumak için gerekli gördükleri ticaret fazlalarını artırmak maksadıyla daraltıcı mali politikalar uygulamakta idiler. Bu gelişmelerin tersine Çin ve Tayvan istisna olmak üzere, Doğu Asya'nın hızlı büyüyen ekonomileri küresel talebe katkı sağlayan başlıca ülkeler arasındaydılar ve özel sermaye akımları ile finanse ettikleri büyük ticaret açıkları vermekteydiler. Ancak ABD'de ve Avrupa'da faiz oranları yükselmeye başladığında, sermaye akımlarının gelişmekte olan ülkelerden yönünü değiştirmesi bekleniyordu. Bu da Doğu Asya ekonomilerini büyük ticaret açıklarını kapatmaya ve dolayısıyla küresel talebe olan katkılarını azaltmaya zorluyordu.

    Doğu Asya krizinin belki de tek iyi tarafı, ABD ve Avrupa'da artan faiz oranlarını ve parasal kısıtlamaları durdurmuş olmasıdır. Bu etki, kriz küresel menkul kıymet piyasalarında 1997 yılının Ekim ayında patlak verdiğinde ortaya çıkmıştır. Diğer taraftan kriz, merkez bankalarında duyulan enflasyon endişelerini ortadan kaldırmış ve hatta deflasyonist endişelerin yükselmesine yol açmıştır.

    Ancak kriz, küresel dengesizliklerin azaltılması yönünde bir etki yapmadığı gibi mevcut durumu daha da kötüleştirmiştir. Her ne kadar Doğu Asya ülkelerinde döviz kurları şimdi daha rekabetçi düzeyde bulunsalar da, firmaların borçlanma imkanlarının daralmış olması ve dış borçlanmanın caydırıcı maliyetleri gibi nedenlerle bu ülkeler artık daha fazla döviz kazanma ihtiyacı ile karşı karşıya kalmışlardır. Dahası iç borçlanmanın faiz maliyetlerinin artması borç servislerini ağırlaştırmış ve mali daralmaya bağlı olarak iç talep de kısılmıştır.

    Sonuç olarak, Doğu Asya'lı firmalar ABD, Avrupa ve Japonya gibi önemli rekabet gücü elde ettikleri ülkelerde çok daha agresif bir ihracat stratejisi izleyeceklerdir. Her ne kadar yaşadıkları kredi sorunlarına bağlı olarak ufukta bir ihracat patlaması henüz görülmese de, bu ülkelerin dış borç sorunlarını hallederek, 1980'lerin Latin Amerika ülkelerinden farklı olarak (ithalatın kısılarak ticaret fazlası yaratılması), ihracatlarını artırmak suretiyle ticaret fazlası vermeleri mümkün görülmektedir. Yurt içerisinde ne kadar katı ekonomi politikaları uygulanırsa, firmaların sanayileşmiş ülkelerde yeni pazar arama eğilimleri de o derece güçlü olacaktır.

    Bu durum alınacak önlemlerin, iki ana bileşeninin bulunması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Birincisi; bu ülkelerin dış borçlarının ertelenmesi veya yeniden takvime bağlanmasını içermektedir. Borçların mevcut yüksek faiz oranlarından temin edilecek yeni krediler ile ödenmesi yerine, ileride kazanılması muhtemel ihracat gelirleri ile ödenmesine imkan verilmelidir. İkincisi; Doğu Asya ülkelerinin döviz kazanabilecekleri ülkelerde, pazar paylarının arttırılarak bu ülkelerin dış borçlarını ödeyebilmelerine imkan verilmelidir. Yani mevcut sorun Doğu Asya ülkelerinin finans sektörlerini veya makro ekonomik dengelerini yeniden yapılandırılması ile (ne kadar gerekli de olsa) çözümlenecek nitelikte değildir. Japonya ve Avrupa'da deflasyonist eğilimlerin ortadan kaldırılması hayati derecede önemlidir. Dünyanın bu iki bölgesi iç talebe dayalı büyümeyi teşvik etmedikçe ve dış ticaret fazlalarını azaltmaya yanaşmadıkça küresel ekonomi, finansal istikrarsızlık riskine ve durgunluğa karşı zayıf olmaya devam edecektir ve buna bağlı olarak Doğu Asya'daki kriz küresel büyümedeki azalmaya ve ticaret kısıtlamalarının artmasına katkı sağlayacaktır

    Kriz Japonya'nın karşılaştığı sorunların ağırlaşmasına yol açabilecektir. Yen ABD Doları karşısında değer kaybederken, Doğu Asya paraları karşısında da değer kazanmaktadır. Bu ise Japonya'nın döviz kurlarındaki değişimlerden ilave bir kazanç elde edemeyeceği, fakat, ABD ile ticaret fazlasını arttıracağı anlamına gelmektedir. Bu da şayet ABD ekonomisi yavaşlamaya başlarsa ve ticaret açığı artarsa tepki doğuracaktır. Yen'in Doğu Asya paraları karşısında daha da değerlenmesi ise, yine ABD Doları karşısında ilave değer kayıpları doğuracaktır ve bu durumda yine ticari anlaşmazlık konusu olacaktır. Japon firmaları kaybettikleri rekabet güçlerini daha önce yaptıkları gibi Doğu Asya'ya doğrudan yabancı yatırım (FDI) yaparak geri kazanamayacaklardır. Zira Japon bankalarının zaten bölgede büyük açık pozisyonları ve firmaların kapasite fazlaları bulunmaktadır. Bu durumda Japon firmalarının karları azalacak, ücretler ve işsizlik üzerinde baskı oluşacaktır.

    Genellikle AB'nin Doğu Asya krizinden fazla etkilenmeyeceği, çünkü AB'nin bölgeye ihracatının GSYİH'sı içerisinde önemli bir pay tutmadığı düşünülmektedir. Ancak, AB içerisinde bazı ülkelerin bölgeye yaptıkları ihracat son yıllarda toplam talebinin oldukça dinamik bir kısmını oluşturur hale gelmiştir. Dahası Avrupa bankalarının sadece Doğu Asya'da değil, krizin yayılma ihtimalinin hala oldukça yüksek olduğu Doğu Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinde de, ABD ve Japon bankalarından daha fazla pozisyon açıkları bulunmaktadır. Krizin, büyük dış açıklara sahip olan pek çok gelişmekte olan ülke ve geçiş ekonomilerindeki ekonomi politikalarını etkilemesi beklenmektedir. Bu ülkeler krizden etkilenme risklerini en aza indirmek maksadıyla iç taleplerini kısıtlayıcı, ithalat ve dış açıklarını azaltıcı politikalar izleyebilirler. Bu politikalar ise, sadece anılan ülkelerde deflasyonist etki yaratmaz, başta Avupa Birliği olmak üzere ticari ortakları için de aynı etkileri doğurur. Gelişmekte olan ülkelere yönelik net ihracatlarının azalması ve aynı zamanda EMU için gerekli olan kriterlerin sağlanması maksadıyla uygulanacak daraltıcı mali politikalar, AB için işsizlik oranlarındaki artışın önlenmesini oldukça zor hale getirecektir. Avrupa para birimleri, Yen karşısında değer kazanırlarsa büyüme hızı azalacaktır. Her ne kadar bu, EMU için başarılı bir sonuç olsa bile, mevcut durumda sadece işsizlik sorununu ağırlaştıracaktır.

    Kriz, EMU için ilave bir değişim de getirebilecektir. Özellikle dış ödemeler ve emek piyasalarının başlangıç durumunda ülkeler arasında oldukça farklılık gösterdiği göz önüne alınırsa, ülkelerin bütçe kısıtlamaları ile farklı iktisadi evrelerde bulunmaları ve ABD gibi güçlü bir finans merkezinin yokluğu, faiz ve döviz kuru politikaları üzerinde anlaşmazlık yaratabilir. Bu gibi sürtüşmeler, şayet EMU katılımcı ülkelerde farklı para politikalarının uygulanmasını gerektiren asimetrik dış şoklara maruz kalırsa ortaya çıkabilir. Bu açıdan ele alınırsa, EMU'nun öncesine denk gelen Asya Krizi ayrı bir ilgi ve dikkat doğurmaktadır.

    Krizin ortaya çıkmasında bilinmeyen bir diğer unsur da Çin'dir. Her ne kadar Çin'in kendisi bölgede spekülatif ataklara maruz kalan ülkeler arasında yer almasa da Hong Kong, Çin’in “yumuşak karnı” dır. Çin'in ihracatı bölge ülkelerinin artan rekabeti karşısında azalabilir ve büyüme hızı hükümetin koymuş olduğu %8'lik hedefin altına düşebilir mi? Piyasalar, 1993 yılında Fransa'yı test ettikleri gibi Çin'in sabit kuru devam ettirme kararını da test edeceklerdir. Çin, politik olarak Hong Kong'un sabit kurunu iptal edemeyeceği için, kendi para birimini devalüe edecek ve Hong Kong'da sabit kuru korumak için faiz oranlarını kullanacaktır. Fakat Çin, Hong Kong'da sabit kuru korumayı başarırsa, yaşanan kriz önemli oranda derinleşebilir.

    Genel olarak değerlendirilecek olursa, Asya Krizi küresel ekonomide varolan dengesizlikleri ağırlaştıran güçleri serbest bırakmıştır ve korumacılık ve deflasyon eğilimlerini tekrar ortaya çıkarmıştır. Artan ticari dengesizlikler ve azalan büyüme hızları, korumacılık hareketlerinin gelişeceği ortamı hazırlayacaktır ve bu tür hareketler başta Avrupa ve ABD olmak üzere dünya genelinde yoğunlaşabilir. Dahası gelişmekte olan ülkeler ticaret açıklarını kapatmaya başladıkça, şayet fazla veren ülkeler genişletici makro ekonomik politikalar uygulamazlarsa, korumacılık hareketleri uygulanmaya başlayabilir.

    Diğer bir potansiyel tehlike ise rekabetçi devalüasyonlardır. Rekabetçi devalüasyonun doğuracağı tehlikeler artık eskisine nazaran çok daha fazladır. Günümüzde varolan tehlike artık enflasyon değil deflasyondur. Bir kaç yıl önce doğan Avrupa'daki kriz bazı ülkeleri EMS'nin dışına çıkararak devalüasyon yapmaya zorladığında bu tür belirtiler ortaya çıkmıştı. Şayet Asya Krizi küresel deflasyonu derinleştirirse, bü türden eylemlerin yaygınlaşması beklenmelidir. İşte bu nedenden ötürü dış fazlaya sahip olan ülkelerin genişletici mali politikalar izlemelerinin önemi artmaktadır.

    Olabilecek en kötü senaryo belki de Pasifiğin diğer yanında ortaya çıkacak olan kapasite fazlasıdır. Japonya'da post-Plaza iyileşme dönemi güçlü yatırım patlamasına dayanmaktaydı. Fakat bu yatırımlar daha sonra kapasite fazlasına yol açmıştır. Doğu Asya'da günümüzde yaşanan sorunların temelinde de 1990'ların başında başlayan aşırı yatırımlar yatmaktadır. ABD de yatırımlara dayalı genişlemesine son vermezse, ticari anlaşmazlıkların artması kaçınılmaz olacaktır.

    IMF Tahminlerindeki Revizyonlar

    Büyük oranda Asya’daki kriz nedeniyle, kalkınmakta olan ve yeni sanayileşen ülkelere yönelik net özel sermaye akışı, IMF’in 1997 yılındaki tahminlerine göre, yaklaşık 80 milyar ABD Doları azalmıştır. Bu durumun 1998 yılında da fazla değişmemesi, ancak 1999 yılından itibaren bir ekonomik iyileşmenin gözlenmesi beklenmektedir. 1997-1998 döneminde, 1996 yılına göre net özel sermaye hareketlerindeki bu düşüş, Asya Krizi sonucunda oluşan faiz oranlarındaki ve diğer mali göstergelerdeki değişimlerle birleşerek IMF’in yaptığı ekonomik tahminlerin değiştirilmesini gündeme getirmiştir.

    Gelişen pazar ekonomileri için özel dış finansmandaki gerileme sonucunda gelişmekte olan ülkelerin cari işlemler açıklarının, 1997 yılı Ekim ayında yapılan tahminlere göre toplam 22 milyar ABD Doları azalması beklenmektedir. 1998 yılında ise ülkelerin yeni ayarlamalar yapmalarıyla birlikte, gelişmekte olan ülkelerin toplam cari işlemler açıklarının IMF’in daha önceki projeksiyonlarına göre toplam 55 milyar ABD Doları gerileyeceği tahmin edilmektedir. Burada 1997 yılına ait tahminlerdeki düzeltmeler Asya Krizi nedeniyle (özellikle Endonezya, Tayland) oluşan değişimlerden kaynaklanmaktadır. 1998 yılında ise, Batı yarımküredeki gelişen pazar ekonomileri için yapılan projeksiyonlarda belirgin bir ayarlama söz konusudur. Gelişmiş ülkeler içinde yer alan G.Kore için 1998 yılına ait cari işlemler açığı tahminleri de revize edilmiştir. Üretimle ilgili olarak, 1998 yılında gelişmiş ülkelerin toplam cari işlemler açıklarının GSYİH’ya oranında daha önceki projeksiyonlara göre %0.75 puanlık bir gerileme beklenmektedir.

    Gelişen pazar ekonomilerinin, özel finansmandaki düşüş sonucu üstlendikleri dış ayarlamaların bir kısmının talebin kısılması, bir kısmının da para birimlerindeki değer kaybı sonucunda artan uluslararası rekabet gücü yoluyla ortaya çıkması beklenmektedir. İlk mekanizma, yani özel yatırımcılar tarafından azalan fonlarda faaliyette bulunma, sermaye maliyetinin yükselmesi, güven kaybı ve ekonomik politikaların sıkılaşması gibi nedenlerle, hem ayarlamada bulunan ülkede hem de bu ülkenin ticaret ortakları arasında büyümenin yavaşlaması eğilimini ortaya çıkaracaktır. İkinci mekanizma da ticaret ortaklarının net ihracatlarını düşüreceğinden büyümeyi yavaşlatacaktır, çünkü ayarlama sürecindeki ülkeler ihracatlarını artırmaya çalışacaklar ve iç talep de tüketicilerin reel gelirleri üzerinde meydana gelecek devalüasyon etkisi sonucunda kısılacaktır.

    Sanayileşmiş Asya ekonomileri, gelişmekte olan ve geçiş sürecindeki ülkeler için 1998 yılında üretimle ilgili projeksiyonlar, ekonomik faaliyetlerdeki ve ithalat büyümesindeki belirgin yavaşlamayla karakterize edilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin ihracatlarında artış yönünde bir revizyon, bu ülkelerdeki ekonomik faaliyetlerin faiz oranlarındaki değişimin bir sonucu olarak yabancı talep tarafından nasıl destekleneceğini belirtirken, diğer iki gruptaki ihracat büyümesiyle ilgili düşüş yönündeki revizyonlar gelişmekte olan dünyadaki genişlemenin yavaşlamasının etkilerini göstermektedir.

    1998 yılında gelişmekte olan ülkelerde üretim artışının %5’in altında gerçekleşmesi beklenmektedir. Bu durum 1992 yılından bu yana bu ülkelerdeki en yavaş büyümedir ve IMF’in 1997 yılı Ekim ayı tahminlerinden %1.25 puan daha düşüktür. Dünya genelinde büyüme projeksiyonları revize edilmiştir, fakat bu revizyonların en önemlileri Asya ve bir dereceye kadar Batı yarımküre için söz konusudur. Bu iki bölge son yıllarda özel sermaye akışının en yoğun olduğu ve günümüzde de en büyük düşüşlerin yaşandığı bölgelerdir. Aslında 1998 yılıyla ilgili yavaş büyüme projeksiyonları sadece Asya ile ilgilidir. Diğer bölgelerde büyüme oranlarının 1990’ların ilk yarısındaki hızına uyumlu bir şekilde devam etmesi beklenmektedir. Krizin etkilerinin Afrika ve Ortadoğu üzerinde nispeten daha az olmasının nedeni, bölge ülkelerine yönelik göreli olarak düşük seyreden yabancı sermaye akımlarıdır. Fakat bununla birlikte, küresel büyümenin yavaşlaması, bu gelişmenin mal fiyatları üzerindeki etkisi ve bazı ticaret ortaklarında ortaya çıkacak olan rekabet gücü kazançları nedeniyle bölge ekonomileri üzerinde olumsuz etkiler meydana gelebilecektir. Gelişmiş ekonomiler içinde, Asya’daki yeni sanayileşen ülkelerin 1998 yılı büyüme projeksiyonları %6’dan %3.5’e çekilmiştir. Bu alandaki en belirgin düzeltme Güney Kore’de yapılmıştır. Japonya’nın büyüme projeksiyonunda da revizyon söz konusudur.

