Ister bir kavram, ister bir düşünce, ister bir insan olsun, hiç farketmez, birey için çok önemli anlamlar taşıyor olabilir. Önceleri, başlarda, çok önemli anlamlar taşıyan bu 'şey' zamanla birey için, işin içinden çıkılmaz bir labirente, bir tutsaklığa dönüşebilir. Yaşam, doğrusu yaşamım, bunu gösterdi bana.
Aşk...Özgürlük...Devrim...Sevgili...ağaç...Şiir... Ama hepsi, bir süre sonra sınırımız olabilir.
Örneğin, bir insanı coşkuyla severiz, onunla yoğun duygular yaşarız; onunla olmak, dünyada olabilecek tak olasılık, tek tercihtir. Sonra yemekler yenir, gezmelere çıkılır, gülüşülür, sevinilir ve sevişilir, konuşulur ve tartışılır, zaman zaman küçük kavgalar edilir, sular köprünün altından şırıl şırıl ve haldır güldür akar; zaman geçer; çok şeye ama çok şeye, evet sevişmelere bile alışır. Alışılır! Ve zaman, o insanı, o sevgiyi, 'sınır'ımız , tutsaklığımız yapar. Kötü...
Nasıl yani?
Biraz karışık iş vesselam.
(Bunları yazmanın, anlatmanın, anlatmaya çalışmanın ne anlamı var? Canım sıkılıyor. Uyusam mı? )
Insan sıradışına meyillidir. Olağanı, durağanı sevmez. En tutucu, bağnaz kişiler bile, kişiyi dehşete, şaşkınlığa, merak duygusuna düşürecek sorulara, yanıtlara, bilgilere, düşlere, düşüncelere, hayatlara ve insanlara özlem duyarlar.
Biraz karışık iş vesselam'a devam. Mı?
Kişi için çok anlamlı olan 'şey' - kavram, düşünce, insan... - neyse, bir süre sonra (ne kadar?), o 'şey'e göre düşünmeye ve yaşamaya başlar insan. Göre'nin gelişitiği sürece birey hiç fark etmeyebilir ve hatta fark edenlere de kızar, sinir sinir sinirlenir. Çünkü, bu onun seçimidir, bu bir tercihtir; kendisi de özgürdür; bu durum başkalarını da ilgilendirmez. Kısaca bu durumu farkedenlere, iki kişinin konuştuğu yerde, üçüncüye düşen o şeyden düşer. Oysa bazı evli veya sevgili çiftler bilirler ki, bir süre sonra hayat iki kişilik algılanmaya ve yaşanmaya başlar. Bir yere mi gidilecek, o gitmek ister mi acaba?...Haber versem mi?...O ne der acaba... Daha basitinden, bir tatlı bile, kendine göre alınmaz, iki kişiye göre alınır. O , antep fıstıklıyı sever...ben cevizliyi... "Usta, iki yüz gram, iki yüz gram karıştırsana!". Bu hal, öyle gelişir ki, sanki herşey 'normal', olağan seyrinde, aksayan ve yalnış hiçbirşey yok gibidir. Gibidir... Lakin birey, bireyliğini yitirmiş, iki kişi tekleşmiş, aynılaşmıştır. Kendimize ait özellikleri, farklılıkları korumamız, geliştirmemiz ve bu farklılıkları, bir sorun değil, bir zenginlik, çeşitlilik olarak algılamamız gerekirken, bir bakılır ki tekleşilmiş ve dört nala, dıgıdıkdıgıdık tarzında, aynılaşma ovasında at koşturuyoruz. Komik ve trajiktir ki, sırf O istiyor diye, sevilmeyen yemekler sevilmeye, gidilmeyen yerlere gidilmeye (Aile toplantıları! Bak bu teyzemin görümcesi, bu da teyzemin görümcesinin yeğeni. Öpiyim, 'teyzemizin' görümcesi...Of ya of...öf ya öf... Ne o sıkıldın mı? Yok canım ne alakası var, nereden çıkarıyorsun?), istenmeyen şeyler yapılmaya başlanmış bile olabilir.
Anlatmaya çalıştıklarım, olası somut yaşamın, somut örnekleriydi. Bir de bu sürecin (aynılaşma, tekleşme), düşünsel boyutu var ki, o, bundan da vahim veya al birini vur ötekine halidir. Acaba kişi, bir süre sonra nasıl düşünmeye başlamış, 'ötekiyle' tekleşme ve aynılaşma sürecinde (Çünkü, arada yapılan konuşmalar, tartışmalar vardır. Çünkü tartışmalardan çıkan sonuçlar vardır. Bu sonuç ve ortak kanılar, kanun hükmünde kararname olmasa da, yazısız birer yasadırlar. Ya-sa! Çünkü, şöyle demiştik geçen konuşmada, şimdi böyle düşünür ve yaparsam çelişirim, 'öteki' bunu hemen fark eder ve yasayı bozduğumumu söyler ya. ) ortada kendisi kalmış mıdır? Hem kaldıysa, ne kadarı kalmış, ne kadarı 'gitmiş'tir?
Hayır efendim, etkilenmenin yalnışlığını, gereksizliğini anlatmaya çalışmıyorum. Sonuçta, her ilişki istesek de istemesek de, bizi tutsaklaştıracaktır, demiyorum. De-mi-yo-rum!
Bir 'şey'e göre düşünmenin, yaşamanın tutsaklaştırıcılığından, sınırlandırıcılığından bahsediyorum. Çoğu zaman, tam da bu tutsaklığı yaşadığımızı, göremediğimizi, görmek istemediğimizi, görsek de söyleyemediğimizi anlatmaya çalışıyorum. Bilmiyorum, ben anlata, siz anlaya bildiniz mi?
Karışık iş vesselam'dan yine devam.
Hatta, özgürlük kavramı, özgürlük düşüncesi bile bir süre sonra tutsaklığımız, sınırımız olabilir. Eğer her şeyi özgürlüğe göre düşünmeye, yaşamaya başlarsak, bizzat özgürlüğün kendisi sınırımız olmaya başlar.
Nasıl! Nasıl yani?!
Hayatta özgürlüğün yanında zorunluluklar, keyfimize göre değiştiremeyeceğimiz doğa yasaları, saçmalıklar, delilikler, çocukluklar, anlamını ve nedenini bilemediğimiz 'haller' olduğundan. Fetişin her türlüsünün 'yanlış' olduğundan(*).
Peki, ne, nasıl olmalı?
Sorusuna gelince, hazır reçeteleri, kutsal kitap ve sözlere bıraktığımı söylemeliyim. Kaldı ki hiçbir reçete hayatı karşılayamıyor. Nasıl olmalı bilmiyorum. Bildiğim: Aynılaşmamak, tekleşmemek, farklılıkları sevmek. Bir şey'e göre yaşamamak...bir şey'e göre düşünüp...bir göre.....
(*) Tutsaklığın bunca yaygınlaştırıldığı bir dünyada, özgürlüğün ve aşkın fetişleştirilmemesini anlatan yazılar yazdığım için, "birileri" bana akıl-fikir mi versin, n'olsun?
Ali TARHAN


LinkBack URL
About LinkBacks
Alıntı Yaparak Cevapla

her halde söylemek istediklerimi bu resimle daha iyi anlatmış olduğumu düşünüyorum.