    Avrupa ve Kuzey Amerika’daki sanayileşmiş ülkelerin ticaret hacmi içinde Asya’nın payının küçüklüğü ve bu ülkelerdeki hızlı büyüme beklentileri sebebiyle, Kriz nedeniyle yapılan revizyonlar çok daha ılımlı olacaktır. IMF’in 1997 yılı Ekim ayındaki tahminlerine göre, ABD ekonomisinde de bir gerileme olması öngörülmekle birlikte, ekonomik büyümenin potansiyeline yakın bir düzeyde gerçekleşmesi beklenmektedir. ABD ve İngiltere’de yaşanan ılımlı ekonomik büyüme, artan enflasyonist baskıların azalmasına yardımcı olacaktır. Asya Krizi’nin olmaması durumunda Kuzey Amerika ve Avrupa için yapılan projeksiyonların bir miktar artması beklenmekteydi. Krizin bölgedeki büyüme oranlarını 0.25 ile 0.50 oranında azaltacağı düşünülmektedir.

    Bir bütün olarak dünya ekonomisi için, 1996 ve 1997 yıllarındaki yıllık ortalama %4’lük büyümeden sonra 1998 yılı için %3.5’luk büyüme tahmininde bulunulmaktadır. Bu oran, IMF’in Ekim ayında yayınladığı tahminlerden %0.75 puan az olmakla birlikte, büyüme oranı yine de 1990-1993 yılları arasındaki küresel durgunluk esnasında kaydedilen %1.75-%2.75 gibi oranlardan daha yüksek olacaktır. Gerçekten de, 1998 yılı için yapılan büyüme projeksiyonları geçen 20 yılın ortalamasından biraz daha yüksektir. Dünya ticaretinin yavaşlamasıyla ilgili 1998 yılı projeksiyonları tarihi standartlara göre büyük bir gerilemeye işaret etmemektedir.

    Asya’nın Geleceğine İlişkin Görüşler

    Asya krizi uzun yıllar devam eden büyük ekonomik başarılardan sonra ortaya çıkmıştır. Son on yılda ortalama GSYİH artış hızları ASEAN-5 olarak bilinen ülkelerde (Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland) %8 civarında gerçekleşmiştir. Son 30 yılda kişi başına milli gelir Kore'de 10, Tayland'da 5 ve Malezya'da 4 kat artmıştır. Dahası Hong Kong ve Singapur'da kişi başına milli gelir rakamları pek çok sanayileşmiş ülkeyi geride bırakmıştır. Tayland Krizi’ne kadar bölge, gelişmekte olan ülkelere akan sermaye akımlarının yaklaşık yarısını kendisine çekmeyi başarmıştır (1996'da 100 milyar ABD Doları). Son on yılda Doğu Asya ülkeleri dünya ticareti içerisindeki paylarını iki kat artırmayı başarmışlardır (Dünya ticaretinin yaklaşık beşte biri).

    Kriz yayılmaya başladıkça varolan politik belirsizlikler ve yetkililerin gerekli düzenlemeleri ve reformları yapacaklarına ilişkin duyulan güvensizlik, para ve menkul kıymet piyasaları üzerindeki baskıları artırmıştır.

    Doğu Asya mucizesinin sürdürebilirliği bölge ekonomilerinin karşılaştığı sorunlar nedeniyle sorgulanmaya başlanmıştır. Mevcut problemler nelerdir ve Doğu Asya ülkeleri hızlı büyümelerini devam ettirebilmek için bu sorunlarla nasıl mücadele etmelidir?

    1996'da ihracatta görülen hızlı azalma, Japonya, Güney Kore ve Tayland'taki finansal sorunlar ve 1997 yazında yaşanan para krizi gibi sorunlarla birlikte Doğu Asya'daki hızlı büyümenin sürdürülebilirliği tartışılmaya başlanmıştır. Bölgedeki sorunların temelinde hızlı büyümeyle birlikte ortaya çıkan kurumsal ve yapısal eksiklikler yatmaktadır. Ayrıca ortaya çıkan bu sorunlarla birlikte Doğu Asya ülkelerindeki hızlı büyümenin; kalabalıklaşan ve kirlenen şehirler, ormanların hızla yokolması ve gelir dengesizlikleri gibi doğurduğu çeşitli sorunlar dikkat çekmeye başlamıştır.

    Bu problemler pek çok yeni sorunun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Doğu Asya ekonomileri Japonya'nın sahip olduğundan daha düşük gelir düzeylerinde, yavaş bir büyüme mi, yoksa ekonomik bir kriz mi yaşayacaklardır? Yeni zenginleşen Doğu Asya toplumlarının karşılaşacağı sorunlar bulunmakta mıdır? Hızlı ekonomik ve sosyal kalkınmalarını sürdürebilmek için farklı yollar mı izlemek zorundadırlar?

    Doğu Asya bir çelişkiler bölgesidir. Bölge milyarder sayısındaki artış bakımından dünyada en hızlı artışın yaşandığı yer olurken, 350 milyon insan hala günde bir dolardan daha az bir gelirle yaşamaktadır. Piyasa ekonomisi stratejileri henüz yeni bir olgudur ve Doğu Asya nüfusunun %70'i merkezi planlama döneminden geçişin yaşandığı düşük gelirli ülkelerde yaşamaktadır. Bölgedeki farklılıklara rağmen Doğu Asya ülkelerinin karşı karşıya kaldıkları yeni sorunların pek çoğu ulusal sınırların ötesine geçmektedir. Bu bölümde Doğu Asya'nın geleceği ile ilgili 7 sorun ortaya koymaktadır. Tüm bu sorunlar serbest piyasalara devlet müdahalesi şeklinde cereyan eden tartışmalardan farklı olarak, toplumun ihtiyaçlarının karşılanması yönünde birbirini tamamlayan, piyasaları destekleyici hükümet politikaları ve kurumların nasıl oluşturulacağı konusu ile ilgili bulunmaktadır.

    1- Uçan kazlar sakin bir uçuş rotasına dönecekler mi?

    1930'larda Japon ekonomist Akamatsu tarafından ilk kez formüle edilen "Uçan Kazlar" teorisi lider ülkelerin sermaye varlıkları derinleştikçe, teknolojik yetenekleri arttıkça ve çalışanların beceri ve ücret durumları geliştikçe kendi üretim yöntemlerini, kendilerini takip eden ülkelere devrettikleri bir uluslararası üretim devresi tanımlamaktadır. Bu, Doğu Asya'da son 30 yılda gözlemlenen oldukça yumuşak bir süreç olmuştur. Doğu Asya ekonomileri önce tarımdan basit imalatçı döneme, daha sonra otomotiv ve kimyasalların üretimine ve son olarak da yüksek teknoloji (high-tech) endüstrilerine geçmişlerdir. Bu süreç son on yılda emeğin uluslararası dağılımında bir kayma ve bölge içi ticarette bir patlama ile kendini göstermiş ve Japonya ve 4 kaplandan (Hong Kong, Kore, Singapur ve Tayvan) daha fakir olan komşularına doğru geniş çaplı endüstriyel sermayenin yer değiştirmesini beraberinde getirmiştir. Bu gelişme şehirli toplumlarda daha geniş değişimlerle birleşmiştir. Tarım sektöründen boşalan işgücü diğer sektörlerde istihdam edilmiş, okullar gittikçe artan sayıda vasıflı işgücü yetiştirmiş, pek çok sayıda yeni iş türleri geliştirilmiş, daha yüksek ücret ve daha iyi çalışma şartları yaratılmıştır. Artan gelir, daha iyi eğitim ve sağlık hizmetleri toplumların çağdaşlaşmasını derinleştirmiş ve hızlı bir demografik değişim meydana getirmiştir.

    Şimdi bölge genelinde bu türden değişimlerin sorunsuz devam edip etmeyeceği soruları yükselmeye başlamıştır. Artan uluslararası entegrasyon, hızlı teknolojik değişim ve yeni toplumsal gelişmeler bölge ülkelerinin pek çoğunda bu şekildeki ılımlı değişimi bozacak yeni taleplere işaret etmektedir.

    2- Özel sektörün katılımı altyapı darboğazını ortadan kaldıracak mıdır?

    Doğu Asya mucizesinin özünde kamunun yoğun altyapı yatırımları yatmaktadır. Ancak bu durum daha fazla devam edebilecek gibi görünmemektedir. 1990'ların başında bir ülkenin rekabet gücünün devam edebilmesi açısından etkin iletişim, ulaşım, enerji ve diğer altyapı hizmetlerinin sağlanmasının önemi arttıkça, bu alanlarda özel sektörün de katılımının kaçınılmazlığı anlaşılmaya başlanmıştır. Başlangıçta geniş Doğu Asya altyapı ihtiyaçları ve özel sektörün katılımı (yüksek karlılık oranlarında) arasında umut vadeden beklentiler mevcuttu. Önemli ilerlemeler de sağlanmıştı; Filipinler'de enerji darboğazının aşılması, pek çok ülkede telekomünikasyon hizmetlerinin özelleştirilmesi, Malezya'da sınır ötesi işlemlere özel sektörün katılımı, Çin'de ulaşım ve enerji alanlarındaki bazı öncü yap-işlet-devret projeleri gibi. 1995 ve 1996 yıllarında Doğu Asya ülkelerine bu alanlarda yaklaşık 9 milyar ABD Doları yabancı sermaye de girmişti. Ancak bu rakam toplam altyapı harcamalarının sadece %10'unu oluşturmaktaydı. Özel sektörün yüksek getiri ve risk azaltma talepleri ile toplumun katlanabileceği kar düzeyi arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Sonuçta dünyada altyapı yatırımlarına özel sektörü çekebilen ülkeler; Avustralya, Şili ve İngiltere gibi Asya dışındaki ülkeler olmuştur.

    Bu alandaki başarı özel finansmanın harekete geçirilmesi ve iyi ilişkiler çerçevesinde yürütülen işlerin güvence altına alınması değildir. Bu, temelde kontratların karara bağlanacağı, altyapının dağıtılacağı genel kurumsal çerçevenin ve toplumun eşitlik ve sağduyulu çevre idaresi konularında kaygılarını tatmin edici kuralların konmasını gerektirmektedir. Bir pazar oluşturulmasının (piyasaya dayalı fiyatlandırmanın gerçekleştiği) ve risklerin azaltılmasının ön şartı şeffaf pazarların oluşturulacağı genel kurumsal çerçevenin hazırlanmasıdır. Doğu Asya ekonomileri değişen hızlarda bu yönlere doğru ilerlemektedir. Köklü reformların başarıyla uygulanması dış finansal sorunların aşılmasında ve özel yurtiçi finansman olanaklarının arttırılmasında faydalı olacaktır.

    3- Yüksek büyüme hızları finans sektöründeki zayıflığın sebepleri arasında mıdır?

    Belki. Hong Kong ve Singapur hariç, Doğu Asya ülkelerinde kurumsal gelişme reel sektördeki gelişmenin gerisinde kalmıştır. Geçmişte mali sektör, büyüme üzerinde olumsuz bir etkide bulunmuyordu. Aslında, örneğin Japonya'da, büyük bankalar ve şirketler arasındaki yakın ilişki, büyük çaplı sanayi yatırımlarını finanse etmiş ve etkin bir şirket kontrolü sağlamıştır. Diğer Doğu Asya ülkelerinde aile şirketi şeklindeki şirketler finansman olarak büyük oranda resmi olmayan finansman kaynaklarına dayanmaktadır. Finansal problemler 1980'lerde Malezya ve Tayland'da olduğu gibi, ortaya çıktıkları anda giderilmeye çalışılmıştır. Fakat hızlı ekonomik büyüme finans sektörünün zayıflığını artırmış, artan uluslararası finansal entegrasyon da bu sorunların ortaya çıkmalarını sağlamıştır. Zayıflıklar arasında; ödenmesinde sorunlar yaşanan borçların önemli miktarlara ulaşması, zayıf kredilendirme uygulamaları, pek çok ülkede uluslararası normların gerisinde kalan temel muhasebe, denetim ve dönem sonu işlemleri sayılabilir.

    Bölgenin en acil ihtiyaçları bankacılık sisteminin idari ve denetim yapılarının güçlendirilerek canlandırılması, zayıf bankaların sistemden ayrılmalarını sağlayıcı mekanizmaların geliştirilmesi ve eski merkezi planlama ülkelerinde ve Endonezya'da olduğu gibi devlet bankalarının sorunlarının çözülmesidir. Aile şirketleri yapısından halka açık şirket yapısına doğru ilerleme arttıkça özellikle risk yönetimi alanında sermaye piyasaları artan bir rol oynamaya başlayacaklardır. Hisse senedi piyasaları bölgede hali hazırda önemlidir, ancak tahvil piyasaları, sınırlı miktarda mevcut olan kurumsal tasarruflara bağlı olarak sığ durumda bulunmaktadır. Bu durum, emeklilik ve sigortacılık reformları kurumsal yatırımcılığı geliştirdikçe ve sermaye piyasaları büyük altyapı projelerinin ve konut finansmanının başlıca aracıları olmaya başladıkça değişecektir. Son olarak Doğu Asya ülkeleri iç piyasada kontrolü kaybedecekleri endişesi ile finansal hizmetleri liberalize etmek konusunda temkinli davranmaktadırlar. Her ne kadar aşamalı liberalizasyon politik açıdan arzu edilse de, Doğu Asya ülkeleleri rekabetçi güçlerini devam ettirmeyi arzuluyorlarsa, daha hızlı bir yaklaşımın uygulanması kaçınılmaz görünmektedir.

    4- Devlet Çin ve Vietnam’da ekonomik ilerleme açısından bir tehdit oluşturacak mıdır?

    Çin ve Vietnam yapısal reformlarla hızlı iktisadi büyümenin birleştirildiği Doğu Asya stratejisini izlemelerine rağmen, kamu mülkiyeti altındaki sektörlerin büyüklüğü nedeniyle diğer bölge ülkelerinden temelde farklılık göstermektedir. Bu ülkelerin sergiledikleri sıradışı büyüme, ekonomik alanda geniş kamu mülkiyetinin büyümenin düşmanı olduğu şeklindeki görüşle tezat oluşturmaktadır. Bu görüş geçmişteki büyümenin başlıca kaynağını oluşturan liberalizasyon ve devlet üretimi dışında kalan kurumsal dönüşümün yanlış değerlendirilmesinden kaynaklanmaktadır (Örneğin günümüzde Çin’deki sanayi üretiminin %65’i özel girişimlerce karşılanmaktadır). Çin’de devletin ekonomideki ağırlığı hükümet tarafından en azından orta vadedeki en önemli yönetim sorunu olarak görülmektedir.

    Devlete ait olmayan sektörlerde büyümenin teşvik edilmesi stratejisi ve devlet firmalarına rekabet etmeleri yönünde baskıda bulunmak Çin’de sınıra ulaşmıştır ve bu yöntem Vietnam’da da izlenmektedir. Stratejik risk; en azından fiili olarak, sağlıklı firmaların yükümlülüklerinin, sorumluluğu hükümet ve mali sistem üzerinde olacak şekilde özelleştirilmesidir. Çin’de bu şekilde bir hareket şehirlerde artan işsizlikle ilgili var olan endişeleri daha da artıracaktır. Pek çoğu düşürülmüş ücret karşılığında sadece vardiyalı olarak çalışan işçilerin oluşturduğu devlet firmalarındaki atıl kapasite nedeniyle, resmi olarak %3 düzeyinde olduğu ilan edilen işsizlik oranı, aslında çok daha yüksektir.

    Devlet firmaları problemine iyi bir çözüm bulunabilecek midir? Cevap henüz belirsizdir. Vietnam ve Çin’de küçük çaplı işletmelerin hızla özelleştirilmesi, orta ve büyük ölçekli firmaların zarar eden faaliyetlerinin tasfiyesine yönelik değişikliklerin yapılması ve anonim şirket türü modern formlarda daha karlı faaliyetlere geçiş yapılmasının planlanması mümkün görünmektedir. Aynı zamanda, özel ve piyasa bazlı mülkiyet artacaktır. Bu şekildeki bir yaklaşım, her iki ülkedeki bankacılık sisteminin ve sermaye piyasalarının dönüşümünün gerçekleştirilmesiyle birlikte yürütülmelidir. Bununla birlikte, mali sektörde derin bir krize yol açabilecek bu sonucun çok da uygun olmaması olasılığı bulunmaktadır.

    5- Eşitsizlik önde gelen bir siyasi ve sosyal mesele olarak ortaya çıkacak mıdır?

    Eşitlik içinde büyüme, Doğu Asya mucizesinin çok tartışılan özelliklerinden bir tanesidir. Endonezya’dan Güney Kore’ye kadar eğitim alanında sağlanan ilerlemeler, ekonomiler dışa açıldıkça vasıflı işgücüne yönelik artan talebi etkin bir şekilde karşılamıştır. Bu durum yoksulluk düzeyinin gerilemesine yardımcı olmuş, hızlı büyümeye yönelik siyasi desteği artırmıştır. Göreli olarak gelir dağılımının daha bozuk olduğu Malezya’da bile hem genel hem de etnik gruplar arasındaki eşitsizlik azalmıştır. Fakat bu hassas gelişme iki farklı tehditle karşı karşıyadır. Birincisi, özellikle Çin, Hong Kong, Japonya, Malezya, Tayvan ve Tayland gibi ekonomilerde eşitsizliğin artmakta olduğuna dair bazı işaretler bulunmaktadır. Tayland’da göreli eşitsizliği gösteren Gini Katsayısı 1975 ile 1992 yılları arasında tüketim harcamalarında 36’dan 46’ya yükselmiştir. Çin’de ise, 1985 ile 1995 yılları arasında bu katsayı 30’dan 39’a yükselmiştir. Bu iki rakam, son 30 yılda uluslararası alanda kaydedilen en yüksek eşitsizlik artışlarıdır. İkincisi, gelir farklılıklarındaki gerçek artışa dair kanıt bulunmamasına rağmen, Endonezya’dan Filipinler ve Vietnam’a kadar uzanan eşitsizlik, büyük sosyal endişe yaratmaktadır.

    Eşitsizliğin temel bir sorun olarak ortaya çıkması başlıca 3 konuyla ilgili görünmektedir. Birincisi, eşitsizlikteki genel artış doğrudan uluslararası entegrasyon ve teknolojik değişim tarafından yönlendirilen vasıflı işçiye olan talep artışıyla, eğitim sayesinde artan işgücü arzı arasındaki yarışla ilgilidir. Bu karmaşık bir sorundur, fakat herhangi bir çözümün kilit noktası esnek yetenekte işçi sağlayacak olan etkin eğitim sistemlerinin geliştirilmesi olacaktır. Bu, işçilerin yeteneklerini artırmalarına ve daha iyi ücret veren işlere geçmelerine yardımcı olacak emek piyasası, firma ve eğitim yapılarıyla tamamlanmalıdır.

    İkincisi, bazı gruplar büyüme sürecinin dışında kalma riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu durum, fakir alanlarda yaşayanları (Çin’in orta kesimindeki köylerde ya da Endonezya’nın doğu bölgelerinde yaşayanlar gibi) içermektedir. Bu gibi durumlarda belli etnik gruplar büyümeden daha az pay almaktadırlar. Vietnam’da tüm etnik azınlıklar çoğunluğu oluşturan etnik gruba göre daha fakir durumda bulunmaktadır. Zor durumdaki bu tip gruplara ulaşmak için okullara ek yardım sağlanmasından, göç etmek isteyenlere yardım edilmesine kadar uzanan bir dizi planlanmış devlet desteği gerekmektedir (Örneğin, Güneybatı Çin Yoksulluk Projesi’nde yapıldığı gibi). Sonuncusu ise, süper zenginlerin güçlü kesimlerle olan bağlantıları nedeniyle daha da zenginleşmelerinden duyulan endişedir. Bu sorunun üstesinden gelmenin en iyi yolu, rekabetçi ve şeffaf prosedürler uygulamak ve üretimde rekabetin sağlanmasıdır.

    6- Rekabet ve Sosyal Güvenlik Bir Arada Olabilir mi?

    Çoğu zaman Doğu Asya ülkelerinde Batıda’ki gibi gelişmiş sosyal güvenlik sistemlerinin bulunmaması ve nüfuslarının göreli olarak uygun yaş yapısına sahip olması bu ülkelerin sahip oldukları yüksek rekabet gücünün nedenleri arasında gösterilmiştir. Bu görüşte bir miktar doğruluk payı vardır. Demografik dinamikler geçmişteki başarılara katkıda bulunmuştur.

    Gelirdeki artış, genel sağlık seviyesindeki ilerleme ve eğitimin yaygınlaşması tarafından kolaylaştırılan kısa süreli demografik dönüşüm, işgücüne genç nüfusun katılım dinamiğinin hızlandırılmasına katkıda bulunmuş ve yaşlıların toplum üzerindeki yükünün artmasına engel olmuştur. Düşük doğum oranları ise, devletin ve ailelerin okula giden öğrenci başına yaptıkları harcamaların artmasına neden olmuştur. Fakat Doğu Asya toplumlarının yaşlı, hasta ve muhtaç durumda olanların bakımı için aile sistemine dayandığına dair yaygın görüş, iki sebepten ötürü yanlıştır. Birincisi, hali hazırda Doğu Asya ülkelerinde sosyal güvenliğin devlet tarafından karşılanması oranı çok yüksektir. Malezya ve Singapur, halkın ihtiyaçlarının karşılanması için GSYİH’nın %60’ına varan büyük fonlara sahiptir. Çin’de devlet sektöründe çalışan 100 milyon işçi Avrupa’dakinden çok daha detaylı, beşikten mezara, bir sosyal güvenliğe sahiptir. İkincisi, şu anda tüm Doğu Asya ülkelerinde nüfus hızla yaşlanmaktadır. Diğer taraftan, 2025 yılı itibariyle, Doğu Asya ülkelerinde nüfusun büyük kısmı şehirlerde yaşıyor olacaktır. Yaşlı ve kentleşmiş bir toplum yaşlılık, hastalık ve muhtaç olma gibi sosyal güvenlik konularında daha fazla yardım talebinde bulunacaktır. Sosyal güvenlik alanında ileri düzeye ulaşmış bir toplum devam etmekte olan Doğu Asya rekabet gücüyle uyumlu olabilecek midir? Evet, fakat bu konuda resmi sigorta bazlı düzenlemelerin oluşturulması büyük önem taşımaktadır. Özellikle Çin’de mevcut yapıda bazı reformların yapılması gerekmektedir. Fakat diğer Doğu Asya ülkeleri ciddi fon ve teşvik problemleriyle karşı karşıya gelmeden sosyal güvenlik alanında reform yapma şansına sahiptir.

    7- Hızla Büyüyen Şehirler Temiz ve Verimli Olabilir mi?

    Eski Doğu Asya modelinde büyüyen şehirler kalabalık ve kirliydi ve bu sorunlar ancak zaman ve para sağlandığında çözümleniyordu. 30 yıl önce Tokyo’nun kirliliği dillere düşmüştü. Seul hala çok kalabalıktır. Bangkok ise sağlıksız ve yüksek derecede verimsiz bir şehirdir. Hızlı ekonomik büyümenin başarılı olabilmesi için bu model asla kabul edilebilir bir model değildir. İlk olarak Şangay, Jakarta ve Bangkok gibi şehirlerde hasta insanların topluma maliyeti kabul edilemez bir düzeye ulaşmıştır. Doğu Asya’nın başlıca büyük şehirlerinde hava ve su kirliliği, her yıl 200,000 prematüre ölümün, 650,000 bronşit vakasının ve ortalama 2 milyon insanın yaşadığı solunum sorunlarının kaynağını oluşturmaktadır. İkincisi, daha geniş ve daha derin bir entegrasyon sonucunda ekonomiler bu gibi sorunlu şehirlerin maliyetleri yükselten etkilerini kaldıramayacak duruma gelebilirler. Uluslararası rekabet merkezi devletten şehre doğru kaymaktadır. Kirli ve kalabalık şehirler temiz ve daha etkin olanlar karşısında yarışı kaybedecektir.

    Mevcut trendin devam etmesi Doğu Asya şehirlerinde şartların daha da kötüleşmesine yol açacaktır. Altyapı engellerinin ortadan kaldırılması, kirlenmeye yol açan faaliyetlerin vergilendirilmesi, yeni gürültü düzenlemelerinin uygulanması ve toplumun bu konulara eğilmesinin sağlanması yoluyla siyasi ve kurumsal değişiklikler bu bozulmayı tersine çevirebilir.

    Özellikle kirlilik doğuran işlemlerin büyük bir kısmının genellikle hükümet denetim ağının dışında kalan küçük çaplı işletmelerden kaynaklandığı gözönüne alınırsa, sivil eylemlerin, hükümet eylemlerinin çok önemli bir tamamlayıcısı olduğu anlaşılmaktadır. Bölgede şehirler arasında rekabetin arttırılması daha iyi kurumsal performansın elde edilmesi açısından güçlü bir güdü oluşturacaktır.

    Doğu Asya pek çok açıdan kalkınmanın sürdürülebilmesi yolunda yeni bir döneme girmiştir. Geçmişte elde edilen başarılar ortaya çıkan bazı sorunların hasır altı edilmesine yol açmıştır, fakat artık yeni sorunlar ortaya çıkmaktadır. %30-40'lara varan yatırım tasarruf oranları, coşkulu girişimci sınıf, artan bölge içi entegrasyon ve uzun süreli makro ekonomik istikrar ortamı anılan ülkelere önemli finansal esneklik kazandırmıştır. Ancak XXI. yüzyılda da bu trendin devam ettirilebilmesi bu bölümde de izah edilmeye çalışılan bir dizi yapısal ve kurumsal değişimin üstesinden gelinebilmesi ile mümkün olacaktır. Bölgenin geçmişte elde ettiği başarılar iyimserlik doğurmaktadır, ancak, önümüzdeki yüzyıla geçiş dönemi hiç şüphesiz ilginç bir zaman dilimi olacaktır.

    Kriz Sonrasında Gerçekleştirilmekte Olan Yeniden Yapılanma

    -IMF’in direttiği ekonomik politikalar, özellikle kriz sürecinde şirket birleşmelerine, satın almalara ve el değiştirmelere yol açacaktır. Hayati önemi haiz olmayan borçlu kuruluşlar, piyasaların gerektirdiği şekilde ya küçültülecek veya kapatılacaktır.

    -Borçların öz sermayeye dönüştürülmesi suretiyle bazı durumlarda alacaklılar şirketlerde hisse sahibi olabileceklerdir. Yabancılar özellikle kriz süresince gerileyen varlık değerlerinden istifade ederek, şirket satın almak yolunda fırsatlar kollayacaklardır. Nitekim, Singapur, Hong Kong ve Çin gibi bölge ülkeleri bile böyle bir arayış içindedir.

    -Finans sektörlerinde köklü değişiklikler yapılacak, banka sistemi bağımsızlaştırılarak bankalar üzerinde kontroller artırılacak ve banka içi denetimler tesis edilecektir. Bu konuda yasa değişikliği G.Kore’de 1997 Aralık ayında gerçekleştirilmiştir.

    -Döviz kurları piyasalardaki gelişmelere göre belirlenecek, kriz öncesinde olduğu gibi, para birimlerinin ABD Doları’na bağlanması muhtemelen tekrar söz konusu olmayacaktır.

    -Kamuoyu, şeffaflık ve açıklık ilkeleri doğrultusunda bu ülkelerdeki bankaların faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olabilecektir. Uluslararası denetim firmalarınca onaylanmış tüm banka ve belirli büyüklükteki firmaların bilançoları ayrıntılarıyla kamuoyuna açıklanacaktır.

    -Bankaların ve ekonomilerde oynadığı nazım rol nispeten azalırken, sermaye piyasasının etkisi tedricen artacaktır.

    -Yabancı firma ve kuruluşların etkileri artacak, yabancılar banka sahibi olabilecekler ve şirketlere ortak olunması yönünde daha önce uygulanan engeller kaldırılacaktır. Endonezya resmi yetkililerinin 15 Ocak 1998 tarihinde yapmış oldukları açıklamalarda, bu konuda gerekli düzenlemenin yapılmış olduğu bildirilmektedir.

    Hükümetlerin ekonomideki etkisi azalacak, korumacı politikalar yumuşatılacak, kaynak ve kredi tahsisinde serbest piyasa koşulları daha etkili olacaktır.

  4. #4
    controldenied® adlı üyenin avatarı
    Kayıt Tarihi
    07-10-2005
    Mesajlar
    7,685
    Karizma Gücü
    0
    BÖLÜM VI: ASYA PARA KRİZİ KRONOLOJİSİ *


    Doğu Asya ülkelerinde yaşanan krizin, Ocak 1997 tarihinden itibaren önemli olayları içeren kronolojik dökümü;

    Ocak 1997: Büyük bir Kore holdingi (chaebol) olan Hanbo Steel 6 milyar ABD Doları borç nedeniyle iflas etmiştir. Bu iflas on yıldan beri Kore’deki büyük ölçekli firmalardan birinde yaşanan ilk iflastır.

    5 Şubat 1997: Somprasong firması dış borçlarını ödemede zorluğa düşen ilk Tayland şirketi olmuştur.

    10 Mart 1997: Thai Hükümeti, kurumların 3.9 milyar ABD Doları tutarında batık gayrimenkul borcunu devralacağını açıklamasına rağmen, vaadinden daha sonra vazgeçmiştir. IMF’nin İcra Direktörü Michel Camdessus; “bu krizin daha fazla ilerleyeceğine dair hiçbir neden olmadığını” açıklamıştır.

    28 Mart 1997: Malezya Merkez Bankası krizi engellemek için gayrimenkul ve hisse senedi için açılan kredileri sınırlandırmıştır.

    Mart 1997: Bir Kore topluluğu olan Sammi Steel şirketinin iflası göründüğünden daha büyük bir borç krizi olduğu yönündeki endişeleri artırmıştır.

    Mayıs 1997: Japon yetkililer Yen’in düşüşü karşısında endişe duymuş ve faiz oranlarını yükselteceklerini ima etmişlerdir. Böyle bir tehdit daha sonra gerçekleşmemiştir. Ancak bu, Asya para krizinin ilk sinyallerinden biridir. Japonların bu tehdidi Güney Asya paralarını acilen elden çıkaran yatırımcıların kararlarını değiştirmiş ve yalnızca ulusal paraların düşüşü değil aynı zamanda yerel hisse senedi piyasasındaki düşüşü de belirginleştirmiştir.

    14-15 Mayıs 1997: Spekülatörler, Tayland Baht’ına karşı ekonomik büyümenin yavaşlamasını ve politik istikrarsızlığı bahane ederek pozisyon almaya başlamışlar, böylece Baht’a etkili bir darbe indirilmiştir. Bu durum karşısında, Tayland ve Singapur ortak hareket ederek Baht’ın değer kaybetmesine izin vermemişlerdir.

    Filipinler piyasaya hakim olan atmosferden etkilenmeye başlamıştır. Merkez Bankası bir gecelik faiz oranlarını (overnight rate) 1-0.75 oranında artırarak %13’e çıkartmış, böylelikle Peso’nun ABD Doları karşısında değer kaybetmesini engellemiştir.

    23 Mayıs 1997: Tayland’ın en büyük finans şirketi olan Finance One’ı kurtarma çalışmaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

    19 Haziran 1997: Tayland Maliye Bakanı Amnuay Viravan büyük bir sadakatle Baht’ın devalüe edilmesine karşı olduğunu söyleyerek istifa etmiştir. Başbakan Chavalit Yongchaiyudh, Baht’ı hiçbir zaman devalüe etmeyeceklerini açıklamıştır. Tayland Maliye Bakanı’nın istifası Filipinler’de önemli finansal etkiler yaratmış ve bir gecelik faiz oranları %15’e çıkmıştır.

    27 Haziran 1997: Tayland Merkez Bankası, nakit açığı bulunan 16 finans şirketinin işlemlerini geçici olarak durdurarak bir eylem planı sunmalarını emretmiştir.

    30 Haziran 1997: Tayland Başbakanı Chavalit Yongchaiyudh televizyonda Baht’ın devalüe edilmeyeceğine dair bir açıklama yaparak halkı bu konuda ikna etmiştir.

    1 Temmuz 1997: Kore’nin 3. büyük otomobil üreticisi Kia kredi borçlarını geri ödemede çektiği nakit sıkıntısı nedeniyle zor durumda kalmış ve acilen yardım talebinde bulunmuştur.

    2 Temmuz 1997: Tayland Merkez Bankası, Baht’ı kontrollü olarak dalgalanmaya bırakacağını açıklamış ve IMF’den teknik yardım istemiştir. Bu açıklama ile Baht fiilen yaklaşık %15-20 oranında devalüe edilmiştir. Filipinler Merkez Bankası Peso’nun korunması için ciddi bir müdahale yapmak zorunda kalmıştır.

    3 Temmuz 1997: Filipinler Merkez Bankası bir gecelik faiz oranlarını %15’ten %24’e yükseltmiştir.

    8 Temmuz 1997: Malezya Merkez Bankası Negara, Ringit’in değerini korumak için sert ve etkili bir müdahalede bulunmuştur. Bu müdahale ile ulusal para birimi 2.5240/50’den 2.5100/10’a yükselmiştir.

    11 Temmuz 1997: Filipinler Merkez Bankası yaptığı açıklamayla Peso’yu ABD Doları’na karşı daha geniş bir marjda hareket ettireceğini söylemiştir. IMF bu hareketi desteklemiştir ve IMF Başkanı Camdessus, Filipinler’in “Genişletilmiş Fon Olanakları” (EFF)’na ilişkin talebini gerekli onay için IMF yetkililerine havale edeceğini söylemiştir.

    Endonezya’da Rupiah bu durumdan etkilenmeye başlamıştır. Süpriz bir hareketle Endonezya Merkez Bankası Rupiah’ın ticaret bandını %8’den %12’ye çıkartmıştır.

    14 Temmuz 1997: IMF, Filipinler’e 1995 yılındaki Meksika krizinden sonra imzalanan fast-track düzenlemeler çerçevesinde yaklaşık 1.1 milyon ABD Dolarlık finansal destek sağlamayı teklif etmiştir.

    Malezya Merkez Bankası Ringit’in değerini korumayı tamamen bırakmıştır.

    17 Temmuz 1997: Singapur Merkez Bankası ülke parasının değer kaybetmesine izin vermiş, 1995 yılının Şubat ayından beri Singapur Doları en düşük seviyesine gerilemiştir.

    24 Temmuz 1997: Ringit ABD Doları karşısında 38 aydan beri 2.6530 ile en düşük seviyesine gerilemiştir. Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad suni spekülasyona karşı etkin bir mücadele başlatmıştır.

    26 Temmuz 1997: Malezya Başbakanı Mahathir ünlü spekülatör George Soros’u Ringit’te yapılan spekülatif saldırıdan sorumlu tutmuştur.

    28 Temmuz 1997: Tayland IMF’ye yardım talebiyle başvurmuştur.

    5 Ağustos 1997: Tayland harcamalarını kısıtlayan programı gözönünde bulundurarak IMF’nin kurtarma paketi için önerdiği politikaların bir parçası olan finansal sektörün yeniden düzenlenmesini tamamlamıştır. Tayland Merkez Bankası 48 finans şirketinin faaliyetlerini geçici olarak durdurmuştur.

    11 Ağustos 1997: IMF Tayland’a kendi fonlarından ve diğer Asya ülkelerinden 16 milyar ABD Doları tutarında bir kurtarma paketi vereceğini açıklamıştır.

    13 Ağustos 1997: Endonezya Rupiah’ı baskı altına girerek ABD Doları karşısında 2.665 olmadan önce tarihsel bir rekorla 2.682 seviyesine kadar düşmüştür. Merkez Bankası ulusal parayı korumak için etkili bir müdahalede bulunmuştur.

    14 Ağustos 1997: Endonezya şimdiye kadar kullandığı döviz kuru yönetim sistemini iptal etmiş ve Rupiah’ın dalgalanmasına izin vermiştir. Endonezya Merkez Bankası, yüksek faiz oranlarıyla likiditeyi azaltmaya çalışmıştır. Merkez Bankası’nın yatırım fonu müdürü, bu politikanın panik düğmesine basmak anlamına geldiğini ve faiz oranlarını yükseltmenin ekonomik aktiviteyi öldüreceğini söylemiştir.

    15 Ağustos 1997: Hong Kong Doları’na spekülatif bir saldırı olmuştur. Bir gecelik faiz oranları bir önceki güne göre 150 baz puan artarak %8 oranına yükselmiştir.

    16 Ağustos 1997: İsmi belirsiz bir Beijing kaynağı yerel bir Hong Kong gazetesine Çin’in Hong Kong Dolarını korumak için 50 milyar ABD Dolarlık bir fon ayırdığını açıklamıştır.

    20 Ağustos 1997: IMF Tayland için 3.9 milyar ABD Dolarlık krediyi onaylamıştır. Bu paketin toplamı 16.7 milyar dolardır. Brunei daha sonra ilave 500 milyon ABD Doları vermiş ve paket toplamı 17.2 milyar dolara ulaşmıştır.

    23 Ağustos 1997: Malezya Başbakanı Mahathir Mohamad Amerikalı finansçı George Soros’u Güney Asya para birimlerine yöneltilen saldırıdan ötürü suçlamıştır.

    27 Ağustos 1997: Malezya Hükümeti borsada işlem yapılmasını kısıtlamıştır ve bir hafta sonra da borsayı desteklemek için 60 milyar Ringit tutarında fon sağlayacağını açıklamıştır.

    3 Eylül 1997: Rupiah baskı altında kalmış, ayrıca da hisse senedi piyasası sarsılmaya başlamıştır. Hükümet altyapı projelerini dondurmuş ve banka reformu başlatmıştır.

    4 Eylül 1997: Filipin Pesosu’ndaki düşüş devam etmektedir.

    Malezya’nın para birimi Ringit 3.0000 ABD Doları engeline kadar düşmüştür. Hükümet, Bakun Barajı projesi dahil olmak üzere birçok altyapı projesinin ertelendiğini açıklamıştır.

    5 Eylül 1997: Malezya Hükümeti borsada işlemler üzerindeki kısıtlamaların çoğunu kaldırmıştır.

    20 Eylül 1997: Mahathir Mohammed, Hong Kong’daki yıllık IMF- Dünya Bankası konferansında delegelere para ticaretinin etik açıdan uygun olmadığını ve bunun durdurulması gerektiğini söylemiştir.

    Ekim 1997: Güney Kore, bankaların artık daha fazla kredi vermeyi reddettikleri Kia şirketini devletleştirmiştir. Standard & Poors, Güney Kore’nin kredi notunu (sovereign rating) düşürmüştür.

    1 Ekim 1997: Mahathir Mohammed, döviz ticareti için daha sıkı bir düzenleme veya genel bir yasaklamaya ilişkin çağrısını tekrarlamaktadır. Ülke para birimi 2 saatten daha az bir sürede %4 oranında düşerek 3.4080 olmuştur.

    6 Ekim 1997: Endonezya para birimi Rupiah 3.845’e düşmüştür.

    8 Ekim 1997: Endonezya hükümeti, IMF, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’na politika önerisi için başvurmuştur. Başkan Suharto, parasal yardım istemediklerini açıklamıştır. IMF, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası tarafından ülkeye, Meksika’ya yapılan yardımdan sonraki en büyük yardım olan 37 milyar ABD Doları önerilmiştir.

    14 Ekim 1997: Vietnam, parası üzerindeki baskıya aylarca boyun eğmiş ve izin verilen ticaret marjını iki kat arttırarak %10 oranına çıkartmıştır

    Tayvan Doları devalüe edilmiştir.

    17 Ekim 1997: Malezya, ekonomisinin durgunluğa girmesini engellemek için bütçede kemer sıkma politikası uygulayacağını açıklamıştır.

    20-23 Ekim 1997: Ülke parası üzerindeki baskılar nedeniyle Hong Kong hisse senedi piyasasında %6 oranında bir düşüş gerçekleşmiştir. Gecelik faiz oranları, %7’den yaklaşık %300’e yükselmiştir. Hong Kong’un Mali Sekreteri Donald Tsang, Hong Kong Doları’nın ABD Doları’na sabitlenmesinin devam edeceğini açıklamıştır.

    Hong Kong borsasında %10.4 düşüşle son 5 yılın en yüksek oranlı düşüşü yaşanmıştır. Borsadaki bu çöküş, ABD ve Avrupa piyasalarını da vurmuştur. Borçlanma faiz oranları 75 baz puan artarak %9.5’e yükselmiştir.

    Güney Asya para birimlerinin devalüasyon zincirinde en son halkayı oluşturan Tayvan Doları’nın önceki haftaki devalüasyonu Hong Kong Doları’nın ABD Doları karşısında uzun süre sabit kalışı ile ilgili şüpheler yaratmıştır.

    HSBC’nin başkanı James Capel, Hong Kong için en büyük korkunun Tayvan’daki devalüasyon olduğunu belirtmiştir. Tayvan önemli döviz rezervlerine sahip bir ülkedir. Kısaca Tavyan, Hong Kong’a çok benzemektedir, ancak, Tayvan bu konuda kontrolü elinde tutamamıştır. Devalüasyondan beri Tayvan Doları’nın seyri kötü olmuş ve yaklaşık %5 oranında düşerek 30,23 ABD Doları’ndan işlem görmüştür. Hong Kong Doları ise, 7,50 ABD Doları’ndan işlem görmüştür.

    27 Ekim 1997: 24 Ekim’de Hang Seng endeksi 646.14 puan, bir başka deyişle %5.80 oranında düşerek 10.498.20 olmuştur. Bu kayıp tüm global piyasaları dalgalandırmıştır. Wall Street’de Dow Jones sanayi endeksi ortalama değer gözönüne alındığında en büyük ve tek düşüşünü gerçekleştirmiş ve 554.26 puan yani %7.18 oranında düşerek 7.161,15 olmuştur. Nasdaq 115.43 puan ve S&P (Standard & Poors) 500 endeksi de 64.65 puan düşmüştür. Bu düşüş o kadar aşırı olmuştur ki, borsa yetkilileri işlemleri bir süre için durdurmuşlardır. Asya’daki kriz diğer hassas ve yeni gelişmekte olan piyasaları etkilemiş ve yatırımcılar hisselerini elden çıkarmaya başlamışlardır. Latin Amerika menkul kıymet borsalarında da büyük düşüşler yaşanmıştır. Özellikle menkul kıymet fiyatları Brezilya, Arjantin ve Meksika’da bir gün içindeki en büyük düşüşlerini yaşamışlardır.

    30 Ekim 1997: Moody’s, Hong Kong bankacılık kesiminin notunu düşürmüş ve borsada hisse senetleri %4 civarında değer kaybetmiştir.

    31 Ekim 1997: IMF, Endonezya’ya 23 milyar ABD Dolarlık yardım paketi önermiştir. IMF’nin 23 milyar ABD Dolarlık mali yardım paketi, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’nın Endonezya’nın finans sistemine istikrar kazandırmak için verdiği yardımları içermektedir. ABD, IMF’nin sağladığı yardımın yanında yine bu ülkeyi desteklemek için 3 milyar dolarlık ek bir yardım vermeye hazır olduğunu belirtmiştir.

    Dünya finans piyasalarındaki endişeler ABD rezervleri üzerinde de etkili olmaya başlamıştır.Hisse senetlerinde rekor düşüşler ve artışlar yaşanmıştır.

    Son günlerdeki olumsuzluklardan biri de gözde olan Hang Seng endeksinin dalgalanmasıdır. Bu endeks gün içinde 260,92 puan artarak 10.623,78 değerinden kapanmıştır. Hang Seng endeksinin artışını Tokyo’daki piyasada Nikkei 225 endeksinin 94 puan artarak 16,458,94’e ve Singapur’daki kısa zamanlı sanayi endeksinin 44,68 puan veya %2.1 oranında artarak 1.586.07’e ulaşması izlemiştir.

    1 Kasım 1997: Endonezya’da 16 sorunlu banka kapatılmıştır.

    3 Kasım 1997: Asya menkul kıymet piyasasındaki yetkililer Endonezya’ya verilen yeniden yapılanma yardımının tüm bölge için ne gibi etkiler doğuracağını, yatırımcıların iç piyasada nasıl biraraya geleceklerini ve Avrupa piyasasına tekrar nasıl gireceklerini görüşmek üzere bir araya gelmişlerdir.

    Pazartesi günü Hong Kong borsası önemli artışlarından birini yaşamıştır.

    Japonya’nın 7. büyük aracı kuruluşu olan Sanyo Securities iflas etmiştir, yine Japonya’da bir üst düzey yetkili Yamaichi’nin batacağını düşünmediğini açıklamıştır.

    4 Kasım 1997: Asya menkul kıymet piyasaları Salı günü Wall Street’in oldukça güçlü bir şekilde toparlanmasıyla erken bir artış yaşamışlar, ama Hong Kong’daki etkili bir düşüş bölgedeki diğer piyasaların sallanmasına neden olmuş ve erken kazanılan kazançları da yoketmiştir. Asya’da elde edilen yeni kazançlar iyimser düşünceleri yaygınlaştırmıştır.

    Endonezya’nın IMF ile stand-by anlaşması imzalamasından sonra bölgede tekrar bir sukunet sağlanmıştır. Ama birçok yatırımcının bu kazançların uzun süre korunup korunamayacağı konusundaki endişesi devam etmiştir.

    6 Kasım 1997: Kore Merkez Bankası gün içinde bir kez daha kendi ulusal parasının ABD Doları karşısında değer kaybını engellemek için müdahalede bulunmuştur. ABD Doları gün içinde 973.6 Won’dan işlem görmüştür. Yatırımcılara göre, ABD Doları’nın Won karşısında değerinin artması, aynı zamanda ABD Doları’nın Yen karşında değer kazanmasına neden olmaktadır. Seul Bankası’ndan bir dealer, doların Yen karşısında çok fazla artmasının Kore’de de Won karşısında değer kazanmasına da yol açtığını söylemiştir. Bununla birlikte, dealerların Güney Kore ile ilgili düşünceleri çok olumlu değildir, bu olumsuzlukların kaynağı Batı basınının sürekli olarak ülkedeki durumun gitgide kötüleştiğiyle ilgili haberleridir.

    IMF Başkanı Michel Camdessus, Endonezya için verecekleri finansal destek ile Asya’da tehlikeli bir hal alan ekonomik destabilizasyonu sona erdireceklerini açıklamıştır. Camdessus, Güney Kore’nin Tayland ve Endonezya’daki krizden etkilenmesine rağmen, aldığı önlemlerin şimdilik uygun olduğu görüşündedir. Güney Kore finans piyasalarında kargaşanın sürmesine rağmen, Camdessus Endonezya’yı vuran finansal krizin diğer krizlerden ayrı tutulması gerektiğini, ama gerekirse IMF’nin yardıma hazır olduğunu açıklamıştır. Camdessus’a göre, Güney Kore’de durum Endonezya’daki kadar vahim değildir ve Güney Asya’daki durum IMF tarafından çok yakından ve dikkatle izlenmektedir.

    Bununla beraber, IMF’nin Tayland’a bakışı bu kadar olumlu değildir. IMF’nin bu ülkeye yapacağı 17.2 milyar ABD Doları tutarındaki yardımın, ancak ülkede politik istikrar sağlanırsa işe yarayacağı düşünülmektedir.

    7 Kasım 1997: Güney Kore’yi para krizi, Hong Kong’u da yüksek faiz oranlarıyla birlikte emlak fiyatlarındaki düşüş etkilemiş ve Asya’daki rezervler erimeye başlamıştır. Hong Kong’daki döviz rezervleri %4 oranında azalmıştır.

    Hang Seng endeksi %2.96 oranında, yani 308,06 puan düşerek 10.104,50 seviyesine gerilemiştir. Buna rağmen, Hong Kong’da finansçılar Hong Kong dolarını korumakta oldukça başarılı olmuşlar, ancak aynı başarıyı faiz oranlarında gösterememişlerdir. Faiz oranları Kore, Tayland ve Endonezya’daki problemler nedeniyle oldukça yüksek seyretmiştir.

    8 Kasım 1997: Yabancı yatırımcıların Güney Kore’nin ekonomik bir krizle karşı karşıya olmasından korkarak ellerindeki hisseleri satmaları nedeniyle piyasa fiyatlarında keskin bir düşüş yaşanmıştır. Benchmark Kore Bileşik endeksi 19.93, yani %3.9 oranında düşerek yarım günlük seansta 495.70 olmuştur. Bir önceki gün bu endeks %6.9 gibi rekor sayılabilecek bir düzeyde gerilemişti. Güney Kore’de bir hisse senedinin gün içinde en fazla %8 değişimine izin verilmektedir.

    Güney Kore para birimi Won’un düşüşüyle ilgili endişeler devam etmiştir ve bu durum yabancı yatırımcıların hisselerini hızla elden çıkartmalarına neden olmuştur. Ulusal para birimi olan Won, yıl içinde %14 değer kaybederek ABD Doları karşısında şimdiye kadarki en düşük seviyesi olan 979.90’a gerilemiştir. Güney Kore’deki yetkililer, ülkelerindeki finansal kargaşanın bölgedeki diğer ülkeler olan Tayland, Endonezya ve Filipinler’de yaşanan kargaşadan çok daha büyük olduğuna ilişkin basın raporlarını protesto etmişlerdir. Özellikle Maliye ve Ekonomi Bakanlığı’ndaki yetkililer yabancı yatırımcıları ürküten bu durumun asılsız spekülatif basın haberlerinden kaynaklandığı görüşündedirler. Tüm dünya geneline yayılan bu haberlerde Güney Kore’nin döviz rezervlerinin eridiği ve ülkenin IMF yardımına ihtiyaç duyabileceği belirtilmiştir. IMF Başkanı Camdessus bu haberleri yalanlamış ama gerektiğinde IMF’nin yardıma hazır olduğunu açıklamıştır.

    Güney Kore para birimi Won, 1996 yılında ülkenin ticaret açığı gittikçe artmaya başladığından beri kötü bir seyir çizmiştir. Daha sonra Güney Asya piyasasındaki şok dalga tüm ülkeye yayılmıştır. Birkaç büyük bankanın iflasıyla ortaya çıkan milyarlar tutarındaki batık krediler durumun daha da kötüleşmesine neden olmuştur. Uluslararası rating kuruluşları Güney Kore’nin dış borç kredi notunu düşürmüştür. Bu kuruluşların tahminlerine göre, Güney Kore’nin dış borcu 100 milyar ABD Doları’ndan daha fazladır ve bu borcun %80’ini kısa vadeli borçlar oluşturmaktadır. Buna bağlı olarak faiz oranları anında yükselmiştir. Borsa, Ekim ayı sonunda %28 oranında düşerek son beş yılın en düşük seviyesine gerilemiştir. Kore Merkez Bankası, 30.05 milyar ABD Doları olduğu tahmin edilen döviz rezervlerinden bir kısmını Won’u korumak için satmıştır. Ancak, bu çabalara rağmen 6 Kasım günü piyasalar yine düşmeye başlamıştır. Kasım ayının ilk haftası içinde iki Kore şirketinin finansal sorun yaşadığına dair açıklamalar piyasada yeni bir paniğe yol açmıştır. Yabancı yatırımcılar Güney Kore’nin finansal sisteminin sağlam olduğuna dair iddiaları reddetmiş ve bu sistemin bozulmasını daha da hızlandırmıştır.

    Tayvan hisse senedi piyasaları da haftayı düşüşle kapatmıştır. Ticaret ile uğraşan Güney Koreli işadamları Won’un çökmesiyle, Güney Kore’nin Tayvan karşısında özellikle elektronik ve rafineri ürünleri sektöründeki rekabet gücünü yitireceği görüşündedirler. Zayıf bir Won Japonya’yı, dünya piyasalarında kendi rekabet gücünü kaybetmemek için para birimini ABD Doları karşısında düşürmeye zorlayacaktır.

    10 Kasım 1997: Yabancı yatırımcıların bölgede fiyatların düşeceğine dair kötümser beklentileri değişmemiş ve bölgedeki ulusal para birimlerinin geleceği hakkındaki belirsizlik devam etmiştir

    Ancak ülkedeki liderler gelecek için iyimser fikirler aşılamaya çalışmaktadırlar. Hong Kong lideri Thung Chee-hwa, bölgedeki finansal krizin kısa dönemli olduğunu ve Hong Kong Dolarını dolar karşısında sabitleme fikrinden vazgeçmeyeceklerini yinelemiştir.

    Japonya’nın dördüncü büyük aracı kuruluşu olan Yamaichi’nin senetleri hızla değer kaybetmiştir.

    11 Kasım 1997: Gün içinde bütün ilgiyi birkaç bankanın finansal zorluk çektiğine dair söylentilerle Hong Kong çekmiştir. Bu bankaların yöneticileriyle sigorta kurumları arasında görüşmelere başlanmıştır.

    Ülkedeki ekonomistler finansal istikrarsızlık nedeniyle bu yıl içinde %15 değer kaybeden Won’un, Japon Yen’inin ABD Doları karşısındaki düşüşünden daha da fazla düşeceğini beklemektedirler. ABD Doları karşısında dalgalanmaya bırakılmasından sonra Won’un değeri 999.90 olmuş ve daha sonra Kore Merkez Bankası’nın müdahalesiyle toparlanarak 989.8 Won/ABD Doları’ndan günü kapatmıştır. Asya’da iki büyük ekonomik güç olan Güney Kore ve Japonya’nın ihracat yapıları benzerlik göstermektedir. Her iki ülkenin de başlıca ihraç malları elektronik aletler, çelik, ara mallar, kimyasal ürünler ve taşıt araçlarıdır. Kore ihraç ürünlerinin %50’si Japon ürünleriyle yarışmaktadır. Bu nedenle Won’un ABD Doları karşısındaki hareketi Yen’in ABD Doları’na karşı olan hareketini yansıtmaktadır, çünkü yerel ihracatçılar Japon rakipleriyle mücadele edebilmek için kendi ihraç ürünlerinde fiyat üstünlüğü sağlamak istemektedirler. Won’un değer kaybetmesi Yen’in ABD Doları karşısında değer kaybetmesiyle dengelenmektedir. Eğer Yen sabit kalıp Won %10 oranında değer kaybederse Kore’nin ihraç ürünlerindeki fiyat üstünlüğü çok daha fazla olacaktır. Bu arada sallanan banka sektörü ve yıpranan finans sektörü Won’un güçlenmesini baltalamaktadır. Won’un uzun süredir devam eden düşüşü Kia Grubu’nun 15 Temmuz’da finansal zorluklar yaşadığını açıklamasıyla hızlanmıştır. Ülkenin 8. büyük grubu olan Kia’nın finansal sıkıntıya girmesiyle ülkedeki diğer gruplarda da olumsuzluklar ve finansal sıkıntılar baş göstermiştir. Yıl içinde ülkenin 30 büyük şirketinden 8’i iflas etmiş veya finansal sıkıntı içine girmiştir.

    Finans ve Ekonomi Bakanlığı’ndan bir yetkili, Won’un ABD Doları karşısında ani ve sert değer kaybının sürmesi halinde de döviz kuru politikalarını değiştirmeyeceklerini açıklamıştır. Eğer bu politikadan vazgeçerlerse piyasayı tamamen liberalize etmek zorunda kalacaklarını, bunun şu anki ekonomik koşullar ve Won’un tam olarak konvertıbl olmaması nedeniyle çok erken olacağını belirtmiştir. 1990 yılının Mart ayında uygulamaya konan sisteme göre, Won %2.25’lik bir bantta dalgalanmaya bırakılmıştır ve Merkez Bankası da günlük bir baz oran belirlemektedir. Günlük baz oran veya piyasadaki ortalama oran bir önceki günde yapılan işlemlerin ağırlıklı ortalamasından hesaplanmaktadır.

    12 Kasım 1997: Asya borsaları gün içindeki döviz kuru ve faiz oranları ile ilgili endişeler nedeniyle düşmüştür. Bu düşüşün bir sonucu olarak, Japonya ve Hong Kong’da da aşırı düşüşler yaşanmıştır. Avrupa borsaları da bu olumsuz eğilimden etkilenerek düşmüştür. Tokyo’daki Nikkei 225 endeksi son iki yılın en düşük seviyesine gerilemiştir. Faiz oranlarındaki dalgalanma Hang Seng endeksini yaklaşık %5 oranında düşürmüştür ve daha az aktif olan birçok Asya borsasını da beraberinde sürüklemiştir. Bölgedeki diğer piyasalarda ise değişik durumlar sözkonusu olmuştur. Kuala Lumpur, Manila, Seul, Shaghai, Shenzhen, Sidney ve Wellington’da hisse senetleri günü düşüşle tamamlarken, Bangkok ve Taipei borsaları günü artışla kapatmışlardır.

    13 Kasım 1997: Dünya menkul kıymet borsalarında 12 Kasım’da Asya, Avrupa ve Latin Amerika’da yaşanan kargaşadan sonra durum tekrar kontrol edilebilir hale gelmiştir.

    Güney Kore bu krizden kurtulmak için IMF’nin yardımına ihtiyaçları olmadığını açıklamıştır.

    14 Kasım 1997: Potansiyel bir finansal krizle yüzyüze olan Güney Kore Hükümeti, borç batağında olan bankaları kurtarmak için bir reform paketi devreye sokmuştur. Elli yıldan beri ilk defa önerilen reform paketi, yabancı yatırımcıları tekrar ülkeye çekmek için ülkedeki büyük bankaların yeniden düzenlenmesini içermektedir. Bu çerçevede Finans ve Ekonomi Bakanlığı denetiminde, bankaları, aracı kurumları ve sigorta şirketlerini izleyecek bir kurul kurulmuştur.

    17 Kasım 1997: Tokyo menkul kıymetler borsasında önemli bir iyileşme olmuş ve Nikkei 225 endeksi 1.200,80 puan veya %7.96 oranında artarak 16.283.32’ye fırlamıştır. Tokyo’daki bu düzelme yatırımcıların Japon hükümetinin ülkedeki finans sektörüne yardım etmek için etkili adımlar attıkları düşüncesinden kaynaklanmıştır. Ülkenin onuncu büyük bankası Hokaido Takushoku yüksek miktardaki batık kredi nedeniyle çökmüştür. Bu iflas, Japonya’da 1945 yılından beri yaşanan ilk banka iflasıdır. Yine bu iflas, hükümete yerel finans piyasasının yeniden yapılandırılması için önemli bir sinyal vermiştir. Bu bankanın batık kredi tutarının yaklaşık 2,000 milyar Yen dolayında olduğu tahmin edilmektedir. Japonya’nın 20 büyük bankasından üçünün de batan Hokaido Takushoku bankasından farklı bir durumda olmadıkları, hatta bazı yerel bankaların çok daha kötü durumda oldukları ve finans sektörünün güçlendirilmesi gerektiği açıklanmıştır.

    Güney Kore, yıpranan Won’u korumayı bırakmış ve ABD Doları’nın Won karşısında değeri 1,000 psikolojik sınırının üstüne çıkmıştır. Won’un aniden değer kaybetmesi borsanın %4’den daha fazla düşmesine neden olmuş ve para piyasası faiz oranları üzerinde tekrar bir baskı yaratmıştır. Güney Kore Finans ve Ekonomi Bakanlığı reform niteliğinde 13 yasa çıkartmaya çalışmaktadır. Bu yasalardan Merkez Bankası’nın yeni rolünü ve finans sektörünün tümünü denetleyecek tek bir kurumun Finans Bakanlığı içinde kurulmasını düzenleyen iki yasa, muhalif partilerin bu konudaki memnuniyetsizlikleri nedeniyle geciktirilmektedir.

    18 Kasım 1997: Finansal reform yasasının kabul edilmemesi üzerine IMF Kore’ye mali yardım önerisinde bulunmuştur. Bu yasanın meclisten tamamiyle geçirilememesi kötü bir işaret olmuştur. Artık ülkeye IMF çağrıldıktan sonra da Won’u desteklemek için ileri bir politikanın olmadığı açıkça görülmektedir. Kore Merkez Bankası’nın 17 Kasım’da 1 ABD Doları karşılığı olarak Won’u 1,000 seviyesinde tutmak için yaptığı müdahaleden geri çekilmesi bu olayı doğrulamaktadır.

    Muhtemelen Kore’deki yetkililer 18 Aralık’taki başkanlık seçiminden önce IMF’den yardım talep edeceklerdir. Beklendiği gibi Kore’yi saran belirsizlik, bölgedeki diğer paralar üzerinde de baskı yaratmıştır. Bu durumdan en çok etkilenen Tayland Baht’ı, Filipin Peso’su, Malezya Ringit’i ve Singapur Doları’dır. Bu paraların Kore’nin IMF’den yardım talep edene kadar daha da değer kaybedecekleri muhtemeldir.

    19 Kasım 1997: Finans bakan yardımcıları Manila’da biraraya gelerek IMF’nin Asya’da olası finansal krizlerdeki rolünü artırmak ve bu krizler olduğunda gerekli önlemlerin alınması için yeni bir mekanizmanın oluşturulmasına ilişkin bir demeç yayınlamışlardır. 12 Asya ülkesinin finans bakanları, ABD, Kanada, IMF, Dünya Bankası ve Asya Kalkınma Bankası’ndan oluşan topluluk işbirliğinin sağlanması için en az iki yılda bir biraraya gelinmesi gerektiğini söylemiştir. Güney Kore’nin Finans ve Ekonomi Bakanı, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik problemlerin üstesinden gelmek için acilen bir ekonomik danışma kurulu oluşturulacağını açıklamıştır. Ancak, ülkenin IMF yardımına ihtiyacı olacağını önceden görememiştir. 18 Kasım’daki düşüşten sonra Kore menkul kıymetler borsası toparlanmıştır. Hisseler günü 7.93 puan veya %1.6 artış ile 502.59’dan tamamlamışlardır. Ülkenin Finans ve Ekonomi Bakanı daha önce ticaret, sanayi ve enerji bakanlıklarını yürüttükten sonra ülkedeki ekonomi yönetiminin başına geçmiştir. Yeni bakan krizden sorumlu tutulan ve istifa eden Kang Kyong -Shuk yerine gelmiştir. IMF yardımı olmaksızın ülkeyi bu krizden çıkaracağını açıklayan hükümet uluslararası güveni tekrar sağlamak için bir finansal istikrar paketi önermiştir. Ancak ekonomistler bu önlemler için hem yetersiz hem de geç kalınmış ifadesini kullanarak, Kore’nin uluslararası güveni tekrar sağlayabilmesi için tek çıkar yolun IMF yardımı olduğunu belirtmişlerdir. Yeni politikalar, Won’un günlük dalgalanma sınırını %2.5’den %10’a çıkartmış ve yerel tahvil piyasasını yabancı yatırımcılara açmış , ayrıca bankalardaki mevduat güvence fonunu da artırmıştır

    Japonya’da Nikkei 225 endeksi ortalama olarak %5.3 oranında düşerek 15,842.46 olmuştur. Bu düşüş yıl içinde yaşanan en büyük düşüş olarak kaydedilmiştir. Brokerlara göre, bu düşüşe sebep zayıf banka hisseleri ile birlikte başbakanın kamu fonlarını kullanarak batmakta olan bankalara yardım ettiğini yalanlamasıdır. Bu durum yatırımcıların cesaretlerini iyice kırmıştır. İkinci seansta da düşüş devam etmiştir. Yatırımcıların banka hisselerini satmalarına ve Won’un değer kaybetmesine yönelik endişeler ve Hong Kong Doları’na yapılacak bir saldırı korkusu ile sabah yaklaşık 300 puan düşen Hong Kong borsası günü %1’den az bir düşüşle kapatmıştır.

    Bangkok, Kuala Lumpur, Manila, Singapur, Shanghai, Sidney ve Wellington’da borsa günü düşüşle kapatırken, Taipei borsası günü teknoloji üreten şirketlerin hisselerindeki büyük alımlar nedeniyle artışla kapatmıştır. Asya piyasalarındaki en önemli sorun Kore’deki para krizinin ülkenin kendi sınırları içinde çözülmesinin mümkün olmamasıdır. Won’un değer kaybetmesi beraberinde Yen’in de değer kaybetmesine yol açacaktır. Eğer Won’un ABD Doları karşısındaki değeri 1,200-1,300 olursa Yen’in ABD Doları karşısındaki değeri de 150 olacaktır. Bu para krizinin diğer ülkelere de bulaşması anlamına gelmektedir ve henüz ortadan kaldırılmış değildir. Bu çerçevede az sayıda yatırımcı bu kargaşada iş yapmaya gönüllü olacaktır. Won’un daha fazla değer kaybı Asya’daki ihracat yönlü iyileşme umuduna darbe indirecektir. Eğer Won tekrar %15-20 dolaylarında değer kaybederse, birçok kişinin düşündüğü gibi yüksek teknoloji gerektiren sektörlerde Kore’nin rekabet gücü Tayvan, Singapur ve Japonya’ya göre artacaktır. Bu durumda dünya genelinde yaşanan deflasyon da genişleyecektir

    Asya’daki durgunluğun nasıl yayıldığını anlamak için Tayvan’ın en büyük çelik üreticisi China-Steel’in sıkıntılarını incelemek gerekir: Haziran’da yeni fabrikanın işlerlik kazanmasından kısa bir süre sonra Asya’daki para birimleri düşmeye ve bölge ekonomisi sendelemeye başlamıştır. Bu tarihten itibaren çelik fiyatları Güney Asya’da %3 oranında düşmüş ve talep daralmıştır. Şu anda şirketten daha da kötü haberler gelmektedir. Şirketin Koreli rakipleri sefaletten kurtulmak için ihracat yapmaya çalışmaktadırlar. China Steel, müşterilerinden Kore Inc.’in daha ucuza çelik sattığını duymaktadır. Asya’nın önemli endüstri ürünlerinin fiyatlarını düşürmek yalnızca bölgedeki China-Steel gibi şirketleri değil, tüm dünyadaki şirketlere de darbe indirmektedir. Koreli birçok şirket ihracatlarını artıırmak için fiyat indirimine gitmekte ve borçlarını ödemek için döviz kazanmaktadırlar. Hatta temelde sağlam olan firmalar bile, ihracata dayalı ekonomileri nedeniyle bu kargaşanın içine çekilmektedir. Büyük fiyat savaşının içinde bulunan endüstriler özellikle iki sebepten ötürü bu şekilde davranmaktadırlar. Kore para biriminin 1035.5’den günü tamamlaması şirketlerin ihracat fiyatlarını daha da düşürmelerine neden olmakta ve dış borçlarının artmasıyla beraber likidite sıkıntısı çeken şirketler daha da yıkıcı fiyat indirimlerine yönelmektedirler.

    20 Kasım 1997: Finansal istikrar paketi önerisinden bir gün sonra Güney Kore para birimi Won gün içinde %10 değer kaybetmiştir. Won’u takiben bölgedeki birçok para birimi de değer kaybetmiştir. ABD Doları’na göre, sırasıyla Rupiah %1.86, Ringit %2.09, Peso %1.85 ve Tayvan Doları %2.59 oranında düşüş kaydetmiştir.

    Güney Kore ülkedeki problemlerini dışardan yardım almadan çözemeyeceğini açıklamıştır. Güney Kore’de Won’un değer kaybetmesi, Kore’nin mallarını tüm dünyada ucuzlatacağından ve yabancı malları Güney Kore’de pahalılaştıracağından Japon ve Amerikalı ihracatçıları olumsuz etkileyecektir. Güney Kore malları özellikle ara mallar ve gemi inşaatında ve diğer ihraç ürünlerinde Japonya ve Tayvan’la rekabet etmektedir.

    Tokyo hükümetinin yardıma ihtiyacı olan bankalara vergi gelirlerinden yardım edeceğini açıklaması borsayı cesaretlendirmiş ve gün içinde menkul kıymet değerleri %3 oranında artmıştır. Bununla birlikte, Güney Kore ve Malezya piyasasındaki kargaşa yatırımcıları satış eğilimine itmiştir. Hong Kong borsası %1 düşmüştür, çünkü Kore’deki finansal krizin Hong Kong ekonomisine de darbe vuracağına dair endişeler ortadan kalkmamıştır.

    Malezya’da Kuala Lumpur menkul kıymetler borsası %11 oranında düşmüş, yatırımcıların piyasaya olan güvenleri son günlerdeki kötü gelişmeler nedeniyle iyice azalmıştır. Yine Malezya’da Ringit ABD Doları karşısında 1973 yılında paranın ABD Doları karşısında resmi olarak dalgalanmaya bırakılmasından beri en düşük seviyesine inmiştir.

    Tayland’da, yatırımcıların Güney Kore’deki ekonomik krizin Asya ülkelerinde büyük fiyat düşüşlerine neden olmasından duydukları endişe neticesinde temel endeks sekiz yıldır en düşük seviyesine gerilemiştir.

    Endonezya da bölgedeki gelişmelerden etkilenmiş ve hisse senetleri gün içinde düşmüştür. Malezya borsasında yaşanan düşüş Singapur borsasını da beraberinde sürüklemiştir.

    21 Kasım 1997: Güney Kore, parasının hızla değer kaybetmesi ve yatırımcıların güvenlerinin azalması nedeniyle borç krizini aşabilmek için yaklaşık 20 milyar ABD Doları tutarında bir destek (stand-by) anlaşması talep etmiştir. Üst düzey bir yetkili, yaklaşık 60 milyar ABD Dolarlık IMF yardımına ihtiyaçları olduklarını ancak kendilerinin ekonomik problemlerine çözüm için daha düşük bir yardım paketi kullanacaklarını, çünkü bu boyuttaki bir ihtiyacın içteki ve dıştaki yatırımcıları krizin derinliği konusunda yanıltacağını belirtmiştir. IMF’nin yardım paketi Güney Kore için gurur kırıcı bir durumdur, çünkü bu ülke savaş sonrası bölünmüş bir ülkeden hızlı ve göz kamaştırıcı bir şekilde dünyanın 11. büyük ekonomisi haline gelmiştir. Güney Kore’de durumun kontrolünün zorlaşmasına ve ülkede ekonomik reformlar ve politika kontrollerinin yapılması gerekliliğine rağmen, son haftaya kadar IMF’den yardım almama konusunda ısrar etmiştir.

    Güney Kore’nin bu açıklaması piyasanın kapanmasından sonra gelmesine rağmen, para birimi Won ve borsa kendini toparlamıştır.

    Japonya’nın 4. büyük aracı kurumu olan ve uzun süredir finansal sıkıntı içinde olan Yamaichi, 23 Kasım’da kapanacağını açıklamıştır. Moodys, Yamaichi’nin notunu batık kredi statüsüne düşürmüştür. Bu haberler finans piyasalarını dalgalandırmıştır. 3 trilyon Yen (23,8 milyar ABD Doları) tutarındaki borçla kapanacak olan aracı kurum, kapanma haberini Finans Bakanlığı’na bildirmiştir. Japon Merkez Bankası, Yamaichi’nin müşterilerinin portföylerini korumak için özel kredileri arttıracağını açıklamıştır.

    24 Kasım 1997: 24 Kasım, Asya ekonomileri için oldukça kötü bir gün olmuştur. Nedenlerden birincisi; Japonya’nın 4. büyük aracı kurumu olan ve faaliyetlerini yaklaşık 100 yıldır sürdüren Yamaichi’nin resmen kapanmasıdır. İkincisi; Güney Kore’nin IMF’den yardım talebine bağlı olarak Seul borsasındaki hisse senetlerinde şu ana kadar yaşanan %7.17 oranındaki rekor düşüştür.

    25 Kasım 1997: Japonya’da Finans Bakanlığı yetkilileri yakın gelecekte ülkede başka banka iflasları olmayacağını açıklamıştır.

    Standard & Poors, ülkede gittikçe büyüyen mali kriz nedeniyle Güney Kore’nin para notunu düşürdüğünü belirtmiş ve ülkeyi gelecek aylarda da bu krizin etkisi altında olacağı konusunda uyarmıştır. Yine aynı kuruluş uzun dönemli döviz kredi notunu A2’den A1’e düşürmüştür. Yerel para notu da A1+’dan A1’e düşmüştür. Güney Kore’nin kredi notu birçok faktörden etkilenmektedir, buna 18 Aralık’taki başkanlık seçim sonuçları ve özel sektörün borçlarını azaltacak, piyasaya dayalı reformlara karşı gönüllü olmaları da dahildir. Standard & Poors’a göre, Güney Kore 25 milyar ABD Doları döviz rezervine sahiptir, asıl problem 70 milyar ABD Doları kısa vadeli borcu olan özel sektördür. 18 Asya ülkesinden oluşan Asya Pasifik Ekonomik İşbirliği Forumu yıllık toplantısını daha büyük bir ticaret serbestisi ve tüm bölgeyi saran ekonomik kargaşaya karşı ortak hareket çağrısı yaparak kapatmıştır.

    APEC liderlerine göre, Asya’daki kargaşayı ortadan kaldırmak çok büyük ve kritik bir önem arzetmektedir. Liderler, 1999 yılında 9 önemli sektördeki ticareti liberalize etmeye başlama fikrini ve DTÖ nezdindeki toplantılarda alınan finansal piyasaların serbestleştirilmesine dair kararı desteklemişlerdir.

    26 Kasım 1997: Asya piyasalarındaki genel eğilim düşme yönünde olmuştur.

    Japonya’da küçük bir yerel banka olan Tokuyo City Bankası batmıştır. Finans Bakanı Hiroshi Mitsuzuka ve Japon Merkez Bankası Başkanı Yasuo Matsushita başka banka iflasları olmayacağını açıklamıştır. İkisi son üç gün içinde, toplam 4 finans kurumunun çökmesi halkı paniğe sürüklemiş ve insanlar paralarını bankalardan geri çekmeye başlamışlardır.

    Bu trende karşılık, Nikkei 225 endeksi politikacıların kamu fonlarını kullanarak finans sektörünün sorunlarının üstesinden geleceklerine dair umutlar nedeniyle yükselmiştir. Daha fazla banka ve aracı kurumun batacağına dair söylentiler çok daha fazla miktarda panik satışlara yol açmıştır. İlgili banka ve aracı kurumlar bu söylentileri yalanlamışlardır. Moody’s yatırım servisinin, 5 bankanın (Long-Term Credit Bank of Japan Ltd., Nippon Credit Bank Ltd., Mitsui Trust & Banking Co. Ltd.,Yasuda Trust & Banking Co. Ltd, Chuo Trus t& Banking Co.Ltd.) kredi notunu düşüreceğine dair açıklaması endişeleri artırmıştır. Yine aynı kuruluş, bu bankaların ekonomik durumlarının çok zayıf olduğunu açıklamıştır.

    3 Aralık 1997: Güney Kore ekonomisinin içinde bulunduğu kötü durum ve IMF ile yapılacak anlaşmanın gecikmesi, Asya para piyasalarını olumsuz etkilemiş, sermaye piyasalarında gergin bir bekleyişe neden olmuştur. Kore borsa endeksi, günün başlangıcında %5’lik bir düşüş yaşamasına karşın, gün sonuna doğru toparlanarak, 2.44 puanlık bir artışla günü 379.31 seviyesinden kapatmıştır ve böylece sekiz günlük düşüş çizgisini kırarak biraz toparlanmıştır. Ancak Japon ve Hong Kong piyasaları olumsuz işaretler vermişlerdir. Hong Kong borsası gün sonunda 8.77 puanlık bir düşüşle 11,207.58 seviyesine gerilemiştir. Tokyo Nikkei Endeksi, %1.9’luk bir düşüş yaşayarak 16,585.51’e gerilemiş, Singapur Doları ise düşmeye devam etmiştir. Singapur sanayi endeksi ise, 0.97 puanlık düşüşle 1,696.29 seviyesine gerilemiştir.

    Won, Rupiah, Baht ve Ringit ABD Doları karşısında değer kaybetmeye devam etmişlerdir. Singapur Doları da bölgesel eğilim doğrultusunda düşüş çizgisini koruyarak ABD Doları karşısında Temmuz 1993’den beri en düşük seviyeye ulaşmıştır.

    4 Aralık 1997: IMF tarafından Güney Kore’ye yapılması planlanan rekor yardım, Asya ülkelerinin piyasalarını sakinleştirirken, Japon piyasası kendi ekonomik büyüme problemi üzerinde yoğunlaşmıştır. Güney Kore’de bileşik endeks %6.99 oranında değer kazanmıştır. ABD Doları karşısında Çarşamba günü 1,196 olan Won, değer kazanarak 1,170’den işlem görmüştür. Çoğu Asya ülkesi piyasaları da Güney Kore’yi izleyerek değer kazanmış, yalnızca Nikkei Endeksi %1.68 oranında değer kaybetmiştir.

    5 Aralık 1997: Güney Kore, IMF’le üzerinde anlaşmaya vardığı kurtarma paketi çerçevesinde daha önce %6 olarak hedeflenen 1998 ekonomik büyüme oranını %3 düzeyine düşüreceğini açıklamıştır.

    Güney Kore ayrıca, 1998 enflasyon hedefinin de %5 olduğunu belirtmiştir. Bütçe fazlası oluşturmak için, harcamaların kısılması ve vergilerin arttırılması konusunda IMF’le görüşbirliğine varılmıştır. IMF, Güney Kore için 21 milyar ABD Doları olarak düşündüğü yardımı 57 milyar ABD Doları’na çıkarmaya karar vermiştir.

    Güneydoğu Asya ülkelerinde parasal denge, çoğu paraların da gösterdiği gibi, yeniden dalgalanmaya başlayarak kısa ömürlü olmuştur. En ağır darbe de, ABD Doları karşısında 3.8650 gibi bütün zamanların en düşük seviyesine ulaşan Malezya Ringit’i üzerinde olmuştur. Maliye Bakanının harcamaları kısacakları ve verilen kredilerde sınırlamaya gidecekleri yolundaki açıklaması Ringit’in biraz toparlanmasını sağlamıştır. Singapur Doları da Malezya’dan aldığı işaretle ABD Doları karşısında 1.6250’den 1.6100 seviyesine yükselmiştir.

    Kore Won’u, ABD Doları karşısında 1,230 seviyesine gerilemiştir. Endonezya Rupiah’ı ise, yatırımcıların Asya paralarına güvenmemeleri nedeniyle düşüş eğilimini sürdürerek 4,020 düzeyine gerilemiş, ancak Merkez Bankasının ABD Doları satması sonucu 3,965 düzeyinde tutunmayı başarmıştır. Cuma gününün en istikrarlı parası Tayvan Doları olup, 31.75 seviyesini korumuştur.

    IMF, yaşanan mali kriz nedeniyle, dünya ekonomik büyümesi hakkındaki öngörülerini yeniden gözden geçirmektedir. 1998 yılı ekonomik büyümesinin daha önce öngörüldüğü gibi %4.3 değil, %3.5 düzeyinde olacağını tahmin edilmektedir.

    8 Aralık 1997: Güney Kore’nin IMF’le anlaşmaya vardığı haberleri diğer bölgesel piyasaları da olumlu yönde etkilerken, Seul ve Tokyo’da borsa endeksleri yerel mali problemler nedeniyle daha da aşağıya sürüklenmiştir. Kore hisseleri, küçük şirket hisselerinin satışları ve para piyasalarında fon maliyetlerinin yükselmesi sonucu yaklaşık %5 düşüş göstermiştir.Tokyo’da Nikkei Endeksi, ekonomik büyüme konusundaki haberlerin etkisiyle %1.78 (292.91 puan) düşerek 16,131.57 seviyesinden kapanmıştır. Yönetimin Japon finans sistemini istikrara kavuşturmak düşüncesinde olduğunu açıklaması nedeniyle piyasada gerginlik yaşanmıştır. Hong Kong Hang Seng Endeksi değer kazanmaya devam ederek %2.37’lik bir yükselişle 11,800’den kapanmıştır.

    Endonezya Başkanı Suharto’nun Cuma günü on günlük bir dinlenmeye çekilmesi, ülkenin belirsiz politik durumunu tekrar gözden geçirmek için bir zaman kazanma düşüncesi olarak değerlendirilmiştir. Malezya, sonunda artan mali sıkıntılarını gözden geçirmeye başlamıştır. Maliye Bakanı, ekonomiyi düzene sokmak için kısa bir zaman içinde birtakım önlemler alacaklarını açıklamıştır. Bu haber, yatırımcıları olumlu yönde etkilemiş ve endeks, 69.0 puan (%11.37) yükselerek 676.47 seviyesine ulaşmıştır. %7.5 olarak öngörülen ekonomik büyüme %4’e çekilmiştir. Bu oran, 1986 yılından bu yana en düşük büyüme oranını ifade etmektedir.

    11 Aralık 1997: Güney Kore ekonomik krizinin bulaşıcı etkisi, küçük dalgalar halinde tüm Asya hisse senedi piyasalarına sıçramıştır. Won, %10’luk düşüşle 1,719.8 düzeyine gerilemiştir. Gün boyunca hisseler yaklaşık %6 oranında düşerek 377.37’ye gerilemişlerdir. Güney Kore’nin artan mali krizi, diğer Asya ülkelerinin para ve sermaye piyasalarını da etkisi altına almıştır. Hatta bu durum, yakın bir gelecek için sağlam olarak kalacağı düşünülen Hong Kong Doları hakkında bile endişelere yol açmıştır. Hong Kong borsası, Hong Kong Doları tekrar baskı altında kalır ve interbank faiz oranları yükselir endişesiyle %5.5’lik bir düşüş göstermiştir. Çoğu Asya ülkesinde endeksler düşmüş, bu düşüşler, sırasıyla Endonezya’da %4.8, Malezya’da %7.4, Filipinler’de %4.9, Singapur’da %2.3 ve Tayland’da %4.9 düzeyinde gerçekleşmiştir. Tokyo borsası, mali problemlerin devam ediyor olmasından kaynaklanan endişeli bir bekleyiş içindedir. Nikkei Endeksi 427.97 puanlık (%2.6) bir düşüşle 16,050.15’e gerilemiştir.

    16 Aralık 1997: Merkez Bankası’nın kur değişim bandından uzaklaşacağı ve kuru dalgalanmaya bırakacağı yolundaki kararının ardından, Salı günü Won yaklaşık %16 dalgalanarak 1,425 seviyesine yükselmiştir. Bu oran bir önceki gün 1,563.9 olarak gerçekleşmişti. İthalatçıların hafta sonu boyunca ABD Doları araması sonucu, Won’un satış baskısıyla karşılaşacağı düşünülmekteydi, ancak Won’un aniden dalgalanmaya bırakılması hisse senedi alımlarına neden olmuş, bileşik endeks, %4.78 oranında artarak 404.26 seviyesinden kapanmıştır. Won/dolar üzerindeki günlük %10’luk banddan uzaklaşılmış ve yerel kur tamamen dalgalanmaya bırakılmıştır.

    Güney Kore borsasının iki gün boyunca toparlanmasına ve Nikei Endeksi’nin biraz kendine gelmesine karşın, Hong Kong’da endeks yaklaşık %1 (88.77 puan) düşerek 10,346.38’den kapanmıştır. Nikkei Endeksi 75.82 puan (%0.48) değer kazanarak 15,985.21’e yükselmiştir. Yerel kurun değer kaybedeceği endişesiyle yatırımcıların ellerindeki senetleri satmaları sonucu Singapur hisseleri %2’den fazla değer kaybetmişdir.

    17 Aralık 1997: Japonya, sallantıda olan ekonominin kurtarılması için içten ve dıştan gelen baskılar nedeniyle 2 trilyon Yen (15.7 milyar ABD Doları) ek gelir vergisi toplayacağını açıklamıştır. Bu beklenmedik haber nedeniyle Yen, ABD Doları karşısında değer kazanarak 125.70’e yükselmiştir. Japonya’nın bu kararı, Pasifik ülkelerini de etkilemiştir. Güney Kore Bileşik Endeksi, yükselişini üçüncü günde de sürdürmüş ve %3.52 (14.23puan) artarak 418.49 seviyesine yükselmiştir. Hang Seng Endeksi, 346.32 puan (%3.35) artışla 10,692.70’den kapanmıştır. Singapur Endüstri Endeksi, 7.76 puan değer kazanarak 1,569.51 seviyesine çıkmıştır.

    18 Aralık 1997: Güney Kore’de seçmenler, uzun süredir muhalefette olan Kim Dae-Jung’u beş yıllık bir dönem için başkanlığa seçmişlerdir. Yönetimin bir dizi reform yapacağını açıklaması üzerine, piyasalar canlanmıştır. Ancak bu reformların Millet Meclisi’nden geçip geçmeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Çarşamba günü 555.85 puan değer kazanan Nikkei Endeksi, 379.42 puan (%2.29) düşerek 16,161.64 puandan kapanmıştır. Hang Seng Endeksi 61.41 puan (%0.57), Singapur hisseleri ise 21.90 puan değer kazanmıştır.

    22 Aralık 1997: Asya’nın devam eden mali sıkıntısından dolayı Moody’s; Endonezya, Malezya, Güney Kore ve Tayland’ın kredi notunu düşürünce Asya paraları, zor bir gün yaşamışlardır. Cuma günü dolar karşısında 1,550’den kapanan Won, 1,715 düzeyine Tayvan Doları ise 32.603’e gerilemiştir. Hong Kong Doları ise istikrarlı bir seyir izlemiştir. Nikei Endeksi 515.49 puan (%3.37), Güney Kore Endeksi 4.13 puan (%1.03), Hang Seng Endeksi ise %2.24 değer kaybetmiştir. IMF, Asya mali krizinin dünyanın ekonomik büyümesini bir miktar düşüreceğini, ancak kötümser olmak için bir neden olmadığını açıklamıştır.

    24 Aralık 1997: Güney Kore’nin bir borç moratoryumuna gideceği söylentileri üzerine endeks, açılışta %6 oranında düşmüştür. Ama, Won’un toparlanması düşüşün %4.07 oranında kalmasını sağlamış ve endeks 351.45’den kapanmıştır. Güney Kore Başkanı, ekonomilerinin iflasa gidebileceğini, bu nedenle acil önlemler almak gerektiğini belirtmiştir. Bu önlemlerin başında rekabet gücü olmayan şirketlerin batmasına göz yummak ve ücretlerin dondurulması gelmektedir. Başkan, bu önlemler de işe yaramazsa işçileri işten çıkarmaktan başka bir yol kalmayacağını söylemiştir.

    Japonya’da, mali sistemin düzeltilmesi için bir plan üzerinde çalışılması, Nikkei Endeksi’nin 125.58 puan (%0.85) değer kazanarak 14,924.98’den kapanmasını sağlamıştır. Hang Seng Endeksi 25.66 puan (%0.25) düşmüştür. IMF, 2 milyar ABD Dolarlık yardımın Güney Kore’ye 30 Aralık’ta verilebileceğini açıklamıştır. Endonezya’nın kısa vadeli borçlarının önceden düşünüldüğünden daha yüksek çıkması, ABD Doları talebini artırmış ve Rupiah’ın rekor bir düşüş yaşamasına neden olmuştur. Salı günü ABD Doları karşısında 5,450 olan Rupiah, 6,300’e düşmüştür. Standard & Poor’s, önemli iki Japon bankasının kredi notunu düşürdüğü için Japon mali sektörü de oldukça zor bir gün yaşamıştır.

    26 Aralık 1997: Yaklaşık 60 milyar ABD Dolarlık yardımın ülkeye hızlı bir şekilde gireceği beklentisi, Güney Kore Wonu’nun değer kazanmasını sağlamıştır. Önceki gün kapanışı 1,836 olan Won, 1,498’e yükselmiştir. Bu iyimserlik endekse de yansımış ve endeks, %7 oranında değer kazanmıştır. Endonezya Rupiah’ı, Merkez Bankasının müdahale edeceği haberleri üzerine, ABD Doları karşısındaki değerini korumuştur. Özellikle bazı küçük şirketlerin durumunu pek parlak görmeyen Japon bankalarının kredi vermede sıkı davranmaları, Nikkei Endeksinin 497.50 puan (%3.25) düşmesine neden olmuştur. Endeks üç gündür kazandığını bir günde kaybederek 14,802.60 puana gerilemiştir.

    30 Aralık 1997: IMF, Güney Kore’ye 2 milyar ABD Dolarlık ödemenin yapılmasını uygun görmüştür.

    5 Ocak 1998: Yatırımcıların piyasalarda satışa geçip ABD Doları almaları sonucu, Malezya Ringit’i, Endonezya Rupiah’ı, Tayland Baht’ı ve Filipinler Peso’su ABD Doları karşısında tarihlerinin en düşük seviyesine gerilemişlerdir. Güney Kore’de kurumların kredi borçlarını ödemekten kaçınmalarını önlemek amacıyla geliştirilen ticari bankalar tasarısını uygulamak için çalışmalara devam edilmiştir. Para piyasalarında ve ülke ekonomilerinde duyulan endişeler sonucunda Japonya’daki Nikkei Endeksi %2, Hong-Kong’daki Hang-Seng Endeksi ise %3.5 oranında değer kaybına uğramıştır.

    6 Ocak 1998: Piyasalarda süren olumsuz hava yatırımcıları Asya’dan uzak tutmaya devam etmiştir. 20 yıldır ilk kez durgunluk dönemine giren Endonezya, ekonomideki güven ortamını yeniden tesis etmek amacıyla 1998-1999 yılı bütçesini gözden geçirmiştir. Japonya’nın ABD Doları’ndaki artışı önlemek amacıyla ABD Doları satışına geçeceğini söylemesi, ABD Doları’nın beş yıllık artışın ardından düşmesine neden olmuştur. Yeni yıla oldukça kötü şartlar altında giren Tayland, IMF’in 17.2 milyar ABD Dolarlık yardım paketini biran önce yürürlüğe koymasını istemiştir.

    7 Ocak 1998: Para birimlerindeki ortalama %5’lik değer kaybı hisse senetlerini de olumsuz etkilemiş, böylece Asya üzerindeki kara bulutlar dolaşmaya devam etmiştir. Endonezya’nın açıkladığı bütçe planı yatırımcıları ekonominin yeniden yapılandırılacağı hususunda ikna etmeye yetmemiştir. Merkez bankalarının para birimlerindeki düşüşü dengelemek amacıyla piyasalardan alım yapacağına dair işaretler alınmıştır.

    8 Ocak 1998: Endonezya finans piyasalarında yaşanan yoğun satışlar ekonomi yönetimine duyulan güveni sarsmış, bu güven kaybı diğer Asya piyasalarında da satış ağırlıklı işlemlerle kendisini hissettirmiştir. Endonezya’da yaşanan çözülmeyle ülke genelinde oluşması beklenen iyimserlik yerini 200 milyonluk Müslüman toplumunda sivil kargaşanın sinyallerine bırakmıştır. Rupi bir ara 10,500’lık desteği kırsa da dolar karşısında 9.990-9.500 bandında hareket etmiştir. IMF tarafından Endonezya’ya gönderilen raporda bütçe konusunda alınan önlemlerin yeteri kadar sert olmadığı belirtilmiştir. Güney Kore’de ise, dikkatler New York’da bankerlerle yapılan toplantıya çevrilmiştir.

    9 Ocak 1998: Hisse senetlerindeki düşüş devam etmiş, ancak piyasalarda ağır borç yükü altındaki Endonezya şirketleriyle kreditör konumundaki Amerikan bankaları arasında anlaşmaya varılacağına ilişkin oluşan iyimser beklentiler döviz kuruna destek olmuştur. Amerikan Başkanı ve Asyalı liderler arasında yapılan telefon diplomasisi sonucunda Endonezya’nın borçlarının yoğunluğu hususunda uzlaşma sağlanmış, Endonezya Başkanı Suharto yeni ekonomik reformlar yapılacağına dair vaatlerde bulunmuştur. Asya genelinde tüm piyasalarda hüküm süren kaygılı bekleyişe rağmen, Rupi dolar karşısında toparlanarak 7,600’den işlem görmüştür. Suharto daha sonra yaptığı açıklamada uygulanacak ekonomik reformların geçen yıl üzerinde anlaşma sağlanan 40 milyar dolarlık yardım paketine bağlı olduğunu belirtmiştir.

    Ülkeyi içinde bulunduğu borç krizinden kurtarmak için 25 milyar dolarlık tahvil çıkarmasına yönelik Güney Kore’ye yapılan teklif Amerikalı bankerler tarafından da desteklenmiştir. Ancak, önemli sayılabilecek birkaç bankanın planı desteklemek konusundaki tereddütleri sürmektedir, ayrıca Kore hükümeti karar vermek için bir haftaya daha ihtiyacı olduğunu söylemiştir.

    Yatırımcıların Asya krizinin derinlik kazanması hakkındaki kaygılarının artması sonucu “blue chips” olarak adlandırılabilecek en güçlü hisse senetleri dahi Wall Street tarihinde görülmemiş bir şekilde 200 puan değer kaybına uğramıştır.

    12 Ocak 1998: Asya hisse senedi piyasası güne Hong-Kong borsasındaki %8.7’lik düşüşle başlamıştır. Japonya borasası %2.2, Tayvan borsası %4.7 oranlarında değer kaybına uğrarken, Endonezya borsası IMF görüşmelerindeki olumlu havaya bağlı olarak %2.1 oranında değer kazanmıştır.

    Jakarta’dan yapılan açıklamada ülkenin uluslararası borçlarını ödemeye devam ettiği belirtilmiş, ayrıca Başkan Suharto aşırı maliyetli bulunan 15 altyapı projesinin iptal edildiğini açıklamıştır.

    13 Ocak 1998: Pazartesi günü Hong-Kong’da bir finans kurumunun iflas ettiğinin açıklanmasından sonra, Asya-Pasifik piyasaları Salı gününe yükselişle başlamıştır. Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Endonezya hükümeti arasında yardım programına ilişkin sürdürülen görüşmelerde anlaşma aşamasına gelinmiş ve bu sayede oluşan iyimser hava hisse senetlerinde ortalama %9.1’lik bir artışa yol açmıştır.

    15 Ocak 1998: Dünyanın nüfus açısından dördüncü büyük ülkesi olan Endonezya tarihinde yeni, ancak yeni olduğu kadar da riskli bir döneme girmiştir. Başkan Suharto yaptığı açıklamada, uygulamaya konacak ekonomik reformlarla ülkenin iş hacminde ve büyümesinde bir gerilemeyle karşılaşılabileceğini belirtmiştir. Uluslararası alanda yapılan baskılar sonucunda başkan Suharto, IMF ile içeriği açısından özgün sayılabilecek bir anlaşma imzalamıştır. Bu anlaşmaya göre, ülke genelinde tekel konumunda olan kuruluşların ekonomideki ağırlıkları azaltılacak, aile şirketlerinin piyasalara açılması sağlanacak ve Başkan’ın ekonomi üzerindeki etkisi ve kontrolü en alt düzeye indirilecektir.

    Anlaşmanın etkisi piyasalarda beklenen tepkiyi yaratamamıştır, bir sıçrayışın beklendiği borsada yalnızca %4’lük bir artış yaşanmış, Rupi ise, 8,650 seviyesinde işlem görmüştür.

    16 Ocak 1998: Asya piyasaları Cuma gününe keskin yükselişlerle başlamıştır. Tokyo borsası %6.1, Hong Kong borsası ise %3.7 oranında değer kazanmıştır. Güney Kore bu keskin yükselişlerden nasibini alamamış, karlı geçen bir haftayı düşüşle kapatmıştır. Diğer piyasalarda ise, Endonezya borsası ekonomik reform paketine dair olumlu beklentilerin ve telekomünikasyon, bankacılık ve madencilik sektörüne ait hisselerdeki artışaların etkisiyle %6.9 oranında değer kazanmıştır.

    19 Ocak 1998: Asya piyasalarında aylardır etkisini hissettiren kronik kötümserlik, yerini yatırımcılar üzerinde esen iyimserlik rüzgarlarına bırakmıştır. Bölge genelinde tüm hisse senedi piyasalarında rekor sayılabilecek artışlar yaşanmıştır. Sırasıyla Bangkok’daki SET Endeksi %9.8, Kuala Lumpur borsası %9.1, Seul ve Singapur borsaları %6.6, Jakarta borsası %5.7, Manila borsası %5.6 ve Hong Kong %1.3 oranında değer kazanmıştır.

    20 Ocak 1998: Piyasalardaki iyimser hava giderek zayıflamıştır.

    21 Ocak 1998: Endonezya Rupi’si arka arkaya aldığı darbeler sonucu diğer para birimlerini de yanında sürükleyerek çöküşüne devam etmiştir. Tokyo ve New York’daki toparlanmalar Asya genelinde bir iyileşmeye yetmemiş, gün içinde 12,000 dolaylarında işlem gören döviz kuru günü 11,600’den kapatmıştır.

    22 Ocak 1998: Kurumların yaklaşık 65 milyar dolaylarındaki borçları ve bankaların gittikçe artan likidite problemleri Rupi’nin değer kaybetmesinin ardında yatan nedenlerin başında gelmektedir. Merkez Bankası yetkilileri tarafından yapılan açıklamalara göre, hükümet özel sektör bankalarının likidite problemlerine çözüm bulmaya çalışmaktadır. Endonezya’da yaşanan piyasa karmaşası diğer döviz kurlarını da olumsuz etkilemiştir.

    23 Ocak 1998: Asya hisse senedi piyasaları, yatırımcıların yaşanan düşüşlerin ardından senetlerin oldukça ucuzladığının farkına varmaları sonucunda yaptıkları tepki alımlarıyla günü artışla tamamlamıştır. Endonezya’da da döviz kuru ve hisse senedi piyasası geçmiş günlere oranla az da olsa değer kazanmıştır. Yapılan yorumlarda, Endonezya örneğinde yoğunlaşmanın bölgedeki diğer ülkelerin sorunlarının çözümüne de katkıda bulunabileceği belirtilmiştir.

    26 Ocak 1998: G-7 ülkelerinin 120-125 aralığında Yen’i destekleyeceklerini açıklamaları bölge genelinde bir toparlanmaya yol açmıştır.

    27 Ocak 1998: Gün Japonya’nın ve Endonezya’nın piyasalardaki egemenliğiyle geçmiştir. Yen dolar karşısındaki konumunu korumuş, Endonezya ise, borç ödemelerine geçici olarak ara vereceğini (moratoryum) ve özel sektör bankaları arasında finansman durumu kötü olanların kapatılacağını açıklamıştır. Özel sektör bankalarının kötü durumda olanların kapatılması, yabancı sahipliğe açık hale getirilmesi ve mevduatlara hükümet garantisinin sağlanması piyasaları olumlu etkileyerek Rupi’nin değer kazanmasına yardımcı olmuştur.

    28 Ocak 1998: Maliye Bakanı’nın istifa etmesinin ardından günün ilk saatlerinde piyasalar artış göstermiş, ancak günün ilerleyen saatlerinde kar realizasyonu nedeniyle yatay seyirlerine devam etmişlerdir. Hong-Kong, Singapur, Güney Kore ve Çin piyasalarının kapalı olmaları nedeniyle işlemler yoğun olarak Japonya piyasalarında gerçekleştirilmiştir.

    29 Ocak 1998: Güney Kore ve kreditör konumundaki bankalar arasında kriz sonrası hayati öneme sahip borç anlaşması imzalanmıştır. Ancak, bölgede işlem yapılan birkaç piyasa bu habere karşı duyarsız kalmışlardır. Ard arda denk gelen, yeni Çin yılının kutlamaları ve Ramazan Bayramı nedeniyle piyasaların büyük bir bölümü günü tatilde geçirmişlerdir.

    30 Ocak 1998: Asya yeni yıla belirsizlikler içinde girmiştir. Güney Kore borsasında %7.65’lik bir artış yaşanırken, Tokyo borsası Maliye Bakanlığı’nda yaşanan skandal nedeniyle haftayı düşüşle kapatmıştır. Seul piyasalarındaki iyileşmenin nedeni, New York’da kısa dönemli borçların desteklenmesi yönünde alınan karar olmuştur.

    2 Şubat 1998: Krizin bittiği yönündeki fikirler piyasalarda ağırlığını hissettirmeye başlamıştır. Kriz nedeniyle bölgeden Avrupa’ya kaçan sıcak para dönüşe geçmiştir. Bu hareketi Amerika’dan yapılan kısa dönemli portföy yatırımları izlemiştir. Döviz kurları dolar karşısında güç kazanmışlardır.

    Hong Kong borsası gün içinde 1,705 puan birden artarak 10,270 puandan kapanmıştır. Tokyo borsasında ise gün içi dalgalanmaları kar realizasyonları izlemiştir. Ancak genel kanı, Asya’da temel yapısal problemlerin sürdüğü ve bölgedeki döviz kuru artışlarının dolardaki teknik desteğe takılacakları yönünde oluşmuştur.

    3 Şubat 1998: Malezya hisse senedi piyasası %20’den fazla değer kazanmıştır. Ancak, bölgedeki diğer ülkelerin hisse senedi piyasalarında işlem hacmi düşük kalmış, yüksek artışlar yaşanmamıştır.

    4 Şubat 1998: Uzmanlarca yapılan açıklamalarda, piyasalarda hakim olan olumsuz havanın krizden etkilenen bölge ekonomilerinin büyüme oranlarında düşüşlere yol açacağı belirtilmiştir. Borsalar günü genel olarak düşüşle kapatmıştır.

    5 Şubat 1998: İşlemler yoğun şekilde Japon Yeni üzerinden yapılmış olup, hisse senedi piyasalarında bir süre öncesine nazaran küçük çaplı yükselişler yaşanmıştır. Para birimlerinde istikrara ilişkin olumlu işaretler alınmıştır.

    6 Şubat 1998: Japon hükümetince açıklanan aylık ekonomik raporda ülke genelinde 20 yıldan bu yana hiç görülmemiş olan durgunluğa dikkat çekilmiş, kurumlarda ve tüketicilerde hakim olan güvensizliğin ülkenin ekonomik geleceğini istikrarsızlaştıracağı belirtilmiştir. Endonezya’da borçlu kurumların yabancı yatırımcılar tarafından alınabileceği haberi piyasaları olumlu etkilemiştir. Hisse senedi piyasası yüksek işlem hacmine bağlı olarak gün içinde %4.27 oranında değer kazanmıştır.

    9 Şubat 1998: Piyasalar Wall Steeet’deki olumlu havadan ve denizaşırı yatırımcıların işlemlerinden etkilenerek genel olarak artış eğilimi göstermiştir.

    10 Şubat 1998: Güney Doğu Asya ülkelerinin para birimleri, Endonezya’nın parasını dolar karşısında tekrar sabitleyebileceğini açıklaması üzerine önemli ölçülerde değer kazanmıştır. Endonezya Rupi’si bu artışta başı çekmiştir. Ayrıca, piyasalarda Endonezya’nın para kurulu sistemine geçebileceğine dair söylentiler dolaşmaya başlamıştır. Haftalardır gündemde olan bu söylentiye piyasaların aşırı iyimser tepki vermesi nedeniyle Rupi gün içinde birara açılış fiyatından %30 daha fazlaya işlem görmeye başlamıştır. Uzmanlar yaptıkları değerlendirmelerde, Hong-Kong’u spekülatif müdahalelerden koruyan para kurulu sistemini yerleştirmek için Endonezya’nın gerekli miktarda rezervlere sahip olmadığını belirtmişlerdir. Uzmanlar arasındaki genel kanıya göre, Endonezya’nın kısa vadeli borç problemlerini çözmek için para kurulu sistemi yeterli olmayacaktır.

    11 Şubat 1998: Ekonomik krizin tırmandırdığı sosyal kargaşa ortamının yatırımcılar arasında tedirginliğe yol açması nedeniyle, Endonezya ve Güney Kore hisse senedi piyasaları güne keskin düşüşlerle başlamışlardır.

    12 Şubat 1998: Wall Street’deki rekor yükseliş Asya piyasalarında beklenen etkiyi yaratamamıştır. Tokyo ve Sidney borsalarında marjinal yükselişler yaşanmış, Singapur borsası da bir önceki güne nazaran %1.29 oranında düşüşle kapanmıştır.

    Federal Reserve Bank’ın Başkanı Alan Greenspan yaptığı açıklamada, Asya’da yaşanan krizin dünyayı ve Amerika’yı olumsuz etkileme ihtimalinin oldukça düşük olduğunu belirtmiştir. IMF ise, Tayland’a yapılacak yardımın şartlarını bütçe açığı konusunda hafifletileceğini açıklamıştır.

    13 Şubat 1998: Endonezya’nın para kurulu sistemi tasarısına IMF cephesinden temkinli sayılabilecek bir yaklaşım gelmiştir. IMF, Endonezya’yı, krizin etkilerinin hala kendisini hissettirdiği bir dönemde sıkı döviz kuru politikası uygulamaktan kaçınması konusunda uyarmıştır. Yapılan uyarılar yalnızca IMF ile sınırlı kalmamış, diğer ülkeler de planlanan önlemlerin beklenen etkiyi yaratamaması halinde doğacak güvensizlik ortamının tüm bölgeyi olumsuz etkileyeleceğini dile getirmişlerdir.

    16 Şubat 1998: Diğer Güney Doğu Asya ülkelerinin para birimlerindeki düşüşler, Rupi’deki kadar dramatik olmamıştır. Para piyasalarında küçük dalgalanmalar yaşanmıştır.

    17 Şubat 1998: Endonezya yetkilileriyle yabancı kurum ve ülke uzmanları arasındaki para kuruluna dayalı çekişme sürmüştür. Hang Seng Endeksi %1.07 oranında değer kazanmıştır. Tokyo hisse senedi piyasası günü ufak çaplı değişimlerle kapatmıştır. Güney Kore’de hükümetin işgücü piyasasına ve kurumlara yönelik aldığı reform kararlarına bağlı olarak borsada düşüşler yaşanmıştır. Tayvan’da ise piyasalarda istikrar korunmuştur.

    18 Şubat 1998: Çeşitli uzmanlar, para kurulu sisteminin Endonezya’daki mevcut ekonomik koşullarla uyum göstermeyeceği konusunda görüş bildirmişlerdir. Tokyo’dan yapılan bütçe açıklamaları piyasaları olumlu etkilemiştir. Güney Kore’nin rezervlerinde artış görülmüş, buna bağlı olarak Standard & Poors reytingini yükseltmiştir. Filipinler ve Malezya hisse senedi piyasaları günü %2’lik artışlarla kapatmışlardır.

    19 Şubat 1998: Amerika Birleşik Devletleri tarafından açıklanan son ticaret raporuna göre, Asya krizinin etkileri Amerika üzerinde de hissedilmeye başlamıştır. Raporda yer alan verilere göre, Aralık ayı dış ticaret açığı tahmin edilen değerin üzerinde 10.8 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. Tokyo’da hisse senetleri fiyatları yatay bir seyir izlerken, Singapur ve Güney Kore’de yükselmiştir. Hong-Kong’daki Heng-Seng Endeksi gün içinde 11,000 puan desteğini denemiş, ancak günü %0.8 oranında bir kayıpla kapatmıştır.

    20 Şubat 1998: Endonezya Başkanı Suharto gittikçe artan kamu desteğini artırmak ve ülkenin belki de on yıllardır ilk kez yaşadığı krizin yarattığı olumsuz atmosferi bir nebze olsun hafifletmek amacıyla süpriz bir açıklama yaparak, hükümetin tüm yasal mevduatlara güvence sağlayacağını söylemiştir. Ayrıca yapılan açıklamaya Endonezya’nın krizden kurtulabilmesi için IMF’e ve yabancı desteğe ihtiyaç duyacağı eklenmiştir. Hong-Kong’da ve Tokyo’da küçük çaplı artışlar yaşanmıştır.

    21-22 Şubat 1998: Endonezya, para kurulu konusunda ısrarlarına devam etmiş, ancak G-7 ülkeleri ve IMF Endonezya’yı uyararak sistemde ısrar etmesi durumunda yardım paketinde kesintiye gidilebileceğini belirtmişlerdir. Japonya Maliye Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, yurtiçi talebi artırmak ve finans piyasasını istikrara kavuşturmak için hükümet tarafından ciddi tedbirler alınacağı yer almıştır.

    23 Şubat 1998: İleri gelen sanayileşmiş ülkeler tarafından hafta sonu yapılan toplantıda Japonya’ya getirilen eleştiriler sonucunda Asya para birimleri haftaya değer kaybıyla başlamışlardır. Asya ülkeleri Körfez Krizi’nde yaşanan gelişmelere karşı duyarsız kalmışlardır. Tayland Bahtı, Filipinler Pesosu, Malezya Ringiti ve Singapur Doları 20 Şubat tarihindeki seviyelerini koruyamamışlardır. Singapur borsası %0.41, Hong-Kong borsası ise %1.60 oranlarında değer kazanmıştır.

    24 Şubat 1998: Japonya’da ekonomik reformların uygulanacağına dair yaşanan endişeler sonucunda Nikkei Endeksi %2.48 oranında değer kaybetmiştir. Diğer Asya piyasalarında fiyatlar genellikle yatay bir seyir izlemiştir. Yapılan bir çalışmada, Asyalı işadamlarının yüzde seksen gibi bir çoğunluğunun krizin etkilerinin giderilmesi için en az iki ya da üç yıla gereksinim duyulacağına inandıkları ortaya konulmuştur. Yine aynı çalışmaya göre, krizin başlıca sorumlusu olarak bölge hükümetleri ve onların tutarsız politikaları gösterilmiştir.

    25 Şubat 1998: Asya piyasalarının genelinde spekülatif alımlar sonucu artışlar yaşanmıştır.

    26 Şubat 1998: Japonya’daki ekonomik reformların yasalaştırılacağına dair yapılan spekülasyonlar piyasalarda artışa neden olmuştur. Bu artışı Hong-Kong’daki interbank faizlerinin düşeceği yolundaki beklentiler de desteklemiştir. Hang-Seng endeksi günü %3.11’lik bir artışla kapatmıştır. Uluslararası yatırımcılarla Singapurlu yetkililer arasında, Singapur’un 73 milyar dolarlık dış borcu konusunda yapılan toplantıda çok az bir ilerleme sağlanmıştır.

    27 Şubat 1998: Bir gün önceki iyimser beklentilerin piyasalardaki hakimiyeti sürmüştür.

    28 Şubat 1998: Başkan Suharto’nun iktidara geldiği 1960’ların ortasından bu yana gündemde olmayan hiper enflasyon hükümet tarafından yayınlanan rakamlarla piyasalarda bomba etkisi yaratmıştır. Şubat ayı enflasyonu %12.76 olarak açıklanmıştır. Resmi rakamlara göre ülke genelinde, yiyecek fiyatları %16.07, konut harcamaları %10.03, tekstil ürünleri fiyatları %15.62 ve hizmet sektörü fiyatları %9.31 oranında artmıştır. Yaşanan ekonomik problemler ülke genelinde huzursuzluğa yol açmıştır. Uzmanlar tarafından yapılan açıklamaya göre parasal tabana ait istatistikler, çok kısa süre içerisinde merkez bankasınca önemli miktarlarda para basıldığını göstermiştir. Nikkei Endeksi %2.57, Güney Kore borsası ise %2.75 oranında değer kazanmıştır.

    3 Mart 1998: Asya piyasaları Hong-Kong borsası dışında günü düşüşlerle kapatmışlardır.

    4 Mart 1998: Sime Darby Bhd Bankası’nın içine düştüğü finansman krizi nedeniyle Malezya, Çarşamba’nın gündeminde ön sırayı işgal etmiştir. Banka yetkilerince yapılan açıklamalar sonucunda, Kuala Lumpur Menkul Kıymetler Borsa’sı %3.70 oranında düşerken, Ringit 3.77’den 3.85 seviyelerine gerilemiştir. IMF ve Endonezya arasındaki yardım paketine ilişkin uyuşmazlık devam etmiştir. Gün sonu kapanışlar itibariyle bölgedeki hisse senedi piyasalarının durumu hiç de cesaret verici değildir. Sırasıyla Endonezya, Tayvan, Tayland ve Filipinler borsaları %3, %2.54, %2.13 ve %1.75 oranlarında değer kaybetmiştir.

    5 Mart 1998: Başkan Suharto’nun IMF’e karşı yinelediği yükümlülükleri parlamentoda ve piyasalarda yeteri kadar taraftar toplayamamıştır. Krize karşı yürütülen mücadele hakkında duyulan huzursuzluk ülke genelinde tepkilerle yansıtılmıştır. Rupi, Şubat ayı ortasından bu yana ilk kez yeniden 10,000 sınırını aşmıştır. Malezya’da, bankaların acil likidite ihtiyacı duydukları yönünde merkez bankası tarafından yapılan açıklama da piyasaları olumsuz etkilemiştir. Nikkei Endeksi, ekonomik reformların gerçekleştirilmesi aşamasında atılacak adımların geciktiğine ilişkin Intel tarafından yapılan uyarılar neticesinde, günü %1.45’lik bir düşüşle kapatmıştır.

    6 Mart 1998: Endonezya’dan yapılan açıklamada, gıda ürünleri gibi temel ihtiyaç maddelerinin ithalatının sübvanse edileceği belirtilmiş, IMF tarafından yapılacak yardım paketinin geciktirilmesinin bölge ülkelerinin para birimlerini olumsuz etkileyeceğine dikkat çekilmiştir. Açıklamalar neticesinde gün içinde Rupi 12,300 seviyelerine düşse de günü 10,000 sınırında kapatabilmiştir. Asya hisse senedi piyasaları, Japonya’nın bu piyasalara kamu fonları yoluyla müdahale edeceği umuduyla günü artışlarla kapatmıştır.

    Genel sonuç itibariyle Asya Krizi tüm dünya genelinde bir para krizi olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım da krizin nedenlerini ve gelişmesini anlamak için para krizleri konusunda uluslararası iktisat alanında yapılan teorik ve ampirik çalışmaları incelemeyi zorunlu kılmaktadır.

    kaynak

 

 

Bu konuya benzer diğer konular

  1. İŞte Şam'la YaŞanan Apo Krİzİnİn Perde Arkasi(erbakan arabuluculuk istemiş)
    2006 Konuları bölümünde blackstyx26 tarafından açılmış
    Yanıt: 7
    Son Mesaj: 10.07.06, 12:52

Bölüm Açıklaması

  • Yeni konu açmak için giriş yapmalısınız.
  • Konuya cevap yazmak için giriş yapmalısınz.
  • Eklenti yükleyebilmek için giriş yapmalısınız.
  • Mesajlarınızı düzenlemek için giriş yapmalısınız.
  •